
3.104 kelime · ~16 dk okuma
Bugün haberleşme temalı serimizin son kısmına geldik ama son kısım son bölümle aynı şey değil. Ben her zamanki gibi gaza gelip bir sürü şeyden bahsettiğim için, resmen internete anlattığım için bunu da parçalara böldüm. Valla bu çok da sürpriz değil aslında. Benim yıllarca uğraştığım işlerdi bunlar.
Asıl mucize bu ana kadar sizin kafanızı bunlarla ütülememiş olmam. Bugün de 1790 yılına yolculuk edeceğiz. ilk modern haberleşme sisteminin ve onu hackleyerek borsadan vurgun yapan iki kardeşin hikayesini anlatacağım. Şimdi aranızda fularsız taklidi yapan fularlılara ayıracak bir soru sorayım.
Uzun mesafe iletişimde kullanılan görsel işaretlere ne denir? Doğru cevap semafor. Akla gelen ilk örneği dumanla haberleşmedir. Çin Seddi boyunca bu şekilde haber iletildiği biliniyor.
Aslında bugün bile kullanılan bir yöntem. Papa seçimlerinin sonuçları farklı renkteki dumanlarla duyuruluyor. Alternatif olarak bazı yerlerde ateş kullanılıyor. Birbirini gören tepelerde sırayla ateş yakılarak haberleşiliyor.
Bunun avantajı gece daha iyi çalışması ama en fazla bir bitlik veri iletebiliyor. Yandı veya yanmadı. Yani düşman geldi veya gelmedi. Şimdi size bir başka soru.
Bu sistemi geliştirebilir misiniz? İpucu vereyim. Ateşle suyu bir arada kullanacaksınız. Böyle bir sistemi 2300 sene önce Yunanistan'da akıl etmişler.
Hidrolik semafor deniyor. İki uzak noktaya aynı büyüklükte bir kova konuluyor. İçi su dolu. Suyun içinde de bir çubuk var.
Üstünde belli aralıklarla atılmış çentikler. Bunlar belli mesajlara denk geliyor. Kova dolu olduğu için su en üstteki çentikte. Sistemin kapalı hali bu.
Bir taraf haber iletecekse, Önce senkronize oluyorlar. Bunu da bir meşale yakarak yapıyorlar. Sen yaktın ateşini, karşı tarafta bunu gördüğünü onaylamak için kendi meşalesini yakıyor ve o anda kovanın altındaki musluğu açıyorlar. Su doğru çentiğin seviyesine indiğinde mesajı yollayan taraf ateşini söndürüyor ve iki tarafta hemen musluğu kapıyorlar.
Yani ateş aslında su seviyesini iletmekte kullanılan bir araç oluyor. Su seviyesi de önceden belli birkaç mesajdan birine iletmek için kullanılıyor. Harika aslında, ilk duyduğumda çok sevmiştim. Ama pratikte biraz kısıtlı.
Senkronizasyon zor olduğu için epey bir hata payı bırakman lazım. Suyun tam aynı seviyede olmayacağını farz etmen lazım. Bu da demektir ki az sayıda kod ileteceksin. Gerçek bir mesajlaşmadan ziyade uyarı sistemleriydi bunlar.
Son bir örnek daha var, bayraklar yoluyla karmaşık mesajlar iletilebiliyor. Ama bunların da etkili menzili kısa. Uzun mesafe haberleşme ağı kurmak inanılmaz pahalı olur. O yüzden asırlar boyunca hiçbir teknoloji hızlı atlarla veya gemilerle iletilen mektupların yerini tutamadı.
Ta ki 18. yüzyıl Fransasına kadar. Claude Chop isimli bir mucit gayet basit bir sistem üstünde çalışıyordu. Makaralarla kontrol edilebilen birkaç metrelik çubuklar bir kulenin üstüne yerleştirilmişler, farklı semboller oluşturuyorlardı.
Her sembol bir harfe veya bir rakama denk gelse, uzaktaki bir kulenin bu mesajı okuyup tekrarlaması mümkündü. Diyeceksiniz ki bunun ne farkı var bayraktan? Bu sistemi mümkün kılan esas teknolojik yenilik teleskoptu. Her kule haberleşme hattı boyunca önceki ve sonraki kuleye bakan iki teleskoba sahipti.
Bu sayede işaretleri çok uzaklardan görebiliyorlardı. Ortalama kule mesafesi 10 kilometreydi, bazı yerlerde 30 kilometreyi bile aşıyordu. Tabii teleskopun icat tarihini bilen bir flarsız enterseniz bu açıklamaya biraz burun kıvırmışsınızdır. 1600'lerden biri ne oluyordu diyorsunuzdur.
Oldu bir şeyler, evet. Kendi mikroskop ve teleskoplarını bizzat tasarlayan Robert Hooke vardı mesela. İngiliz Kraliyet Akademisi'ne bir semafor taslağı sunmuştu. Ama proje hiçbir zaman uygulanmamış.
Çünkü koca bir haberleşme ağını kurup işletmek için teknoloji dışında başka şeyler de lazım. Sağlam bir bürokrasi, yeterli bir iç güvenlik, belli bir ekonomik gelişmişlik. Sonra da bu potansiyelin bir siyasi irade etrafında somutlaşıp eyleme dönüşmesi lazım. O itkiyi de Fransız devrimi sağladı.
Bir kere devrimin şapa özel bir getirisi oldu. Kardeşlerinden biri yeni meclisin üyesiydi. Bu projeyi meclise sunmasına ön ayak oldu. Zaten hemen ardından da devrim savaşları başladı.
Çevre ülkeler monarşiyi restore etmek istediler. Devrimin yayılmasını istemiyorlardı. Dolayısıyla hızlı haberleşmenin önemi arttı. ŞAP'ın deneylerine epey kaynak ayırdılar.
Zaten mevcut posta sistemi de kralcılarla dolu. Yani devrimi yapmışsın ama kurumlarda eski insanlar var. Savaşın başlarında da kralı idam edip cumhuriyeti ilan etmişsin. O yüzden postaya paralel olan, kendi kontrolünde olan ayrı bir haberleşme sistemi iyice önemli.
Bu şartlar altında birkaç sene içinde ilk operasyonel hat kuruldu. İronik olarak bu haberleşme ağının çoğunu inşa edecek rejim bir monarşi olacaktı. Gerçi Napolyon kendisini imparator ilan ettiğinde dahi halen cumhuriyetin devam ettiğini savunuyordu. En azından resmi ünvanlarından biri İtalya kralıydı.
Monarşi kısmı o. İronimiz hala sağlam. Napolyon'un askeri ihtiraslarına paralel olarak haberleşme ağı da genişledi. Bir noktada 4800 km boyunca dizilmiş, tam 550 kuleden oluşuyordu.
Hatta Napolyon mobil istasyonlar yaptırmış, seferlerini de cephelere götürüp orada kullanmış. Napolyon savaşlarının etkisiyle birçok Avrupa ülkesinde benzer ağlar kuruldu. İsveç'te, İtalya'da, İngiltere'de, Rusya'da, Portekiz'de. Yine de Fransa'daki en büyük olarak kaldı.
Tarihsel bağlamımız bu. Yalnız Shapp da boş adam değil. Yani sadece doğru yerde doğru zamanda iki çubukla teleskobu bir araya getirdi diye meşhur olmadı. Haberleşmeyi epey hızlandıran bazı yenilikler yaptı.
Bir kere önce kolların tasarımını biraz değiştirdi, olası sembol sayısını arttırdı. Bir versiyonunda 92 ayrı sembol oluşturabiliyordu. Hatta bunları çifter çifter kodlamayı akıl etti. Bu sayede iki tane sembol ile 92'nin karesi yani 8464 tane farklı kod iletebiliyordu.
Dolayısıyla artık sık kullanılan kelimeler veya cümleler şıp diye gidebilirdi. Kalan mesajları da harf harf iletebilirdi. Gayet esnek bir sistem. Ama sembol sayısını arttırmak yeterli değil.
Esas mesele, bunları sorun çıkarmadan iletecek bir dizi kural oluşturmakta, yani protokolde. Protokol kısmı çok omelli olduğu için biraz üstünde duracağım. İnternetin temeli bu çünkü. Bir haberleşme protokolünü katman katman düşünmek faydalı olacaktır.
Her yerde de en temelde fiziksel katman var. Çubukların oluşturduğu sembollerden bahsediyoruz ve semboller arası geçiş de fiziki bir şey. Burada yaklaşık 30 saniye süren belli bir dizi hareket sonucu yeni sembole geçiliyor, o sembolde belli bir süre gösteriliyor, sonra bir sonraki sembole geçiş. Tıpkı bugün bakır tellerin elektrik taşımaları gibi.
O elektriğin voltajı belli bir sıklıkta değişiyor veya fiberoptik kabloların belli bir süreyle yanıp sönerek ışık taşımaları gibi. Bu ışık ve voltaj sıfır veya bir olarak yorumlanıyor, semofor sisteminde de belli harfler veya kelimeler olarak yorumlanıyor. Tamam, fiziksel seviyede sembol iletmeyi anladık. Bir bakıma konuşmayı söktük diyelim.
Ama konuşmakla muhabbet etmek farklı şeyler. Muhabbetin ekstra kuralları var. En basitinden başkası konuşurken onun sözünü kesemezsin. Yani ortamı önce biraz gözleyeceksin, hattın meşgul olmadığından emin olacaksın.
Sonra komşu kulenin beni dinlediğinden emin olmalıyım yoksa sözlerim boşa gidebilir. O Yunan meşalecilerin yaptığı gibi kısa bir sinyalleme gerek. Yalnız bir muhabbette söz alan birinin kısa bir hikaye mi anlatacağını yoksa 10 dakika boyunca sizi esir mi alacağını bilseniz fena olmaz mıydı? Bu pratikte zor ama semafor anında kolay.
Çünkü mesajımın uzunluğunu harfi harfine biliyorum. Önceden bunu bildirirsem herkes hattı ne kadar meşgul edeceğimi anlar. O süre içinde de konuşmaz. Tabii bunun yetmediği durumlar olabilir.
Mesela Paris'ten Salzburg'a doğru bir mesaj yola çıktı. Meydanı boş sanan Salzburg da Paris'e başka bir mesaj yollamaya başladı. Yanlış bir şey yapmadılar. Zamanlamaları kötüydü sadece.
Bunlar bir noktada çakışacaklar. Siz de bahtsız kule operatörü olarak tam çakıştıkları noktadasınız. Bu çakışmayı şimdi nasıl çözeceksiniz? Bunu oturup önceden planlamanız lazım.
Bakın bugünkü cihazlarımızın da hiçbir farkı yok. Siz beş arkadaş yemektesiniz, birbirinizin sözünü kesmeden konuşmaya çalışırken masaya koyduğunuz telefonlarınızda birbirlerinin sözünü kesmeden baz istasyonlarıyla veya birbirleriyle konuşmaya çalışıyorlar. Bunun ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu bence yeterince fark etmiyoruz. Hepsi farklı farklı markalarda telefonlar.
Farklı ülkelerde üretilmişler, farklı yıllarda, farklı işletim sistemleri var ama hepsi de muhabbet kurallarını bilip riayet ediyorlar. Bunlara ek olarak hataya da biraz toleransımız olmalı. İlla ki dilimiz sürüşecektir. Mesela Smiley işareti yollamışım karşıya, tam o sırada araya sis girmiş, kuleye kedi kaçmış, ortalığı dağıtmış, karşısı bu sembolü anlamadı veya patlıcan sembolü olarak gördü, öyle iletecek, durduk yere diplomatik kriz yaşanacak.
Böyle bir hatayı hemen fark etmem için alıcının benden kopyalayıp bir sonraki kuleye ilettiği sembolü de takip etmem lazım. Eğer benimkiyle aynı değilse, orijinal mesajıma devam etmiyorum. Araya özel bir karakter yerleştiriyorum. Bu karakter diyor ki, hop, en son sembolü sil.
Birazdan doğrusunu göndereceğim. Backspace tuşu bir nevi. Hatalı sembol tüm hat boyunca ilerleyecek. Onu engelleyemem.
Ama hemen ardından yolladığım geri al sembolü de tüm hat boyunca ilerleyip herkese ulaşacağından sorun yok. Hatayı silecekler. Bunu aklınızda tutun. Önemli olacak.
Şimdi geldiğimiz noktada konuşmasını ve muhabbet etmesini biliyoruz. Biliyoruz da tam olarak kimle muhabbet ediyoruz? Önce komşumuzla muhabbet ediyoruz. O kendi komşusuyla böyle böyle hattın sonuna kadar yayılıyor.
Yani aslında mesajım herkese gidiyor. Odanın ortasında durmuş herkese bağırıyor gibiyim. Bir broadcast sistemi bu. Ama ya belli biriyle konuşmak istiyorsam?
Hem ağın kalanını meşgul etmemiş olurum, hem de potansiyel bir güvenlik riskini azaltırım. Bu mesaj Paris'ten geliyor, Bordo'ya gidecek. Ötesine yollamayın. Bunu diyebilmem için bir adres sistemi şart.
Bu da o kadar basit bir şey değil. Bir kere herkeste bir adres defteri olacak. A büyüdükçe de, yeni kuleler eklendikçe de herkesin adres defteri güncellenecek. Ve son olarak mesajlarda adres bilgisini iletmenin bir standardı olacak.
Mesela her mesajın ikinci sembolü gönderinin adresi, üçüncü sembolü alıcının adresi olabilir. Bu kurallara posta sisteminden aşinayız. Alıcının adresini zarfın belli bir bölgesine yazıyoruz. O adresin belli bir formatı var.
Bilmem ne caminin yanı falan yazmıyoruz oraya. Yani umarım yazmıyorsunuzdur. Kendi adresimizde başka bir bölgeye yazıyoruz. Tüm postacılar bunları okuyabiliyorlar.
Rota'nın tamamını bilmeseler bile en azından bir sonraki durağı biliyorlar. Orada başka bir postacı devralıyor. Adresler de zamanla değişebilir ama postacıların kafası karışmıyor. İnternetteki posta sisteminin adını hepiniz biliyorsunuzdur.
IP. İnternet protokolü. Yaratıcılıkta sınır tanımamışlar. Şimdilik dikkat çekmek istediğim nokta şu.
IP adresi denen şey, protokolün ufak bir parçası sadece. Tıpkı kule kodlarının buradaki adres protokolünün bir parçası olması gibi, onun da genel protokolün bir katmanı olması gibi. Evet, nasıl grupladığınıza bağlı olarak 3 veya 4 katman tırmandık. Şimdilik bize bu kadarı yeterli.
Bütün kule operatörleri bu kurallara göre eğitiliyorlar. Başka ülkelerdekiler de başka şekillerde eğitiliyorlar. Mesela İsveç'teki sistem çubuk yerine kepenk kullanıyormuş ve daha hızlıymış. Portekiz'deki sistem apayrı bir şey.
Fiziksel katman da farklı, üst katmanlar da farklı. Eğer bu ağalar aynı protokol üstünde anlaşmış olsalardı, yönetimleri farklı olmasına rağmen birbirleriyle konuşabilirlerdi. Yahut uç noktalarda ortak bir istasyonları olsa, oradaki operatörler mesela iki protokolde de eğitilmiş olsalar, iki dili konuşan insanlar gibi, bunlar da ağaları bağlayabilirlerdi birbirlerine. Gerçekte böyle bir şey olmadı bildiğim kadarıyla.
Bir güvenlik zaafı. Ama yakın bir şey oluyordu. İki ağ arasındaki en yakın noktaya mesajlar ulaşıyor. Oradan sonra daha geleneksel yollarla diğer ağın ucuna iletiliyorlar.
O yüzden tırnak içinde de olsa bir internet bu. Bu arada kulelerdeki çalışma şartları epey ağırmış. Ara istasyonlarda sadece iki kişi var. Sabahtan akşama kadar oradalar.
Yan gelip yatamıyorlar. Sürekli mesaj gözlemek zorundalar. Çünkü herhangi bir mesaj gecikirse, geciken dakika başına yeğenmiyelerinin beşte biri kesiliyor. Yani beş dakikalık toplam gecikme bedavaya çalışmak demek.
Velhasıl bu zavallıların fedakarlıkları ve şapın yaratıcılığı sayesinde mesajlaşmanın isabeti ve hızı epey arttı. Paris-Strasbourg hattı 400 km, Napolyon'un oğlunun doğum mesajı, herhalde uzun bir mesajdı birazcık, 1 saat içinde varmış. Aynı mesafeleri atla gitmek birkaç gün sürüyordu. Yani onlarca, hatta yüzlerce kat hızlanma var.
Üstelik mesajların kaybolma riski de az. Müthiş bir ilerleme bu. Hatta haberleşme tarihinde tek seferde yaşanan en büyük sıçrama bu olabilir. Mesela telgrafın yol açtığı ilerleme bu kadar dramatik değil.
Daha ucuz, gecede çalışıyor, daha iyi ama hız farkı o kadar büyük değil. Üstelik sabotaja da müsait, herkes telleri kesebilir. Zaten biraz da o yüzden telgraf keşfedilir keşfedilmez her yere yayılmadı. Morse mesela kendi versiyonunu 1838'de keşfetmişti.
Bunu Fransıya satamadı bir türlü. Oradaki semafor ağı ta 1880'lere kadar aktif kaldı. Telgraf demişken ilginç bir etimoloji parantezi açayım. Schab kendi sistemine hızlı yazıcı manasına gelen takigraf adını takmıştı.
Askeriye ise bir diplomatın önerdiği ve uzak yazıcı manasına gelen ismi tercih etmişti. Telegraf. Televizyon uzak görüntü, telefon uzak ses, telegraf da uzak yazı. Bu kullanım oturdu.
Yani orijinal telgraf buydu aslında. Sonraları elektrikli telgraf çıkınca bu sisteme semafor telgrafı gibi isimler takılmış ki semafor da yine Schapp'ın uydurduğu bir bileşik kelime. Yunanca işaret taşıyıcısı manasına geliyor. Evet fullerler belirdi mi boynumuzda?
Güzel. Şimdi bu telgraf yüksek hızın yanında bir miktar güvenlik de sağlıyordu. Sonuçta kuleler herkesin görüş alanında, haberleşme herkese açık aslında ama belli bir protokol ile iletilen bir sürü farklı sembolü okuyabilmek için bir kod defteri lazım. O defteri güvende tuttuğun sürece kule çalışanları dışında kimse mesajları okuyamaz.
Hatta tüm çalışanlarına güvenmene de gerek yok. Kod defteri sadece haber alıp verecek büyük istasyonlarda olabilir. Ara istasyonlardakilerin kod defterine ihtiyacı yok. Daha başında ne olacak da haber iletecekler?
Birkaç tane acil durum mesajı dışında hiçbir şey öğrenmeseler de olur. Onların görevi gelen sembolleri bir sonraki durağa iletmek, ne ilettiklerini bilmeden. Monte Cristo Kontu romanında bir operatör tam da bundan yakınıyor. Tüm gün ne yaptığını bilmeyen bir makine gibiyim, diyor.
İnsanlığını yitirdiğinden bahsediyor. Tamam, onlar sayesinde biraz daha güvenli oldu sistem. Ama bir adım daha ileri gidebilirim. Büyük istasyonlardaki operatörlere de güvenemem.
Düşünsenize, Paris'teki tüm devlet ve ordu birimlerinin iletişimleri o ana istasyondan geçecek ve başka ülkelerin casuslarının ağzının suyu akmayacak, öyle mi? O kod defterini ilk günden çalarlar. Hatta orayı kendi istihbarat karargahlarına çevirmek için yarışırlar. Bu yüzden de mesajın içeriğinin önceden şifrelenmesi şart.
İki komutan haberleşecekse yazdıkları mektup daha kendi ofislerini terk etmeden şifrelenmiş olmalı. Operatör de o içeriği anlamadan kendi kod defterindeki sembollere göre kodlar diğer uca sağlam bir şekilde ulaştırır. Burada neyi anlattık biliyor musunuz? Uçtan uca şifrelenmiş bir mesajı şifreli bir tünelin içine yerleştirmeyi.
Bu haliyle epey sağlamız gibi görünüyor. Öyleyse kritik soruyu sorayım. Böyle bir sistemin başına gelebilecek en kötü şey, birilerinin o mesajları okuyabilmesi midir gerçekten? Başka bir güvenlik açığı olamaz mı?
Ya bir istasyon haberleşmeyi sabote etmek isterse? Mesajların içeriğini değiştirerek iletirse? Buna ortadaki adam saldırısı deniyor. Kulaktan kulağa oynarken bozgunculuk yapmak gibi.
Bugün her haberleşme sisteminin bu saldırıya karşı dayanıklı olmak zorunda olduğunu biliyoruz. Aslında SHAP'ın sistemi dahi biraz dayanıklıydı. Hata kontrolünden bahsettik ya, mesajı ilettiğim kuleyi gözlüyorum. Onların bir sonraki kuleye ne ilettiklerini biliyorum.
Ona göre uyarı gönderiyorum. Eğer bu uyarı sinyallerime aldırmazlarsa, bir acil durum mesajı yollarım ters yöne. şu Noğlu Kule'dekiler garip garip işler yapıyorlar derim, emniyet kapılarına dayanır. Lan sen ne güzel tweetler atıyorsun öyle diye alıp götürürler.
Bu yüzden de ortadaki adam saldırısı zor gözüküyor. Ama işte iki banker kardeş sistemin bir açığını değerlendirerek tam da bu yöntemle onu hacklediler ve zengin oldular. Blanc kardeşler Bordeaux şehrinde hazine bonosu alıp satıyorlardı. İşleri bu.
Ve yaptıkları şey aslında gayet basit. Paris Borsası'ndaki haberleri Bordeaux'da yaşayan herkesten önce öğrenip ona göre pozisyon almak. Paris-Bordeaux arası 600 km. Finans haberlerinin ulaşması günler sürüyor normal yollardan.
Bir şekilde semafor telgrafını kullanabilirsen geleceği görmeni sağlayan bir süper güç elde etmiş oluyordun. Gerçi ben bu durumda bile para kaybetmeyi başardım ya neyse. Şimdi bu olay 1830'larda yaşanıyor. Semafor Ağı'nın 1800'lerin başında kurulduğunu biliyoruz.
Öyleyse niye finans haberlerinin gelmesi günler sürsün? Schapp icadını ticarileştirmek için epey uğraştı. Tek potansiyel müşteri askeriye değil sonuçta. Fabrikalar, limanlar bunlar birbirleriyle haberleşip sipariş geçebilirlerdi.
Gazeteler gerçek anlamda günlük olabilirlerdi. Ve borsa haberleri de anlık yayılabilirdi. İki kasaba arasında bir hat çekersin, kullanmak isteyen herkesi kiralarsın. Belki gönderilen sembol başına para istersin.
Belki aylık kota koyarsın, aklına ne geliyorsa. 19. yüzyıl telekom operatörüsün işte. Ama BTK buna engel oldu.
Pardon, Napolyon buna engel oldu. Haberleşme halka güç verecek bir şey olduğundan devleti korkutmuş olmalı. Özel telgraf hatları yasaklandı. Mevcut sistemi de sadece ordu ve resmi kurumlar kullanabilecekti.
Tek bir istisnası vardı bunun, milli piyango sonuçları. Milli piyango da hile hurda olmaması için o haberleri acilen iletiyorlardı. Şimdi saçmalığı düşünebiliyor musunuz? Yanı başınızdaki vali konağı, ne bileyim donanma karargahı, Dakikalar içinde Paris'te konuşuyor.
Ama siz günlerce bekliyorsunuz. Ve bu uygulama on yıllarca devam ediyor. İnsanlar bu düzen içine doğup, yetişip, çoluk çocuk sahibi oluyorlar. Yani ben çıldırırdım herhalde.
Tarihin hiçbir döneminde toplumun değişik kesimleri arasında bu derece bir haberleşme asimetrisi yaşanmamış olabilir. İşte bu asimetri de bizim kardeşlere yaradı. Dahiyane bir ortadaki adam saldırısı gerçekleştirdiler. İlk adımın dahiyane bir yanı yok gerçi.
Rüşvetle bir kule operatörü bağlıyorlar. Fakat operatör kafasına göre mesaj gönderemeyeceğini biliyor. Altının fiyatı düştü diye mesaj yollasa, bordadaki istasyon şefi ne oluyoruz diyecek. Şifresiz bir mesaj gelmiş, bunu okuyabiliyorum ve borsadan bahsediyor.
Hadi onlar bir şey demese, resmi kayıtları sonradan inceleyenler durumu fark edecekler. Yine bakın Monte Cristo kontunda böyle bir sahne var. Kont operatöre rüşvet verip kendi özel mesajını resmi mesajmış gibi yollamasını istiyor. Ne mesajı yolladığını söylemeyeyim spoiler olmasın.
Adam da diyor ki ya bunu anlarlar beni yakarlar. Kontta şak diye çıkarıp 5 senelik maaşına denk altın veriyor. Duma o hikayeyi Blanc kardeşlerin yaptıklarından 10 sene sonra yazmış. Olan bir taneden haberi vardı yani ona gönderme biraz.
Öyleyse bizimkiler öyle bir sistem bulmalılardı ki mesajlar şüphe uyandırmadan gitmeli ve bir şekilde kayıtlara geçmemeliydi. Bunu normal mesajların içine bir takım hatalar yerleştirerek başardılar. Hatalı sembol hat boyunca ilerliyor, kimsenin umurunda değil, ne olduğunu anlamıyorlar. O sırada aa kusura bakmayın yanlış olmuş diye bir geri al sembolü yolluyorsun.
Bu da hat boyunca ilerliyor. Sonunda ikisi de Bordo'ya ulaşınca orada şüphelenmeden hatayı düzeltiyorlar, yazışma kayıtlarına geçirmiyorlar. Sanki o işaret hiç gönderilmemiş gibi. Ama tabii ki onu dışarıdan izleyen bir işbirlikçi vardı.
Eski bir kule operatörü bu. Bordo'ya en yakın kuleyi gözetliyor belli saatlerde. ve geri al sembolünü gördüğü anda diyor ki öncesindeki sembol önemli olabilir. Eğer bu önceden kararlaştırdıkları bir sembol ise bankerlere iletiyor.
Yalnız bu haber doğrudan Paris'ten gelmiyor. Rüşvet verdikleri operatör yol üstündeki Tur şehrinde. Sebebi de Tur istasyonunda da bir kod defteri bulunması ve orada hataların düzeltilmesi. Eğer Paris'ten yanlış bir karakter gönderip sonra sildirirsen, bu hata Bordeaux'a ulaşmayacak.
Hatalı sembolü burada enjekte etmen lazım. Yani kelimenin tam anlamıyla ortadaki adam saldırısı. Tam yarı yoldasın. Peki Paris ile Tour arasında nasıl iletişim kuruyorlardı?
Yaratıcılıklarını konuşturmuşlar burada. Her kumaşın ve rengin önceden belli bir anlamı var. Operatör ona göre mesaj iletiyor. Böyle böyle tam iki sene hiç yakalanmadan devam ettiler.
Daha da devam ederlermiş aslında ama turdaki operatör ölümcül bir hastalığa yakalandı ve hikayenin versiyonuna göre ya ölüm döşeğinde suçunu itiraf etti ya da yerine geçmesini istediği birine komployu anlattı. O kişi de ispiyoncu çıktı. Her şeyde olduğu gibi komploların da en büyük güvenlik açığı insan. İşin yalnız en komik yanı ne biliyor musunuz?
Blanc kardeşler yargılanıp suçlu bulundular ama zindanlarda çürümediler. Hatta ve hatta kazandıklarının iadesi bile istenmedi. Zira böyle bir şey daha önce teknik olarak imkansız olduğu için bunun hakkında tanımlı bir suç da yoktu. Haberleşme ağımızı kendi amaçlarınız için hacklediniz diye suç mu uyduracaklar?
Sadece düz rüşvetten suçlu bulunup ufak bir cezayla atlattılar. Her şey de yanlarında kar kaldı. Evet flarsızlar, burada duralım. İlk modern haberleşme ağını ve ilk siber saldırıyı öğrenmiş oldunuz ve o bahaneyle de bir yandan internetin temelini öğrenmiş oldunuz.
Fiziksel katman, hat erişimi, adresleme... Bir sonraki bölüm de bu adres katmanından başlayarak sansür ve izleme yöntemlerini anlatacak. Yani en ilkel ve basit sansür yöntemi tabii ki fiziksel bağlantıyı kesmek de onu yapan pek yok. Tüm ekonomiyi çökerttiği için esas eğlence IP adresiyle başlıyor.
Postacılarımız zarfların üstündeki adresleri okuyarak haberleşmemizi nasıl engelleyebilirler, biz kendimizi nasıl koruyabiliriz? Bunları öğreneceğiz ve interneti temelden kat kat inşa etmeye de devam edeceğiz. Dinleyen herkese teşekkür ederim. Hepiniz adeta birer Monte Cristo kontu, kontesisiniz.
Özellikle de Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Emine Tekerek, Sezer Sunar, Bahadır Batır ve Emel Ctr.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.