
4.784 kelime · ~24 dk okuma
Nasıl bir cesaretle, liberal parti olarak Türkiye'de politikaya atıldınız? Cesaret değildir. Cesaretle alakası yok. Biraz aptallıkla alakası var.
Estağfurullah. Tabii burada kocaman ahmak yazıyor. Çoğu insan görmüyor. Selamlar.
Bugün Liberal Demokrat Parti eski başkanı Cem Toker'le beraberiz. Bazen benim boşluğuma geliyor. Adamı hala LDP başkanı sanıyorum. Ne de olsa bazı televizyonlara sık sık çıkıyor.
Dobra konuştuğundan, reytingler için iyi. Sosyal medyada da sık sık bombalıyor. Ama gerçek şu ki 2017'de o görevi bırakmış. 6 sene olmuş yani.
Alışamadım hala. Konumuza geçmeden önce aramızda biraz laflayalım dedim. Daha önce de söylemiştim. Siyaset içerikleri beni çok yoruyor.
Çünkü her defasında ne kadar basit şeyleri aşamadığımızı görüyorum. O yüzden de biraz bilgilendirici içerikler üretmeye çalıştık seçim bahanesiyle. Önce siyasal İslam vardı, sonra seçim güvenliği, konut krizi, şimdi de Türkiye'de liberal siyasetin hali. Ben biraz Türkiye'den biraz da dünyada liberalizmin gidişatından konuşuruz diye umuyordum.
Ama Cem Bey'in zamanı biraz kısıtlıydı. Sohbetin akışı da bizi daha çok Türkiye'ye hapsetti. Sanırım bir süreliğine son siyaset bölümü olacak. Seçim değerlendirmesi gibi şeyler için zaten bana ihtiyacınız yok.
Ya ben size bir şey söyleyeyim mi? Tam tersini yapalım. Rahatlatır belki sizi. Ben dememiştim, bölümü yapayım bir.
Yanlış fikirlerimi listeleyim. Mesela, Anketlere fazla güvenme hatası bu zaten fiks. İki seferdir ABD seçimlerinde böyle, son Macaristan seçimlerinde de böyle, şimdi Türkiye'de de böyle. Yani eşek olsa anlar bunca senedir.
Ben hala ama bu sefer şöyle yeni yöntem, böyle yeni model diye diye ciddiye alıyorum. Sanırım şöyle yapmak lazım, o koydukları hata payı var ya anketlere artı, eksi, eks diye. Onu muhafazakar aday lehine iki eksi olarak düşünmek lazım. Ayar çekeceğiz öyle.
Başka başka efendim bir sene önce o kendi hazırladığı Macaristan seçimleri serisi vardı ya. Onun sonunda Türkiye'deki durumun aslında biraz farklı olduğundan bahsetmiştim. Temel varsayımım da şuydu. Ekonomik koşullar kötüleştikçe bir noktadan sonra bunun kimlik siyasetini ezmesi gerekiyor.
Propaganda gücünü kırması gerekiyor. Şimdi koşullar benim tahminimden de daha kötüleşti ama beklentim doğru çıkmadı. Hani Kılıçdaroğlu yerine daha iyi bir aday olsa ve o aday seçimi kazansa, ilk turda kazansa yine de herhalde Erdoğan %40 alacaktı. Son olarak seçimlere yaklaştıkça olayların artacağını ve bir olay olunca da kimin neyin arkasında olduğunu bilemeyeceğimizi düşünüyordum.
Bir kaos ortamı olması muhtemeldi. Bu da olmadı. İyi ki de olmadı. Evet bu kadarı yeterli.
Listeyi uzatınca çok da mütevazı olunca bu sefer tepeme biniyor bazıları. Ben tüm bu düşünceleri eşliğinde dün gittim ikinci tur için oyumu verdim. Vatana, millete, galaksimize hayırlı olsun. Siz de verin derim.
AKP'li muhalif dinleyen herkese söylüyorum. Ama özellikle kaybedeceğine inanan bir muhalifseniz bu tavsiyeye ihtiyacınız var. Çünkü verdiğin oyun etkisi sadece bu seçimle sınırlı değil. Macaristan seçimlerinin bence en kötü yanı mesela muhalefetin seçim sonrası o hezimeti yaşadıktan sonra tam bir kargaşaya düşmesi ve ortak adayı yapayalnız bırakmasıyla.
Bunun gelecek yerel seçimlerdeki katılıma yansımaması imkansız. Şimdi bunu dedik ya bu tahminde yanlış çıkar kesin. Benim aslında en çok merak ettiğim kişisel olarak psikolojiniz. Oradan başlamak istiyorum.
Bazı şeyler tabii geçmişe doğru bakınca çok bariz gözüküyor ama geçmişteyken de söylüyordunuz zaten. Takipçilere de sorduğumda en çok gelen sorulardan biri, nasıl akli dengesini yerinde tutuyor? Vallahi AKP'nin geçmişteki söylemleri, Erdoğan'ın söylemlerini kafama yazmıştım. Olayları ona göre değerlendiriyordum.
Yani demokrasi tramvaydır, inersin durağına gelince inersin diyen bir adamın. İktidar için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim diyen bir adamın. Samimiyetine hiçbir zaman güvenmedim. Bir insan ya Müslümandır ya layıktır demesini aklıma yazdım, hiç unutmadım.
Bunlar kilit cümleler. Öte yandan öğrenciyken, batıda yaşarken, orada okurken, ne bileyim bir anayasa mahkemesinin bir başkanın kararnamesini nasıl durdurabildiğini, meclisin yürütmeyi nasıl partizanlık yapmadan kilitleyebildiğini, Yani bunları bir araya koyarak yorumlar yapmaya çalıştım. Demokrasi her ülkeye göre değişmiyor, futbolun kuralı gibi. FIFA nasıl futbolda kuralları belirliyor, herkes de seve seve ama seve seve uyuyorsa bu kurallara.
Yani İskandinavlar biz daha uzun boyluyuz, kale daha yüksek olsun demiyorlar. Onun için kültüre göre demokrasi yok. Demokrasinin de kuralları evrensel. O çerçevede değerlendirdim.
Yanıldığım yerler de oldu ama çoğunluğu maalesef öngördüğüm gibi oldu, maalesef diyorum. Sizce bu yaptığınız tespitlerin ne kadarı genel olarak siyasal İslam hakkında, ne kadarı Erdoğan'a özgü veya onun çevresine özgü? Siyasal İslam konu hakkında o kadar bilgili değildim ama sonradan bir şey öğrendim. Rücu diye bir şey var İslam'da.
Aktif siyasete girdikten sonra gerçek yüzlerini daha iyi görmeye başladım. U dönüşleri, her şekle girebilmeleri falan ortada. Mesela ben şunu kulaklarımla duydum bir AKP seçmeninden. 80 sene biz vergi verdik, siz mecliste viski içtiniz.
Şimdi biz hakkımız olan o parayı geri alıyoruz. Bunu diyen adam her türlü yolsuzluğa, hırsızlığa göz cümal. Erdoğan'ın bir cümlesi daha benim aklımda kaldı. Hep hafızama yazılmıştır bu cümleler.
Yalınmıyorsam 2008-23 Nisan sembolik tören yapıyorlar çocuklara. Koltuğu teslim ediyor ya siyasetçiler. Çocuk diyor ki, toplantıyı başlatabilir miyim diyor Erdoğan'a. Erdoğan da diyor ki, başkan sensin diyor.
İstediğini asar, istediğini kesersin diyor. Yani bunu Ecevit söyler miydi? Demirel söyler miydi? Abdullah Gül söyler miydi?
Bu sizce ama yani genel olarak milletin zaten başkanlığa, liderliğe, parti başkanlığı da olur, belediye başkanlığı da olur. Buna bakışını yansıtmıyor mu? Doğrudur, doğrudur. Güce tapan bir millet var.
Demokrasi kültürü olmayan bir millet var. Hep söylerim bunu 25 senedir. Bugünkü Yunan'la yıldızımız barışıyor, barışmıyor onu bilmem ama eski Yunan'la, antik Yunan'la barışması lazım. Okullarımızda antik Yunan'ın filozoflarının, derslerinin öğretilmesi lazım.
Batı demokrasisi böyle gelişmez. Türk milleti demokrasiyi sadece sandığa gidip işte güçlü adamı seçtim. Allah devlete zeval vermesin, devlet baba. O devletin başındaki adama da tapma kültürü var.
Sorgulama kültürü yok maalesef. Sizce uzun imparatorlukların mirası mı genel olarak? Mesela Çin'de de böyle mi veya dünyanın çeşitli yerlerinde merkezi iktidarların uzun süre devam ettiği yerlerde bir miras mı? Belki öyledir ama biraz da eğitim düzeyiyle ilgili belki.
Din faktörü kesin var bir de hani itaat kültürü var. Her şeyin biraz kombinasyonu, biraz coğrafya, biraz imparatorluk kültürü, biraz dinin etkisi hepsini alt alta koyduğunuz zaman otoriterlik. Siyasi partilerde de aynı şey. Yalnız Türkiye'nin yönetiminde değil ki.
Hadi bakalım Kılıçdaroğlu'na CHP'de birisi başkaldırsın da ben aday olacağım desin. Sonu ne olur görürüz. Muharrem İnce olur. Ben sizin eski konuşmalarınızdan hatırlıyorum zaten.
Siyasi partiler kanunu da çok eleştiriyordunuz. Parti içinde bir yarışma demokrasi olmadığını da söylüyordunuz. Olamaz ki. Ben de 12 sene genel başkanlık yaptım.
Ben de diktatör olurdum. Siyasi partiler yasasında genel başkan delegeyi belirliyor, delege genel başkanı deniliyor. Şimdi geçenlerde bir televizyon programında şunu söyledim. Ben 14 Mayıs'ta meclis pusulasına geçersiz oy kullandım.
Mühürü her yere bastım. Çünkü ben bu tiyatroda figüran olmak istemiyorum. Milletvekilimi kendim seçmek istiyorum. Delediye başkanımı nasıl ismen cismen tanıyorsam, muhtarımı nasıl ismen cismen tanıyorsam, ben meclise göndereceğim vekilimi de ismen cismen tanımak istiyorum.
Kurt, kuş, kuzu, ampul, altı ok, bilmem balık balık ona basıp da o listeden kimin benim milletvekili olduğumu bilmiyorum. O liste nasıl yapılıyor? Genel başkan diktatörlüğü. Ahmet sen bana iyi yağ çekiyorsun, seni birinci sıraya yazdım.
Grup toplantısında sen beni ayakta çok hararetle alkışlıyorsun, ne desem yapıyorsun, seni ikinci sıraya yazdım. Yani böyle milletvekilliğini ben kabul etmiyorum ve bu seçim sistemi değişene kadar da her meclis seçiminde geçersiz oy kullanacağım. Cumhurbaşkanlığı şeyinde verdim oyumu, o ayrı mesele. Burada araya gireyim.
Bir alternatif sistem nasıl oluyor diye merak ediyorsanız bildiğim örnek olan ABD'yi kullanayım. Daha önce ayrıntılı anlatmıştım bunu. Çok kısa geçiyorum. Özellikle alt meclis için seçimler gerçekten sirk gibi ve herkes var.
Öyle kariyer siyasetçisi olmana da gerek yok. Yeni giren vekillerin yarısının önceden herhangi bir kamu hizmeti yok. Gerçekten günlük hayattan geliyorlar. Alexandria Ocasio-Cortez diye biri var.
Sosyal medyada çok aktif olduğu için görmüşsünüzdür. Bir bar çalışanıydı bu. Alelade de bir bar çalışanın değildi. İyi eğitimliydi.
Daha önceden biraz siyasi tecrübesi de vardı. Ama kampanyasında barda çalışırken başladı. New York vekilliği kazandı. Bunu kazanırken de karşısındaki rakibi, parti içindeki rakibi on dönemdir o koltuktaydı.
Partinin seçmenleri, bizim adayımız bu genç kadın olacak dediler, bitti. Yine onun örneğinde merkezdeki bazı figürler kamuoyu önünde desteklerini açıklamışlardı. Halk desteğini görünce ona göre konumlandırdılar kendilerini. Ama merkezden böyle bir destek almanız da şart değil.
Kendi paranla veya kendin bağış toplayarak, kendin gönüllüleri ikna ederek kampanyanı yürütebilirsin. Kimseye de borcun olmuyor. 2018 yılındaki verileri kullanayım. En pahalı vekil seçiminde bir demokrat aday 18 milyon dolar harcamıştı.
Kendi parasını. Senato yarışları daha pahalı oluyor. Bu alt meclis üyeliği. Aldığı oy başına 112 dolar ediyor.
En az harcama yapan vekil de oy başına 2 dolar harcamıştı. Toplam 240 bin dolar. 240 bin dolar ne ki ABD için ya? Oturduğun evi ipotekle vekillik kazan.
Kısacası orada da al gülüm ver gülüm siyaseti dönüyor. Kapalı kapılar ardında pazarlıklar dönüyor. Ama siyasetin bir de bu tarafı var. Gerçekten halktan çıkan, aşağıdan yukarı doğru giden bir tarafı var.
İnsanlar vekillerini tanıyorlar. Şimdi kaldığımız yerden devam. Dediğim gibi siyasi partiler yasası büyük bir engel. Somut örnek vereyim.
Türkiye'de siyasi partiler yasası demokratik olsaydı bugün bu yarışta Kılıçdaroğlu olmazdı. Çünkü Kılıçdaroğlu CHP genel başkanlığını koruyamazdı. Türkiye anayasal bir demokrasi olsaydı bugün o pusulada Erdoğan olamazdı. İki kere mazbata verdiğim bir adam üçüncü kez aday olamaz kusura bakma der başvuruyu geri gönderirdi.
Biraz geleceğe doğru sararsak yine bu Türkiye siyasetinden devam ederek. Önümüzdeki bir seneyi, beş seneyi nasıl görüyorsunuz? Şimdi ekonomik kriz de zaten aldı başını gitti. Ayrıca üstüne bir de finans krizi de başladı.
Onun emareleri de gözüküyor. Erken seçime mi gideceğiz? Bu yönde de birçok soru geldi. Valla Türkiye Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşayacak.
Ülkeler bakkal dükkanı değildir. İflas edip kepenk indirmezler. Halk fakirleştikçe fakirleşir. Suç oranı artar, sokakta dilenci sayısı artar ama Türkiye bir artık otokrasi bir otoriter bir rejim olduğu için işte bastırır.
Ben aynen şeyi örnek veriyorum yıllardır yani Türkiye'nin gidişatını mübareğin 30 yıllık iktidarı Mısır en güzel örneklerden biridir veya Zimbabwe en güzel örneklerden biridir Mugabe yönetiminde. Her ikisi de her 4 senede bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapmıştır. Her ikisinde de parlamento vardır. Her ikisinde de muhalefet particikleri vardır.
Kendi kendilerine demokrasicilik oynarlar. Ben Kahire'de kulaklarımla duydum işte adam diyor oyumuz %4'tü ama %25 arttırarak 5'e çıkardık falan diyor. Değişmeyen iki şey vardı hocam 30 sene Mısır'da. Ekmek fiyatı ve mübareğin seçim kazanması.
Tamam mı? Ekmeği sübvans et, kuru ekmekle doysunlar. Adam dedi bak AKP milletvekili Denizli halkı yeniden seçti o adamı. Mecliste dedi ki kuru ekmek yiyorlarsa karınları tok demektir dedi.
Helal olsun buradan da Denizli halkına. O adamı tekrar meclise vekilimiz ol diye gönderdiler. Hani desem ki Erdoğan yine bir U dönüşü yapıp batıya şirinlikler gösterecek. Belki Kıbrıs'ta taviz verecek.
Ege'de zaten veriyor. O Akdeniz'de verdi. Başka bir ülke olsa hani U dönüşünü yapabilir. Kıvırıp durabilir durum.
Ama Türkiye'nin ayrı bir konumu var. Putin'e göbekten bağlı. O kadar manevra kabiliyeti de yok dış politikada Avrupa Birliği ile şununla bulunan. Yani yarın bir gün Putin'e yönelik yaptırımlarda Avrupa Birliği biraz Putin nefes alabilsin de başka çılgınlık yapmasın diye Türkiye'ye göz yumuyor.
Ama yarın bir gün mengeneyi sıkmaya karar verirlerse, vay Türkiye'nin hali ne olacak? Dolayısıyla ben kapkaranlık görüyorum Türkiye'nin önünü 4-5 sene ama bu da normal. Çünkü seçmen sandıkta ne ektiyse yaşamında, hayatında, cüzdanında onu biçecek. Demokrasi böyle bir şey.
Şöyle düşünüyor musunuz? Yani geçmiş seçimlerin faturasını henüz seçmen ödemedi veya ödediğini fark etmedi. Bir toplumun evrimi içinde böyle bir şey lazım. O yüzden de biraz daha dibe vurmak lazım.
Temenni etmem tabii böyle bir şey. Keşke hiç olmasaydı ama meşhur laf vardır. Her toplum hak ettiği gibi yönetilir. Ben de o noktadan yola çıkarak kendi çapımda bir söz buldum.
Seçen neyse seçilen odur. Olaya bak arkadaş. Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşıyoruz. Ve bu bize has bir şey.
Erdoğan yönetiminin başarısızlığının faturası bu. Öyle dünyada bizim çapta bir kriz mriz yok. Mesela Türkiye Cumhuriyeti dünyada niye 6. en yüksek enflasyona sahip?
Niye bizdeki enflasyon 80-100 iken, yanı başımızda Gürcistan'da 12-13'dür, Azerbaycan'da 15-20'dir, Yunanistan'da 6'dur, Bulgaristan'da 9'dur, Irak'ta 4.5'dur bütün dünyada enflasyon varsa, Sen niye 193 ülke arasında? İlk 6'dasın. Şimdi böyle bir krizle adam ne diyor seçmenine?
Kendisine bağlı kurma dedirtiyor tabii. Fiyatları belirleyen Allah'tır falan diyor. Millete abi diyor bak Allah beliriyor. Deprem oluyor.
Cumhuriyet tarihinin en ağır afetini yaşıyor ülke. İman haftı çıkardı müjde müjde diyen adam bu sefer mukadderat diyor. Onu da alkışlıyorlar, oy veriyorlar. Onun için diyorum seçen neyse seçilen odur.
Ama işin kötü tarafı ülkenin dibine ne zaman vurduğunu nereden anlayacağız? Muhalefet bu ortamda seçim kazanamıyorsa ne zaman kazanacak? Bu adam şu ortamda seçim kaybetmiyorsa ne zaman kaybedecek? Bu soruyu sorduğunuz zaman da olumlu bir yanıt bulamıyorsunuz.
Ya ben eski günleri özlüyorum. Demirel de muhafazakâr bir adamdı, sağcı bir politikacı. Özal da abdestinde, namazında bir politikacıydı ama kimseyi bu kadar tedirgin etmedi, aşağılamadı, toplumu bölmedi. Biz öyle bir bölündük ki bir daha nasıl bir araya gelebileceğiz bilmiyorum onu.
Tek millet diyor ama ortak bir tane değer bırakmadılar ya. Kurban bayramı diyorsun, toplumun bir kısmı diyor ki hayvan katliamı, bir kısmı diyor ki ibadet, bir kısmı diyor şeker bayramı, öbürü diyor Ramazan bayramı. 29 Ekim diyorsun, biri diyor ki keşke Yunan kazansaydı, öbürü kendinden geçiyor. 10 Kasım'da biri iyi ki öldü diyor, öbürü gözyaşı döküyor.
Yılbaşı diyorsun, biri kutlanır diyor, biri kutlanmaz diyor. Lan bir tane mi ortak değeri olmaz bir milletin ya? Bu biraz da zamanın ruhu bence ama yani her yerde bir bölünmüşlük var. Artık bireyselliğin de bir doğal evrimli sonucu değil mi?
Bu sonuçta herkesin ifade özgürlüğü varsa, teknolojide buna imkan veriyorsa, belki eskiden de vardı böyle görüşler ama artık ortaya çıktı ve kamplaşma yaşandı. Çok doğru bir şey söylüyorsunuz ama benim örnek aldığım ülkelerde böyle temel milli değerler üzerinde bölünme yok. Fransa'nın Bastil günü, Fransa'nın yarısı lanet olsun falan demiyor herhalde. Amerika'da 4 Temmuz bağımsızlık gününü.
Meksikalı, Amerikalı da kutluyor. İtalyanı da kutluyor. Siyahı da kutluyor. Beyazı da kutluyor.
Güncel politikalarda tabii ki farklılık olacak. Ama bizde en temel değerlerde bir bölünme var. O da çatırdatıyor yani ülkeyi. Tekrar araya gireyim.
Bu ortak değer bahsi ilginç aslında. Kültürel olarak ABD'de de çok büyük bir bölünmüşlük olduğunu düşünüyorum ben. Hatta Cem Bey yılbaşına örnek verdi. Biz Noel örneği üstünden gidelim.
Ya sağ medya yıllardır Noel'e karşı savaş, War on Christmas diye senenin o döneminde bir kampanya yürütür. Diğer cenahtan tek tek örnekleri toplar. Orada da genelde çekişme alanı sekülerlik oluyor. Yani burada bir sürü insan var.
Noel sonuçta dini bir bayram. O insanlara karşı ayrımcılık olmasın. Bazen bu fikir aşırıya kaçıyor. O örnekleri topluyorlar.
Kendi seçmenlerini fiştekliyorlar. Yani orada da bu tip şeyler var. Ben biraz farklı bakıyorum o yüzden. Biraz daha soyut bir ortak değer olduğunu düşünüyorum orada.
Mesela ifade özgürlüğü ve inanç özgürlüğü. Onun ardında da bir bireysellik. Şimdi orası çok uluslu olduğu için zaten o ortak paydayı daha soyut bir temelde inşa etmen lazım. Hatta bunlara şunu da ekleyeyim kuvvetler ayrılığını.
Daha önce de bahsetmiştim bu fikir ta devletin inşasından beridir var. Yani eyaletler arasındaki kuvvetler dengesini sağlamak için uzun bir süre merkezi hükümet güçsüz tutuldu. Daha sonra 20. yüzyılın ikinci yarısında dünya savaşlarının etkisiyle orada da merkezi hükümet güç kazandı.
Bir takım yetkileri eyaletlerin elinden aldı. Bütçesi devasa bir şekilde büyüdü ama bu sefer de kendi içindeki kuvvetler ayrılığı sayesinde tek bir grup tarafından ele geçirilemedi. Yani aslına bakarsanız en az 100 senelik bir gelenek. Daha da eskiye gidiyor.
Yüzlerce sene diyebiliriz. İnsanlar bunu içselleştirmişler. Bir kişinin her şeyi ele geçirememesini doğru buluyorlar. Şu anda Macaristan'da yaşıyorum.
Burası da aslında Avrupa Birliği içerisinde bir Türkiye gibi. Geçen sene burada seçimler olurken burada da bir beşli masa vardı. Muhalefet ilk defa yenebilecek durumdaydı. Ama sonra Orban kendisinin de beklemediği büyük bir zafer kazandı.
Eğer iktidar hakikaten her şey bu kadar hakimse, bir kere bu kadar hakim olmuşsa bütün medyaya, kurumlara, bir daha gider mi? Gitmez hocam, gitmez. Bakın, somut konuşalım. Şimdi ben 2015'te de bu cümleleri kurduğum için, hafızaya yazdığım için, hadi kibarca söyleyeyim, otokratik rejimlerde, kendisini dünyada diktatörlük yetkileriyle donatmış hiçbir yönetici seçimle gitmez ve gitmiyor.
2017'de referandumu yaptıktan sonra, 2018 Ocağı'nda Freedom House tarafından tarihinde ilk defa özgür olmayan ülkeler statüsüne alındı. O ülkelere baktığınız zaman, şeyleri bir kenara koyalım, işte Suriye, Arabistan, Körfez, Krallıklar, onlar da zaten seçim meclisi yok. Ama diğer kendisine hani demokratik diyen ülkelerde kimler var aralarında? Putin.
Putin seçimle gider mi? Aliyev seçimle gider mi? Mübarek gitti mi? Gitmedi.
Sisi gider mi? Gitmez. Mugabe gider mi? Maduro gider mi?
Maduro diyor ki Cüneyt Özdemir'e, 26 seçim yaptım hepsini ben kazandım bana hala diktatör diyorlar. Oğlum zaten diktatör olduğun için seçim kaybetmezsin. Muhaliflerini içeri atarsın, RTÜK gibi bir kurum kurarsın, yahut Türk milleti bir baksın, RTÜK'ün yazdığı cezalara, verdiği para cezalarına, kapatma, ekran karartma cezalarına bir baksın, bir yandaş kanallara baksın, bir muhalif kanallara verilen cezalara baksın, basın ilan kurumunun hangi gazetelere ne kadar para aktardığına baksın, bir de muhalif kanallara aktardığı gazetelere aktardığı paraya baksın. TRT'nin seçim döneminde Erdoğan'a ayırdığı vakte baksın, muhalefete ayırdığı vakte baksın.
Evet, özgür olmayan ülkelerin hiçbirinde yönetenler seçimle gitmiyor. Seçim yapılıyor. Kuzey Kore'deki guguk kuşu da parlamento seçimi yapıyor. Evet yapıyor hocam.
Bir anayasası var. İngilizceniz varsa girin okuyun. Anayasa neyle başlıyor biliyor musunuz? Egemenlik milletindir.
Kore milletinindir. Onun için ben karamsardım. 2011 konuşmamda 12 sene önce diyorum ki yüksek yargıyı ele geçirirse bir yürütme erki, YSK'da yüksek yargı mensuplarından oluşuyorsa YSK'nın da bu iktidarın dümen suyuna girmesi zaman meselesidir diyorum. Ve 2011 için diyorum ki, o var YouTube'da, bu seçim son veya sondan bir önce yapacağımız yarı adil seçim olacaktır diyor.
Peki siz bu ortamda, hani son seçimleri bırakalım da 1-2 seçim öncesine gidersek, o zaman da umudunuz azdı. Öyle bir ortamda nasıl bir cesaretle liberal parti olarak Türkiye'de politikaya atıldınız? Cesaret değildir. Cesaretle alakası yok.
Biraz aptallıkla alakası var. Estağfurullah. Tabii burada kocaman ahmak yazıyor. Çoğu insan görmüyor bunu ama ben hayatımın neredeyse dörtte birini belki bu işe adadım.
Büyük aptalmışım. Yani ben Türkiye gibi bir ülkede domuz it satsaydım daha başarılı olurdum liberal, demokrat değerleri satacağıma. Baktım ki ben nal toplamaya devam ediyorum. Belki idealist bir şekilde benden sonraki nesle bir faydam olur bu videolarla, bu konuşmalarla.
Çünkü şunu da vurgulamaya çalıştım hocam, Avrupa'da bakıyorsunuz bütün Kanada'dan Japonya'ya kadar o coğrafyada liberal partiler tek başına güçlü bir şekilde iktidara gelemiyorlar. Çünkü akla hitap ediyor böyle milliyetçilik, din. Onlar yok bizde. Sadece rasyonel politikalar var.
Bakıyorsunuz Almanya'da, Hollanda'da, İskandinav ülkelerinde, İngiltere'de falan böyle liberaller güçlü bir şekilde iktidarda kalamıyorlar. Ne yapıyorlar? Orada da ana akım muhafazakarlar var. Hristiyan demokratlar, şunlar bunlar.
Bir de sosyal demokratlar var. Liberaller üçüncü güç. Onlar arasında bir denge sağlıyor. Koalisyon kurulacağı zaman oturuyorlar, pazarlık ediyorlar, liberallere taviz veriyorlar.
Bunu anlatmaya çalıştım bir. Gençliğe şunu vurgulamaya çalıştım. Hayalinde İskandinavya var, İngiltere var, Amerika var, Kanada var, Hollanda var. Oradaki partiler neyi söylüyorsa biz de senin önüne siyasette bunu koyuyoruz.
Sen yok abi aman bu liberalizm, tukaka, sömürü, vahşi kapitalizm, anarşizm diye elini tersine itiyorsun. Ama hayalin kapağı o ülkeleri atmak. Hani Suriyeli gibi, Orta Doğu'nun göçmenleri gibi. Dolayısıyla ben şimdi dalga mı geçiyorum açıkçası?
Benim hiçbir umudum yok. 2015'te son bir hedef koymuştum kendime. 2015 seçimlerinde meclis dışında kalan en büyük partinin 0.62 oyu vardı hocam.
Dört parti barajı geçti. AKP, CHP, MHP, HDP. Ondan sonra baraj dışı yani %10 ile 0.62 arasında parti yoktu.
O da Saadet Partisi'ydi. O zaman dedim ki arkadaşlar oğlum %1, %0.75 vurulamayacak bir hedef değil. Bir deneyelim.
Biliyoruz baraj altında kalacağız ama Meclis dışında kalanların en büyüklerinden biri olabilirsek Belki Türkiye'nin seni beşinci partisi yapabilir bu. Yüzde yarım oy alan adamın ittifaktaki değerini gördünüz. Bu hedefi koydum. Bıraktım şeyi, baroşları orayı burayı.
Biraz eğitimli seçmene hitap edip de acaba 0.75, yüzde 1 alabilirsek devam ederiz diye düşündüm. O da gelmedi hocam. Seçim barajı düşer diye bir umudunuz var mıydı peki?
Yüzde 3'e düşse belki biz de bir şekilde girebiliriz. Şimdi meclise girmek pek bir şey ifade etmiyor. Bana da teklif gelirse girer misin mi? Ne olacak ki abi ben girsem ne olacak?
1 bölü 600 olacağım da ne olacak o mecliste? Ankara'da takım elbiseyle gezersin. Ondan sonra aman vekilim bizim oğlana iş bul. İlçedeki hastanenin badana ihalesini bize versinler falan.
Bu işlerle uğraşacaksın. Başka ne yapacaksın? Adamın 150 kişilik grubu vardı her gün dayak yiyordu mecliste. Mecazi anlamda dayak yiyordu.
Bir tane söylediği kabul edilmiyordu. Ve orada Cem Toker, Ahmet Mehmet, Münferit girmiş olsa ne olacak? Ama Besim Bey döneminde, Besim Tibuk döneminde 2002'den önce, yani 2002 seçimlerinde %3 barajı olsaydı, LDP o zaman barajı kesin geçerdi. Onun liderliği yüzünden mi yoksa dönemin şartları yüzünden mi?
Hem liderliği hem halk tarafından algılanışı AKP kurulmadan önce, Genç Parti kurulmadan önce Haber Türk Televizyonu'nda LDP %10 barajını geçmeye gidiyor diye itibarlı bir anket şirketinin sahibinden televizyonda duydum. Hakikaten müthiş bir ivme kazanmıştı. 2001 krizinde Besin Bey'in öngörüleri ve çözüm önerileri bayağı taraftar topluyordu. Ama geçmişi tanrı bile değiştiremezmiş.
Onun için konuşmaya değmez. Bu peki liberal değerlerin Türkiye'de benimsennen haline bakarsak, bir ekonomi ayrımı yapabiliriz. Ekonomide liberalizm. Bir de sosyal elanda liberalizm.
Hani insanların yaşam tarzında karışmamak. Bu ikisi arasında büyük bir fark var mı Türkiye'de? Yoksa ikisini de zaten insanlar pek anlamıyorlar veya istemiyorlar mı? İnsanların umurunda olsaydı bu parti, AKP 20 küsür sene iktidarda kalmazdı.
Tabii herkes liberalizmi önce ekonomik politikalarla değerlendiriyor. Aslında Liberal Demokrat Parti %0'la başlamamış, eksi 10'la başlamış. Çünkü Özal'ın liberalizm diye uygulanan politikaları, o öyle bir antipati yaratmış ki, çünkü onlar özelleştirme değil, devlet gözetiminde yağmalama kapitalizmi. Herhalde 50-60 üniversitede konferansa davet edilmişimdir.
Üniversitede şunu vurgulardım, hala da buna inanıyorum. Senin adalet sistemin tarafsız ve bağımsız olmadığı müddetçe, sen bir hukuk devleti olmadığı müddetçe, liberalizmin özgürlükler hikayeleri, serbest piyasa hikayeleri, birey olma hikayeleri... Hepsi palavradır. Senin o özgürlüğünü, ekonomik ve sosyal özgürlüğünü, siyasi özgürlüğünü ve şahsiyet olma kararını koruyacak bir yargı yoksa liberalizm senin toplumunun uzağından bile geçmez.
Ya bir ülkenin 20 senede kamu ihale yasası 200'e yakın defa değişirse o ülkede hukuk devletinden veya liberalizmden veya yasamanın denetleme görevinden bahsedebilir misiniz? Bahsedemezsiniz. Bir de şöyle bir toplum var. Herkesin üst kimliği hocam ya sosyal demokrat ya dinci muhafazakar ya milliyetçi muhafazakar.
Kendisine liberal diyen adam günde bir saat liberal. Çekici arabasını hiç neden yokken çektiği zaman liberal. Veya esnafın defterlerini maliye kontrole geldiği zaman, bürokrasi anasını ağlattığı zaman küçücük girişimcinin o zaman liberal oluyor. Ama akşam eve gidip de televizyonu açınca Erdoğan'ı dinliyor veya Kılıçdaroğlu'nu dinliyor.
Yine üst kimliğine geri dönüyor. Sandıkta da liberalizmi falan hatırlamıyor. Hikaye. Peki bu ön şart olan adalet nasıl sağlanacak o zaman?
Ben bunu şöyle görüyorum, siz beni yanlışlayabilirsiniz. Biraz yumurta tavuk sorunu olarak görüyorum. Yani adaletin bir kere sağlanması için öyle hani prensipte anlaşmak, güzel laflar etmek de gerekmiyor. Bir takım kuvvetler ayrılığı lazım.
Kuvvetler ayrılığının arkasında da sermaye ayrılığı lazım. Farklı gruplar bir araya gelecekler, birbirlerini yenemeyeceklerini anlayınca anlaşmaya çalışacaklar. O şekilde bir hukuk sistemi oluşacak. Farklı sermayeyi illeri nasıl besleyeceksin bir takım servet transferleri yapmadan?
Yani bu işin başlangıcı nerede olmalı? Hayır, gelişmiş demokrasilerde İngiltere Thatcher zamanında özelleştirmeler yaptı. Ben orada şaibeler olduğunu duymadım. Yani şeffaf ihaleler mümkün ama yargı erkene gelince yıllardır vurguladığım şu vardır, somut örnek vereyim bir kere bu hakim ve savcıların başından bir siyasetçiyi çekeceksin.
Partili adam ya, Adalet Bakanı. Hakim Savcılar Kurulu'nun başında. Düşünebiliyor musun? Bir şekilde karar veren hakimin özlük hakkıları bu adamın, bu siyasetçinin iki dudağının arasında.
Adalet Bakanı'nı kim belirliyor? AKP Genel Başkanı belirliyor. Seçimlere girip aday olacak adam belirliyor. Hsk'dan çekeceksin o adamın müsteşarını.
Bir. İkincisi, adalet terazisi. Terazidir simgesi. Kadının gözleri bağıldır, bir elinde kılıç vardır.
Gerekirse kelleni alırım diye. O terazinin iki kefesi neden vardır? Bir tarafta iddia makamı savcı vardır, bir tarafta savunma makamı avukat vardır. Arkadaş bu nasıl terazidir ki senin savcın aynı adliyede hakimle, adliyeye gelip giderken aynı servisi kullanıyor, aynı lojbanda oturuyor, aynı adalet bakanlığı tatil köyünde tatil yapıyorlar, tablo oynuyorlar bütün yaz, kafa çekiyorlar bazıları, ailece görüşüyorlar, kek yapıyorlar, götürüyorlar falan.
Adliyede hakimin yanında oturuyor, ikisi birlikte avukata fırça atıyorlar. Bu nasıl terazi? Bu terazi dengede durur mu abi? O zaman ne yapacaksın?
Savcıları adliyeden çıkaracaksın kardeşim. Karşıya savcılık binası yapacaksın. Savcı da avukat gibi adliyeye gelecek. Yani başlangıç noktaları olarak bunları görüyorum ben.
Hukukun Türkiye'de adı var, diploması var, adamı var ama felsefesi yok, ruhu yok, ahlakı yok. Bunlar olmadan da sen istediğin kadar hukuk devletiyim de. Son bir şey daha söyleyeyim bu konuyla ilgili. Çok güzel kriterlerle bir ülkede yargı bağımsızlığı hukuk devleti var mı diye ölçen uluslararası kurumlar var.
yargı yürütmeyi ne kadar denetleyebiliyor, işte bağımsızlığı, atanması, şusu busu. Türkiye 138 ülke arasında 117. Hocam. Altta kalan 21 ülkede adalet hukuk falan şeyden kazanda haşlayıp yiyorlar seni.
Bak bir şey, bir cümle daha söyleyeyim. Cemil Çiçek, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Ocak 2014'te şu beyanatı var, kelime kelime yazın bulursunuz Google'da. Anayasanın 138. maddesi ölmüştür diyor.
Anayasanın 138. maddesi hakimlere kimse talimat veremez. Üzerlerine baskı kuramaz kararlarıyla ilgili. Ve bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı söylüyor abi.
Yasama Erkin'in başkanı, o zamanki Cumhurbaşkanı vekili adam söylüyor. Muhalefetten iktidardan bir Allah kulu çıkıp da Cemil Çiçek bunu niye söyledin? Bunun düzelmesi için ne yapıyorsun? Yargı bağımsızlığı yoksa kim bitirdi yargı bağımsızlığını diye sormuyorlar arkadaş ya.
Sorsalar bir şey değişecek miydi peki? Ben de aynı fikirdeyim, sormaları lazımdı. Yani halkta bir karşılığı var mıydı? Halkta karşılığı yaratırsınız abi.
Muhalefetin en büyük hatası şu. Mecliste önerge verdik reddettiler. Mecliste önerge verdik reddettiler. AKP MHP oylarıyla onu ben de biliyorum.
Vermeden önce biliyorum reddedileceğini. Ama bunun dışında muhalefet yapmanın yolu yok mudur? Özel sektör aptal mıdır ki algı yaratmak için bir fikri bir markayı vurgulamak için reklam panoları satın alın. Otobüslerde duraklarda caddelerde sokaklarda Bunu siz muhalefetin yaptığını hiç duydunuz mu, gördünüz mü?
Ama bir başarılı örneğini vererek kapatayım. 128 milyar nerede? İlk defa onu yaptılar. Ne yaptılar biliyor musun?
İl, ilçe başkanlarına 128 milyar nerede diye pankartlar astılar. Bugün sokakta istediğin adamı çevir, istediğin partiden, en eğitimlisinden en cahiline, 128 sana ne hatırlatıyor diye bak ne diyecek. Çünkü ilk defa bir yöntem değiştirdiler ama arkasını getirmediler bunun. İmkanları vardı, belediyeleri kazandıktan sonra o şehirlerdeki panolar, duraklar, Üst geçitler her yer onlarındı.
Dezenformasyon yasası, parmak boyası toplumda daha iki sene önceden hassasiyet başlatabilirlerdi. 128 milyarı astılar, iktidarın dengesi bozuldu. Hepsi saçmalamaya başladı. Öyle bir para yok, oraya harcadık, buraya harcadık, kasada, masada.
Yani kimyasını bozabildi. Onun için bu konularda da yargı bağımsızlığı, adliyelerde yazmıyor mu? Adalet devletin temelidir diye. O hakimlerin arkasında duruyor, kürsünün arkasında.
Onu alacaksın, hakimlerin önüne koyacaksın. İlk yapacağın yargı reformu o olmalı. O tabelayı al, onların gözüne sok. Savcıların gözüne sok.
Neyse işte bunlara aklım eriyor, bunları söylüyorum. Biraz daha zamanımız varsa dünyada liberalizm hakkında konuşmak istiyorum. Son soru olsun mu? Sonra yine yaparız.
Tamam. Şimdi dünyada gidişat, genel gidişat otomasyona doğru. Bir sürü iş otomatize olacak artık. Beyaz yaka işlerde sadece, fabrikadakiler değil.
Evrensel temel gelir hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu sizce kaçınılmaz bir şey mi? İnsanlar işlerini kaybedince ama her şey ucuz ve bol olunca nasıl bir hayat bizi bekleyecek? Ona adapte olacak toplumlar tabii.
Yani sanayi devriminden sonra bir adaptasyon geçirdi. Teknoloji devriminden sonra bir adaptasyon geçirdi. Şimdi dijital devrim geçiriyoruz. Toplumlar buna da adapte olurlar.
Şimdi sosyal devlet olabilmek için bir kasada para olması lazım. Hem bana bedava üniversite ver, en iyi sağlık hizmetini ver, sağlam bir emeklilik parası ver. Eee? Ama kasada para yok.
Adam geliyor Türkiye'yi Almanya'yla karşılaştırıyor, Norveç'le karşılaştırıyor. Bak diyor orada iş size bu kadar veriyor. Oğlum bir kere Norveç, Almanya gibi devlet olmak istiyorsan önce onlar gibi millet olacaksın, kek. Böyle nerede avanta o örneği bana göstermeyeceksin.
Yani bir bütün halinde ele almak lazım. Ben hatırlıyorum 2002'de akıllı telefon falan yoktu. Bütün gün iki kişi fax çekerdik. Bir basın bülteni yazdık da basına duyuracağız diye.
İki günümüzü alırdı abi LDP, bakkallardan vergi alınmasın, esnaftan vergi alınmasın dedi. Hadi onu yazarsın, çıklısına alırsın, oturursun yüz tane gazeteye, radyoya, televizyona gitti mi gitmedi mi. Şimdi yeni bir fenomen var, bak miting. meydanın burası, cep telefonu.
Buna da adapte oluyoruz yavaş yavaş. Ondan sonra artificial intelligence'a da adapte olacağız. Ama üretkenlik arttıktan sonra tamam, o zaman kasada bir şey varsa sosyal devlet olabilirsin. Ama işin kötüsü geri kafalı toplumlarla aydınlanma yaşamış toplumlar arasındaki makas tarihte bir daha kapanmamak üzere arttı.
Bu büyük bir kaldıraç oldu artık. Adam aldı başını gidiyor şu anda Mars'ta jipi geziyor herif. Öbürü de işte bak araba yaptım falan diye kendinden geçiyor. Esas sorun o, o ne olacak?
Aman böceğiyle benim aramdaki bir insanoğlu arasındaki fark kadar açıldı. Yani bu konuyu da göçmenliğe bağlamak da mümkün. Çünkü böyle bir makas açılınca insanlar nereye gidecek? Biraz alırlar belki insanları sonuçta nüfuslarımız yaşlanıyor diye ama.
ya da batı sermayesini insanların çok olduğu yere taşıyacak. Bunu yaşadık zaten. Avrupa Birliği genişlediği zaman en büyük endişe şuydu. Polonya, Bulgaristan, Romanya gibi fakir Doğu Avrupa ülkelerinden zengin batıya insan yığılacaktı.
Ve korktukları başlarına geldi ilk yıllarda. Para batıdan doğuya gitti, emek doğudan batıya gitti. Ondan sonra ne oldu? Batı'nın otomobil firmaları Romanya'da fabrika yaptı.
Polonya'da kaç tane fabrika açtılar? Bu sefer emeğe ihtiyaç doğdu sermaye gidince. Adam baktı ki lan Portekiz'de, İspanya'da çalışıp yaşayacağıma ülkemde de aynı parayı kazanabiliyorum. Hadi geri döneyim.
Eşit kaplar kanunu gibi su bir şekilde dengelenecek. Aynen bravo. Yeter ki yasaklamak koymayın. Serbest ticarete, sermaye giriş çıkışına, emeğin giriş çıkışına getirmezseniz uzun vadede dengelenir ama dengelenene kadar sıkıntılar çekilir.
Çok teşekkür ederim o zaman vakit ayırdığınız için. Rica ederim. Patronlara da kendi zamanlarını ayırdıkları için teşekkürler. Son kaldığımız yerden devam Kadir Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Salih Yunal, Savaş Günata, Erman Korkut, Mr.
X, Tunç Mart, Can Karakuş, Aydın Kahraman ve Seküre. En yakın zamanda görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.