Podcast

Yaz Kursu 1: Şirketlerin Amacı Nedir

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar. Geçen haftayı sabahtan akşama derste geçirdim. “Sosyal bilimlere giriş, işletmeye ve ekonomiye giriş” gibi konular hazır tazeler aklımdayken sizle paylaşayım. Podcaste uygun olur mu, ne kadar sürer, hiçbir fikrim yok çünkü ders notlarım minimumda. Genelde tartışma ve grup çalışması ağırlıklı oluyorlar. Konuları anlatırken bir yandan sınıfta neler yaptığımızı da anlatacağım, yani öğretmenlik tecrübesi paylaşacağım. Bir deneyelim bakalım.

.

Konular:


(02:10) 10,000 BTC'lik pizza ve çapa etkisi.

(09:15) Business.

(11:35) Non-profitler kar ederler mi?

(12:40) Friedman Doktrini.

(14:45) Stakeholder Teorisi.

(16:50) Şirket (corporation).

(18:15) Yönetim Kurulu vs CEO.


.

Kaynaklar:


Satoshi heykeli

Yazı: The Anchoring Effect and How it Can Impact Your Negotiation


Yazı: History of Bitcoin exchanges and trading


Yazı: 10 Most Profitable Companies in 2022


Yazı: Companies Hire Board Members With Close Ties to Rivals


Makale: A Friedman Doctrine: The Social Responsibility of Business is to Increase Its Profits, 1970

Kitap: Capitalism and Freedom, Friedman, 1962









Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.005 kelime · ~15 dk okuma

Selam flarsızlar, görüşmeyeli iyisinizdir umarım. En son bıraktığımızda tatilim bitmişti, haftalık programa geri döneceğiz demiştim hani. Hah, o kaydı yapar yapmaz dostumuz Murphy bana bir e-mail gönderdi. Çalıştığım okuldaki öğretmenlerden biri bizi satmış, tam yaz kursu öncesi.

Sonuçta iş bize yıkıldı. Geçen haftayı sabahtan akşama kadar derste geçirdim. Eve %5 şarjla dönüyordum, onu da zaten bebe bitiriyordu. Sırtıma atlayıp benim tavşanlar gibi sağa sola zıplamamı istiyor.

8-9 saat öğretmenlik artı 1 saat tavşanlık yetti bana. Hayır bir de bizim ortamda sıfır stres var. Yani çocuklar iyiler, hepsi meraklılar, gönüllü olarak oradalar. Normal okul olmadığı için sevdiğim konuları tamamen kendi zevkime göre anlatabiliyorum.

Transkriptin tamamını oku

Öyle bir özgürlüğüm var. Ve bu ideal şartlara rağmen tüm gün derste olmak insanı bitiriyor. Normal şartlarda çalışan bir öğretmenin işinin gücünün üstüne eve gelip, işlerini halledip, kendini geliştirmesi tam bir hayal olmalı. Ya çok özel bir karakter gerektirmeli ya da çok kaliteli kokain.

Bunu başaranlara helal olsun. Şimdi diyorum ki bugün sizle biraz bu dersleri paylaşayım. Sosyal bilimlere giriş, işletmeye ve ekonomiye giriş gibi konular hazır tazeler aklımda. Podcast'a uygun olur mu?

Ne kadar sürer? Hiçbir fikrim yok. Çünkü ders notlarım minimumda. Hocanın tahtaya çıkıp bir şeyler anlattığı, öğrencilerin dahatmettiği o didaktik öğrenim biçiminden uzak duruyoruz.

Zaten öyle yapacak olsak bana kalmazdı bu işler. Bir sürü açık ders var internette. Anlatan da öyle Nobel ödüllü, 150 tane öğretim ödülü almış, sinir bozucu derecede başarılı tipler oluyor. Ama bu tip kurslar zaman istiyorlar.

Gereken zamanı harcayıp harcamayacağınıza nasıl karar vereceksiniz? Belki sağlam bir temele ihtiyacınız yok. Bunlara ilginç bir anları var mı diye bakmaya geldiniz sadece. O yüzden dersler tartışma ve grup çalışması ağırlıklı oluyorlar.

Zaten ben de notlarımı paylaşırken sınıfta hangi noktada neler yaptığımızı da anlatacağım. Yani öğretmenlik tecrübesini paylaşacağım. Bu konuda sizden de iyi tüyolar gelirse şahane olur. Dersleri kesinlikle tanım yaparak başlamıyorum.

Kendimi bile tanıtmıyorum. İlk yaptığım şey, sınıfın en iri yarısını gözüme kestirip kavga etmek. Bu tekniği hapishanede geçen filmlerden öğrendim. Diğerlerinin saygısını kazanıyorsun.

Tanımlarla başlamıyorum çünkü tanım kavrayıştan sonra gelmeli. Önce somut bir şeyler lazım ki onu kavramsallaştırabilelim. En azından benim kafam böyle çalışıyor. Mesela bir tane grafik gösteriyorum.

Bir takım değerler var seneden seneye değişen. 2010-2018 arası. Senelerce neredeyse dümdüz gitmiş, pek değer kazanmamış. Bu esrarengiz şeye yatırım yapar mıydınız diye soruyorum.

Tabi öğrenciler sorumda bir hinlik olduğunu seziyorlar. Ben de fazla bekletmeden grafinin kalanını gösteriyorum. 2018'den sonra değer uçup gitmiş. Bitcoin'in grafiği bu.

Vaaa demek ki yıllarca değersiz giden bir şey bir anda değerlenebilir gibi kelek bir çıkarın peşinde değilim. O gazı bir alıyorum onlardan. Esas ilginç kısım grafinin sıkıcı tarafında aslında. Bu arada bölümde bahsi geçen tüm görselleri Patreon'a koydum.

Dikkatleri tekrar o kısma çekiyorum ve basit bir soru soruyorum. Bitcoin 2009'un Ocak ayında ortaya çıktı. Öyleyse grafik neden 2010'dan başlıyor? 2010'dan başlıyor çünkü ondan önce Bitcoin'in değerini belirlemenin bir yolu yok.

Kaç dolar eder, kaç sigara eder, kaç pizza eder diyemiyorsun. Bir şeyin piyasa değerinin belli olması için her şeyden önce ortada bir piyasa olması lazım. Alıcı ve satıcıların bir araya geldikleri bir yer lazım. 2009'un sonlarına doğru forumlarda bu muhabbet dönüyor ve kullanıcılardan biri New Liberty Standard adında bir yer açıyor.

Orada başka bir kullanıcıyla binlerce bitcoin'i birkaç dolar karşılığı takas ediyorlar. Dolayısıyla kaydedilmiş ilk fiyatlar 0.1 cent civarı. Yalnız burada teknik olarak kullanıcıyla borsa arasında bir takas var.

Birkaç ay içinde kullanıcıların doğrudan birbirlerine alıp satabildikleri borsalar kuruluyor. Elbette tek bir bitcoin fiyatı diye bir şey yok. Herkesin alım-satım fiyatı farklıdır. Ama zamanla bir fiyat oturur ve bu süreçte ilk işlemlerin etkileri büyük oluyor, bir çapa görevi görüyorlar.

Takip eden her fiyatı ister istemez o fiyatlarla kıyaslıyoruz. Ucuz-pahalı yargılarımız böyle oluşuyor. Yoksa bir şeyin ideal fiyatını bildiğimizden değil. Bizim tek bildiğimiz şey, diğer fiyatlar, kendi bütçemiz ve başkalarının tepkileri.

Bu etkiyi gündelik hayatta tecrübe edip etmediklerini soruyorum çocuklara. Bir çayın kahvenin ideal fiyatı nedir mesela? Bu çay pahalıymış deyince, o yargıya nasıl vardıklarını düşünmelerini istiyorum. Bir kahvenin aşağı yukarı ne kadar olması gerektiğini piyasadan biliyoruz.

Bir yandan da baktığımız menüde de çapalar var. Yani menüdeki bir şeyin fiyatı diğer şeyleri yargılamamıza yardımcı oluyor. Hatta kimsenin seçmeyeceği, sırf diğer seçenekleri daha cazip kılmak için konulmuş bazı öğeler olur menülerde. Bunları ben anlatmıyorum, öğrencilerin söylemesini bekliyorum.

Eğer meraklı ve istekli gözüküyorlarsa hemen ayaküstü bir menü hazırlatıyorum bu prensibi kullanan. Menüde ne sattıkları onlara kalmış. Kendileri uydursunlar. Var olmayan hayali ürünler olur.

Böyle daha eğlenceli oluyor. Kısa bir grup çalışması sonrası... Menüleri birbirlerine sunuyorlar. Müşteri rolündekiler de hangi seçeneğe yönlendirildiklerini tahmin etmeye çalışıyorlar.

Bakın bu noktada henüz daha adımı bilmiyorlar. Hiçbir şeyin tanımını yapamazlar. Ama kaçta göz arası piyasanın ne olduğunu, fiyatların nasıl belirlendiğini ve çapa etkisini anladılar. Birbirleriyle de geyik yapıp rahatladılar biraz.

Hiç bozmadan devam. Sizce bitcoin ne zaman paraya dönüştü diye soruyorum. Biraz afallatıcı bir soru. Birkaç seçenek var.

Mesela 2008'de, yani fikir olarak ortaya konduğunda para mıydı? Yoksa ilk defa bir başkasına transfer edildiğinde mi para oldu, yoksa o ilk borsalarda dolar karşılığı alınıp satıldığında mı? Paranın farklı işlevlerini düşünmek lazım. Bir yandan bir değer koruma aracı, bir yandan bir kıyas aracı, Aynı mahalledeki iki dairenin fiyatını kıyaslayınca daireler hakkında bir bilgi veriyor bu bana.

Fakat her şeyden önemlisi para bir değiştokuş aracı. Sadece dolarla değiştokuş yapabiliyorsam bu kıstası yerine getiremiyorum. Başka şeylerle de değiştirebilmem lazım. İlk borsaların açılışından birkaç ay sonra bu eşik de aşıldı işte.

Birisi forumlardan birine şu efsanevi mesajı bırakmış. İki büyük pizza için 10 bin bitcoin ödeyeceğim. Büyük olsalar iyi olur. Ertesi günde kalanları atıştırmayı seviyorum.

Pizzaları kendiniz de yapabilirsiniz. Bir yerden sipariş de verebilirsiniz. Bitcoin karşılığı pizza bana gelsin yeter. Soğan, biber, mantar, domates, sosis seviyorum.

Balık gibi garip şeyler koymayın. Bunu forma koyuyor, bir cevap da alıyor ve değiş tokuşu hallediyorlar. Bitcoin'in para olduğu an buydu. Bu tek bir işlem değildi bu arada.

Aynı eleman 2010 senesi boyunca sadece pizzaları toplam 100 bin bitcoin harcamış. Bugünkü değeriyle aşağı yukarı 3 milyar dolar. Bu arkadaş sizce dünya tarihinin en kötü yatırımını mı yaptı? Onun yerinde olsaydınız delirir miydiniz?

Şu anda kendisi ne yapıyor? Burada biraz geyik dönecektir. Sonrasında umduğum cevap elemanın aslında 3 milyar dolar falan kaybetmediği. Çünkü bitcoin bir anda bu hale gelmedi.

O pizzalarla günümüz arasında sonsuz sayıda durak vardı. Herhangi birinde tamam ya yeterince arttı satayım artık denmesi kesindi. Klişe örnektir. Amazon'un hisse senedi bilmem ne tarihinde şu kadardı, o zaman ona 10 bin dolar yatırım yapan şimdi ne kadar zengin olmuştur.

Buradan da ne öğrenilecekse artık. Halbuki cevap çok basit. Öyle biri yok. Jeff Bezos'un kendisi bile öyle değil ya.

Kimse sıfırdan başlayıp inişte çıkışlı bir şekilde yüzlerce kat yükselen bir roller coasterda oturmaya devam etmiyor. Yeterince yükseğe çıktı mı paraşütünü açıyor, paralarını sayasaya aşağı atlıyor. Ha bunun istisnai bir örneği var hakikaten. O da yine Bitcoin'de.

Mucidi Satoshi Nakamoto, bu takma ismi kullanan kişi veya kişiler, en başta bir küsur milyon bitcoin yarattılar ve değerleme 0.1 centlerden neredeyse 70 bin dolarlara gelmesine rağmen, yani 70 milyon kat değer kazanımına rağmen, O servete dokunmadılar. Tüm işlem tarihçesi herkese açık olduğundan dokunmadıklarını biliyoruz. Artık öldüler mi kaldılar mı?

Dünyanın en idealist insanları mı bunlar? Onu bilmiyoruz. Satoşi'nin bir heykeli var Budapest'te de. Altın renkli yapmışlar, suratsız tabii.

Sözde dünyadaki ilk heykeliymiş. Resmini bir aratın. Tamam, paranın doğası hakkında da bir şeyler öğrenmiş olduk. Bazı klişelere eleştirel bakmayı öğrenmiş olduk.

Daha da uzatırsak çocukların ilgisi fazla dağılabilir. O yüzden tempoyu düşürüp tanışma faslına geçiyorum burada. Ve dersten ne beklediklerini, en çok neleri merak ettiklerini soruyorum. Önceden planlı katı bir programım yok.

Cevaplara göre değişiyor neye ne kadar zaman harcayacağımız. Onlar şekillendirecekler gidişatı. Hem kendilerine karşı hem de sınıf arkadaşlarına karşı bir sorumluluk hissettirmeyi önemli buluyorum. Düz lisede olmayan bir şey.

Düz lisede öğretmenin bile sorumluluğu yok. Yani kendi kaderini belirlemesi anlamında sorumluluğu yok. Macaristan'da daha yeni bir kanun geçti bu konu hakkında. Önceden öğretmenler müfredatı anlattıktan sonra üstüne bir şeyler ekleyebiliyorlardı.

Artık iyice devletin papağanı haline geldiler. Müfredat dışında hiçbir şey anlatamıyorlar. O sebeple öğrencinin kendi müfredatını belirlemesi onlara ilginç geliyor. Yalnız çocuklar da sınıfta gerçek bir demokrasi olduğu sanrısına kapılmasınlar diye hemen rastgele birini azarlayıp muhafızlara teslim ediyorum.

O çocuğu da bir daha görmeyeceğiz. Onu anmak için 5 dakika ara veriyoruz. Para bitti, çocukların ilgi alanları üstüne düşünme fırsatım oldu. Genelde yarısı zevkine orada, yarısı da start-up kuracağım, zengin olacağım, bir yandan dünyaya faydalı olup çevreyi koruyacağım gibi şeyler düşünüyor.

Ve belli konuları çok iyi öğrenebiliyorlar YouTube'dan. Ama birçok genel kavram kafalarında tam oturmamış. Start-up diyorlar, hay hay. Bu bir işletme sonuçta.

Peki işletme nedir? İş nedir? En kısa tanımı kar amacıyla mal ve hizmet sağlamak. Nadir tanımlarımızdan birini yaptık.

Çıkarın telefonunuzu diyorum. iPhone'a olanlar var, onlara soruyorum. Apple mal satan bir işletme mi, hizmet satan bir işletme mi? Hileli soru, ikisini de satıyor.

İşin büyük kısmı iPhone'lar ama en karlı kısmı hizmet. Apple TV, müzik, iCloud, App Store, reklamlar, bir dünya iş var. Toplam 80 milyar dolarlık hizmet satıyorlar her sene. Türkiye'de böyle bir satış yok bu arada.

Demin tesadüfen gördüm, Türk Hava Yolları'nın 2033 hedefi, 10 sene sonrası için hedefi yani, 170 milyon yolcu taşıyıp toplam 50 milyar dolarlık satış yapmak. Ölçeyi küçültelim biz. Geçenlerde kış lastiklerini değiştirdim nihayet. Hava olmuş 40 derece.

Zamanın anlamı harika. Bu işler için gittiğim bir yer var. Bir AVM'nin bodrumunda, yerin 3 katı altında izbe bir yer. Bir karı koca çalışıp işletiyor.

Kadın ne alakaysa yıllar önce Teksas'ta bir çiftlikte yaşamış. İngilizcesi benimkinden iyi. AVM'de de bir dönerci var tanıdıkları. Oradan çay yapıp getiriyor.

Böyle Doctor Strange ve Multiverse of Madness o. Ben bütün evrenlerin birleştiği bir noktadayım. Tüm gerçeklikleri aynı anda yaşıyorum. Bir grup Macar'la Türk gibi oturup çay içip Teksas anıları dinliyorum.

Şimdi bu ufak işletme ne satıyor? Bir yandan mal satıyorlar, lastik mesela. Kendi ürettikleri bir mal değil bu, aracılar. Bir yandan da hizmet satıyorlar, yağ değişimi, tamir vs.

İrili ufaklı birçok iş böyle karma. Hepsinden kar etmek zorunda da değiller. Malı ucuza hatta zararına satıp müşteriyi kendine çeker, uzun vadede hizmetten para kazanabilir. Ki bana da yaptıkları bu oldu.

Apple'a dönersek onlar da bu stratejiyi gütmüşlerdi. iPhone ilk çıktığında onu öyle dükkandan gidip almak diye bir şey yoktu. Telefon şirketiyle, AT&T'de o zaman, iki senelik kontrat yapmak zorundaydınız. Ürün geliştirmesini kısmen finanse etmişler.

Bu maliyeti mal satışından çıkarmak yerine, oradan belki zarar yazıyor ama iletişim hizmetinden para kazanıyor. Mal ve hizmet meselesi bu. Gelelim tanımdaki kar amacı kısmına. Her işletme kar amacı güder mi?

Non-profitler var. Adı üstünde kar amacı gütmeyen işletmeler bunlar. Yalnız biraz yanıltıcı bir betimleme olduğunu söylüyorum. Çünkü non-profitler de gayet güzel kar edebilirler.

Zaten bir işletmenin karını sıfırda sabitlemesi muhteşem bir iş öngörüsü gerektirir, imkansız. Esas fark, kazanılan paranın işin kendisine geri yatırılması zorunluluğu. Yatırımcıyı zengin etmek yerine işi büyütüyorsun. Bu arada dünyada en çok kâr eden şirketler sizce neyle uğraşıyorlar?

İşletme kârına göre sıralayıp ilk 10 şirkete bakarsak sadece 2 sektör var. Bir grup Apple, Microsoft, Google. Kalanı da enerji endüstrisi, petrol şirketleri. Saudi Aramco'nun işletme kârı 300 milyar dolarmış geçen sene.

Netkârları da neredeyse Macaristan'ın gayrı safi milli hasılası kadar, yani toplam ekonomik aktivite kadar dünyadaki yerlerini anlasınlar diye söylüyorum. Öyle anlışanlı Macar milleti hamasetini duyunca akıllarına bu gelsin. Ama burada da kesiyorum. İşletmekârıyla netkâr arasındaki fark nedir?

Ebit de nedir? Bunlarla uğraşmıyoruz. Merak eden öğrenir. Esas ilginç kısım çünkü kar amacının felsefi yanı.

Bu konuda tartışmalarını istiyorum. Bu tartışmanın başlangıcını da 1970'te çekiyorum. Meşhur ekonomist Milton Friedman'ın New York Times'da çıkan bir makalesi var. Friedman doktrinin başlığı, argümanı basit.

Bir işletmenin içinde yaşardığı sosyal yapıya karşı herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Tek yükümlülüğü hissederlerine karşıdır, o da kar getirmektir. Mesela işlerinin bir kısmını daha ucuz bir ülkeye outsource ederek maliyetini düşürme fırsatı önüne çıktı. Ay ben bu şehrin şirketiyim, burada doğup büyüdüm, bu insanları nasıl işten kovarım, ben bu topluluğun bir parçasıyım demiyorsun.

Aynı malı daha ucuza orada üretebiliyorsak oraya gideceğiz. Yönetici olarak şirkete karşı sorumluluğun. Açıklamayı bu kadarla bırakıp, hadi bunu tartışın dersem bir zevki olmaz. Herkes Friedman'a gömer.

Biraz bağlam oluşturmak lazım. Bir kere Friedman, kâr etmek için her şey mübahtır gibi bir şey demiyor. Kanunlara uyulacak, tüketiciler kandırılmayacak, serbest piyasada efendi gibi rekabet edilecek. İkincisi, ahlaki sorumluluklar önemsizdir de demiyor.

Sadece onların kişisel girişimler olmasını istiyor. Yani şirket hissedarlarına kar getirdi, o hissedarlar gitsinler, paralarının bir kısmını topluma geri yatırsınlar. Çevreci mi olurlar? Ucuz konut mu yaptırırlar?

Sosyal adalet savaşçısı mı olurlar? Neyse artık kendilerine kalmış. Ha şöyle de olabilir. Bu hissedarlar bir araya gelirler, beraber karar alıp şirketi o yöne yönlendirebilirler.

Buna tamam diyor Friedman. Yönetim böyle bir şey yapamaz diyor. Şirket yöneticilerinin programında olmamalı böyle şeyler. Bu fikir çok etkili oldu.

Belki de en etkili birkaç sosyal bilimler fikrinden, doktrininden biriydi. Zaten olayın gidişatı da o yönde. Yani adam böyle çıkıp da tek başına her şeyi değiştirmedi bir makaleyle. Nehir o yöne akıyor zaten.

Bu akışa bir nehir yatağı oluşturdu. Mesela yöneticilere maaştan ziyade hisse opsiyonu verilmesi epey yaygınlaştı. Bu sayede yönetim şirketin parasını harcarken hisse fiyatına etki edecek şeyleri göz önünde bulunduruyor. Özellikle de kısa dönem karlılığa etki edecek projeler öncelik kazanıyor.

Bu da tabii uzun vade sosyal projeleri geri plana itiyor. Hissedarı merkeze alan bu bakışı paydaş teorisi denen, stakeholder teori denen bir başka bakış açısı dengelemeye çalışmış. Buna göre işletmeler karar alırken etkiledikleri herkesi göz önünde bulundurmalılar. Sadece hissedarları değil, esas bu yönde ahlaki bir sorumlulukları var.

Örneğin bir işletme çevreye zarar veriyorsa, kanunları da çiğnemeden bunu yapıyorsa, zaten o konudaki kanunu muhtemelen şekillendiren kendileri lobi gücü sayesinde, bu verdikleri zararın faturası hissedarların keyfine kalmamalı. İşletme illa para kaybetsin demiyor paydaş teorisi. Ama herhangi bir organizma gibi onlar da içinde bulundukları ekosisteme zarar verirlerse kendi kuyularını kazmış oluyorlar. Uzun vade karlılıkları azalacak.

Ekosistemi beslerlerse de kendi geleceklerini beslemiş oluyorlar. Yani etik argümanlara ek olarak karlılık üstünden de bir argüman kuruyor. Tabi bu yaklaşımında başarılı olup olmamasının ölçümü zor. Uzun vade projelere zaman ve para harcıyor şirket.

Bunlar hemen mi fayda sağlayacaklar, on sene sonra mı, ne kadar fayda sağladılar, bunu her zaman ölçemiyorsun. Hah, şimdi daha ilginç oldu konu. Hadi bakalım tartışın. Ben kendi fikrimi çocuklara söylemiyorum.

Daha doğrusu farklı fikirler sunarken içlerinde kendi fikirlerim de oluyor ama onları ayrıca belirtmiyorum. Çekingenlik yaratmasın diye. Bu arada ciddi bir literatür var bu konuda. 1970'den beri bir sürü insan Friedman'ın bu makalesi ve benzer fikirleri savunduğu kitabı hakkında bir dünya şey yazmış.

Benim tuttuğum argüman görece basit bir tanesi. Bence Friedman döner istiyor ama dönmesin istiyor. Yani bir yandan sosyal sorumlulukta temel aktör bireyler olsun diyor ve bir yandan da işletme ayrı bir tüzel kişilik. Bir altın madeni şirketinin orada çalıştırdığı insanlara sunduğu şartlar, atıklarını dökeceği yerler, belediyeyle yaptığı anlaşmalar, hazineden alacağı vergi imtiyazları, bunların hepsi tüzel kişiliğin taraf olduğu anlaşmalar bir sürü insanı etkiliyorlar.

Bir şeye sebep olurken tüzelsin, sonuçlarıyla baş etmeye gelince bireysin. Bu bana tutarsız geliyor. Bu tutarsızlığı daha iyi anlamak için de şirket denen şeye biraz bakmamız lazım. Genelde işletmelerin çoğu tekil girişimler.

Bir tane kurucusu ve sahibi var. Çocukların, ailelerinin işi varsa bu noktada soru soruyorum, kafa dağıtmak için. Ortaklıkları da dahil edebiliriz. Sonuçta tek başına da olsan, ortağın da olsa işin tamamından sorumlusun.

Bir başka modelse şirketin ayrı bir varlığının olması. Corporation diye bir şey var ki bunun Türkçe karşılığı tam yok. Anonim şirket ve limited şirket biraz farklı şeyler. Latince beden kelimesinden türemiş.

Corpus'tan. Ortak bir amaç uğruna bir grup yek vücut oluyor, bir beden oluşturuyor. Ve kritik nokta, ilk üyeler öldükten sonra, bedenleri çürüyüp gittikten sonra bile bu vücut ayakta kalmaya devam ediyor. O yüzden iş dünyasını aşan bir kavram.

Şehirlerin yönetiminden tut, kiliseye kadar birçok şeyin yapısı buydu. Velhasıl bu tip şirketler günümüzde bazı ülkelerde birey haklarına bile sahipler. Yani korpus meselesini epey ciddiye almışlar. Bir yaşam formu resmen.

Borçlar, harçlar, varlıklar, davalar onun üstüne oluyor. Şirket batarsa tabii ki hissederler hisselerini kaybedebilirler ama daha fazlasını değil. Veya batıp çıkmayı bırakın, şirket birilerine zarar verirse yöneticilik yapmayan hissederler, pasif hissederler, bundan sorumlu olmuyorlar. Bu da tartışmalı bir kondur bu arada.

Yapmaman gereken riski büyük işlere giriyorsun. Her şey yolunda giderse karı sana kalacak ama o risk gerçekleşirse, neyse artık, onun sorumluluğu ben de değil yönetici değilim diye. Ama ben oy kullanıyorum hisseler olarak. Yöneticileri oraya koyan benim.

Burada da ayrı ilginç bir soru var. Bu yaşam formunu kim yönetiyor gerçekte? Aslında iki tane beyni var. İlkine daha aşinayız.

Başlarında CEO olan yönetici grubu. Bunlar şirketi günbegün idare ediyorlar. Çalışanları işe alıyorlar, işten çıkarıyorlar. Fakat bunlar da birer çalışan.

İşçiler. Onların işverenleri hissedarlar. Herkesin hissesine orantılı oyu var. Ama pratikte bu direkt demokrasi yerini temsili demokrasilere bırakıyor.

hissederler bir yönetim kurulu seçiyorlar. İkinci beyin de bu. Bu yönetim kurulunun bir başkanı var, masanın başına oturup kedisini okşuyor ara sıra, CEO'nun performansını değerlendiriyor ve beraber daha stratejik kararlar alıyorlar. Genişleyelim mi, küçülelim mi, nasıl finansman bulacağız gibi sorunlarla ilgileniyorlar ve özellikle büyük şirketlerin yönetim kurulunda şirketle alakası olmayan, çalışanı olmayan ama endüstriyi, sektörü iyi tanıyan insanlar olabiliyor.

Ufak şirketlerin tabii iki tane ayrı beyni harcayacak enerjileri yok. O yüzden çoğu zaman CEO ve başkan aynı kişi oluyorlar. Başkan hissedarlar adına yöneticinin performansını değerlendirecek. Ama hepsi aynı kişi zaten.

En büyük hissedar o. Yönetim kurulunun ağası o. Yönetici de o. Toplantının ortasında aynaya dönüp, ''Performansını çok beğendim.

Gördüğüm en iyi CEO sensin.'' falan diyor. Diğer yöneticilerin de böyle ikili rolleri oluyor. Birçok yöneticinin dünya kadar hissesi var.

Freedom'ın doktrininin bir sonucuydu. Dolayısıyla yönetim kurulunda olacaklar. Ben bu detayları derste arka arkaya sıralamak yerine bir roleplay eşliğinde anlatıyorum. Tiyatro oynuyorlar gibi.

Herkes kendine bir yönetici rolü seçiyor. Bir kısım da yönetim kurulunda oluyor. Kendi sorumluluklarını keşfediyorlar. Biraz geyik yapıyoruz.

Sonra bir iki senaryo veriyorum. Diyorum ki en popüler ürünün fiyatının değişmesi gündemde. Kim karar verecek buna? Toplantıda kimler olacak?

Birbirlerine nasıl davranacaklar? Bazen gaza geliyorlar. 20-30 dakika sürüyor bu iş. Birbirlerini işten kovdukları bile oluyor.

Stanford hapishane deneyine dönecek neredeyse. Herkes rolünü ciddiye almış. O noktada bir içecek molası veriyorum. Tansiyon düşüyor.

Biz de burada kendi molamızı verelim madem. Sonraki durağımız bu işletmelerin başlangıç serüveni olacak. Yani iş planı ne demek? Girişimcilik ne demek?

Nasıl insanlar iyi girişimci olabilirler? Bunu kendimden biliyorum. Çünkü benim psikolojik yapım pek müsait değil bu işe. Bakalım böyle biraz devam ederiz.

Hafif hafif yaz temposuna uygun. Patronlarımıza bir selam gönderelim. Tunç Mart, Can Karakuş, Aydın Kahraman, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek ve Norkmon yeni katılmış aramıza. Hepinize tüm destekçilere ve tüm dinleyenlere selamlar.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)