
3.109 kelime · ~16 dk okuma
Selam flarsızlar. Geçen sefer siyaset içeriklerine ara vereceğimizi söylemiştik. O yüzden bugün sizi bambaşka diyarlara, bambaşka zamanlara götürüyorum. Sanki Norveç'te emekli hayatı yaşıyormuş gibi o rahatlıkla bugün internet üstünden alışverişin tarihine bakacağız.
Bir soruyla başlayayım. İnternet üstünden alınan ilk şey nedir sizce? Seçenekleri sayıyorum. Margarin, bilgisayar, ot, pizza ve Sting'in bir albümü.
Eğer bu giriş size tanıdık geldiyse, teşekkür ediyorum desteğiniz için. Çünkü bunu geçen sene Patreon'a koymuştum bonus bölüm olarak. Ama oradaki 10 dakikalık bir içerikti, onu genişlettim. Dolayısıyla sizin için de yeni şeyler olacak.
Birkaç sene önce Pizza Hut ilginç bir tweetle internetten yapılan ilk siparişin 20. yıldönümünü kutladı. Pepperoni ve mantarlı bir pizza. Yanlış anlamayın, ilk pizza siparişinin değil, tüm internet tarihindeki ilk siparişin kutlamasıydı bu.
1994 yılında bir pizza hat dükkanının yöneticisi pizza.net adresine bir form koyduruyor. Tüketiciler buraya gelip seçtikleri pizzayı, adreslerini ve telefon numaralarını bırakıyorlar. Formda başka bir şey yok yani öyle login olmaktı, kredi kartıydı, capcaydı bunlar hikaye.
Sipariş edilen pizzaların resimlerini de görmüyordu insanlar. Zaten pek kimse internette kullanmıyordu. Verilen az sayıdaki sipariş özel bir bağlantıyla Santa Cruz'daki o dükkana geliyor ve oradan dağıtım yapılıyordu. Proje bir süre sonra rafa kalktı.
Hemen sonra da internet patladı gitti zaten. Sipariş vermek normalleşti. Bu olay da yakın zamana kadar unutuldu. Temelinde çok absürt bir durum.
Onca teknoloji şirketi dururken böylesine önemli bir kilometre taşı bir pizza ile geçiliyor. Hani ekşi sözlüğün ilk girdisinin onca olası şey arasında pena olması gibi. Ne beklediğimi de tam bilmiyorum ama başka bir şey bekliyordum herhalde. Velhasıl bu iyi bir pazarlama hikayesi ama üstünde biraz düşünürseniz o kadar da ciddiye almamak gerektiğini anlıyorsunuz.
Çünkü ilk e-ticaret örneği yahut internetten satılan ilk şey diye bir şey olması için bir kere internet veya ticaret ile kastettiğimiz şeylerin aynı olması lazım. Ama bunlar da zamanla değişmişler. Pizza.net'in yaptığı şey neydi nihayetinde?
Bana şunu yollayın, söz veriyorum teslimat sırasında size ödeme yapacağım. Bu kadar. Yani internet alım-satımın gerçekleştiği ortam değil, ödemenin de gerçekleştiği ortam değil, bağlayıcı bir anlaşmanın yapıldığı bir ortam da değildi. Sadece bir mesajlaşma ortamıydı.
Eğer kıstasımız buysa, çok daha önce, ta 1971'e kadar gidebiliriz. O tarihlerde daha internet yok. Onun öncüsü ARPANET var. ABD'nin batı kıyısındaki Stanford Üniversitesi'nin bilgisayar mühendisliği öğrencileri ile doğu kıyısındaki MIT'nin öğrencileri bu ağ üzerinden haberleşiyorlardı ve demin yaptığımız tanıma uyuyan ilk ticareti gerçekleştirmişlerdi.
Bir şey alıp satmak için anlaşmışlardı yani. Sizce ne olabilirdi bu şey? Eğer ne kadar olabilecek en inek öğrencilerden bahsediyor olsak da öğrenci öğrencidir. Zaten 70'lerde de herkesin kafası güzel.
Bunlar da buluşup ot alıp satmak için anlaşmışlar. 1982 yılında Boston Computer Exchange diye bir şirket kurulmuş. İnsanların birbirlerine ikinci el bilgisayar alıp satmasını sağlıyor. Bilgisayar sanırım çok daha beklendik bir e-ticaret ürünü.
Çünkü tam da ikinci el bilgisayarlarla ilgilenecek tipler bu işlere öncülük eden insanlar oluyorlar. Web'in ortaya çıkışında seneler var, 8 sene var. Bu meraklılar BBS kullanıyorlar. TextBuzz'da bir iletişim çeşidiydi.
O sayede bağlanıp ilan veriyorlar bilgisayar parçaları için. Velhasıl şu noktada ne öğrenmiş olduk? Patır patır konuşuyoruz da ne anlattık? İnternetten ilk verilen sipariş, tarihimize ARPANET'den başlatırsak ottur, arada bir yerlerden başlatırsak bilgisayardır, webden başlatırsak pizzadır.
Ama bu sipariş işine bir de ödeme kısmını eklersek, bu işin miladı başka oluyor. Sting oluyor. Yani kendisi değil de bir albümü. 12 dolar karşılığında bir CD satılmış 1994 yılında.
İlk defa güvenli bir bağlantı üstünden kredi kartıyla ödeme yapılmış. Bu güvenli bağlantı için de sadece Unix üstünde çalışan özel bir browser indirip kurmak gerekiyormuş. Zahmetli iş. Ama işte arkadaşlar Sting aşkıyla uğraşmışlar, yapmışlar.
Hem de Pizza Hut'ın ilk online pizza satışından 1-2 hafta öncesinde. Zaten o yıllar, 94-95 yılları tam bir patlama noktası. Craigslist kuruluyor, eBay kuruluyor. Kısa süre sonra da Japon Rakuten ve Çinli Alibaba geliyor zaten ortama.
PayPal gibi ödeme şirketleri kuruluyor. ve düşen bilgisayar fiyatlarının da yardımıyla e-ticaret denen şey ana akıma girmiş oluyor. Bir 10 sene ileri saralım. 2005 yılında Amerikan Perakendeciler Birliği Cyber Monday diye bir kalıp icat ediyorlar.
Şükran günü sonrası ilk pazartesine online alışverişin küresel bayramı haline getiriyorlar. Bunu yaptıklarında dünyadaki dijital perakende satışı yaklaşık 100 milyar dolar, onu biraz aşmış. Yani toptan satışlar dışında kalan kullanıcıların yaptıkları alışveriş bu perakende, o demek. Tek tük satılan pizzalardan, ikinci el bilgisayarlardan, Sting CD'lerinden 100 milyar dolara.
O gün doğan biri iki sene sonra 20 yaşına girecek, dijital perakende satışı miktarı 7 trilyona ulaşmış olacak, tam 70 kat artış. Şimdi bu noktada ben biraz frene basacağım. Tüm e-ticaret dünyasından konuşmaya devam et benim artık çok büyük bir konu. Onun belli bir kısmından bahsetmek istiyorum.
Evinizde oturuyorsunuz, haftalık sebze-meyve alışverişinizi unuttuğunuzu fark ettiniz. Yahut canınız Çin yemeği çekti. İlla o anda Çin yemeği yemezseniz öleceksiniz. Doktor öyle dedi.
Yani dijital alışverişin anlık ve ufak ihtiyaçları da kapsar hale gelmesinden bahsediyoruz. Bu işin ölçüsü de MIT öğrencileri veya bilgisayar dehaları değil, 72 yaşında emekli bir İngiliz ev kadını olacak. Ama önce sizi 1800'lere götüreceğim. Şu yemek teslimatı işinin bir geçmişine bakalım.
Bazılarımız eve günlük gelen taze sütleri, yoğurtları hatırlıyordur. Yahut balkondan sepet sarkıtıp kapıcıyı bakkala yollama işini hala yapanlarınız vardır. Hah, işte Hindistan'da bu sistemin ilginç bir versiyonu var. Dabba Wala denen.
Esasen öğle yemeği dağıtımı sistemi. Ama ilk farkı restoranlardan insanlara değil de insandan insana, peer-to-peer bir sistem bu. İkinci farkı da tam 125 yıldır devam ediyor. 1800'lerin sonunda bombaya doğru müthiş bir göç olmuş kırsaldan.
Çalışmak için şehre geliyor insanlar. Zaten uzaklarda yaşıyorlar, tüm günde işteler. Öyle öyle tatilinde çıkıp yemek yeme imkanları da yok. Yani bir saat çıkacaklar da rahat rahat yiyecekler.
Yok öyle bir şey, ne paraları var ne restoranlar var öyle. Daha ilginci parası olanın da yemek alışkanlıkları farklı. Düşünürsen Hindistan dediğin yere 15-20 tane Türkiye sığıyor. Herkes aynı şeyi yiyemiyor.
O yüzden bu insanlar ev yemeği istiyorlar. Her gün soğuk sandviç yemek yerine de sıcak ev yemeği yiyebilseler harika olacak. Bir grup insan da bisikletlerle sabahları mahalleleri dolaşıyor. O evlerden sıcak yemekler içeren kapları topluyorlar.
Dabba zaten bu kaplar. Dabba Vala da bunları taşıyan kuryeler. Bu kapları topluyorlar, sonra bunları yerel tren istasyonunda sınıflandırıyorlar. Trene konuluyor, o istasyonda başka biri bunları alıp yerel dağıtımı organize ediyor.
Öğlen olduğunda yemekler adreslerine ulaşmış oluyor. Sonra da bu akışın tersi var. Gidip boş kapları topluyorlar ve evlere geri götürüyorlar aynı sistemde. Bu iş yapan kuryelerin hemen hepsi aynı yerden gelme.
Vakari denen bir aşirete bağlılar. Bunları taptıkları Hindu tanrısı da Vitala, yemek vermeyi yücelten bir tanrı. Koruyucu azizleri gibi düşünün yani din de bir şekilde bunun bir parçası olmuş. Yalnız bu dabbabalaların bir çoğunun okuma yazması dahi yok.
Vitala'nın pek umurunda değil herhalde eğitim. O yüzden ilginç bir renk ve sembol kodlaması kullanıyorlar. Hangi kap, hangi istasyonla nereye gidecek, hangi adrese dağıtılacak onu belirliyorlar. Yazı yok, barkod yok, GPS yok.
Hala 125 sene önceki yöntemlerle bu dağıtım yapıyorlar. Ve inanılmaz bir şekilde 2010 yılında Harvard Business School'da bir case study yayınlanıyor. Bu sistemin 6 Sigma seviyesinde çalıştığına karar vermişler. 6 Sigma aslında hizmet ve üretim süreci hakkında bir standart.
Ama herkes bu sürecin sonuna odaklanıyor. İstenen şey de %99.99966'lık bir başarı oranı. Bir başka de işte milyonda 3.4 hata.
Sınır bu. Yaklaşık 5 bin tane kurye, 200 binden fazla insanı ev yemeği taşıyıp geri götürüyor her gün. Dolayısıyla ayda milyonlarca işlem var. Ve bunlardan sadece birkaçında yanlış kutu yanlış kişiye gidiyor veya geç teslimat yapılıyor.
Hata oranı bu kadar düşük. Şimdi bunun tabii şehir efsanesi tarafı var. Kimi kaynaklara göre Dabbabala Birliği'nin başkanının uydurması üstüne yayılmış bir istatistik bu. Siz de çok ciddiye almayın yani.
Ama en azından bunca yıldır hala devam ediyor. Bu gerçek. Ben Bomba'ya hiç gitmedim ama Hindistan'ın başka yerlerinde de gördüm bu sistemi. Teslimat işini yapan teknoloji girişimleriyle yan yana devam ediyorlar.
Ve genelde daha başarılılar deniyor. Çünkü birincisi kültürel olarak insanlar bunları uyum sağlamışlar. Trafikte falan yol veriyorlar. Bir gayri resmi öncelikleri var.
İkincisi de şehirler çok plansız, programsız oldukları için teknoloji kullanarak bir üstünlük sağlayamıyorsun. Yıllardır aynı hatlarda çalışan, teslimat yaptığı insanları tanıyan ve bisikleti sayesinde trafiğe de takılmayan bir kurye, mesela GPS'li, motosikletli, donanımlı bir yeni nesil kuryeden daha hızlı olabiliyor oralarda. Her şeyin değiştiği bir dünyada bir şeyin böyle 125 sene boyunca devam etmesi bana gayet ilginç geliyor. Tabii burada evden iş yerine yemek teslimatını konuşuyoruz ama o ev yemeği de hiçlikten bir anda kendi kendine var olmuyor.
Malzeme lazım, o malzemeler bir şekilde eve gelecek. Biraz da bu tarafını konuşalım. Eve teslimat da çok eski bir pratik. Hatta işin normali oydu.
Yani insanlar malzemelerinin bir kısmını kendileri yetiştiriyorlardı, kalanını da yerel ufak dükkanlardan temin ediyorlardı. Oralara gidip alışveriş yapmak yerine de zaten öyle alışveriş yapılacak yerler, koridorlar, raflar yok. Çırakla mesaj gönderiyorlar. İstediğin şeyleri eve getirtiyorsun.
Herkes birbirini tanıyor zaten. Malzeme seçmesini bir şekilde dükkandakiler hallediyorlar. Senin ilişkilerinin kuvvetine göre herhalde. Kendi çıraklarıyla da eve dağıtıyorlar.
Bu sistem yaklaşık 100 sene önce değişmeye başlıyor. Rusya'dan kaçan bir Yahudi ailesi Boston'a yerleşip bir bakkal dükkanı açıyor. İlk defa insanların içinde dolanıp raflardan seçerek ürün aldıkları ve eve kendilerinin taşıdıkları bir iş modeli. Böyle olunca daha hızlı insan çalıştırıyorlar, fiyatları düşük tutabiliyorlar, popüler oluyorlar.
Fikir bu. 1930'larda süpermarket devri başlıyor zaten ve kasapta, fırında, manavda böyle ufak dükkanlar tek bir çatı altında toplanıyorlar. Üstüne kendi marka ürünlerini de sunuyorlar, daha da ucuza çekiliyor fiyatlar. Ve tabii süpermarket, araba devrimiyle paralel ilerleyen bir şey.
Kişi arabasıyla gidip kendi alışverişini kendi yapıp arabasıyla dönüyor. Eskiden birçok yerde bir kadının kocası işlerken çıkıp da tek başına dükkan dolaşması gibi bir şey zaten olmazdı. Diğer değişimler paralel olarak bu işlerde değişiyor. Kadının tek başına çıkması da normalleşiyor.
Şimdi bu değişimlere mesela süt dağıtımı biraz dayanmış. Demin de dediğim gibi bazılarınız bu durumu hatırlar. Yahut patates, soğan diye dolanan pazarcıları biliyorsunuz. Ama yavaş yavaş bunlar da antika olmuşlar.
Burada birkaç trend var tabii. Birincisi, günlük taze ürün dağıtımı buzdolabıyla birlikte önemini kaybetmiş. Saklayabiliyorsun, illa o gün almana gerek yok. İkincisi, 1950'lerde bu buzdolabı teknolojisi geliştikçe ve orta sınıfında geliri arttıkça, burada tabii Batı dünyasından bahsediyoruz, bunların boyutları büyümüş, ikiye katlanmış çok kısa bir süre içinde ve herkes her şeyi burada saklamaya başlamış.
Süpermarketlerce de dev soğutucular alınabilmiş. Sonuncu trend de süpermarketler zaten economies of scale yüzünden yerel dükkanlardan daha ucuza satabiliyorlar her şeyi. Şimdi bunların hepsi birleşiyor. 1940'ta halkın yarısından fazlasının evine günlük sütçü gidiyormuş.
O yüzden zaten sütçü esprileri çok yaygındı. 63'te bu oran 3'te 1'e iniyor. Yine fena değil ama ondan sonraki sadece 12 sene içinde %7'ye düşüyor. 2004'teki oransa %0.4.
Bitmiş gitmiş. Kısacası araba, buzdolabı, kadınların özgürlüğü, artan gelir, ucuzluk, bunların toplamı yüzünden eve direkt dağıtım neredeyse ölüyor. Ha işte bizim İngiliz teyze bu noktada devreye girecek. 1984'teyiz.
Jane Snowball isimli bir emekli, evinin konforunda koltuğuna oturmuş, elinde kumandasıyla televizyonun karşısındaydı ama televizyon seyretmiyordu. Onun yerine Videotex diye bir sistemi kullanarak yakınındaki süpermarketten sipariş veriyordu. Kısacası televizyonu ilkel bir bilgisayara çevrilmiş, Telefon hattı üzerinden süpermarketteki bilgisayarla haberleşmesi sağlanmıştı. Ama hatırlayın 1984'te henüz web yok.
İnternetin herhangi bir tarafından, özellikle de 72 yaşındaki bir emekli tarafından rahatça kullanılabileceği bir seviyeye gelmesine çok var. Buradaki sistemi ise kadın 15 dakikada öğrenmiş. Çünkü bildiğin kumanda, bildiğin televizyon. Tek bir tuş eklemişler fazladan.
Phone yazıyor üstünde, oraya basıyorsun. Ekranda Teletext'e benzer bir arayüz çıkıyor. Çevredeki marketleri seçiyorsun oradan. O da seçtiğin telefon numarasını arıyor arkadaki sistemden.
Ekranına menüleri taşıyor. İlk baktığı yer Tesco. Yüzlerce ürün var seçebileceği. Hepsi tekst halinde tabii resim yok.
Buradan margarin ve yumurta siparişi vermiş. Siparişi dükkanda hazırlanmış ve kısa bir süre sonra kapısına gelmiş. Bu da nakit ödeme yapmış. Yani fonksiyonel olarak başlangıçta verdiğim örneklerin çoğuna benziyor aslında.
Ama fark şurada. Video text teknolojisi birkaç sene öncesinde 1979'da icat edilmiş bir haberleşme sisteme. Burada ilk defa son kullanıcıya dönük olarak bir dükkandan kullanıcıya doğru bir akış var ve bir teslimatın parçası oluyor. Bu teknolojiyi de Jane Teyze üstünde denemişler ilk defa çünkü yakın zamanda kalçasını kırmış yazık kadın.
Orada bir bakım evinde. Yani bu bir teknoloji devi projesi değil. Sıradan bir belediyenin yaşlılarına yardım projesi. Öyle başlıyor.
Kimse de zaten önemli bir kilometre taşı olacağını tahmin etmediğinden doğru düzgün kaydını da tutmamışlar. Ama eve teslimat işinin internet öncesi, son adımı buydu işte. Bir bakıma ilk online sipariş. Videotex işi hiçbir zaman yaygın bir teknoloji haline gelmedi.
Zira çok kısa bir süre içinde PC'ler ucuzladı, web gelişti. Ama bu projenin dolaylı etkisi büyük oldu. Süpermarket devleri bir kere eve dağıtım işine büyük yatırım yapmaya başladılar. Videotex'in mucidi Aldridge'de Başbakan Margaret Thatcher'ın bilgi teknolojileri danışmanı oldu.
Oradan politikaları etkiledi. Snowball teyzeye ne oldu? Bu arada ismi de şahane. Kartopu.
Böyle bir soyadı artık yok herhalde. İnternetten sipariş teknolojilerin patladığı o 1995 yılında vefat etmiş kendisi. Kısa bir videosunu koydum açıklamalara, harika bir şey bu ya diyor televizyondan siparişe. Tesco'dan yaptığı ilk online siparişten bu yana yaklaşık 30 sene geçti bakın.
Bu sene Tesco her hafta 1.2 milyon online sipariş alıyormuş. Yani teknoloji sayesinde başladığımız yere döndük, eve direkt teslimata geri dönmüş olduk. Bu tip değişimlerin kaçınılmaz bir şekilde ve dümdüz gerçekleştiğini düşünmemek lazım.
İki ileri bir geri şeklinde bakmak daha uygun. 2010'lara geldiğimizde bile online siparişler toplam perakende satışlarının %6'sı bile etmiyordu ABD'de. Özellikle market siparişlerinde durum daha da beterdi. Yani Snowball teyzeden Bugünkü Tesco'nun o 1.2 milyon haftalık siparişine doğru düz bir çizgi yok.
İlk e-ticaret örneklerinden biri olan market siparişleri aslında e-ticaretin en son olgunlaşan kısmı olabilirler. Bunu biraz açmak istiyorum. Yemek teslimatı deyince yakın zamana kadar çoğumuzun aklına restoranlardan gelen teslimatlar vardı değil mi? Bunun da geçmişi uzun bu arada.
Yani Kore'de 1700'lerin sonlarına kadar gidiyormuş. Ama biz modern zamanlara bakarsak 1970'ler bu iş için iyi bir başlangıç noktası. Zira bu noktada restoran ve fast food kültürü yeterince gelişmiş birçok ülkede. İnsanlar market alışverişlerine harcadıkları kadar hazır yemeğe harcamaya başlıyorlar ilk defa.
Ve bu noktada 1973'te Domino's Pizza bir kampanya başlatıyor. 30 dakika veya bedava. Yani siparişin 30 dakikada kapına ulaşmazsa parasını almıyorlar. Bundan önce bir kuryenin böyle gece gündüz sana bir şey getirmesi pek alışıldık bir şey değilmiş.
Bu kampanya ve rakiplerinin ona karşı geliştirdikleri kampanyalarla işler değişiyor, kültür değişiyor. Daha sonra bu internet patlaması sırasında, dotcom boom sırasında bir sürü girişimci diyor ki, Ya ortalama insan haftada 2-3 kez dışarıda yiyor veya sipariş ediyor. Oysa her gün 3 öğün yemeği var bunun. Biz bu market alışverişine de el atalım.
Asıl pazar orada. Bu market siparişlerinin ortalaması restoran siparişlerine kıyasla %20-40 daha yüksek. Ve öğün zamanlarında birikme yok. Siparişler tüm güne yayılıyor.
O yüzden dağıtım da daha kolay ve kârlı. Kafalarda ampuller yandıkça yanıyor. Diyorlar ki hatta tamamen online bir süpermarket hizmeti sunalım. Yani tamamen online kitapçı var, şu var, bu var da süpermarket niye olmasın?
Müşteriler oraya gitmesinler, biz getirelim. Bu işe ilk el atan 1999 yılında Webvan ve Home Grocer denen iki şirket. Webvan, bunu da söylemesi ne kadar zor. İyi ki W ikincisi ve neyse ben Türk usulü Webvan diyeceğim ya.
Yaklaşık 800 milyon dolar yatırım alıyorlar. Ve sonra gidip tam 1 milyar dolar harcayarak bir sürü yüksek teknoloji ürünü depo ve dağıtım merkezi yapıyorlar. Amazon'un o sıralarda hayal bile edemeyeceği boyutlarda bu. Dolayısıyla tamamıyla online derken, müşteriye dönük kısmı öyle.
Ama perde arkasında koca bir fiziksel operasyon var. Yani diğer süpermarketleri devreden çıkarmak istiyorlar. E şimdi bugün Webvan'ı duymuş olanınız var mı? Sadece 2 sene sonra son bir risk alıp o sırada batmakta olan rakibi home grocery aldılar.
Birkaç ay içinde de kendileri topyekun battılar. 1 milyar dolarlık yatırım batırmak az buz iş değil 2 sene içinde. Hele ki 20 sene öncesinin parasıyla bu. O yüzden online market fikri uzun bir süreliğine öldü.
Gerçi birçok fikir bir süreliğine öldü, zira 2000 yılı internet şirketlerinin borsa değerlerinin zirve noktası, dotcom balonunun zirvesi. Onun hemen ertesinde yaşanan düşüşte Nasdaq değerinin %80'ini kaybetti. Ama bu genel çöküş içinde bile webvenin özel bir yeri vardı. Bunlar hem biraz zamanlarının ötesindelerdi hem de düşük maaşlı bir sektörde, aşırı büyük yatırımlarla aşırı hızlı büyüme hatası yapmışlardı.
Geleneksel süpermarketlerin net kar marjı %2 civarında. Yani sürümden kazanman lazım. Bir sürü insanın seni kullanması lazım. Bu da zaman alan bir şey.
Kültür değişimiyle alakalı bir şey. Senin o kadar zamanın olabilir ama sana 100 milyon dolar gömmüş olan yatırımcının o kadar sabrı yok. Bu yüzden diğer girişimler başka yollar denediler. Bazıları dediler ki ya kendi devasa altyapımızı inşa edemeyiz.
Mevcut marketlerle anlaşalım. Mesela ben 1 kilo domates istiyorum. Bunlar da Uber modeli, bağımsız çalışanlara uygulama üstünden gelen siparişleri gösteriyorlar. Bir tanesi benim domates siparişimi kabul ediyor.
Sonra gidiyor, anlaşmalı oldukları marketlerden birinden domates seçip getiriyor. Ama bakın, önemli olan şey burada da eskiye dönüş olduğu. Tanıdığım kasabın bana güzel bir et ayırıp çırakla göndermesine benzer şekilde domatesten etten anlayan birileri benden iyi reyting alabilmek için gidip güzellerini seçip getirecekler kapıma. Yahut daha geleneksel olarak büyük market zincirleri ve webvenin modelini takip ettiler.
Ama onların yeni ve pahalı depolar kurmalarına gerek kalmadı. Mevcut yapılarını değerlendirdiler ve çok daha yavaş büyümeyi tercih ettiler. Çünkü bu iş kolay değil. Tesco'nun bir online siparişi işlemesi ortalama 15-20 dolara mal oluyormuş.
Masrafın yarısını doğrudan müşteri ödüyor, diğer yarısını da işte efendim aynısını normal süpermarkette yapsaydık kasiyer çalıştıracaktık, onlara ödeme yapacaktık gibi hesaplarla karşılıyorlar. Sonunda zar zor kar ediliyor. Bu hibrid modellerdeki kar marjı %0.2.
O yüzden de her alanda devrimler olurken bu alan biraz yavaş ilerlemiş. Ta ki son birkaç seneye kadar. Bugün artık her yerde olan, aklıma gelen market ürünlerini 10 dakika içinde kapma getir modeli, bence teknolojiden çok tüketici alışkanlıklarının değişimiyle yayılmış bir şey. Bir pazarlama profesörü var, Wharton Business School'da çalışıyor, Barbara Kahn.
Onun araştırmasına göre pandemi bütün online alışveriş trendlerini 2-3 sene hızlandırmış. Tabii her ülke aynı değil. İngiltere ve Japonya'da biraz daha bu işlere alışık insanlar ama pandemi herkesi zorladı. Bu alışkanlık meselesi çok garip aslında.
Millet online siparişe alışamadı diye veya onları alıştırmak için 2011'de Tesco sanal süpermarketler tasarlıyor. Sanal gerçekliğin de en saçma yanı bu aslında. Elinde dünya kadar yeni olasılık var. Ama gidip gerçek dünyanın aynısını sanalda oluşturmaya çalışıyor herkes.
Metaverse'de Mecidiyeköy'den arsa alanların drama bu. Yeni bir dünya şansın varken gelip yine Mecidiyeköy cehennemini yeniden kurmak nedir Allah aşkına ya? Alışkanlıklar kuvvetli sonuçta, zor kırılıyorlar. Ben bunu kendimden de biliyorum.
Benim de eve sipariş alışkanlığım restoranlardan ibaretti. Gece 11'de tek bir ampül siparişi veremiyorum. Ayıp olur ya diyorum. Tek bir şey için adam mı çağırılır, hizmetçi mi bu?
Böyle hissediyorum halen. O biraz daha zor geçer. Ama bu çağda yetişen birinde muhtemelen hiç öyle bir hissiyat olmayacak. Onlar alışmış olacaklar.
Hele ki yakın gelecekte işin bu last mile delivery kısmı yani son kullanıcıya teslimat kısmı otomatize oldukça kendi kendine giden arabalarla, drone'larla veya robot köpeklerle bu iş yapılmaya başlandıkça öyle bir endişe hiç kalmayacak zaten. Bu işin geleceğine dalarsak ben en az yarım saat daha durmam, bugünlük burada duralım. Umarım hakikaten de sizleri başka bir zamana başka diyarlara sevk edebilmişizdir. E-Ticaret'in en saf hali de benim yaptığım aslında.
Bunu yapmamı sağlayan patronların isimlerini tek tek sayacağım. Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Başasaralım Yendere Saralım, Sabah Deniz Gülensoy, Emin Keleş, Murat Altan, Gökhan Samur, Buse Bakal, ve ihsan. Hepinize bol huzur, az kular diliyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.