
1.656 kelime · ~8 dk okuma
Serin sulardan kızgın kumlara atlayacağımızı söylemiştim son bölümü bitirirken. Önümüzdeki günlerde konu siyaset olacak. Seçim güvenliği hakkında, siyasal İslam hakkında söyleşilerimiz var. Fakat açılışı daha sade bir şekilde yapmak istedim.
Bir vatandaş olarak seçime nasıl yaklaşıyorum? Oy vermenin önemine ne kadar inanıyorum? Türkiye'nin geleceğine dair umutlarım ne? İçimden geldiği gibi konuşayım.
Yalnız öyle analiz yapmayacağım. Daha altılı masadaki partileri sayamıyorum. Ne analizi? Meral Akşener'i ilk defa geçen ay dinledim.
Sinan Oğan'ın varlığından haberim bile yoktu zaten. Geçen gün izledim biraz. Barış Atay'ı da izlememi tavsiye etmişlerdi insanlar. O kimdi ya diyemedim rezil olmamak için.
Başka ne var efendim? The Hound sistemi hakkında daha 10 dakika önce bir video izledim. O da The Hound'u nasıl telaffuz edeceğimi öğrenmek için. Hala da beceremiyorum.
Herkes bir haftada tüm bunların uzmanı olup çıktı. Biz geride kaldık. Şimdi bunları niye anlatıyorum? Seçimi önemsemediğim manasına gelmesin.
Bilakis bence gördüğüm en önemli seçim. Ama tam da bu önemi yüzünden karar sürecim normalde olduğundan daha basit. Siyaset işi gönül işidir. Benim gönlüm de Doğu Perinçek'te.
175 bölüm sonra gelen şok. Bütün her şey bir Perinçek viraliydi. Yok, en sıkıcı seçeneği seçtim. CHP'ye vereceğim.
Geçen sene de böyleydi. Gelecek sene olsa da seçim böyle olacak. Yani kazanması muhtemel bir muhalefet varsa ona verecektim oyu. Bazen görüyorum insanlar birbirlerini ikna etmek için, ya kazanamayacağını bildiğin adaya niye veriyorsun diyorlar.
Bu ilgimi çekiyor birazcık. Biraz açıklayayım. Demokrasinin aslında normali odur. Bugün kazanamayacak adayları desteklersin ki yarın kazansınlar.
Ben birçok seçimde oy kullandım. Kazanır diye oy verdiğim en fazla bir iki defa olmuştur. Onun dışındaki yerli, yabancı, yerel, ulusal katıldığım tüm seçimlerde farklı sebeplerim vardı. Mesela bir keresinde LDP'ye oy vermiştim.
Liberal Demokrat Parti'ye. İnsan bir plaket falan yollar. Bizim bölgede başka oy yoktu. Yüzde bir bile alamayacaklarını biliyordum ama Türkiye'de bu ideolojinin de siyasetin bir parçası olmasını istiyordum.
Bugünlerde mesela İşçi Partisi'ne de bakışım benzer. Yönetimde olmalarını ister miyim diye sorsanız, hayır. Yani herkes oturduğu evin sahibi olacak diyor lideri. Böyle uygulamalara birebir yaşamış bir aileden geliyor eşim.
O yolun sonu kötü yerlere varıyor. Ama bu görüşler siyasi yelpazede temsil edilsin mi dersen edilsin. Yani bunca şeyden sonra bile Ahmet Davutoğlu'nun gireceği, hatta Hizbullah'ın gireceği bir yönetimde, bir mecliste ana platformu işçi hakları olan bir parti niye olmasın? Her ülkeye lazım.
Bu arada ben vekil seçimlerinde onları vermeyeceğim. Sistemdeki değişiklik yüzünden ve yurt dışı oylarının dağıtılma şekli yüzünden yine CHP'ye vereceğim ama Olası bir sebep olarak sayıyorum bunu. Bunun ötesinde daha önce Barış için de oy verdim. Protesto oyu da verdim.
Kendi adayımı yazıp oy verdim. Oluyor böyle ABD'de. Ve bir demokrasi klasiği olarak kötünün iyisine verdim bol bol. Kısacası insanlar sadece kazanacak adaya oy vermezler.
Yoksa toplumda hiçbir şey değişmezdi. Ama yıllardır kötünün iyisine verdim. Yeter artık isyanını. Tam şimdi yaşamanın biraz zamansız olduğunu düşünüyorum.
Daha doğrusu bunun demokrasilere özgü bir lüks olduğunu düşünüyorum. Biz bu açıdan tencerede yavaş yavaş pişen kurbağalar gibiyiz. Sırf hala seçim oluyor diye, hala genel olarak barışçıl bir biçimde geçiyor diye bu ortam, insanlar eskisi gibi aday tartışıyorlar. Kim hangi konuda hakkında ne demiş, o 28 Şubat'ta neredeymiş, sen Abdülhamid'i savundun mu?
Bunlar demokrasilere özgü sorunlar aslında. Oralarda adayların kalitesi, tartışma performansları, planları, programları insanın kararını etkiler. Ama biz bir demokrasideyiz. Demokraside çok sevdiğimden değil de ne kadar gerilediğimizin farkında olmamız lazım.
Deprem ve haberleşme bölümlerinde, e-demokrasi bölümlerinde bahsettik yahut geçen seneki Macaristan seçimleri hakkında yaptığım o Orban Forever üçlemesine bakın. Oralarda uzun uzun anlattım bu konudaki raporları. Benim için temel mesele gücü yaymak. Her anlamda yaymak.
Partiler içinde, devletin içinde, medyanın içinde... Bu kadar gücü kime teslim etsen sapıtır çünkü. Zaten sistem eskiden de fazla merkeziyetçiydi. Mesela vekilleri halk seçmiyor.
O yüzden bağlılığın halka olmuyor, listeleri belirleyen parti liderini oluyor. Ama en azından o liderler arasında bir mücadele oluyordu. Şimdi meclis topyekun devri dışı birçok konuda. Ben genelde ekonomiyi temel esas alan tayfadanım.
Yani diyorum ki para merkezde toplandığı sürece temsili demokrasi olamaz. Çünkü parayı merkezden dağıttığın için Siyasi gücü de dağıtmış oluyorsun. Yani artık para politikasıyla mali politika bile ayrılamıyor birbirinden. Öyle bir merkezileşme var.
Ve böyle bir sistemi de vizyonsuz ve beceriksiz tipler idare ederse işte böyle oluyor. Bu insanların yöneteceği bütçe ve nüfus bir haneyle sınırlı olmalıydı ama milyar dolarları ve milyonları yönetiyorlar. Hep papağan gibi tekrarlıyoruz. Kurumlar güçlenmeli, özerk olmalı diyoruz ya.
Biraz perspektif sunayım size. ABD genç bir ülke. O genç ülkenin yüksek mahkemesi 1789'da kurulmuş. Daha önemlisi, o mahkemenin yapısı en son kaçta değişmiş biliyor musunuz?
1869'da. O günden beri aşağı yukarı aynı. Şimdi Türkiye'de 200-250 senelik kaç tane kurum var? Bu bir.
İkincisi de 150 senedir değişmeyen kaç kurum var? Twitter'a sormuştum zamanında en eski kurumumuz ne diye. Kara kuvvetleri demişlerdi. M.Ö.
209. Hakikaten de resmi olarak kuruluşları da Mete Han'ın ilk düzenli ordusuna dayandırmışlar. Kurum bu demek değil ama. Herkes istediği hikayeyi, efsaneyi yazabilir.
Kendine köklü bir geçmiş bulmaya çalışabilir. Ama kurumsal hafıza başka bir şey. Kendi kültürünü kopmadan bir sonraki nesle aktaracak bir mekanizma gerektiriyor. M.Ö.
200'lerden bize ne gelmiş olabilir Allah aşkına? Daha Orhun yazıtlarında bin sene var. Zaten bu görüş de yeni bir şey bu arada. 1980 öncesinde Yeniçeri Ordusu'nun kuruluşu esas alınıyor.
Dönelim daha makul cevaplara. Mühendisane-i Bahri Hümayun yani İTÜ, 1773'e gidiyor. Kızılay, 1868. Siyasi kurum olaraksa bir şey yok.
Danıştay var, 1868'de yine kurulmuş ama sürekli değişmiş. Yani mühim olan tabeladaki yazan isim değil, aktardığın birikim. Kurum hafızası ve özerkliği, gücü yaymanın temel taşı. Hani bir geyik vardır ya, bizi halkın en kötü kısmı yönetiyor, batıdaysa akıllı tipler tepedeler diye.
Yurt dışından dönünce DOS meclisinde paylaşılan en popüler 3-5 gözlemden biri olsa gerek. Ben buna katılmıyorum. Batıda da akılsız tipler, aşırı hırslı tipler, narsis, cahil tipler müthiş mevkilere geliyorlar. Demokrasi, bilgili ve ilkeli insanların sürdüğü bir araba değil.
Herkesin bir ucundan çekiştirdiği bir şey. Gücü yaymanın esas getirisi ne biliyor musunuz? Aptal ve ahlaksız insanların bile birbirleriyle anlaşmak zorunda olmaları. Bu şekilde de en kötü yanlarının törpülenmesi.
Bunu sadece bu seçimlere yörelik değil, genel bir siyasi bakış olarak sunuyorum. Ve yine bu seçimlerin ötesine geçersek, Türkiye'nin daha iyi bir halde olabileceğine inanıyorum. Ama bu demek değil ki geleceğe dair umudum çok. Genel olarak dünyanın geleceği konusunda belirsizlikten kaynaklı bir endişem var.
Bu da normal. Çevresel, teknolojik, demografik birçok belirsizlik var. Eski en azından çok kısa sürede çok hızlı değişimler mümkün gözüküyor. Ama endişe hissinin kendisi yeni değil.
Herhalde dünya tarihindeki her nesil geleceğe dair endişeler içinde yaşamıştır. Savaş ve kriz gibi geçici durumların dışında varoluşsal endişeler de vardı. Nükleer savaş için mesela. Hatta ondan önceki nesilleri düşünürsek her an kıyametin kopacağına inanıyorlardı.
Bugün bile dünya kadar insan var böyle bu arada. P.U.B.
araştırma yapmış. Aralık 22'de yeni daha. Amerikalıların yüzde 40'ı ahir zamanlarda yaşadığımızı düşünüyormuş. Kıyametten önceki son perde.
Ve her 10 kişiden bir tanesi de kendisi daha ölmeden İsa Mesih'in yeryüzüne döneceğine, bunu da gözleriyle göreceğine inanıyor. Böyle milyonlarca insan var. Onlar biraz farklı gerçi. Onlar umutlu bundan.
Geleceğe dair umutları dünyanın yok olması zaten. Bildiğimiz tüm hayatın yok olması. Diğerleri içinse işte türlü türlü belirsizlikler var, endişe var. İnsanın default hali bu bence.
Ama Türkiye bu oyunu iyice zor seviyede oynamaya devam ediyor. Ekonomik verilerle canınızı sıkmak istemiyorum. Biraz daha kavramsal bakalım. Elinde bir miktar kaynak olsun.
Ya borç almışsındır ya vatandaşlarından toplamışsındır. Bir şekilde elinde. Bununla ne yaparsın? Geleceğe yatırım yaparsın.
Ufak ufak sana getirisi olsun. Kendine yatırım yaparsın. Yeni bir şeyler öğrenirsin yani. Daha üretken olursun.
Yok yatırım yapacak bir alan bulamadın. Biriktirirsin. Kara gün akçesi olur. Hadi bu da olmadı.
Bari güzel güzel yersin, sefa sürersin. Şimdi Türkiye bunlardan hangisini yaptı? Hiçbirini bence. Bir kere geleceğe yatırım falan yapmadı yani.
Hangi konuda atağa geçmişiz? Benzer ülkelerle kıyas yaparsın. Onlara göre pek yok. Ülke zaten ürettiğinden fazlasını tüketmeye devam ediyor.
Hem de rekor seviyede. Tamam insana bakalım, beşeri sermayeye. Geriliyor bu da. Okuduğunu anlama yetisinden tutsun ha performanslarına, eğitim kurumlarının, global sıralamalardaki yerlerine.
Bunlara bakarak anlıyoruz. Biri kim desen o zaten yok. Devletten vatandaşa her seviyede dünya kadar borca batmışsın. Geleceğini ipoteklemişsin.
Eee? Bari bunların karşında şöyle bir 10-15 sene lale devri yaşasaydı herkes değil mi? O da yok. Ufak bir kesim dışında.
Bir tane lale koklayamadan hepsinin bedelini ödediğimiz bir devre girdik. Ve bu devir uzun sürecek. Üstüne binen felaketler de cabası deprem felaketi gibi. Hadi diyelim sabrettin.
Ve yarın öbür gün ne oldu? Mesela ABD tekrar para bastı. Trilyonlarca dolar faizleri düşürdü. Ucuz para bollaştı.
Bir kısmı tekrar buralara geldi. Geçici bir rahatlama sağlar mı? Sağlar. Hayat kaliten artar mı?
Artar. Ama insan kalitesi artmayacak. Hadi kalite de demeyelim, subjektif biraz o. Başka bir açıdan bakayım, ideolojilere bakayım.
Ben bu topluma batı tipi bir liberal bireyciliğin hakim olmasını beklemiyorum zaten. Devletçi ve dinci insanlar. Öyle de devam eder. Ama madem devlet devlet diyeceksin sürekli, Bari onu düzgün yap.
Bu benim hakkım, vergisini ben veriyorum, bürokratlar benim memurlarımdır gibi bir anlayışı bırak. Devleti kutsallaştırmışsın, tamam. Bozuk durumlar o kutsallığa hakaret oluyor. Devletin işlemediği durumların takipçisi ol.
Adamın hayatında hiçbir şey çalışmıyor doğru düzgün. Mahkemesi sürüyor mesela yıllarca. Sürünüyor oralarda, haksızlığa uğruyor ve bunun kutsal kabul ettiği devlete zarar verdiğini anlamıyor. Şimdi bunlar vatansever falan değiller.
Hooliganlar sadece. Devletimize, namusumuza laf ettiler. İlkelliğinde bir devletçilik anlayışları var. Bir de bunun dinci versiyonu var.
İyice kötü. 10 milyonlarca insan böyle. Bunların çocukları olmaya devam edecek. O yüzden ülkenin geleceğine dair kısa vadeli bir umudum yok.
Tek umudum, şimdiki gençlerin somut umutlar besleyebileceği bir ülke haline gelmesi Türkiye'nin. Yani onlar da iyi yaşayamayacaklar bence. Ama en azından kendi çocuklarının geleceği için umut dolu olabilirler. Ben hayatımda böyle bir dönem yaşadığımı düşünüyorum.
En azından hafızam beni yanıltmıyorsa, o da mümkün. Böyle bir dönemin tekrarlanabileceğini düşünüyorum. Karamsar ümit diye özetleyebilirim bu tutumu. Biz yapılması gerekeni yapalım da, sadece seçimde değil her adımda, eğer sonra da işin karamsarlık kısmı fazla ağır basarsa, bir şekilde rahatlamaya çalışırız.
Nasıl olsa bunların hepsi bir simülasyon deriz. Ben size 10 tane daha simülasyon teorisi bölümü çekelim, merak etmeyin. Neyse, kafanızı yeterince şişirdim. Bugün isim okumuyorum.
Özel bölüm, siyasi görüşlerim beni bağlar sonuçta. Ama bu hafta sonu, Ozan Gündoğdu'yla yaptığımız Siyasal İslam Sohbeti'nde tekrar görüşeceğiz zaten. Uzun bir bölüm olacak. Hepinizi beklerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.