
4.530 kelime · ~23 dk okuma
Son bölümümüzü hazırlarken dikkatimi en çok çeken şey uluslararası standartların epey yeni oluşuydu. Şimdi kalkıp dünyanın diğer ucuna gitsek duvarda farklı bir priz görünce şaşırıyoruz. Oysa insanlar yakın zamanlara kadar komşu şehre gittiklerinde bile her şeyin değişebileceğini kabullenerek yaşadılar. kanunlar, yollar, ölçüler, takvimler ve tabii haberleşme altyapıları da hep farklıydı.
Tarihteki ilk uluslararası standart kurulu ta 1865 yılında kurulmuş. Ne için de bir tahmin edin. Telgraf. Ama bizim semafor telgrafı için değil, elektrikli telgraf için.
Herkes kafasına göre kurmasın, ortak bir dilimiz olsun, ayrıca güvenli haberleşmenin bir hak olduğu üstünde de anlaşalım diyen 20 tane Avrupalı devlet bir araya gelmiş. Uluslararası Telgraf Birliği zamanla büyüdü ve 2. Dünya Savaşı ertesi Birleşmiş Milletler Bünyesi'ne katılarak yeni ismini aldı. Uluslararası Telekom Birliği.
Hani ABD ve Rusya'nın internetin geleceğine dair mücadelesine sahne olan o kurum. Birkaç bölüm önce bahsetmiştik. O ve başka birkaç kuruluş sayesinde bugün bir eternet kablosu satın alıp dünyanın öbür ucundaki bir router'a takarsanız çalışır. Japonya'dan aldığınız telefon Brezilya'daki bir Wi-Fi'ye bağlanabilir.
Oradan da Türkiye'deki printere bağlanabilir. Biz bu mucizenin 1800'lerdeki temellerini görmüştük. Önce fiziksel altyapının kuralları vardı. Ben buna konuşmayı sökmek demiştim.
Sonra erişim kuralları, buna sohbet etmeyi öğrenmek demiştim. Son olarak da adres sistemi. Bu da uzaktaki belli birileriyle sohbet edebilmekti. Bugün 21.
yüzyıla döneceğiz. İnterneti katman katman inşa etmeye devam ederken işin güvenlik ve özgürlük boyutunda yaşanan kedi fare oyunlarına bakacağız. Bu bölüm bittiğinde TCP, IP, DNS, VPN gibi kısaltmalardan artık korkmayacak, sansür konusunda da daha bilinçli olacaksınız. Bu arada kişisel bir not ekleyeyim.
Geçenlerde çok talihsiz bir tahmin yürütmüştüm. Demiştim ki bizim çocuk kreşe başlayınca çok zamanı mı olacak? Beni kimse tutamaz. Hiçbiriniz de bunu deyince beni uyarmadınız.
Öyle bir şey olmuyormuş. Her hafta kreşten yeni bir virüs getiriyor. Hepimizi sırayla hasta ediyor. Tam iyileşmişken başka bir tanesi başlıyor.
Yani memleketin sürü bağışıklığını tek başımıza biz ayakta tutuyor olabiliriz. O yüzden de sesin boru gibi günlerdir. İdare edersiniz artık. Şu an beni internet üstünden dinlediğinize göre bir adresiniz var.
WhatsMyIP diye aratın, Google size hemen söyleyecektir. Uzun bir heksadesimal kod. Heksadesimal nedir derseniz, ortamlarda sizi zeki sanmalarına yarayan bir kelimedir. Bol bol kullanın.
Bu mevzu bahis kod size özel değil. Bağlantı noktanıza özel. Nereden bağlanırsanız oranın adresi çıkar. Nasıl biliyor bunu Google?
Google her şeyimizi biliyor gerçi de en azından bu durum herhangi bir casusluk gerektirmiyor. Adresiniz onlara yolladığınız mesajın gönderen kısmında yazıyor. İnternetin postacıları olan routerlar adres kısmını okuyarak paketi yönlendiriyorlar. Google ile aranızda bir sürü router var.
Dolayısıyla adresleri aranızdaki tüm servis sağlayıcıları da görüyor. Hepsi dedikodunuzu yapıyor. Ay bu adresteki eleman amma cahilmiş sürekli Google'a bir şeyler soruyor diyorlar. Ve teoride herhangi bir tanesi ben bu adresi beğenmedim deyip paketinizi çöpe atabilir.
Bunu yapmaları yasak gerçi de daha gerçekçi birkaç sansür senaryosu düşünebiliriz. Mesela bazı siteler Türkiye'den gelenlere kısıtlı içerik gösterebiliyorlar. Epey yaygın bir uygulama. Geoblocking deniyor.
Bunun tersi de var. Bazen Türkiye'den gelmek avantajlıdır. Steam oyun platformu yıllardır düşük fiyatlar sunar Türkiye'den gelenlere. Ölücüler için tam bir nimet.
İki durumda da site adresinize bakarak ayrımcılık yapıyor. Öyleyse başka bir adresteymiş gibi davranamaz mısınız? Çakallık yapıp gönderen kısmına yurt dışındaki bir adres yazabilirsiniz. Ama postacılar bunu fark ediyorlar.
Zaten postacıları kandırsanız ne değişecek? Cevap paketleri yazdığınız o adrese gidecek size gelmeyecek. Daha iyi bir çözüm lazım. VPN teknolojisi 90'lı yıllarda geliştirilirken sansür mansür kimsenin umurunda değildi.
Asıl amaç birbirinden uzaktaki ofisleri tek bir sanal ofiste toplamaktı. Çünkü internet vahşi bir yer. Her noktanın idarecisi farklı. Kanunlarına güvenemezsin, çalışanlarına güvenemezsin, teknolojilerine güvenemezsin.
Ama bu karmaşanın üstüne uçtan uca şifreli tüneller kurabilirsek sanki yan yanaymış gibi güvenli bilgi paylaşabiliriz. O yüzden VPN'in açılımı sanal özel ağ. Bunu kurumlar kullanmaya başladıktan birkaç sene sonra tekil kullanıcılara da yönelik ürünler ortaya çıktı. Sonuçta her yere tünel açılabilir.
İlla bir ofis olmasına gerek yok. Oradan başka bir yere bağlanırsanız da gönderen kısmındaki adres tünelin ucu oluyor, gerçek adresiniz değil. Yani VPN bir aracı. Aslında aracının tam karşılığı proksidir.
Onun VPN'de farkı aranızdaki bağlantıyı şifrelememesi. Yoksa esas alıcı açısından fark yok. İki halde de gerçek adresinizi görmüyorlar. Peki, bir coğrafi bölgeye yönelik değil de tekil kullanıcıya yönelik bir engel düşünelim.
Özellikle size gıcık olmuşlar. Ne yaptıysanız artık. Donanım haberdeyken yeterince ölücülük yapmadınız mesela, moderatör hesabınızı kapadı. Yeni bir isimle hesap açıp girme diye de o hesapla ilişkili IP adresini de yasakladı.
Şimdi ne olacak? Açıkçası pek bir şey olmayacak. VPN yine işe yarayacaktır. Hadi o olmasın, gider bir kafeden bağlanırsınız.
Hatta belli bir süre sonra evden bile bağlanabilirsiniz. Çünkü hanelere atanan adresler kalıcı değiller. Siz rauturunuzu kapatıp tatile çıkarsanız döndüğünüzde adresiniz bir başkasına verilmiş olacaktır muhtemelen. Nitekim servis sağlayıcısı açısından siz internetteki evinizden çıktınız artık yerinize başkası gelip oturdu.
Bu sayede az sayıdaki adreste çok kişi idare edebiliyorlar. Ama sonuçta hepsi aynı kapıya çıkıyor. Yasak sizi uzun süre engellemez. Sizi engellemediği gibi masumları engeller.
Hele kafenin adresini yasaklattıysanız oradaki tüm müşterileri etkilenecek. Bu yüzden kullanıcı tarafının engellenmesi pek pratik değil. Tamam. Gelelim sansür deyince akla gelen esas senaryoya.
Yani gideceğimiz adresin engellenmesine. YouTube, Twitter, fularsız entellik gibi internetin bel kemiğini oluşturan adresleri bloklamak mümkün mü? Artık kimsenin sitesi veya uygulaması garajındaki bir bilgisayarda durmuyor, bir hosting firmasında duruyor. Nasıl ki bir kafenin adresinde bir sürü müşteri var, bir hosting firmasının adresinde de bir sürü sunucu olabilir, her sunucuda da bir sürü site olabilir.
Ya hepsini engelleyeceksin ya da hiçbirini. Esas durum aslında daha da garip. Birçok içerik belli bir adresteki bir sunucudan gelmiyor size. Sık talep edilen görseller, videolar, metinler, bunlar size çok daha yakın bir takım veri merkezlerine kopyalanıyorlar, tak diye oradan sunuluyorlar.
Böylece hem daha hızlı oluyor iletişim, hem de esas sunucu arızalansa bile en azından belli bir süre kullanıcılar bunu fark etmiyorlar. Bu sistemlere içerik dağıtım ağı deniyor. Bir tanesi de yasaklayacağım diye onları engellersen herkes etkilenir. Kısacası IP bazlı bloklama, Neşter yerine balta kullanmak gibi.
VPN kullananı etkilemiyor, kullanmayanları da gereksiz derecede kısıtlıyor. Bize daha nokta atışı bir yöntem lazım. Yalnız önce 10 puanlık uzman sorusu. Nasıl oluyor da kafelerde, ofislerde, kampüslerde aynı adres arkasında bir sürü kullanıcı saklanabiliyor?
Adres sisteminin manası her yere kolayca ulaşabilmek değil miydi? Niye herkes delikanlı gibi kendi adresini kullanmıyor? IP protokolü 80'lerin başlarında internetin öncüsü ARPANET tarafından bir standart olarak benimsendiğinde birbirine bağlı cihaz sayısı yüzlerle ifade ediliyordu. Hadi taş çatlasa binlerle.
Protokolün izin verdiği olası adres sayısı ise 4 milyardan fazla. O yüzden ilk yıllarda herkese bol bol dağıttılar. Apple, GE, Mercedes-Benz böyle şirketlerin her biri 16 milyon adres aldı. MIT Üniversitesi var.
Alt tarafı 10-15 bin kişilik. Onlara da 16 milyon adres verilmiş. O zamanlar adresler blok halinde veriliyordu. 16 milyondan bir boy küçük blokta 65 binlik.
Büyüğünden ver de rahat edelim diyen herkes almış. Hiçbiri tabi ABD askeriyesiyle kıyaslanamaz. Toplam 200 milyon adres. Parayı veren düdüğü çalar.
Sonuçta bu onların projesiydi. Zamanında bu adres dağıtma işi daha verimli hale geldi de ne yapsalar yetmeyecekti. Çünkü internet kullanımı patlamıştı. İşte o noktada net imdada yetişti.
Diyelim ki bir çiftlikte hep beraber yaşıyoruz. Ben keçi koy notlatmasını biliyorum zaten. Siz de bir ucundan tutarsınız yaşar gideriz. Bu çiftliğimizin tek bir adresi var.
Postacılar paketleri çiftliğin kapısına getirip bırakıyorlar. Alırken de oradan alıyorlar. İçeride ise biz kafamıza göre bir sistem kurmuşuz. Mesela benim paketlere kapıda kırmızı bir stiker yapıştırılıyor.
Cevaplar da aynı stikerle dönüyor. Hepimize özel böyle bir renk var. Paketlerin kime geldiğini anlamak için açmamıza gerek kalmıyor. Kapıdaki defterde kırmızıya karşılık benim kulübenin yer tarifi yazılı.
Oradaki arkadaş bir koşu gidip dağıtım yapıyor. İşte o arkadaş ve defterin yaptığı iş net. Açılımı Network Address Translation. Tek bir IP adresiyle bir sürü insanı internete bağlamış oldu.
Hayırlı olsun. Zamanla herkes bu sisteme geçti. Büyük şirketlerden tut, o kafelere kadar. Evinizde bile düzen böyle.
Evde bir sürü cihazınız vardır ama internet açısından hepsinin adresi tek. Router'ınızın adresi. Çiftliğinizin kapısı orası. Tabi net IP kıtlığı problemini çözmedi.
Zaten amacı bu değildi. Amacı yeni bir adres sistemine geçiş yapmamız için zaman kazandırmaktı. Bunu da başardı. Bugün internete bağlı 30 milyar civarı cihaz var.
Her senede 5 milyar tanesi ekleniyor. Orijinal limiti epey aşmışız yani. Yeni adres sistemimizse, hazır olun, tam 340 trilyon trilyon trilyon olasılığa izin veriyor. Biraz abartmışlar.
Bu öyle bir sayı ki dünyadaki her kum tanesine ayrı bir adres verebiliriz. Sonra dünya gibi tam 1 milyar gezegen bulup hepsindeki kum tanelerine ayrı ayrı adresler verebiliriz ve yine de toplam havuzun milyarda birini bile kullanmamış oluruz. Kısacası net'e artık lüzum yok. Lakin hala kullanılıyor.
Bunun bir sebebi eski sistemlerin hala ayakta olması, uyumluluk için gerekir. Ama daha ilginç bir sebep, anonimlik hissine alışmış olmamız. Cihazıma özel bir IP ile internete çıkmak, sokağa çıplak çıkmak gibi bir şey neredeyse. Bir şirketin, bir devlet kurumunun her sunucusunu global bir adres defterine kaydettirmesi, kapılarını herkese açması gibi.
Yani kapıda bir güvenlik var elbette, her geleni içeri almıyorlar da dışarıya görünür kılınıyor her şey. Kimse bunu istemediği için NAT hala kullanılıyor ve bu da IP bazlı sansürlerin pratik olmasını engelliyor. Orjinal amacını düşününce neye niyet neye kısmet diyorsun. Üstelik tüm bunlar adres sistemindeki karmaşanın sadece bir yarısı.
Yani birden fazla site aynı IP'nin arkasında durduğu gibi birden fazla IP de aynı siteye işaret edebilir. YouTube mesela bir sürü farklı veri merkezinden sunuluyor. Her merkezinde birden fazla adresi var. Hangi birini engelleyeceksin?
İşte bu da başka bir soru işareti doğuruyor. Onlar hangi adresi engelleyeceklerini bilmiyorlarsa ben nasıl hangisiyle haberleşeceğimi biliyorum. Sonuçta YouTube'a giderken hangi veri merkezine gideceğimizi bilmek zorunda değiliz. Onu bir yerlere yazmıyoruz.
YouTube deyince çıkıyor sayfası işte. Aslına bakarsanız hiç kimsenin adresini bilmemize gerek yok. Birçoğunuz IP adresi denen şeyin neye benzediğini bile bilmeden hayatınız boyunca internette gezindiniz. İşte bu rahatlığınızın sebebi 83 yılında yapılan bir icat olan Domain Name System.
DNS'den önce herkes bağlanacağı yerin adresini bilmek zorundaydı. Ya ezberinde olacaktı ya da bir dosyada yazacaktı. Ama şebeke büyüdükçe herkesin kendi adres defterini tutmasının imkansız olduğu görüldü ve ortak bir sistem geliştirildi. Gideceğin yerin ismini sen uygulamana yazıyorsun.
Bilgisayarın bu ismi internetin arka sokaklarındaki özel bir takım sunuculara soruyor. Onlar kendi aralarında fısır fısır konuşuyorlar. Hayır, buralarda böyle birini görmedik diyorlar. Peki bu 20'lik hafızana yardımcı olur mu dostum deyince doğru IP adresiyle dönüş yapıyorlar.
Bu noktadan sonra o adreste mesajlaşmaya başlıyorsun. Sonuçta sistem yine IP dilini konuşuyor da sizi bununla yormuyor. Bu çeviri hizmeti olmasaydı interneti kullanmak eziyet olurdu. Ama ne yazık ki mahremiyeti azaltıp sansür imkanını da genişletti.
DNA sorgusu her türlü aktivitenizin ilk adımı. Ama çoğumuz bu sorguların gideceği sunucuyu seçmiyoruz. Okul veya iş yerinin ağı yeterince büyükse onların DNA sunucularını kullanıyoruz zaten. Aksi takdirde servis sağlayıcımızınkileri.
Dolayısıyla yaptığınız her sorgu oralarda toplanacak. Yani servis sağlayıcınız gittiğiniz adresleri zaten görüyordu. Bu bilginin sınırlı olduğunu öğrenmiştik. Artık işte onu tamamlayıcı bir bilgi geldi.
Tam olarak nereye bağlandığınızın bilgisi var. Bununla ne yapabilirler? Eşeklik edip satabilirler. Yahut kendi pazarlama kampanyaları için kullanabilirler.
Reklamcılar için altın değerinde bir bilgi. İyice kötü niyetlilerse sizi yalan yanlış yönlendirebilirler. Mesela bir site ismi yazarken harf hatası yapmışsınızdır. Bilerek o hatalı isme karşılık gelen bir adres kaydı koyarlar.
Tarayıcınız da kek gibi oraya gider. Orada da artık ne yapıyorlarsa reklam mı gösterecekler, bilgilerinizi mi çalacaklar? Bir de tabii işin sansür tarafı var. YouTube mu yasaklanacak?
Hiç öyle tek tek adres avlamana gerek yok. O ismi içeren DNS kayıtlarını sil yeter. Böylece artık tam olarak istenilen hedefler engelleniyor. Balta yerine neşter var.
Peki biz ne yapacağız? Taş devrine dönüp direkt IP kullanabiliriz. Sonuçta internetin temelinde bir engel yok. Engel sadece insana dönük kısmında.
Bu bazı yerler için işe yarar ama birçok yer için yaramıyor. Google mesela adreslerini sürekli kendi içinde değiştiriyor. Bugün YouTube'a giden IP, yarın Gmail'e gidebilir, ertesi gün boşta durabilir. Daha pratik bir çözüm, daha bağımsız bir DNS sunucusu kullanmak.
BTK'nın etki alanında olmayan veya trafik bilgilerimizi satmayacağına güvendiğimiz. Bu yüzden millet grafitiyle sokak duvarlarına yabancı sunucu adresleri yazıyordu. Tabii ki bu tam bir çözüm değil. Kedi fare oyunu daha yeni başlıyor.
Servis sağlayıcımız işi inada bindirip onları da engellemeye çalışabilir. Üstelik bunu da topyekun yapmanın bir yolu var. Ellerini havaya kaldırıyorlar, iki yanı açarken tüm DNA sorgularını trafiğin kalanından ayırıyorlar ve onları kendi sunucularına yönlendiriyorlar. Sen bağımsız bir sunucuya sorgu yaptığını sanıyorsun ama aslında bir yere kaçamadın.
Bu büyüyü mümkün kılan iksirin adı Port. Bu seferki bir kısaltma değil, liman kelimesinin karşılığı olan port. Bilgisayarlardaki sanal bağlantı noktaları bunlar. Evdeki laptop'ınızı düşünün, bir yandan zoom görüşmesi yapıyor, bir yandan maillere bakıyor, arka planda Windows bir güncelleme indiriyor.
Bu curcuna ortasında laptop'a bir paket ulaştı dışarıdan ve doğru adrese gelmiş gelmesine de işletim sistemi bunda ne yapacak? Hangi programa sunacak bunu? Belki o an izlediğin filmin en son karesi, onu gidip mail programına verirsem olmaz. Tıpkı adres bilgisi gibi paketin başına eklenen port numarası bu karışıklığı önlüyor.
Başa sararsak biraz, DNS size doğru adresi veriyor, adres sizi doğru yere götürüyor, gerekirse NAT sizi oradaki doğru cihazla tanıştırıyor, port numarası da o cihazdaki doğru uygulamayla buluşturuyor sizi. Aslında bu noktada iletişim protokolünde yeni bir seviyeye geçmiş olduk biz. Sadece önceki kuralları anlayabilen bir gözlemci açısından laptopunuzun o trafiği tam bir keş mekeş. Hindistan'daki gibi kamyonlar, arabalar, inekler, insanlar birbirine girmiş.
Oysa port bilgisini de anlayan bir gözlemci açısından birbirine paralel tıkır tıkır işleyen trafik akışları var. Ha bazısı yavaş, bazısı hızlı, bazısı düzenli, bazısı rastgele ama hepsi kendi şeridinde. Yol benzetmesini bilerek seçtim, çünkü bu seviyeye ulaşım katmanı deniyor. Trafiği şeritlere ayırmakla kalmaz, her şeritteki akışın kontrolünü de sağlar.
Bu kontrolün olmadığını düşünün, o halde bir Windows güncellemesi indiriyorsunuz, bilgisayarınız Microsoft sunucularına Merhaba güncelleme var mıydı? Der demez karşı taraf makineli tüfek gibi konuşmaya başlıyor. Evet var ultra süper güncelleme hemen başlıyorum al al al. Kısa sürede tonla veri yolluyor.
Siz tabii ki o hızda dinleyemiyorsunuz. Bağlantınız veya makineniz yavaş, trafik yol üstünde bir noktada veya tam bilgisayarınızın girişinde tıkanacak. Araçlar orada birikirken arkadan yenileri hızla gelmeye devam ederse kazalar olur, veri kaybolur. Güncellemeniz de tamamlanmaz.
IP seviyesinden bakınca burada aslında hiçbir sorun yok. Posta benzetmesine geri dönersek postacılar size uçtan uca garanti vermiyorlar. Sadece bir sonraki Paketi gümrükte bıraktılar. Oradan başka birinin devralması lazım artık.
Bu birkaç mikrosaniye sürer genelde. Ama gümrüğe yığılma olunca sizin paket sokağa taşıp kayboluyor ve kimse de size haber vermiyor. IP'nin hizmet felsefesi Best Effort. Türkçesi nedir?
İnşallahtır. Allah izin verirsedir. Ulaşım katmanı ise daha profesyonel. Trafiği uçtan uca takip ettiği için gerekirse gönderene biraz yavaşla diyebiliyor.
Hatta şu şu numaralı paketler arada kaynadı sanırım. Onları tekrar yollayabilir misin diyebiliyor. Bir başka de işte hem paralel sohbetler yürütüyorum hem de sohbetin bir kısmı o sohbetin kalitesi hakkında. Muhtemelen daha önce duymuş olduğunuz TCP IP protokolünün TCP yarısı işte bu.
İkisi birlikte internetin ana dilini oluşturuyorlar. Ben yıllar önce bu dilin iki babasından biri olan Windsurfz ile tanışmıştım. O sıralar işsizdim. Sürekli bir takım networking etkinliklerine gidiyordum.
Silikon Vadisi civarında. Yanlış hatırlamıyorsam bu da bir kahvaltıydı. Kahvaltı dedikleri de bir büfeye kruvasan koymuşlar. Alıp geçiyorsun.
İçeride ufak bir salon var. Hepimizin altında şort terlik. Bir masaya oturup dinliyorsun. Bilet milet yok.
Ortam çok lakayt yani ama yanındaki insan bilmem ne şirketinin CTO'su olabiliyor. Ve karşında sunum yapan kişi de Vint Cerf. İnternetin babası resmen. Tabii tanıştık dediğim alt tarafı meyve suyu sırasındayken bir şeyler söylemişimdir.
O da hıhı demiştir ne desin. Ama yani ortam böyle. Mesela aynı dönemlerde akademide de önüme gelene e-mail atıp randevu istiyordum. Bazen koskoca Nobel ödüllü profesörlerle 10-15 dakika konuşuyordum ofislerinde tek etek.
Ben bunları yaparken hiçbir titrim yoktu. Yani onlar açısından sokaktaki adamdan halliceydim. Bu erişim imkanı bana hala inanılmaz geliyor. Hem belli bir para ve yetenek yoğunluğu gerek, hem de yeterince eşitlikçi bir kültür.
Başka yerde mümkün olduğunu pek sanmıyorum. Neyse, dönelim tüm bunların konumuzla alakasına. Port numaraları diyorduk. Bunlar rastgele verilmezler.
Yaygın uygulamaların kullandıkları portlar herkesçe bilinir. TCP IPD'nin bir parçası bu. Örneğin DNS sorguları özel bir ayar yapılmamışsa 53 numaralı portu kullanırlar. Dolayısıyla servis dağılıcısı üstünde 53 ibaresi bulunan tüm paketlere çevirme yapabilir ve bunlar arasında kendi sunucularına gitmeyen varsa onların adres kısmını değiştirip kendine çekebilir.
Çoğu insan bunun farkında bile olmaz. Ancak yasaklı yerlere gitmeye çalışınca anlarlar belki. Ben burada tabii teknik yeterlilikten ve ekonomik teşviklerden bahsediyorum. Herhangi bir sansür emri olmasa da servis sağlayıcı trafiğiniz üstünde kontrol sahibi olmak isteyecektir.
Çünkü davranışınızı bu şekilde profilleyip paraya dönüştürebiliyor. Eşyanın tabiatı bu. O yüzden de kullanıcıyı koruyan kanunlar olmalı ve böyle kanunlar da var. Belli bir sitenin mahkeme kararıyla yasaklı olması başka bir şey, temel bir iletişim protokolüyle böyle oynamak, yönlendirmek, engellemek, şunu bunu yapmak bambaşka bir şey.
Düşünsene, Türk Telekom müşterisisin, evden Türknet'e gidemiyorsun. Veya Türksel hattın var, telefondan Vodafone sayfasına gitmeye çalışınca tekrar seni Türksel'e yönlendiriyor. Rezalet çıkardın. Böyle şeyler olmuyor.
Olmadığını umuyorum. Çünkü yasak ve yasağın çiğnendiği çok kolayca anlaşılıyor. Bahsettiğim DNS yönlendirmesi ise aslında çok daha kullanıcı düşmanı bir uygulama olmasına karşın tespiti daha zor. O yüzden yapan servis sağlayıcıları var.
Yalnız biz kanunları güzelce uygulayıp bu pratiği önlesek bile servis sağlayıcının elinde son bir koz var. Büyük bir koz. O da mesajlarımızın içini okumak. Şu ana kadar hep zarfın üstündeki bilgilerden bahsediyorduk.
Bunların işlevi içeriği doğru yere, doğru uygulamaya, doğru zamanda ulaştırmak. Artık o içeriğe bakıyoruz. Yani uygulama katmanına geçiyoruz. Aslında semafor telgrafında bile bir uygulama katmanı vardı.
Askeri mesajlaşmaları düşünün. Bir komutan tıpkı web sayfasına istek gönderir gibi Napolyon'a malzeme ve asker isteği gönderiyor. Kafasına göre 10 sayfa mesaj yazmaz herhalde. Belli bir yolu vardır onun.
Kim olduğunu, ne istediğini söyler, sonra sebebini açıklar, sonra saygılarıyla arz eder. Başka bir komutanın isteği de benzer bir formatta olacaktır. İnternetin de bundan farkı yok. Her uygulamanın kendine has bir dili ve kuralları var.
Bunu bilirsen içerikteki o sıfırları ve birleri anlamlandırabilirsin. DNS formatı da herkesçe bilindiği için o içerik rahatça okunuyor. Orada yazıyor kabak gibi. ekşisözlük.com hangi adreste?
Böyle sormuşsun. Bu sorgunun nereye gittiğiyle ilgilenmiyoruz artık. Çünkü artık kullanıcının ne yapmak istediğini biliyorum. Havadan kapmışım ben onu.
Eğer gitmek istediği yer yasaklıysa o sorguyu alıkoyabilirim. Yok yasak değilse hiçbir şey olmamış gibi o sorguyu salarım. Nereye gidecekse gitsin. Ama bir yandan da not düşerim.
Şu adres şu tarihte ekşi sözlüğe gidecek diye. Sansürse nokta atışı sansür, profilleme ise nokta atışı profilleme. Fakat daha bu başlangıç. Niye DNS ile yetinsinler ki?
O sorgudan sonraki esas bağlantınızın içine de bakabilirler. Tıkladığınız tüm linkler, gördüğünüz tüm sayfalar, bunlar hep servis sağlayıcınızdan geçiyorlar. O sayfadaki kelimelerden bile engelleme veya profilleme yapılabilir. Aynı şey videolar için de, e-mail için de, oyunlar için de geçerli.
Uygulamanın dilini biliyorsak onu çözüp analiz edebiliriz. İşte derin paket analizi denen şey bu. Ben bu noktada bir askerlik anısı daha anlatayım. Windsurf'ü dinlediğim o sabahtan yıllar sonraydı.
Muhtemelen yine aynı şort ve terliklerimle bir ofisteydim. Derin paket analizi teknolojisi geliştiren bir şirketin kendi şebekesini analiz ediyordum. Gestapo'ydum bir nevi. Kim nereyle konuşuyor?
Gerçek zamanını görüyorum. Şifrelenmemiş tüm mesajları okuyabiliyordum. Bu arada ilginç bir şekilde yasal bu. Kişisel bilgilerin gizliliği siz evinizdeyken korunuyor ama şirket ağlarında korunmuyor.
Birçok dava görüldü ABD'de bu konuda ve genelde varılan sonuç işverenin ağını kullanıyorsan mahremiyet hakkından feragat etmiş oldun çünkü mülk onun. O günlerde her gün işe gelip Torrent'le korsan yayın indiren birini yakalamıştık. Bu özellikle ilginç bir örnek çünkü Torrent trafiğini tespit etmek zordu. Bir sürü rastgele adrese bağlanıyor, her seferinde farklı port kullanıyor, uygulama bilgisinin bir kısmı da şifrelenmiş, zayıf da olsa.
Yani neye bakıp karar vereceğiz ama bu durumda bile derin paket analizi işe yarıyordu. Zira trafiğin genel davranışını, yani paketler hangi sıklıkta gidiyorlar, büyüklükleri nedir vs. bunları veri tabanındaki uygulama profilleriyle karşılaştırıp %95 ihtimalle torrent trafiğidir diyebiliyor. Benzer örneklerle eğitildikçe de o tahmin isabeti artıyor.
Makine öğrenmesi yapıyor bildiğin. Ben o çalışanı ispiyonlamadım. Ama birkaç gün sonra servis sağlayıcımız bize yasal uyarı gönderince işten atıldı. Çünkü onlarda da bizim kutudan varmış ve bir şekilde indirdiği filmleri de görmüşler.
Belki bir ara şifresiz çalışmıştır programı. Oradan yakaladılar. Eyleman da hak etti aslında yani korsanlık yapması gereken en son yerde yapmış. Ben bu işleri bırakalı çok oldu.
Aradan geçen yıllarda sağda solda koyun güdüp podcast hazırlarken bu cihazların nasıl geliştiklerini takip edemedim. Ta ki geçen güne kadar. Türkiye'de yerli bir DPI projesinde çalışmış Mustafa Kemal Gılor isimli bir yazılımcıyla konuşuyordum. Sağ olsun uzun uzun cevapladı sorularımı.
Gelinen nokta heyecan ve korku verici. Benim kullandığım cihazlar sadece inceleme ve raporlama yapabiliyorlardı. Engelleme için başka bir cihaz, band daraltma ve önceliklendirme için bambaşka bir cihaz gerekiyordu. Artık tek kutuyla hepsini hallediyorlar.
Tüm servis sağlayıcıların omurgasında böyle kutulardan yüzlercesi varmış. Ve hepsi merkezli biçimde yönetiliyor. BTK devasa listeler yayınlıyor. Hepsine birden bunu yükleyebiliyorlar.
Bu arada o liste de şifreliymiş. Dolayısıyla operatör de aslında kimi yasakladığını bilmeden yasaklıyor. Tahmin edeceğiniz gibi deprem zamanında Twitter'e uygulanan bant daraltma da bu cihazların marifetiydi. Gerçi o uygulamaya bant daraltması dememek lazım.
Twitter saatlerce ulaşılamaz haldeydi. Geçen gün Ulaştırma Bakanı canlı yayına çıkmış. Bunun sebebini soran sunucuya yanlış bir karar olsa zaten yapılmazdı dedi. Böyle dairesel mantık kura kura bir dakika oyaladı milleti.
O sorunun gerçek muhatabı kendisi değil zaten o kadar belli ki. Gerekli bir durum vardı ki bu yapıldı. Yanlış bir karar mıydı yoksa? Yok yani yanlış bir karar olsa zaten yapılmazdı zaten.
Sonuçta o zaman yapılması gereken bir konuydu. Sonucunda bunun bir teknik olarak da izahı var. O izahı da yaptık gerekli yerlere. Nedeni nedir peki yani?
Olağanüstü bir durum var, olağanüstü bir afiyet durumu var. Orada böyle bir şey yapılması gerekirdi demek. Neyse, sonuçta büyük biraderden kaçış yok gibi gözüküyor. Büyük ve derin biraderden ama enseyi karartmıyoruz.
Bu dünyada her şeyin çaresi var. Mustafa Sarıgül var bir kere, onu bir kenara koyalım. İkinci çare de şifreleme. Lakin her uygulamayı tek tek şifrelemek yerine önce eski dostumuz VPN'e dönsek ne de olsa tünel toptan şifreliydi.
Her şeyi onun içine koyarsak her şey de şifrelenmiş olur. Bu bizi kurtarmaz mı? Öncelikle birçok VPN uygulaması da BTK tarafından yasaklı. Ama onları engellemek güç olduğundan tüm operatörler her sene BTK'ya ceza ödeyip geçiyorlarmış.
Niye engellemek güç? Birinin VPN kullandığını tespit etmek çok kolay aslında. Belli başlı protokoller var, cihazlar da bunları tanıyor. Tanıyor da bu bir işe yaramıyor.
VPN sizin paketleri şifreleyip daha büyük paketler içinde iletiyor. İçerisi görünmediği için herhangi bir sınıflandırma mümkün değil. Mesaj sıklığı bile bir bilgi vermez. Çünkü aynı tüneli bilgisayarınızdaki birçok uygulama aynı anda kullanıyor.
Hangi mesajlar hangi uygulamanın onu göremiyor. Dışarıdan belli olan tek şey tünelin ucu. Ama o da çoğu zaman rastgele bir IP adresi. Arkasında kim bilir ne var.
Ee yeter ya tanımadığım yerlere giden bütün VPN trafiğini engelliyorum deseler. Bunu yapabilirler de bu da haberleşme özgürlüğüne aykırı olur. ve birçok sektörün iletişimini aksatacağı için başları ağrır. O yüzden de Türkiye'de 2016'dan beri yasaklanmaya çalışılan kişisel VPN uygulamaları halen de gayet yaygınlar.
Yalnız VPN'in ayarları yanlış yapılmışsa şöyle fantastik bir şey olabilir. Diyelim tünelin ucu Almanya'da bir yerde, siz Netflix'e gitmek istiyorsunuz. ''Nerede bu Netflix, mazlumu getirin bana.'' diye sorgu yolladınız.
O sorgu tünelden çıktı ve Almanya'daki bir yere gitmek yerine tünelin dışından gerisin geri Türkiye'ye sizin servis sağlayıcınıza gitmeye çalıştı. Hapisten tünel kazarak çıkmışsınız sonra ''Abi pardon ya en yakın otobüs durağı neredeydi?'' diye sormak için hapishanenin kapısını çalıyorsunuz. Ama bence daha gomiyi, tüneli kurabilmek için DNS sorgusu yaparken yakalanmak.
Mesela özhakikivpn.com adresine gitmeden önce soruyorsunuz bunun IP adresi nedir diye. E o sorgu şifreli değilse servis sağlayıcınız bunu görüp engelliyor sizi. Bu da neye benziyor?
Henüz hapisteyken herkesin ortasında dışarı tünel kazacağım da kazma kürek nereden bulabilirim diye bağırmışsınız. Müdürün kulağına gitmiş, planlarının suya düşmüş. O yüzden zaten bazı uygulamalar bu rezaleti yaşamamak için sorgu yapmadan tünel açarlar. Velhasıl VPN bizi servis sağlayıcımızın kem gözlerinden koruyor.
Ama bu VPN güvenlik sağlar demek değil. Youtube'daki videolar böyle söyleyebilir. İnanmayın çoğu bir VPN firmasının sponsorluğunda bu bölümde herhangi bir sponsorumuz yok. VPN'in yaptığı şey güvenlik sağlamak değil de güvenlik riskini başka bir noktaya taşımak.
Tünelin çıkış noktasını kontrol eden kim? Kullandığınız uygulama ve oradaki servis sağlayıcı. Dolayısıyla bunlar gittiğiniz her yerin logonu tutabilirler bu sefer, her mesajınızı inceleyebilirler vs. Normalde servis sağlayıcınızın yapabileceği her şeyi yaparlar.
Hele hele bedava bir VPN ise kesin bir çakallık yaparlar. Hayrına mı verecekler o hizmeti? Her ne kadar log tutmuyoruz deseler de buna güvenmek için hiçbir sebebiniz yok. Böyle diyen birçok uygulama sonra bir polis soruşturması başladığında o tutmadıkları logları çıkarıp çatır çatır veriyor.
Üstelik istihbarat servisleri içinde birer maden bunlar. Düşünün bir, bir istihbaratçı açısından hangisi daha pratiktir? Her büyük servis sağlayıcısına sızmak, onların taşıdıkları verileri gizlice işlemek, Ama muhtemelen en gizli verileri içerecek VPN trafiğine dokunamamak mı? Yoksa kendi VPN'ini kurup biz loglama yapmıyoruz, bedavayız, hızlıyız diye diye dünyanın dört bir yanından trafiği çekip sonra rahat rahat derin paket analizi yapmak mı?
Yanisi VPN tek başına gerçek bir güvenlik ve anonimlik sağlamaz. Anonimlik eksikliğini gideren bir teknoloji var yalnız. TOR isminde. The Onion Routing'in kısaltması TOR.
Burada tek bir aracı yerine üç aracı var. Bir sürü olası nokta arasından o bağlantı için rastgele seçiliyorlar ve her biri sadece bir önceki ve bir sonraki durağı görebiliyor. Yani ortadaki aracı ne sizin adresinizi biliyor ne de gideceğiniz yerin. Anonimlik böyle sağlanıyor.
Yavaş oluyor tabii bu yüzden. Pimpon topu gibi her mesaj oradan oraya oradan oraya en az 3 aracıdan geçiyor ama anonim. Bunu başarmak için ilettiğiniz mesajlar soğanın kabukları gibi kat kat şifreleniyorlar ve her kabuğu ancak bir sonraki aracı soyabiliyor. Soyduğunda da bir sonraki gideceği durağı görüyor.
Üçüncü aracı son kabuğu soyduğu için nihayet paketinizin gerçek hedef adresini görüyor. O noktadan sonra normal internet postasıyla yerine ulaştırıyor. Tamam güzel de bu Thor da sonuçta güvenlik riskini son noktaya ötelemiş oldu. Son aracıdan sonra internete salındığı trafik herhangi bir şifreleme kalmamış.
O noktadaki biri trafiği dinleyebilir. Tüm bunlardan çıkaracağımız ders şu. Korktuğumuz şey sansür olabilir, profilleme olabilir veya hacklenme olabilir. Kullandığımız kalkan VPN olabilir, Thor olabilir veya hiçbir şey olmayabilir.
Her halükarda mesajlarımızdaki uygulama bilgilerinin ayrıca şifrelenmiş olması lazım. Çünkü eninde sonunda açık internete çıkacağız ve orası hakikaten de vahşi batı gibi bir yer. Evet flarsızlar bugün bol bol kısaltma gördük. TCP, IP, DNS, NAT, VPN, TOR.
Bundan sonra tek bir harfimiz kaldı. HTTPS'deki S harfi. Gelecek bölüm modern dünyayı ayakta tutan bu şifreleme teknolojisi hakkında olacak. Ve böylece internet serisini de bitirmiş olacağız.
Bu seride ne yapmaya çalıştığımızı anlamanız benim için önemli. Bir yandan interneti katman katman inşa ediyoruz ama bunu soyut bir egzersiz olarak yapmak istemedim. Türkiye'de de güncel bir sorun olan anonimlik ve güvenlik açısından yaklaşmak istedim. O yüzden tüm çerçevemiz otorite, servis sağlayıcı ve bizim aramızdaki bir kedi fare oyunu.
Öyleyse sizi 3 soruyla baş başa bırakacağım. Şifreler neden bu kadar başarılılar? Mesela mobil bankacılığa bağlandığınızda Birilerinin hesabınızı görmeyeceğine neden bu kadar eminsiniz? İkinci soru, şifrelemeyi kırmadan onu ekarte etmenin bir yolu var mı?
İpucu babında şöyle sorayım, şirketinizin ağ yöneticisi sizin banka hesabınızı görebilir mi? Üçüncü sorum da, diyelim bu bölümdeki her şeyi dinlediniz. Her şeyinizi şifrelediniz. Hem DNA sorgularınız hem web trafiğiniz şifreli.
Bu halde bile tek tek nereleri ziyaret ettiğiniz görülebilir. Hatta geçenlerde 40. veya 50. gününü dolduran ekşi sözlük sansürü kısmen bu yolla uygulanıyor.
Yani her şeyi doğru yapsanız da sansüre takılabiliyorsunuz. Bu nasıl mümkün olabilir? Devlet süper bilgisayarlarla şifrelemeyi mi kırdı? Ben devam bölümünü hazırlayana kadar bu üç soruyu düşünün bakalım.
Bu arada uzmanlar için de bir not düşeyim. Elbette birçok şeyi atlıyorum, basitleştiriyorum. Mesela adres sistemi karışmasın diye MAC adresinden bahsetmedim. Yahut routerınızın adresinin muhtemelen bir cgnet adresi olduğundan.
Yahut servis sağlayıcıların kendi aralarındaki konuşma dili olan BGP'den. Sonuçta her konuda olduğu gibi bunun da detayına girince işler biraz cıvıyor, dengeyi tutturmamız lazım. Hoşgörünüz o yüzden. Ben size bu bölümde sponsorumuz yok dedim ama patronlarımı kastetmedim tabii.
Sizler en güzel IP adreslerine, en hızlı VPN'lere, en şifreli DNS'lere layıksınız arkadaşlar. Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Salih Ünal, Savaş Günata, Erman Korkut, Mr. X, Tunç Mart, Can Karakuş ve Işıl Arıcan. Yakında muhtemelen yine boru gibi sesimle burada buluşacağız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.