Podcast

6 - Aşk Biterse İlişki Biter Mi?

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Aşk, genellikle bir ilişkinin ilk kıvılcımıdır. Peki ya zaman içinde bu ateş sönerse? Bu, ilişkinin biteceği anlamına mı gelir? Yoksa aşk zaman içinde başka duygulara evrilebilir mi?

Konular:


(01:15) Aşk Ve Shakespeare

(03:20) Aşk Ve Sevginin Farkı Nedir?

(05:58) Sevgi

(06:42) Benlik Olgusu

(07:46) Çağımızda Aşk

(09:11) İlişkiler ve Güven

(10:11) Bazı İlişkiler Uzun Sürüyorken Bazıları Neden Bitiyor?

(10:19) Benzerlik

(11:09) Tamamlayıcılık

(14:23) Bireysel İlişkiler

(15:19) Peki Sen Ne Düşünüyorsun?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.086 kelime · ~10 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. Geçtiğimiz bölümde aşkın doğasını, aşkın fizyolojisini ve düşünsel yönünü konuşmuştuk. Bu bölümde de süreci bir adım ileri taşıyıp aşkın sevgiye evrilmesi ve ilişkileri konuşacağız. İlk önce Shakespeare'den bir pasajla başlamak istiyorum.

Aşk, iç çekişlerin doğurduğu dumandır. Eğer aşk beslenirse, aşıkların gözündeki kılcıma dönüşür. Eğer aşka karşı çıkılırsa, aşıkların deniz dolusu gözyaşlarına dönüşür. Başka ne midir? Aklı başında bir çılgınlık, tatlandıran bir acılık, acılık veren bir tatlılık. Böyle tarif ediyor aşkı Shakespeare meşhur Romeo ve Juliet'te.

Transkriptin tamamını oku

Biz de biliriz ki aşk aynen onların yaşadığı gibi bir tutsaklık, bir takıntı, bir yanma, kül olma halidir. Yazıldığından yaklaşık 430 yıl sonra bile biz hala onların aşkını konuşuruz. Halbuki muhtemelen aileler itiraz etmemiş ve evlenip beraber uzun yıllar yaşamış olsalar, onlar da herkes gibi arada tartışan, gündelik hayat sorunlarıyla boğuşan, faturalar, çocuk hastalıkları, huysuzlukları, iş sıkıntılarıyla uğraşan bir çifte dönüşecekti. İyi ihtimalle aradaki o büyüğü, o çıldırtan, öldüren tutku anlamlı bir sevgi ve ilişkiye evrilmiş olacaktı. E tabi bu ilişki bazen sıkıcı, bazen sinir bozucu, bazen harika, çünkü aşkın evrildiği sevgi böyle bir şey, iniş çıkışlı, bazen ne çok seviyorum dedirten, bazen yüzünü görmek istemiyorum diye sinirden delirten, evet oluyor bu da, böyle bir şeye dönüşecekti.

Ama olmadı. Hisler aşkın geçen bölüm anlattığımı en tutkulu halinde, en tepe noktasında kaldı böylece. Ve ilişkileri hepi topu 3 gün sürdü ama uğruna 6 kişi ölmüş oldu. Bu yüzden de biz hala bu aşkı konuşuyoruz. Çünkü tam da bizim aşk tanımımıza uyuyor. Trajik ve tutkulu.

Biz böyle sıradan kabul edilmeyecek unutulmaz aşk hikayelerini seviyoruz. O yüzden tarihte, edebiyatta, mitolojide hep kavuşamayan aşıkların hikayelerini okuyoruz. Çünkü onlar günlük hayatın rutinine evrilmemiş olarak sonsuza kadar el değmeden kalıyorlar. Peki madem aşk bir noktada o ilk heyecan veren, hayatı güzelleştiren halini yitiriyor ve daha sıradan, gündelik bir hal alıyor.

O zaman biz neden sürekli yeni aşklar peşinde koşmuyoruz veya koşmamalıyız diyeyim? Neden aşkın evrildiği sevgi halini, o ömür boyu birliktelikleri böyle yüceltiyoruz? Ya da daha doğrusu aşkla sevginin farkı nedir? O ilk flörtün, ilk heyecanların arkasındaki duyguyla ortak geçirilen bir hayatın hoş rahatlığında hissedilen aynı duygu olabilir mi mesela? Olamaz tabii. Aşkta coşkulu bir tutku var. Bir anda oluşuyor. Aşk yaşamaya karşı bilinç dışımıza bir özlem varsa herhangi birine bu duyguyu yansıtabiliyoruz. Aşk azaldığında da değişti diyoruz mesela. Hatta ayrılıklarda hiç düşündüğüm gibi, sandığım gibi bir değilmiş dediğimiz de oluyor.

Tabii ki aşkın ilk zamanlarında herkes daha özenli davranabiliyor birbirine karşı ve bazı davranışlar zamanında gerçekten değişebiliyor. Ama aslında karşımızdaki hep aynı kişi. Normal şartlarda bizi rahatsız edebilecek özelliklerini görsek de aşıkken görmezden geliyoruz veya görüp rahatsız olmuyoruz. Bir de Fransız psikanalist Lacan açısından aşka el alacak olursak da, aşık olmak onun deyimiyle farklılığın imhası oluyor. Birçoğumuzun başına gelmiştir. Birini daha doğrusunu tanımadan çok yoğun, çok çabuk bir şekilde aşık oluruz. Karşımızdaki kişi de kendimize örtüşen birkaç nokta bulup, mesela işte ortak müzik zevkleri, sinema ilgisi, felsefi görüşler gibi o birkaç ortak noktada buluşup birden karşımızdakinin ruh eşimiz olduğuna inanmaya başlarız. Ve sanki bu aşkı yansıttığımız kişi bizim bir kopyamızmış gibi düşünürüz.

Tutkunun doruğundayken karşımızdakinin aslında bizden oldukça farklı bir insan olduğunu görmezden geliriz. Ve her şeyi tıpkı onun da bizim gibi olduğunu doğrulayan işaretler olarak kabul ederiz. Lacan mesela ideal ben imgesel yansıtmanın kaynağıdır der. Yani bu ne demek? Kendimizi ötekinde bulmak ve kendimiz olduğuna inandığımız şeyi karşıdaki insana yansıtmak.

Avusturyalı psikanalist Otto Renk'in insanın başına gelebilecek en büyük travma olarak tanımladığı doğum anı, yani annenin sıcak, güvenli karnından kopuşla birlikte, yeni doğan bu travmayla başa çıkabilmek için sürekli anne tenini kokusunu ister. Böylece aslında bir başka insana ihtiyaç duymamız, bir başkası olmadan benliğimize var olamayacağı hissi, Duygusal olarak daha yaşamımızın ilk yıllarında kaydedilir belleğimize. Çok ilginç geliyor bana bu. Yani biz kim olduğumuzu ancak başkalarını da anlayabiliyoruz. Bunu zaten sevgiden bahsederken anlatacağım birazdan. O yüzden tekrar geri geleceğiz. O zaman aşkla sevginin farkını konuşmaya devam edelim. Aşk bir nevi tutsaklık. Yani sevdiğin kişiye esir olmak. Onsuz hiçbir şeyin tat vermemesi.

Bir nevi uçma duygusu aynı zamanda. Dünyanın tam ve haz dolu olma hali. Hepimiz biliriz. Kuşlar daha güzel cıvıldar, gökyüzü daha mavidir aşıkken. Tabii işler ters gittiğinde her şey gri ve siyah olur bir anda. Aşkın kendine öz bir kimyası var. Beyninde salgılanan kimyasalar bir önceki bölümde de konuşmuştuk zaten. Adeta bağımlı veya obsesif kompansif bozuklu olan biri gibi oluyoruz diye bahsetmiştim. Ama sevgi mesela daha derinlemesine, daha dingin ve huzurlu aşka göre.

uğruna emek verilmesi gereken bir şey. Sevgiyle ortaya çıkan bir ilişkide takım olma, yoldaş olma hali var ve bu gerçekten çok önemli. Araştırmalarda neyin bizi en çok mutlu ettiği sorulduğunda mutluluğumuza en çok katkısı olan etkenler ün, maddiyat hatta fiziki sağlıktan bile önce sevgi ve güven duygusunu kapsayan ilişkisel bağlar. Yani bir insanın kendini iyi hissetmesi, hayatından tatmin olması için En önemli varoluş koşullarından birisi sevgi hissettiği, kendisi olarak kabul gördüğü, anlaşıldığını düşündüğü bir ilişki içinde olmak. Ama ilişki içinde olmak demin bahsettiğimiz gibi sadece mutlu olmak için değil, benliğimizi keşfetmek için de çok önemli. Yani benlik olgusu ancak başka insanlarla ilişki içindeyken şekilleniyor.

Ludwig Feuerbach, insanın kendilik bilincine ancak başka bir insanda ulaşabildiğini söyler mesela. Issız bir adada kalsak, kim olduğumuzu bile unuturuz. Çıldırma noktasına gelebiliriz çünkü kendimizi başkalarında tanırız ve sürekli olarak bir sosyal iletişim ve kendimizi keşfedebileceğimiz yakınlıkta bir ilişkiye ihtiyaç duyarız. Yani bir başkasıyla ilişki içindeyken onun tepkileri sonucunda düşünür ve hissederiz. Böyle iyi ve huzurlu bir birliklilik ruhsal sorunlarla başa çıkmak için de ayrıca çok önemlidir. İnsan ilişkilerinin ayrı olarak kendinin kim olduğunu bulamaz, kendini hissetmesini,

kim olduğunu kavramasını sağlayan, yakın çevresini oluşturan insanlarla olan diyaloğu ve karşılaşmalarıdır. Mesela ben nereden bilebilirim? Sıcakkanlı mıyım? Girişken miyim? Arkadaş canlısı mıyım? Konuşkan mıyım? Bunları bilmek için hep ilişkilere ihtiyacım var. Bunları deneyimsel olarak keşfediyorum zaman içinde. Ve ilişkiler ruhsal olarak hayatta kalabilmek için de mutlaka gereklidir.

Buna rağmen biraz çağın getirisi, ilişkilere eskisi kadar emek vermiyoruz ve çabuk vazgeçiyoruz. Mesela sosyal medyayla çok daha fazla insana tanışabiliyoruz, seçenekler çoğalıyor tabii. Daha sabırsızız ve benciliz bir de sanırım. Aslında haz odaklılık ve hedonik tüketim kültürü bizi mutluluğu gündelik ilişkilerde aramaya teşvik ediyor bu dönemlerde. Bireysellik ön plana çıkıyor gitgide ve şu eskilerin dediği kol kırılır, yeni içinde kalır, ben ne olursa olsun evliliğime devam ederim anlayışı bitiyor.

Bu güzel tabii, çünkü ortada büyük haksızlıklar veya katlanılamayacak bir şeyler varsa, bir evliliğin devam etmesi de bir çeşit istismar. Çünkü Kant'ın dediği gibi, sevgi bir istenci değil, bir duygudur. Zorla ya da sevmek istediğimiz için birini sevemeyiz. Sevginin orada olması gerekir. Ama ilişki demek gerçekten biraz da emek demek. İyiler kadar kötü günler de olacak, tartışmalar olacak. Ama bence genel olarak ilişkideki iyilik halinin kötü hislere baskın gelmesi, o kişiyle bir hayat, ortak zevkler paylaşmak, destek bulmak, anlaşıldığını hissetmek, iletişim kurabilmek, tüm kötü anlara katlanmaya değer. Yani ilk anlaşmazlıkta, ilk zorlukta birbirinden vazgeçmemek gerek bence. Çünkü ilişkilerin verdiği güven, gerçekten hayatı katlanabilir hale getiren bir şey.

Hatta Japonca'da bunun için bir terim var. Ben böyle çok seviyorum dillerin, farklı kültürlerin kendilerine özgü, değişik kelimeler olmasını. Amae deniyor buna. İnşallah doğru söylüyorumdur. Japonca bilmiyorum. Amae diye yazılıyor en azından. İlişkilerin verdiği güven, rahatlık duygusunu anlatıyor bu kelime. Zaman zaman sevdiğimiz birinin kucağına sığınıp, sevilip, avutulmak isteriz ya hani. Bu genellikle aşkın ilk evresinden ziyade daha oturmuş ilişkiler için daha geçerli bir durumdur. Güveniriz, sıcaklığı hissederiz.

Bu anlık hissedilen tamamen güvende olma hali önemli ve insanı canlandıran bir etkiye de sahiptir. Ama ya aslında çocukluk evresinde gördüğümüz koşulsuz bakıma dönüşü de temsil ediyor biraz. Ve bir anlamda da düzenli ilişkileri sağlamlaştıran bir şey, derinlemesinden duyulan bir güvenin sembolü oluyor bu kelime. Çocukluk evresinin gelecekteki ilişkilerimizi nasıl şekillendirdiğini de birazdan konuşacağız zaten. Aşk evrildiğinde, evlilik veya uzun süreli bir ilişki halini aldığında ortada bir hayat yoldaşlığı, bir hayat arkadaşlığı oluyor. Aşk, sevgiyi oluşturmak için bir zeminse harika ama sadece mütemadiyen kovaladığımız bir duygusal yalnızlık ve hayal kırıklığına sebep olması da çok muhtemel. Bir ilişkiden bir ilişkiye koşup hiçbir zaman aslında derinlemesine anlamlı bir şey yaşayamadan belki bütün hayatımızı da geçirebiliriz.

Peki bazı ilişkiler uzun sürerken bazıları neden bitiyor? Psikolojik araştırmalara göre bunun temel üç sebebi var. Bunlardan ilki benzerlik. Benzerlik kişiler arasında çekicilik için çok önemli rol oynayan bir faktör. Zaten aşıkken karşımızdakine lakanca bakış açısından konuştuğumuzda kendimize benzer gördüğümüzü söylemiştik. Ama aynı zamanda bireylerin birbirine benzer olarak algılamaları ilişkinin uzun sürmesinde de çok rolü olan bir faktör. Yani eğer bir benzerlik algısı varsa iki kişinin arasında,

Bu kişiler hem birbirine yaklaşıyor hem de ilişkilerin daha uzun süreli olması bekleniyor. Peki neler olabilir bu benzerlikler mesela? Bedensel güzellik, işte bazı konulardaki tutumlar, hoşlanılan hoşlanılmayan konular, nesneler, gereksinimler olabilir. Örneğin bir araştırmada 66 evli çift üzerinde gözlem yapıyorlar ve iyi anlaşan evlerinde huzur olan çiftlerin hem kişilik hem de algısal bakımdan birbirlerine oldukça benzediklerini buluyorlar.

Bunun gibi bir ilişkinin uzun sürmesini belirleyen bir diğer faktör de tamamlayıcılık. Araştırmalar kişilerin birbirlerine tamamlayıcılıklarının onların eş seçim üzerinde baya önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Buna göre de üç temel boyut üzerinde birbirinin tamamlayıcı bir ilişki içinde olan çiftler çok daha mutlu oluyor. Bu boyutlar atılganlık, durgunluk, destekleme, desteklenme, baskınlık ve altkınlık olarak listelenmiş. E şimdi yukarıda benzer olmak önemli dedim ama birbirinden farklı olup tamamlayıcı olmak da uzun ilişkiler için önemlidir diyoruz. Burada bir çelişki yok aslında. Şimdi bunu şöyle özetleyebilirim. İlişki ilk kurulduğunda kişiler arası algılanan benzerlikler önemli rol oynuyor. Ve bu benzerlik faktörü sayesinde de diğer birçok aday arasından bir kişiyi seçip onunla ilişkiye giriyoruz.

Ama ilişkiye girdikten sonra da zaman içinde birbirimizi tamamlayıcı yönlerine arıyoruz ve birbirimizin eksiklerini giderme yoluna gidiyoruz. Buna Doğan Cüceloğlu'nun İnsan ve Davranışı kitabından bir örnek vermek gerekirse, mesela bir ilişki içindeki iki kişinin aynı dinden ya da aynı siyasal ideolojiden olması soyut bir benzerlik. Ama mesela bir kişinin hamburgeri sevip diğerinin brokoli sevmesi ki bu benim ilişkim için geçerli bir durum, somut düzeyde bir farklılık diyebiliriz. Yani çok büyük bir sorun yaratmıyor açıkçası. Bir çiftin yüksek düzeyde benzerliği olduğu sürece zaten bu somut düzeydeki farklılıklara karşı da daha hoşgörülü olabiliyorlar. Ama mesela çok dindar bir adam karısının başka erkeklerle dans etmesini veya işte yazın plaja bikiniyle gitmesini hoş karşılamayabilir.

Ve karısıyla da bu konuda kendi arasında mutlak bir benzerlik olmasını isteyebilir. Ama bunun yanında işte karısının kadın günlerine gitmesini istemesi daha doğal. Çünkü kendisinin de erkek arkadaşıyla buluşup erkek erkeğe konuşacağı konular olacaktır. O yüzden bu noktada bir tamamlayıcılık da benzerlik de var diyebiliriz.

Uzun ilişkilerin bir diğer özelliği de olumlu etkileşimler. Yani bunu olumlu yönlerin, olumsuzlardan daha baskın oluşu olarak özetleyebiliriz. Evli çiftler üzerinde yapılan bir araştırmada da mutlu çiftlerin ilişkilerinde hep olumlu yönleri gördüklerini, mutsuz çiftlerin de ilişkide sadece olumsuz yönler üzerine dikkatlerini yoğunlaştırdıklarını buluyor. Yani iki kişinin birbirini destekleyici, hoş davranışlarda bulunmaları, onların evliliklerinde de doyumlu olmalarının en temel nedenlerinden biri aslında.

Bir de sosyologların evlilik ilişkileri üzerine yaptıkları araştırmalar var. Onlar da evlilikteki doyumu beş temel faktöre dayandırıyor. Bunlar eşlerin birbirlerini sevgi ve saygıyla algılamaları, duygusal doyum, etkin iletişim, benimsenen rollerin birbiriyle uyumu ve uzlaşma içinde olması ve etkileşimin düzeyi. Yani tabii ki her ilişkide olduğu gibi sevgi, saygıyı barındırmak, duygusal anlamda tatmin olmak... ...ve güzel bir iletişime sahip olmak, sevdiğimiz kişiyle rollerimizin güzel tanımlanmış olması... ...yani bundan kastım birbirimizden beklentilerimiz nedir, bir hayata paylaşırken bunu bilmemiz, uzaşma içinde anlaşmamız bu konuda... Hani her şeyin bir tarafa yüklendiği eski usul ilişkiler değil de, kadının her şeyi yapıp, erkeğin işe gidip para kazandığı, kadının evde oturup çocuk baktığı anlayış çok daha yaygınken eskiden, şimdi çok daha farklı roller olabiliyor. İşte bu roller üzerinde anlaşılması ve aradaki sağlıklı etkileşimin devam etmesi çok önemli evlilik ilişkileri için. Tamam, ilişkilerimizin uzun sürme sebepleri bunlar. Ama bizim bireysel olarak nasıl ilişkiler kuracağımızı ne belirliyor?

Buna başlı başına ayrı bir bölüm yapmak gerek bence. Bağlanma kuramı ve bebeklik dönemimizin hayatımız boyunca tüm ilişkilerimizin nasıl etkilediğini, nasıl bağlanma stillerine sahip olduğumuzu bir başka bölümde konuşalım. Biz dönelim tekrar aşk, sevgi ve ilişkilerimize ve son birkaç sözle bölümünde yavaştan sonuna gelelim. Aşk ve sevgi deyince ikisi de çok güzel, çok özel duygular. Bence dediğim gibi aşk inşaatın temeli. Bir ilişkinin sağlam olması için aşk ile başlaması çok değerli. Sonrasında sevgiyi inşa etmek için ise epey emek gerekli tabi. Ama bir ilişkin olmazsa olmazı da işte bu sevgi ve saygı bana göre. Aşık olmak sevginin en yoğun hali ve geçici bir duygu haliyle

Zamanla şanslıysak da sevgiye ve anlamlı bir ilişkiye evriliyor emeğimiz. Ya da ayrılık korkusu ve yeni bir aşka duyulan özlemle sona eriyor ilişki ve yeniden bir aşk arayışının peşine düşüyoruz. Peki sen ne düşünüyorsun? Tutkulu bir aşk için mesela derin ve anlamlı ama belki birazcık da rutinleşmiş bir ilişkiyi feda eder miydin?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)