Podcast

Sezar'dan Enigma'ya: Şifrelerin Kısa Tarihi

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sezar, El-Kindi, Vigenere, Enigma Makinesi ve gizlilik içinde yaşayan kahramanlar... İnternet güvenliğini daha iyi anlamak için, kriptografinin kısa bir tarihine bakacağız. Sezar'dan 1970'lere kadar süren bir yolculuk olacak.

Bölümler:


(00:04) Güven.

(02:00) Sezar Şifresi.

(05:00) El-Kindi ve Frekans Analizi.

(06:40) Vigenere Şifresi.

(10:55) Enigma Makinesi.

(18:04) Marian Rejewski.

(20:45) Alan Turing.

(23:25) 70'ler: İkinci Kriptografi Devrimi.

(25:00) Patreon teşekkürleri.


.

Kaynaklar:


Yazı: Kriptografi tarihi


Video: How did the Enigma Machine work?


Video: Turing's Enigma Problem - Computerphile


Video: 158,962,555,217,826,360,000








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.519 kelime · ~18 dk okuma

Caesar, Napolyon, Hitler ve siz. Bu dörtlüden bir tanesi farklı. Evet bu giriş için çok düşündüm. Biri farklı çünkü diğerleri için güvenli haberleşme bir hayaldi.

Hep şifreli mesajlaşıyorlardı ve şifrelerinin çözülüp çözülmediğini hiç bilmiyorlardı. Sizse oh, hiç tanımadığınız bir kafeye gidip banka transferi yapacak kadar rahatsınız. İnternete çıkar çıkmaz dinlendiğinizi biliyorsunuz ama umurunuzda değil. Çünkü adres çubuğunun bir köşesindeki ufak bir kilit resmine güveniyorsunuz.

Yakın zamana kadar o kilit pek yaygın değildi. Hatta 10-12 sene önce HTTPS Everywhere diye bir eklenti vardı piyasada. Kulanıcıyı şifreli haberleşmeye zorluyordu. Bu eklentiyi artık bulamıyorsunuz.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü gerek yok. Bugün webde geçirilen zamanın %99'u şifreli bağlantılarda geçiyor. Ve web, buzdağının görünen kısmı sadece. O kilidin ardındaki teknolojiler modern dünyayı ayakta tutuyor desek abartmış olmayız.

Büyük organizasyonlar arasındaki iletişim, buluttaki bilgiler, devletteki kayıtlar, askeriyenin planları hepsinin güvenliğini sağlıyorlar. Ve bunların hiçbiri 1970'lerden önce yoktu. Sadece fiziken değil fikren bile yoktu. Kriptografi açısından Caesar'ın dünyası 1970'lere bizim olduğumuzdan daha yakındı.

Benim bugünkü amacım haberleşme güvenliğine odaklanarak büyük biraderiyle aramızdaki kedi fare oyununu noktalamak ve onunla birlikte de internet serisini noktalamak. Gerçi kayıt bir saat sürdüğü için bu final bölümünü ikiye bölüyorum. Sonuçta hikaye anlatmıyoruz. Bir saat dinleseniz bunları kafanız yanar.

Ama öyle kuru kuru bilgi yüklemesi de yapmıyoruz. Sezar'ın, Napolyon'un ve Hitler'in kulaklarını boşuna çınlatmadık. Bu konuların zevkine varmanızı istediğimden önce bir zaman yolculuğuna çıkacağız. Finalimizin ilk yarısı yaklaşık 2000 seneyi kapsayacak.

Kriptografinin tarihi Antik Mısır'a kadar gidiyor. 4000 sene öncesine bazı olağan dışı hierogliflere rastlamışlar mezarlarda ama eski örneklerin detayları pek bilinmiyor. Ben o yüzden tembellik edip klasik Cezar şifresinden başlayacağım. Olabilecek en basit yöntemlerden birine sahip.

Alfabeyi kaydırarak yazıyorsun. Cezar'ın biyografisinde açıklanıyor bu. Üç harf kaydırmalı bir sistem kullanıyormuş. Yeğeni Augustus da aynı sistemin bir harf kaydırmalı versiyonunu kullanıyormuş.

Bu arada meşhur bir geyik vardır, söylemeden edemeyeceğim. 2001 Space Odyssey filmi hakkında, oradaki yapay zekanın adı Hull 9000'de, Hull harflerini bir harf kaydırırsan IBM oluyor. Sözde onlara atıf. Stanley Kubrick bu iddiaları hep reddetti ama siz ortamlarda tekrarlayın işte, boş bulursanız.

Şimdi bu tip şifrelerin çalışması için önceden iki şeyi paylaşmamız lazım. Bir, tabii ki sistemin mantığını. İki de kaydırma miktarını. Buna anahtar diyelim.

İdealde yüz yüzeyken paylaşılır ve gizli tutulur. Güvenliği biraz arttırmak için anahtarı periyodik olarak değiştirebilirsiniz. Mesela ayın her günü kaydırma miktarı bir bir artacak şekilde anlaşırsınız veya her mesaja özel bir anahtar kullanabilirsiniz. Bunu nasıl ileteceksiniz?

Aynı mesajın içine gömerek. Mesela mesajların ilk harfi veya baştan bilmem kaçıncı harfinin anahtar olacağı üstünde anlaşmışsınızdır önceden. B harfi görüyorsam diğer tüm harfleri iki basamak kaydırırım. Hangi versiyonu olursa olsun, ne kadar zeki olduğumuzu düşünürsek düşünelim, Cezar şifresi muhtemelen pek etkili değildi.

Harf kaydırma fikri bir kere sızdırılmışsa, düşman bir kere bunu kafasına sokmuşsa, o zaman şifreyi kıracaktır. Anahtarı bilmesine hiç gerek yok. Tek tek dene işte. Önce bir basamak kaydır, sonra iki basamak.

Klasik Latincede 23 harf var. En fazla 22 deneme yapacaksın. 5 dakikanı almaz. Dolayısıyla bu sistemin güvenliği anahtara bağlı değil, sistemin kendisinin gizli tutulmasına bağlı.

Peki siz daha iyi bir yöntem tasarlayabilir misiniz? Eğer maksat bir harfi bir başkasıyla değiştirmekse bunu illa kaydırarak yapmak zorunda değiliz. Zaten Sezar'dan da önce Yahudi katipler arasında basit bir alternatif kullanılıyormuş. Alfabeyi ters çevirerek yazmak.

Eski ahitte bu şekilde yazılmış kelimeler var. Burada herhangi bir anahtar yok çünkü sistemi kullanmanın tek bir yolu var. Alfabeyi tek bir şekilde tersine çevirebilirsin. O yüzden bu da pek iyi bir koruma sağlamıyor ama bize asırlar boyunca kullanılacak bir fikir veriyor.

Önceden paylaşılan gizli bir tabloya göre rastgele eşleyebiliriz. Deneme yanılma yöntemi burada işe yaramayacak. Zira her harf başka bir harf olabilir, kendisi dahil. Türkçe'de 29 harf var.

29 faktoriyel olasılık demek bu. Katrilyon çarpı katrilyon. Şimdi baktım nonilyon deniyormuş bu sayıya. Pek karizmatik değil nonilyon.

Ama büyük. Dolayısıyla kod defteri güvende olduğu sürece mesajların da güvende. En azından sen öyle sanıyorsun. Çünkü birkaç asır sonra Arap felsefesinin babası Elkindi, kriptografi üstüne yazdığı bir kitapta tüm harf değiştirmeli sistemleri çözebilen bir yöntem anlatıyor.

Frekans analizi. Eğer mesajın orijinal dilini biliyorsak, o dilde yazılmış birkaç metin bulalım. Her harfin ne sıklıkta kullanıldığını not edelim. Türkçe'de mesela A harfi en sık kullanılan harf.

Tüm harflerin %12'si. J harfinin kullanım sıklığı ise binde bir bine değil. Bunların hepsini hesaplayalım. Biraz zahmetli olacak ama bu işi sadece bir defa yapacağız.

Şimdi bu yüzdeler cebimizdeyken aynısını şifreli mesaj için yapıyoruz. Sonra harf sıklıklarına göre onları eşliyoruz. Tabii kısa bir mesajda bu yüzdeler tam tutmayacaktır ama mesaj uzadıkça veya elinde birkaç şifreli mesaj varsa eninde sonunda ortalamalar yakın sayacak. Yani normalde kullanıcı elindeki gizli anahtarla mesaj çözerken, elkindi mesaj sayesinde gizli anahtarı çözmüş oluyor.

Bir kere çözünce de diğer tüm mesajları okuyabiliyor. İnsanlar doğal olarak alternatifler geliştirmeye zorlandılar. Şimdi kendinize güveniyorsanız kaydı durdurun ve frekans analizine dayanıklı bir sistem düşünün. En sık kullanılan harfleri başka bir harfle değil de birkaç harfle temsil etsem.

A yerine bazen X, bazen Y, bazen Z kullansam. Her harf için birden fazla karakter kullanmak şart değil. Hatta bu yanlış olur. Esas maksat öyle bir eşleşme tasarlamak ki şifreli metinlerdeki karakterler sayıldığında frekansları birbirine mümkün mertebe eşit çıksın.

Analiz yapmaya kalkan da pişman olsun bu işlere girdiği güne lanet etsin. Tabii bazen böyle bulmacalara kendimizi kaptırınca pratik sınırları da unutuyoruz. Eninde sonunda o defterler çalınacak. Yani tek bir kusursuz sistem yerine yeterince iyi ve kolayca üretilebilen bir sürü alternatif sistem daha faydalı.

Bu sistemlerin sadece yaratılması değil, kullanılması da kolay olmalı. Yani aptal bir yaverin kullanacağı kadar kolay, tehdit altındaki bir casusun kullanacağı kadar da hızlı çalışmaları gerekir. Böyle bir çözüm birkaç asır sonra geliyor. 15.

yüzyılda Alberti isimli bir polimat, herbokolog yani, aynı mesajda birden fazla harf tablosu kullanmayı akıl ediyor. Sonra daha da akıllı birileri çıkıyor ve diyor ki biz niye bunda yetinelim? Şifre yöntemimizi her harfte değiştirebiliriz. Üstelik hiçbir kod defterine gerek olmayacak şekilde yapabiliriz.

Bize tek gereken şey ikimizin de bildiği bir anahtar kelime olacak. Diyelim ki fullar kelimesini şifreleyeceğiz. Anahtarımız da entel olsun. Enteldeki her harf fullardaki her harfi ne kadar kaydıracağımı söylüyor.

E kaçıncı harf? Altıncı. Öyleyse fulların ilk harfini 6 kez kaydıracağım. Böyle böyle her harfi şifreledim.

Vigenère şifresi denen bu yöntem ideal şartlar altında kırılamaz. Yani teorik olarak imkansız kırılması. Ama ideal şartlardan kasıt ne? Anahtarın gizli olması lazım, tek seferlik kullanılması lazım ve en önemlisi en az mesajın kendisi kadar uzun olması lazım.

Çünkü düşünürseniz sistemin tüm güvenliği rastgeleliğe dayanıyor. Elimde 26 farklı kodlama sistemi var. Her harf için rastgele bir tanesini kullanıyorum ve o rastgeleliğe anahtar sağlıyor. Eğer aynı anahtarla 500 ayrı mesaj şifrelemişsem, bunlar arasında bir ilişki var şimdi, bir rastgelelik kalmadı.

Veya işte anahtar kısaysa, aynı mesaj için de onu tekrarlamak zorunda kaldığım için mesajdaki rastgeleliği yok ettim. Mesela entel anahtarıyla daha uzun bir mesajı şifreleyeceğim. Beyhan Budak'ı kafes dövüşüne davet ediyorum. Metin bu olsun, entel entel entel diye tekrarlayacağım.

Yani 26 farklı kodlama sisteminden herhangi birini kullanmak yerine Toplamda sadece 5 tane kullanıyorum, hatta 4 tane E'ler tekrar ettiği için. Ve onları da 5 karakterde bir tekrarlıyorum. Böyle olunca çözümü çok kolay. Bu yöntem mesela asırlar sonra Amerikan İç Savaşı'nda kullanılırken Güney tarafının kullandığı anahtarlardan biri Complete Victory'miş.

Tam zafer. O yüzden de zaten iç savaş sırasında o şifreli mesajlar sıkça kırılıp okunmuş. Yalnız burada bir parantez açayım. Sanki tek derdimiz mesajların okunması gibi konuştum şimdiye kadar ama tek derdimiz o değil.

Hatta en büyük derdimiz bile o değil. En büyük derdimizi aslında o iç savaşı yöneten kumandanlar daha çocukken semafor telgrafını hackleyen Blanc kardeşler bize göstermişti. Allah'tan onların dertleri sadece para kazanmaktı. O yüzden düşük profilli bir saldırı yaptılar ama isteseler çok daha kötü şeyler yapabilirlerdi.

Sahte mesajlar yollayabilirlerdi, durduk yere isyan bile çıkarabilirlerdi. Dolayısıyla bu klasik örneklerde şifrenin kırılması demek, hem mesajlarımızın okunması demek, hem onların yol üstünde değiştirilebilmesi demek, hem de başkasını taklit ederek bir mesajlaşma başlatabilmem demek. Sırasıyla Encryption, Integrity ve Authentication meseledir bunlar. Bu üçlüye tekrar rastlayacağız.

Şimdi bir dakikalığına ortaçağa dönersek size tarihin bir cilvesini anlatayım. Vigenère metodu dediğimiz şey aslında Vigenère'in icadı değil. Bellasso diye birinin icadı. Nedense isimler karışmış.

Ama işin esas komik yanı şu. Vigenère'in de bir icadı var. Ve kendi ismini taşımayan bu icadı, kendi ismini taşıyan yöntem kadar meşhur olmamasına rağmen ondan daha kuvvetli. Çünkü anahtarı tekrarlamak yerine mesajın kendisini anahtarı olarak kullanıyor.

Yani anahtarım entel kelimesiyse mesajın ilk 5 karakterini buna göre kodluyorum, 6. karakteri ise mesajın ilk karakterine göre kodluyorum, öyle öyle gidiyor. Böylece hiç zahmete girmeden her seferinde yeterince uzun ve tek seferlik bir anahtarımız oluyor. Adam buna adını verememiş, gitmiş elalemin 30 sene eski icadına konmuş istemeden.

Herhalükâr da bunlar çağın epey ötesinde çözümlerdi. Doğru düzgün uygulandıklarında onlara matematiksel olarak saldırmanın yolu ta 1800'lerin sonuna kadar bulunamayacaktı. Basitliklerini düşününce bu muhteşem bir dayanıklılık. Fakat antik Mısır'dan beri görüp görebileceğimiz her yöntemin ortak bir paydası var.

O da insan. Sonuçta şifrelemeyi ve okumayı bir kullanıcı manuel olarak yapıyor. O yüzden hız ve karmaşıklığın bir üst sınırı var. Ta ki 1900'lerin başlarında piyasaya çıkan şifre makinalarına kadar.

Özellikle de daktiloya benzeyen bir makina epey meşhur olacaktı. İlk modelleri Enigma markası altında Almanya'daki ticari işletmelere satılmaya başlandı. Hatta Fransa ve İngiltere'de patentleri alındı. Sonraki modelleri ise o ülkeleri bombalamak için kullanılacaktı.

Imitation Game diye bir film var, 2014 yapımı. Gerçekten çok başarılı. Başarılı derken, Enigma hakkındaki bütün önemli detayları yanlış anlatma konusunda çok başarılı. Tarih nasıl gerçekleşmemiş diye merak ediyorsanız izleyin derim.

Veya o zamanınızı bir takım harika belgesellere harcayın. Birkaç tanesine açıklamaları ekledim. Ben size bunların 10 dakikalık bir versiyonunu sunayım. Aslında 2000 senelik Cezar şifresinden farklı değil.

Tek tek harf değiştiriyoruz. Bir harf giriyor, başka bir harf çıkıyor. Evde bile yapabilirsiniz. Bir tane daktilo, birkaç çark ve bir adet de MacGyver yeter.

Çarkların bir yüzünde 26 tane giriş noktası var, diğer yüzünde de 26 çıkış noktası, alfabenin harflerine denk gelecek şekilde. Çarkın içindeki kablolar girişle çıkışları rastgele bağlıyorlar birbirlerine. Harf değişiminin olduğu yer burası yani. Şimdi bu çarklardan üç tane yapın.

Her birindeki iç bağlantılar biraz farklı olsun. Bunları yan yana koyun. Giriş çıkış noktaları hizalansın. Şimdi daktiloda bir tuşa bastığınızda elektrik tuştan gelecek, ilk çarktaki bir noktadan girecek.

Başka bir noktadan çıkıp ikinci çarka girecek, sonra üçüncü çarka. Onun çıkışında bir yansıtma sistemi var. Tekrar üçüncü çarka giriyor başka bir noktadan. Daktiloya dönüyor, başka bir harfin ışığını yakıyor.

Şifrelenmiş harfiniz bu. Bunu tek tek not edeceksiniz ve karşı tarafa ulaştıracaksınız. Genelde Morse koduna dönüştürüp telgraf veya radyo yoluyla iletiyorlardı. Alıcı tarafında ne lazım?

Aynı makineden lazım, aynı tipte çarklardan lazım ve aynı sıraya konulmuş olmaları lazım. Böyle olduğu sürece şifreli harfleri girdikçe bu sefer orijinal harflerin ışığı yanacak tek tek. Çok artistik gözüküyor değil mi? Aslında bu haliyle hiçbir güvenlik sağlamadık.

MacGyver'da bir işe yaramadı zaten. Çünkü ne kadar çok çark koyarsam koyayım, o ara adımların önemi yok. Bir harf aldık, başka bir harf çıkardık. Eee, 9.

yüzyıldan Elkindi'yi alsam frekans analiziyle anında çözecek. Adam 2. Dünya Savaşı'nı başlamadan bitirirdi. Ama işte çark kullanmamızın bir sebebi var.

Çünkü her tuşa bastığınızda en az bir çark bir tık dönüyor. Bağlantı noktaları tekrar hizalandığında elektrik sinyalinin gideceği rota da tamamen değişmiş olacak. Yani aynı tuşa üst üste basarsanız sürekli farklı çıktığı alacaksınız. Aslında Vigenère sistemine benziyor.

Her harfta ayrı bir kodlama tablosu kullanıyoruz. Yalnız Vigenère'de 26 farklı tablo vardı ve rastgeleliği de ezberlediğimiz anahtar kelime sağlıyordu. Peki Enigma'da kaç tane kodlama tablosu var? Bir başka de işte bir tuşa bastığımda elektrik kaç farklı rotadan gidebilir?

Eğer tek bir çark olsaydı cevap 1. O çarkın iç bağlantıları sabit sonuçta. İkinci çarkı eklediğimde olasılık 26 kat artıyor. Üçüncü çarka eklediğimde bir 26 kat daha ve en sondaki yansıtma devrisi son bir değişim sağlıyor.

Bir 26 da oradan. Yani 26'nın kübü 17.576. Her tuşa bastığımda bu kadar farklı değişim tablosundan bir tanesini seçiyorum.

Bunlardan hangisini seçeceğim de artık bana bağlı değil. Rastgelelik mekanize edilmiş dönen çarklar sayesinde. Tabii bu haliyle makinayı çok uzun süre dinlersek bir örüntü yakalayabiliriz. O çarklar çünkü arabadaki odometre gibi dönüyorlar.

Eninde sonunda başa sarıyor sistem. Yani 17.576 harfte bir aynı kodlama sistemi kullanacak. Çok sabrımız varsa bu çözülebilir.

Ama ne yazık ki işin içinde ikinci bir rastgelelik faktörü var. Makine hep aynı ayarlarla çalışmıyor. Çarkların sırasını ara sıra değiştiriyorlar. Bu da herhangi bir örüntü yakalamayı imkansızlaştırıyor.

Peki, kurnaz bir çözüm bulamadık madem. Bodoslama dalsak olmaz mı? Ne olacak ki koy 100 tane enigma makinesini yan yana, her birine bir takım çark kombinasyonları paylaştır, teker teker denesinler. Bir tanesinde anlamlı bir cümle çıkacaktır.

İyi de bunu yapabilmem için bir kere makinenin çalışma prensibini bilmem lazım. Hadi o kolay. 1920'lerden beri piyasada. Ama çarkların içindeki bağlantı yapısını bilmiyorum.

Askeriye kendine özel gizli çarklar kullanıyordur. Esas öldürücü kısım burası zaten. Çünkü 26 harfi birbirine bağlamanın epey bir yolu var. Yani bir nonillion değil ama yine de bayağı büyük.

Şöyle de bakabilirsiniz bu probleme. Sistemde 3 çark varsa demin dediğimiz gibi 17 bin küsur harf tablosu kullanacaktır. Başka bir 3 çark getirirsem sistemde yine 17 bin küsur harf tablosu olacak ama bu tablolar farklı olacaklar. Esas olasılık kümesi çok büyük.

O yüzden öyle sıfırdan başlayıp da deneme yanılma yoluyla bir şey tahmin edemem. Mümkünse kullanılan çarkları bir yerlerden bulmam lazım, çalmam lazım. Alman askeriyesi de bunları çaldırmadı. Zaten çaldırsalar da bu kısa sürede anlaşılacak bir şey.

O zaman o tipteki bütün çarkları çöpe atarlar, yenisini kullanırlardı. Daha kötüsü, bunları çaldırmadıkları gibi sivil modelleri yeterli görmeyerek askeri modellere ekstra bir parça eklettiler. Bu parça bir santral panosunu andırıyordu. Panoda her harf için bir giriş var.

Operatör isterse bazı girişleri kablolarla birbirine bağlayabiliyordu. Yani elektrik sinyali tüm çarklardan geçtikten sonra burada son bir değişime uğrayabilirdi. Bunun anlamı ne bizim için? O panoyu her tuşla değiştiremezler.

Günde bir kere değiştiriyorlar. Her sabah önceden anlaştıkları bir şekilde o panoyu ayarlıyorlar. Dolayısıyla bizim toplam harf tablosu sayısı değişmedi. O sadece dönen çarklara bağlı.

Ama o trilyon çarpı trilyon büyük küme içinde hangi 17 bin küsurluk olasılık kümesini seçtiğimiz değişti. Pratikte bu şunu önlüyor. Eğer hakikaten de bir makinayı çaldırırsanız çarklarıyla beraber bunu fark edene kadar bütün mesajları okuyabilirler. Ha o günün çark sırasını bilmezler ama Happy Top'a 6 farklı şekilde dizebiliyorsun 3 çarkı.

Deneye yanına bulursun. Fakat o günün pano ayarlarını bilmiyorsan geçmiş olsun. Karmaşıklığı toplam 150 trilyon kat arttırmış. Almanlık işte, yetinmemiş adamlar.

Evet, karşı tarafın şifrelerimizi çözmesi zor ama 150 trilyon kat daha zorlaştırabiliriz. Yani akıl almaz bir problem kümesi var aslında karşımızda. Bazı problemler tek seferlik, bazısı da her sabah değiştirilen ayarlardan kaynaklı. Enigmayı kırmak, enigmayı çözmek diye bir şey yok.

O günkü mesajları çözsem bile yarın başka ayar kullanılacak. Her gün yeniden mücadele vermen lazım. Hah, şimdi tarihteki her şifre sisteminin uğraştığı soruna gelelim. O her sabah değiştirilen ayarlar üstünde kullanıcılar nasıl anlaşıyordu?

Hepsine aylık bir kod defteri dağıtılıyordu. Orada her güne karşılık gelen ayarlar bulunuyor. Dolayısıyla bir tane kod defteri çalsak, elimizde tam teşekküllü bir enigma makinesi olmasa bile analizlere epey yardımcı olacak. Almanlar bu ihtimali de düşünüyorlar.

Kod defterinde bulunmayan ve her sabah rastgele belirlenen bir parametre kullanalım diyorlar. O da ne olsun? Çarkların konumu. Başlamadan önce hangisini kaç tık döndürelim.

Bu bilgiyi de birbirlerine Enigma üzerinden iletiyorlar. Sabah herkesin bildiği ayarlarla merhaba diyorlar. Çarkları şu konuma ayarlayıp öyle devam edelim diye mesajlaşıyorlar. Zaten diğer ayarlarını yapmışlar kod defterine göre ve öyle devam ediyorlar.

Evet, eğer elimizde tam teşekküllü bir enigma varsa ve o ayın kod defteri varsa ve tüm bu mesajları dinleyebilmişsek, bu çok önemli. Morse kodlarının hiçbirini kaçırmamak lazım. Tüm bu şartları yerine getirmişsek bu bahsettiğim ekstra adım da bizi engellemeyecektir. Ama o şartlarda bir eksiklik varsa bu adım sayesinde işimiz daha da zorlaşacak.

Yalnız ironik olarak sistemi korumaya hedefleyen bu adım aslında ilk büyük zayıf noktaydı. Bunu yapmasalar daha iyiydi belki de. Zira bir prosedür hatası olarak o rastgele seçtikleri çark konumlarını arka arkaya iki kere iletiyorlardı. Şifrelenmiş harfler birbirinden farklı oluyor ama orijinal harflerin tekrar ettiğini biliyorsam bu benim için kriptografik bir ipucu.

Bir kullanıcı hatası olarak da o çark konumları aslında rastgele seçilmiyordu. Sonuçta insanlara rastgele seç dersen gerçekten rastgele seçim yapmazlar. Tembellik ederler, alışkanlıklarına yenik düşerler. Hele ki aynı şeyi her Allah'ın günü yapıyorsan.

O yüzden aynı operatörler aynı ayarları kullanıyorlardı. Bu da ekstra bir ipucu sağladı. Enigma'nın genel bir tasarım hatası da vardı. Ta ilk sivil modellerinden biri bilinen.

Belki de tek tasarım hatası. Şifreli harfler orijinal harflerle hiçbir zaman aynı olmuyorlardı. Bu olasılık kümesini müthiş daralttı. Son olarak da Almanlar genel bir strateji hatası yaptılar.

Bazı mesajları birçok farklı yollardan iletiyorlardı. Mesela hava durumunu hem enigma ile hem başka şifreleme metodlarıyla yayıyorlar. Daha zayıf olanını kırarsan, elinde bir mesajın hem orijinali hem de şifreli hali varsa şifre ayarlarını tahmin etmek için sana büyük yardım sağlıyor. Tüm bunlar analistlere müthiş yardımcı oldu.

Daha 1930'ların başında Marian Rejewski isimli bir matematikçi ve iki meslektaşı ellerinde çarklardan bir tanesi bile olmadan ve hiçbir günlük ayar da olmadan sırf şifreli mesajları inceleyerek ve bu bahsettiğim ipuçlarını kullanarak iyi tahminler yürütmenin bir yolunu buldular. Bu arada o dönemde kod çözümü bir bilim olarak çok yeni. Daha ne tip insanların iyi iş çıkaracağı bile bilinmiyor. Kaynak kitap zaten yok.

Yani yardıra yardıra gidiyor bu insanlar. Çok heyecan verici olmalı aslında. Kısa bir süre sonra Fransız bir casus bu yeni eklenen pano planlarını da çalıyor ve bir kod defteri de çalıyor. O bilgiler de Polonya'ya gelince tüm bildikleriyle askeri makinaları tersten mühendislikle inşa ediyorlar.

Akılcı bir deneme yanılma saldırısı yapan bir otomatik düzenek kuruyorlar. Bomba isminde. Şimdi enigma üstünden öyle çok gizli stratejik mesajlar taşınmıyordu. Ama işte o 3 kişilik ekip Polonya'nın işgaline kadar bir sürü taktiksel ve lojistik mesajı biraz gecikmeli de olsa çözmeyi başarmış.

Fakat 1938'in sonunda artık savaş çanları iyice çalarken Almanlar zorluk seviyesini bir tık daha arttırıyorlar. kullanmak yerine her gün 5 farklı tipteki çarktan rastgele 3 tanesi seçilecekti. Çok basit bir değişim gibi gözüküyor ama Polonyalıları en az 10 kat daha büyük bir düzenek kurmaya zorladı bu. O da o ekibin imkanlarının ötesindeydi.

Savaştan sadece 5 hafta önce bunlar bir konferans için toplanıyorlar ve bütün bildiklerini, planlarını müttefiklerle paylaşıyorlar. O Polonyalılar en az Alan Turing kadar övgüyü hak ediyor. Zira bu sayede İngilizler sıfırdan başlamamış oldular. Türing de bu sayede daha etkili ve daha büyük bir makine inşa etti ve donanma kodları üstüne yoğunlaştı.

Bu arada donanma kodları en zoru. Çünkü Alman askeriyesi içindeki en paranoyak tipler bunlar. Hem ekstra çarklar kullanıyorlar hem de operatörler çok daha disiplinli. Mesela çark konumlarını her sabah değil, her mesaj öncesi tekrar rastgele ayarlıyorlar.

Onu da bambaşka bir kod sistemine göre birbirlerine iletiyorlar. Kısacası Enigma'yı olması gerektiği gibi kullanıyorlardı. O yüzden onların mesajlarını çözmek için daha fazla yaratıcılık gerekiyor. Müttefikler bazen belli yerlere aslında lüzumsuz saldırılar yapıyorlardı ki.

Hemen sonrasında gelen Alman mesajlarına bakıp, ha buradaki kelimelerden bazıları saldırı yaptığımız yerin adı olmalı, bazıları zamanı anlatıyor olmalı. Kendi kendilerine ipucu vermiş oluyorlar yani. Ona göre o günün makine ayarlarını tahmin etmeye çalışıyorlar. Bazen de şans yardımcı oluyor.

Bir ara bir denizaltıdan kod defterleri çalmışlar. O sayede sadece o ay değil, birkaç ay boyuncaki tahminlerinde çok daha verimli olmuşlar. Ve mesela ABD'den destek getiren ticari gemileri U-Boat'lardan uzak tutmayı başarmışlar. Bu arada ABD sadece gemilerle değil, şifre kırma çalışmalarıyla da destek veriyor.

Zira orada iyice büyük bir bomba makinesi kurulmuş, Turing de bunu resmen bir bulut sistemi olarak kullanıyor. Kendi yapamadığı deneme yanılma işlemlerini onlara yolluyor, sonuçları da ertesi gün geri alıyor. Okyanus altındaki kablolardan iletiyorlar. Her gün böyle mücadele.

Velhasıl bunları da bu kadar detaylı biliyoruz. Dediğim gibi bir dünya güzel belgesel var. Bu bize çok doğal geliyor ama tüm bu bilgiler 1970'lere kadar gizliydi. Enigma'yı çözme çalışmaları hakkında konuşmak yasaktı.

Bütün benzer sistemler için yasaklar vardı. Türing'in hikayesini trajik yapan da bu detay zaten. Biliyorsunuz savaş sonrasında homoseksüel bir ilişki yüzünden suçlu bulundu. Hem de evine hırsız girdiği için polise kendi gidiyor ve o hırsızlık soruşturması sırasında Bu sefer hırsızlığı bırakıp savcı adama dava açıyor.

Bir de öyle para cezası falan yok. Ya hapis yatacaksın ya da kimyasal hadım. Türing ikincisini seçti. Günbegün vücudunun kadınlaştığına tanık oldu ve kısa bir süre sonra da intihar etti.

Yani savaştaki çalışmalarından, istihbarat servisindekiler dışında kimsenin haberi yokken öldü. Birçok meslektaşı da benzer durumda aslında. Bu gizlilik içinde yaşamlarını devam ettiler. Belki eşlerine bile söyleyemediler ve öyle öldüler.

Ancak işte 70'lerde yasaklar gevşeyince anlaşıldı ki bu kaçık matematikçiler sayesinde savaş tahminen 2 sene kadar kısalmış ve milyonlarca insanın hayatı kurtulmuş. Yetmişlerdeki bu şeffaflık sadece tarih araştırmaları açısından değil, genel kriptografi bilme açısından da çok önemliydi. İkinci Büyük Devrim bu sayede yaşandı. İlk devrim mekanizasyondu, şifre makinaları.

Ama düşünürseniz burada yeni bir fikir yoktu aslında. Çalışma prensibini 500 sene önceki bir örnekle açıklayabilmiştim. Hatta şuna eminim, o makineyi alsak, 2000 sene öncesine Sezar zamanına gitsek, oradaki insanlara prensibi anlatabiliriz. Ha elektriği filan göstermeyeceksin, o zaman büyücü diye yakabilirler seni ama işin mantığını anlatabiliriz.

Dolayısıyla o devrim niceliksel bir devrimdi. Aynı şeyi yapıyoruz ama daha çok yapıyoruz, daha hızlı yapıyoruz. Oysa 70'lerde başlayan devrim her anlamda yenilik getirdi. Bence 3 tane ayağı var.

Dijitalleşme, şeffaflaşma ve klasik sorunumuz olan anahtar paylaşım sorununa dahiyane bir çözüm. Evet arkadaşlar bence burada duralım. Final bölümünü ortadan ikiye kesmek için gayet güzel bir noktadayız. Hikayeyi milattan öncelerden aldık, modern zamanlara getirdik ve buradan sonra bambaşka bir yere gidecek.

En eskiden beri kesintisiz devam eden Patreon destekçileri Aydın Kahraman, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu ve Ali Özbek. Aslında sizin isimlerinizi Sezar şifresine göre bir iki kaydırıp okumayı denedim ama herkesin ismi mıcıcık bıcıcık gibi bir şey oldu. Sesle harf kıtlığı çeken slav oyuncu ismi oldu. O yüzden orijinalini okudum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)