
7.880 kelime · ~39 dk okuma
Sanayileşmiş dünyanın hükümetleri, siz çelik ve etten oluşmuş yorgun devler. Ben zihnin yeni merkezi olan siber uzaydan geliyorum. Gelecek adına siz geçmişin bizi yalnız bırakmasını istiyorum. Aramızda istenmiyorsunuz.
Toplandığımız yerde hiçbir hükmünüz geçmez. Bağımsızlık bildirgesinden bir alıntıydı bu ama hangi bağımsızlık bildirgesinden? Birazdan açıklayacağım. Önce 1-2 dakika benden haberler.
Konu bir yere kaçmıyor nasıl olsa. Bugün sesim biraz cansız geliyor olabilir. Çocuğu kreşe başlatır başlatmaz ailecek hasta olduk. Bekliyorduk zaten bunu ama yani ilk günden de virüsü getirmezsin eve.
Her gördüğünü yalamış herhalde bizimkisi. Ben aslında hasta olmayı çok severim. Ayarında hasta olmayı yani. Bir rahatlamaya yol açıyor.
Nasıl olsa üretken bir şey yapamayacaksın. Otur limonlu çay iç ve film izle bütün gün. Tüm sorumluluklarını rafa kaldırabiliyorsun vicdan azabı çekmeden. Ama ailecek hasta olmanın gerçekten hiçbir ihyanı yokmuş.
Yani Polyana'yı getirsen, bu bardağın dolu tarafını göster desen kaçar gider oradan. Sorumlulukların rafa kalkmadığı gibi katlanarak artıyorlar. Ben de geçmiş hayatımda mühendis olduğumu hatırlayıp ilaç alımlarımızı optimize etmeye kalktım. Tam benim enerjim düşerken eşiminki yükselecek şekilde bir program yaptım.
Böylece her an en azından birimiz işe yarar vaziyette olursa. Hanedanımız bu duraklama ve gerileme dönemini kazasız belasız atlatırdı. Tabii ki hiçbir şey aramadı. Çünkü her bünyenin ilaçlara tepkisi farklı.
Aynı bünyenin tepkisi de günden güne farklı. Bütün planlarım suya düştü. Hani bir laf vardır ya, şu mektepler olmasa marifi ne güzel idare ederdim. Zamanı Eğitim Bakanı tarafından söylenmiş.
Esasen hiciva maçta söylenmiş bu arada. Benimki de onun mühendis versiyonu. Dünya bu kadar karmaşık olmasa her şeyi ne güzel optimize ederdim. Tamam, haberler bu kadar.
Dönelim baştaki alıntımıza. 1996 yılında John Barlow Perry isimli bir internet aktivistinin Davos'ta yayınladığı bildirgenin başlangıcıydı o. O yıl ABD'de modern zamanların ilk büyük telekom yasası meclisten geçmişti. Sözde diregülasyon amaçlıydı ama internet için müstehcenlik kuralları da getirmiş bir yandan.
Yani öyle bir dönem ki internet çok yeni değil, hakkında yasalar oluşturulacak kadar bir olgunluğa sahip ama onun üstünden idealist düşüncelerin, hayallerin şekillenebileceği kadar da genç ve diri. Bu atmosferde işte bazılarına göre internet fiziksel olmadığı için herhangi bir ülkenin sınırları içinde sayılamaz ve onun kanunlarına tabi olamaz. İnternet kendisi için gereken düzenlemeleri yine kendisi yaratır. Bedenlerimiz fiziksel olsa da yeni neslin zihinleri artık bu yeni boyutun vatandaşlarıydılar.
Bildirgenin devamında şöyle bir kısım var zaten. Kendi çocuklarınızdan korkuyorsunuz çünkü onlar bu dünyanın yerlileri iken siz hep göçmen olarak kalacaksınız. Bu 27 sene öncesiydi. Benim gibiler yaşlı hissetsin diye söylüyorum.
2050 yılı size ne kadar uzak geliyorsa kulağınıza, 96 yılı da şu an bize o kadar uzak. Bu 27 senede internet öyle kendi kanunlarını düzenleyen, kendi seçimlerini yapan paralel bir evren haline gelmedi. Çelik ve etten oluşmuş o yorgun devler, otoritelerini gayet güzel biçimde hissettirdiler. Herkes kendi BTK'larını kurdu, yani ulus devletlerin sınırları internette de hissedilmeye başlandı.
Bugün konumuz E-Demokrasi, demokrasilerin geleceği. 27 sene önceki o internet öncülerinin hayal ettikleri şeylerle bugün konuşulan şeyler biraz farklı. Artık pek kimse dünyadan kopup sanki öyle Mars'a gitmişçesine kendi ütopyasını tasarlamayı düşünmüyor. Devlet denen şeyin bunu yedirmeyeceğini anladık, kabullendik.
Onun yerine bildiğimiz demokrasilerin, bildiğimiz sorunlarının teknolojiyle azaltılabileceğine hatta aşılabileceğine dair bir umut var. Umuttan da ötesi aslında. Pratikte uygulanıyor hali hazırda. Estonya, 2005 yılından beri internet üstünden oylama yapan bir ülke.
Fakat benim ilk başta yaptığım hataya düşmeyin. E-Demokrasi, öyle birkaç senede bir yapılan seçimlerde oyunuzu zarf yerine dijital olarak göndermekle sınırlı bir şey değil. Onun devrimsel bir yanı olmazdı zaten. Başka boyutları var bu işin.
Birçok yerel yönetim, insanların yerel politikaya katılımlarını arttırmak için girişimler başlatmış. Decide Madrid diye bir platform var örneğin. Her vatandaş herhangi bir yerel düzenleme teklifinde bulunabiliyor. Teklif %1 desteği aştığı anda 45 günlük bir tartışma ve oylama aşamasına geliniyor.
Oylamayı geçen girişimler içinde belediye meclisi teknik ve bütçe çalışmaları yapıp bunları da oradan paylaşıyor. Raporlar olumluysa proje başlatılıyor. Böyle bir sistem. 2020 yılındaki bir analizini okudum.
Çok katılım var diyor. Teklif edilen şeylerin çoğu da %1'lik eşiği geçemiyor. Yani gürültü çok. Bir yandan yerel hükümet değiştikten sonra bile kullanımına devam edilecek kadar popülermiş ve platformun merkezindeki yazılım o noktada 33 ülkedeki yüz küsur kurum tarafından denenmeye başlanmış.
Hatta benzer bir proje Türkiye'deki belediyelerde de yürütülüyor. Şimdi Türk siyasetinde aktif rol alıp da oturup bunları konuşabilecek insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez herhalde. İşte bir tanesi de bizim podcast'in dostu, İstanbullunun gururu, Türkiye'nin umudu... Pardon ya, Taylan Yıldız'mış sadece, sakin olun.
O da fena değil gerçi. Taylan'la yaptığımız sohbeti yalnız biraz açıklamam gerekecek. Çünkü birbirimizi bulunca gaza gelip daldan dala atlıyoruz. Daha e-demokrasinin e'sinden bahsetmeden yapay zeka ile yönetilen toplumlara geçmişiz.
Hiçbir şekilde takip etmenin imkanı yok. Ben ağır bir kurgu yaparak sohbeti biraz daha anlaşılabilir bir sıraya oturtmaya çalıştım. Kabaca şöyle gidiyor. Önce mevcut sistemin eksikliklerini konuşuyoruz.
Referandumların göstermelik oluşu var. İnternet sayesinde oylama kavramını içselleştirmiş olmamız ama siyasi örgütlenmenin de aşırı zor oluşu, tasarım icabı, böyle şeyler var. Daha sonra oy vermenin alternatiflerini konuşuyoruz. Mesela tahmin piyasaları.
Bahis sitelerinden aşına olduğunuz sistem. Bunun demokrasiye uyarlanması var. Sonra daha klasik oylama mantığının elektronik teknolojilerle desteklenmiş hallerine bakıyoruz. İşte bahsettik zaten Estonya'dan.
Yakından alakalı bir kavram da akışkan demokrasi. Yani doğrudan her konu için sen oy kullanmıyorsun da bazı konular için kullanıyorsun, bazı konular içinse oy hakkını başkalarına verebiliyorsun. Tüm bunlar için tabi veri güvenliği aklınıza gelecek ilk endişelerden biridir. Bütün oy kayıtlarının toplandığı bir sunucu büyük bir güvenlik açığı olacaktır ama şimdiki vaziyet de bu.
Tek farkı elektronik olmaması yani tüm kayıtlar devlette toplanıyor her konuda. Bu durumu devlete güvenmeden halletmenin bir yolu var mı? Hatta bizzat devletin seçim güvenliğine tehdit oluşturduğu yerlerde neresi olabilir acaba? Böyle yerlerde bir çözüm var mı?
Bu bağlamda dağıtık yapılara atıf geliyor. Bir başka endişe de teknolojik değil ama insanın hem kendisi gibi düşünenlere, yankı odalarına yaklaşması hem de lider figürlerine fazla yatkın olması. Ayrı ayrı konuşuyoruz bunları. Son olarak da siyasetin fonlanması meselesi.
Crowdsourcing kültürünün buna etkisinden bahsediyoruz. Bu akışa uyduramayıp kırptığım bazı kesitleri de Patreon'a koydum. Meraklısı oraya baksın, biz de artık başlayalım. Hoş geldin Taylan.
Yine bizle berabersin. Hoş bulduk. Üçüncü kez bizle berabersin. İlkinde yeni nesil siyaset yapmıştık.
Ondan sonra akıllı şehirler konusunu işlemiştik. Bugün de onun bir devamı. Bugün de yeni nesil demokrasi. E-demokrasi.
E-demokrasi. Nasıl olacak onu konuşacağız tabii. Bu arada sana çok teşekkür ediyorum. Gerçekten benim kitlemin çok ciddi bir kısmı senin çok büyük hayranın.
Burada konuştuğumuz konuları insanların dinlemeye ne kadar aç olduğunu, ülkenin geleceğiyle ilgili bunları özgür bir ortamda konuşuyor olmanın ne kadar önemli olduğunu senin programın aslında çok güzel gösteriyor ve senin bundan önceki ağırladığın değerli konuklarda, senin kendi başına yaptığın programlarda o anlamda bence çok kıymetli. Ben de Türk Gençleri adına sana bir teşekkür etmiş olayım. Ben teşekkür ederim. Yıkama, yağlama faslını kaliteli bir şekilde atlattık.
Aslında şöyle başlayalım. Sen bu konu hakkında geçenlerde bir konuşma verdin. E-demokrasi veya demokrasilerin geleceği. Bence şu anki temsili demokrasi, çoğumuzda iki gömlek dar geliyor.
Özellikle gençler. Mesela televizyonda bir program seyrettikleri zaman, aman Allah'ım tek taraflı bize konuşan, bize bir şeyler söyleyen, sevmediğimiz zaman sevmediğimizi belirtemediğimiz, yorum yapamadığımız bir mecra diyor. Ve bu 20. yüzyıl mecrası.
Günümüzde insanlar artık bir fikir paylaşıldığı zaman cevap verebilmek, yorum yapabilmek, başkalarıyla paylaşabilmek ve dijital dünyanın nimetlerinden faydalanmak istiyor. Bunun aynısını da, aynı nimetleri de siyasette görmek istiyor. Sandığa gidip, orada kağıtları yaladığınız, yuttuğunuz, zarfları koyup, sonra da pıt pıt pıt diye saydığınız ve sonra 5 yıl boyunca unutulduğunuz, Size bir daha hiçbir şey sorulmadığı bir sistem özellikle dijital sakinlere inanılmaz garip geliyor. İnternet, önemli olan bilgilerin, fikirlerin ve liderlerin siyaset çarkına çok fazla girmeden toplumsal liderliği oynayabilecekleri bir alan haline geliyor.
Bunu insanlar görüyorlar. Onun için biz bu e-demokrasiyi yani yeni nesil, gelecek 100 yılda bu işi nasıl yapacağızı şimdiden konuşmamız gerekiyor. Çünkü zaten şu an sistem hazır. Genel çerçeve anladığım kadarıyla bu dünya değişti.
Birçok alanda değişti. Anlık tepkilere geri bildirime alıştık. Bir tek siyaset geride kaldı. Sanki 100 yıl öncesindeymiş gibi.
Şöyle bir durum var. Siyasetin ve siyasetçilerin 5 yıl unuttuğumuz bir sistemdeki verilen kararlardan kim mutlu? Bakın Amerika'da bakıyorsunuz. 239 yılda adamlar 104 tane savaş açmışlar.
104 mü? 104. Soruyorsunuz sokaktaki insana. Çoğu diyor ki bu kötü karardı.
Şimdi bu nasıl bir mekanizma ki, siz tabanda yüz milyonlarca kişisiniz ama sizin adınıza biri savaş açıyor ve bunu 104 kere yapıyor 239 yılda. Ya da Rusya'nın devlet sistemine bakıyorsunuz, kendi gözlerinin önünde yıkıldı gitti. Rusya'da akıllı insan yok mu? Akıllı akademisyen yok mu?
Akıllı sosyolog, akıllı ekonomist yok mu? E nasıl oldu yıkıldı? Çünkü demokrasi katılımcı olmadığı için ve tepkilerini de güncel olarak veremediği için ve taban baskısını hissedemediği için Siz bir insana o görevi veriyorsunuz. Bu arada tabii ki insanların bilgi edilmesini ve ona göre tepki vermesini sağlayacak mecaları da kısıyorsunuz.
Bugünkü sosyal medya yasasında da gördüğümüz gibi. Yani seni aslında 5 sene boyunca unutmalarına da gerek yok. Şöyle bir şey de olabilir. Mesela gündem göçmenlik üzerinedir.
Sen onun gazıyla bir oy alırsın. O gücü bir kere eline aldıktan sonra atıyorum vergi indirimi yaparsın zenginlere. Yani başka sağ politikaları takip edersin. Ne oldu?
Sen bunlara başka bir şey yüzünden aslında bu iktidarı vermiştin. Şimdi o güçlerle başka bir şey yapıyorlar ve bunu geri alamıyorsun. Yani konu başına vekalet veremiyorsun. Mesela Kaliforniya'da azletme mekanizması var.
Siz vatandaş olarak yeterince imza toplarsanız, eyalet valisini görevden alabilmek için bir referanduma zorlayabiliyorsunuz. Diyorsunuz ki işler kötü gidiyor kardeşim. Bir yıl oldu. Tamam daha senin üç yılın, dört yılın var.
Bizim bu kadar dayanacak gücümüz yok. Biz vallahi yanlış yapmışız deyip, yeterince imza toplarsanız bunu yapabiliyorsunuz. Evet ben oradayken bu oldu. Sonra da yeri de Arnold seçildi.
Son 20 yılda 4-5 katına çıkmış dünyada referandum sayısı. Çünkü insanlar kendileriyle ilgili kararlarda birebir oy vermek istiyorlar. Peki ben birazcık şeytanın avukatı ile oynayacağım. Bunların çoğu olmasa da bir kısmı kötü rejimlerde, demokratik olmayan rejimlerde meşruiyet kazandırmak için yapılıyor.
Macaristan buna dahil mesela burada çok yapıyorlar bunu. Yani biraz göstermelik yapılıyor. Basıyorsun propagandayı çünkü ondan sonra referandumu getiriyorsun. Referandum soruları inanılmaz derecede insanları yönlendirici.
Psikologlar tarafından hazırlanıyor belli ki. Ondan sonra o referandum sonuçlarına güvensen bile bu anlamsız bir referandum oluyor ama rejim açısından meşruiyet kazandırıyor kendini. Şimdi aynısını e-demokrasilerde yapamaz mısın daha sık bir şekilde? Onu birazdan dağıtık, otonom sistemler var ya.
Birazdan istersen onunla konuşalım. Çünkü bu sorunu çözmenin ilginç bir yolu var. Ama önden önce şuna gelelim. Bir kere şu dediğinde çok haklısın.
Demokrasi dediğiniz şey, oy verme mekanizmasının, vatandaşın çıkarını yansıtması ancak güçler ayrılığının olduğu memleketlerde oluyor. Onda bile zor ama onda çok daha fazla oluyor. Güçler ayrılığı deyince de aslında beş tane ayak var. Yasama, yürütme, yargı, basın ve STK'lar.
Bunların hepsinin birbirinden ayrı, hepsinin de birbirini denetliyor olduğu bir dünya gerekiyor. Mesela biz diyoruz ya ülkenin başı kimdir? Bir ülkenin başı üç farklı kişidir. Yasamanın başı, yürütmenin başı, yargının başı.
Üçü de aslında başıdır. Şimdi diyebilir miyiz Amerikan Devlet Başkanı Amerika Azne Yasa Mahkemesi Başkanından daha güçlü diyebilir miyiz? Ya da Amerika'daki Temsilciler Meclisi'nin başkanından daha güçlü diyebilir miyiz Amerikan Başkanı? Yine diyemezsiniz.
E o zaman Amerika'nın başında kim var? Aslında Amerika'nın başında 3 ayrı kişi var. Yoksa şu olmazdı bak. Donald Trump dedi ki bir gün, kardeşim dedi ben kanun hükmünde kararname yayınlayacağım.
Müslümanlar ülkeye artık giremeyecek. Belli ülkelerden gelen Müslümanlara diyordu evet. Evet evet. Mesela benim bir arkadaşım vardı.
Google'da product manager. Evlenmeye gitti İran'a. 3 gün sonra bu çıktı. Hızcağız gelemiyor.
Ülke dışında birçok insan kaldı. Hawaii'de... Hawaii dediğiniz şeyde San Francisco'ya gidiyorsunuz. Oradan uçağa biniyorsunuz.
4 saat gidiyorsunuz. 4,5 saat. Pasifiğin ortasında ufacık Kadıköy'den daha küçük adalar topluluğu. Oradaki federal hakim de önce 8 saat için yapıp sonra sörfe gidiyordur.
Hawaii öyle bir yer. Bu adam federal yargıcı olduğundan dolayı Donald Trump'ın bu kararı anayasaya aykırıdır diyor ve kararı bozuyor, yürütmeyi durdurma veriyor. Bakın bir anda Amerikan başkanı, 350 küsur milyon kişinin başı dünyanın devi bilmem ne, bir anda Hawaii'de bir tane hakim yürütmeyi durdurma veriyor. Hayal edelim bugün Türkiye'de mesela Batman Şırnak, Artvin'de bir ilçede bir hakim.
Sayın Tayyip Erdoğan'ın yazdığı kanun hükmünde kararname, kanunlara aykırıdır, iptal edilmiştir diyor. Buyurun. Biz bunu yapabildiğimiz gün zaten seçimlerden, demokrasiden, oy vermekten anca o zaman bahsedebiliriz. Onun için zaten bizim bu olayları bir kere dijitalleştirmemiz gerekiyor.
Neden? Oyun gizliliğini çok daha kolay sağlıyoruz ve insanların önünde bir baskı olmuyor. Ama bunu yaparken önce bir dijital okuryazarlığı arttırmamız lazım memlekette. İzlanda'ya bakıyorsunuz, internet kullanan yaşlı sayısı %99, ortalama gençlerin %99.
Türkiye'ye bakıyorsunuz, en son verilerde gençlerde %85-90, yaşlılarda %17. 17 mi? 3-4 sene öncesinin verisi, hadi olsun şimdi %25. Arada çok büyük bir uçurum var.
Şimdi böyle uçurumun olduğu yerde istiyorsanız her şeyi dijital yapın, siz o dijital uçurumu kapatmadan o insanları zaten sisteme sokamazsınız. katılım kültürünü de bizim sağlamamız gerekiyor. İnsanlarda şöyle bir olay olmuş, belki liderler bizi dinler diye bir kültür de yok. O çok önemli.
Yani bence o teknolojik sınırlardan daha da önemli. Kültürün oluşması öyle ha deyince olmuyor veya onun bir kısa yolu yok. Yani biz seçtiklerimizi mesul tutabiliriz. Onlar bizim çalışanımız.
Bu kültürün bunca senedir oturmamış olmasına bakarak geleceğe dair nasıl bir umut besliyorsun onu merak ediyorum. İnsanları zaten zorlamazsanız, çoğu insanın o oyu vermeye teşviği neredeyse sıfır. Çünkü marjinal faydası sıfır. A partisi ile B partisi 100'e 100 olmadığı sürece, siz o 101.
oyu vermezseniz, sizin oyununuzun bir faydası yok. Doğru mu? Yani oyun teorisi açısından bakacak olursanız, sizin gerçekten evde oturuyor olmanız lazım. İnsanlar öyle düşünüyor.
Özellikle de önüne bariyer koyarsanız, yağmur yağarken çık, orada sıra bekle. Ondan sonra özellikle muhalefet partisine oy veriyorsan afişe olma riskini al vs. vs. Türkiye'nin bazı bölgelerinde bu çok büyük problem.
O anlamda insanların bir kere oy vermek için teşvikleri az. Belki insanları şöyle de pazarlayabilirsin. Yani yaşlı insanlara, bu sistemde büyümüş insanlara zor. Ondan ben pek umutlu değilim ama belki gençlerle konuşurken.
Bunun birincil etkisi kararlara dahil olup hakikaten söz sahibi olmak. Ama bir de ikinci dereceden bir psikolojik etkisi var. Yerel konularda özellikle söz sahibi oldukça zaten daha rahat görülüyor. Sahiplenme duygusu oluşuyor.
Daha fazla etkileşime girdikçe de oradaki sorunlar seni daha çok ilgilendiriyor. Ve kendini paydaş olarak görüyorsun. Çığ etkisi yaratıyor. Yani sen katılımcı oldukça daha da katılımcı bir ruh haline giriyorsun.
Doğru. Bir de onun şöyle bir avantajı var. Ben mesela yayınlarımda diyorum ki arkadaşlar Discord'dan sorularınızı sorun diyorum. en çok oylanan, en çok beğenilen sorularından cevaplamaya başlıyorum.
Ve de orada en az beğenilen soruları cevaplamıyorum haliyle. Vakit olmuyor. Bir tane insanoğlu da bana şey demiyor, ''Abi niye benim sorumu cevaplamadın?'' demiyor.
Çünkü diyor ki, ''Demokratik bir biçimde oylandı, en çok beğenilen soruları cevapladın.'' diyor. Aynısını biz burada yerel yönetimlerde de görüyoruz. Bir projeyi oyladığımız zaman, hadi deniz taksi şu olsun, hadi peyzaj böyle olsun diye oyladığımız zaman, insanlar o oyunun arkasında olduğu için de onu sahipleniyor ve de muhalefette ona oy vermeyenler de serzenişte bulunmuyor.
O zaman toplumsal uzlaşı da çok daha kolay oluyor. Evet, bu da çok önemli. Yani benim dediğimin ekstra bir boyutu bu. Çünkü illa senin istediğin şey olmasa bile sahiplenme duygun artmış oluyor.
Evet, özellikle bu dijital dünyada doğan insanlar bu işi inanılmaz içselleştirmiş durumdalar. Yani onun için ben bu dijital dünyada oy vermek, temsili demokrasinin biraz daha tabana yayılması, bu proxy oylarla insanların temsiliyet becerisini ve yetkisini başkasına verebiliyor olma fikrini değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. En azından bu konuda toplumsal bir tartışma yaşamamız lazım. Fikir aşamasındaki her şeyi oyluyoruz aslında.
Çaktırmadan böyle bir sisteme geçtik. 10 sene önce böyle bir şey yoktu. Tabii. Bir gün boyunca belki 100 tane şey oyluyorsun.
E tabii öyle zaten. Sorun şu ama işte o bir duvarı aşamıyor, hiç eyleme dönüşemiyor, eylemleri oylayamıyorsun. Yetkiyi oylayamıyorsun. Hep fikirleri oyluyorsun ve o bir noktada kalıyor.
Sinirleniyorsun bir şeye, gaza geliyorsun. 60 bin kişi de seninle beraber, onu da görüyorsun. Tepki gösteriyorlar. Belki işte o bir takım değişikliklere yol açıyor.
Şirket sana haksızlık yapmışsa paranı iade ediyor. Savcı bir davayı takip etmiyorsa takip ediyor falan ama o artık böyle çok toplumsal tepkinin yükseldiği yerlerde oluyor. Sürekli bir mekanizma yok orada yani. Sebebini söyleyeyim sana.
En azından bir sebebi şu. 60 bin kişi bağırdık, çağırdık, ne oldu diye geliyor ya. Bir şey olmamasının sebebi gerçekten kurumsal olarak örgütlenmenin inanılmaz zor bir şey olması. Yani parti kurmuş bir kardeşin olarak söylüyorum.
Parti kurmak bile çok zor, çok arkayık işler şu an Türkiye'de. Böyle 81 ilde diyor, yarısından fazlasında il başkanlığın olacak seçime girmek istiyorsan diyor. Ee, il başkanlığı dediğin ne? Evinin arka odasında olmuyor.
Discord serverında olmuyor. Diyor ki bak, işte böyle bir binan olacak, kapısında tabelan olacak ve burası bir iş yeri merkezi olacak. Onu yapıyorsunuz, sonra içine çaycı bul, içine fotokopici bul. Bu il.
Sonra bin tane de ilçe var. Delaware'de gidin, şirket kurmaya çalışın. Amerikan vatandaşıysanız Next, Next, Next'e basıyorsunuz. 3 dakikada C-Corp kuruyorsunuz.
Yani Türkiye'de bir deseniz ki, kardeşim biz 100 bin kişi, 200 bin kişi örgütlendik. Bak şöyle yapacağız deseniz. Yok yapamazsınız. Gidip ondan sonra seçim yapmanız lazım.
Seçim için delege. Delege dediğiniz şeyi böyle kağıtlara yazıyorsunuz. İlçe seçim kuruluna götürüyorsunuz. Onlar geliyor siz sandığa oy atarken sizi izliyor.
Vallahi doğrudur diyor falan bu oylar. Mühürler, mühürler. Yemin ediyorum 14. yüzyıl, 15.
yüzyıl işleri bunlar. Mühürdür. Yani senin kendi iç partindeki delege seçimlerin böyle olmak zorunda diyorsun. Tabii tabii, hepsi.
İnternet üzerinden delege seçemiyorsunuz. Kongrenizi yapamıyorsunuz. Sanal il başkanlığı, ilçe başkanlığı yapamıyorsunuz. Yani bugün bir Twitch yayını yapıyoruz, anlık binlerce kişi seyrediyor.
Hangi ilçe başkanlığına her an bin kişi geliyor? Tabii. Bir de İçişleri Bakanlığı'na gidiyorsunuz, onların bunu onaylaması gerekiyor. Neye göre onaylıyor?
Bazı partileri mesela stratejik olarak blokluyorlar, onaylamıyorlar. Bir yıl, iki yıl bekletiyorlar vesaire. Gerçekten hani 21. yüzyıla yakışmıyor.
Çünkü siyaset dediğiniz şey şu, İmmanuel'le beraber diyorum bir iş yapacağım ve ülkeyi yönetmeye adayım kardeşim. Bence biz iyi yönetiriz bu memleketi. Biz istediğimiz gibi organize olalım. İstiyorsak Facebook grubundan ol, istiyorsanız başka türlü ol.
Önemli olan bu grubun beraber hareket edebilmesi değil mi? Orada kendi içinde demokratik süreçleri kanuna uygun bir süreci yönetiyor olması değil mi? Bunu dijitalde yapsanız kime ne zararı var? Yani NİDE'de illa teşkilat binası kurmama ne gerek var değil mi?
Yani niğde için demeyelim şimdi. Niğdeye çok ihtiyaç var. Gerçekten bizim artık bu daha dijital, daha hafif ve daha adaptif yapılara ihtiyacımız var. İkincisi, gerçekten iyi oy verebilmek için sizin mental bir yükünüz var kafanızda.
O da ne? Bütün konulara bakacaksınız. Sığınmacı sorunu, ekonomi. Sonra oradan bir indirgemeci yaklaşımla bunların hepsinde ortalama en iyi hangi parti olur?
Onu düşünmeniz lazım. Evet, bu korkunç zaten yani. Bu çok büyük bir yük insan beynine ve de çoğu insan da zaten bunu yapmıyor. Yapmadığı için de markalara oy veriyoruz biz.
Siz ne kadar bir markaya bağlı olursanız rekabet o kadar azalır. Yani bir pazarlamacı olarak söylüyorum. Çünkü reklamın aslında iki tane değişik ve taban tabanızlık etkisi oluyor. Birincisi şu, pazarı fiyatı daha çok elastikleştiriyor.
Daha az fiyata daha güzel mal almanızı sağlıyor. Mesela Google, onun için trilyon dolarlık şirket oldu. Niye? Ürün aradığınız zaman, Google size o reklamı gösterdiği zaman o bir bilgi.
Google'daki reklamları insanlar bilgi olarak anlıyor. Google'ın reklamlı halini, reklamsız haline yayı tutuyor. Biz bununla ilgili 40 tane araştırma yaptık ben oradayken. Ama bir de reklamın diğer tarafı var.
O da size böyle genç insanlar gösteriyorlar, plajda yuvarlanan insanlar. size orada bir duygusal ilişki kuruyorlar. O da sizin fiyat elastiğinizi azaltıyor. Siz o markaya bağlı oluyorsunuz.
Böylece başka markada bir şey güzel olsa da siz o markaya gitmiyorsunuz. Siyasette de aynen böyle. İnsanlar bütün bu farklı boyutlardaki bilgileri karşılaştıramadıkları için olayı bir markaya indiriyorlar. ben A liderini seviyorum, B liderini seviyorum dediğiniz anda, ondan sonra o lider arkasında isterse politikalarını değiştirsin, size çok zararlı işler yapsın, siz yine o markayı takip ediyorsunuz ve bu demokrasi için inanılmaz zararlı bir şey.
Bu iki. Bir tane daha sıkıntı var. Mesela sen İmamoğlu'na Tolstoyevski olarak diyorsun ki ben oy vereceğim, ben bir seçmenim diyorsun. O zaman kendini siyasi partilerin hedefi haline getiriyorsun.
Çünkü sen de şu an kandırılacak bir insansın. İkna edilmesi gereken bir insansın. Öyle olunca da hani olay sadece objektif, hadi benim vaktim var bunu değerlendireyim değil, bir de bu saldırıların da hedefi haline geliyorsun. Brexit zamanında belki izleyiciler hatırlarlar, İngiltere'deki göçmenler şöyle yapacak, sağlık sistemimiz böyle uçacak, Avrupa Birliği prangasını atacağız vs.
Brexit geçti, o zaman da biz Google Log'larıyla analiz yapıyoruz. Brexit'ten sonraki gün en çok aranılan sözcük cümle, What is Brexit? Bu arabalar İngiltere'den mi geliyor? İngiltere'den işte.
Şimdi bu şu demek yani, bütün İngiliz halkı değişik bilgilerin ve dezenformasyonun hedefi haline gelmişler. Ondan sonra dediler, Allah Allah biz buna mı oy vermiştik? Biz iyiydik aslında. Dünyanın her yerinde bunu çözemediler.
Vatandaşın ortalamasını çok cahil bırakmaya yeltenen dünyada sistemler var. Amerika böyle, İngiltere'de üç aşağı beş yukarı böyle. Her halükarda bu olmayacak mı? Biz oy verdiğimiz sürece, birey olarak haklarımız ve gücümüz olduğu sürece bu saldırıların hedefinde kalacağız.
İşte onun için de zaten hepimizde bir felsefi bir tarafa atacağım ben şimdi birazdan olayı. Yani belki de oy vermekten başka yöntemler vara geleceğiz şimdi. Hatta yeri gelmişken ondan bahsedelim. Mesela yeni sistemler var, ortaya tartışma olsun diye atıyorum ve dinleyiciler de yazsınlar yorumlarda onlar ne düşünüyorlar.
Professor Hansen diye bir abi var, tahmin pazarlarıyla yani prediction marketlerle seçim yapma muhabbeti. Şimdi diyor ki vatandaş oy vermeyecek, seçmeni unut. Vatandaş mutlu olmak için oy veriyor. Hayatı güzel olsun diye oy veriyor.
Biz vatandaştan oy almayacağız ama ona her sene ya hükümetten memnun musun? Hükümeti de geç. Hayatından memnun musun diye soracağız. Sıfırla 10 arasında bu kadar.
Tek bir soru. Tek bir soru bu kadar. Tahmin pazarlarıyla da seçim şöyle bir şey. Şimdi adaylar var.
Ahmet, Mehmet, Hikmet, Safet, Ayşe, Semra. Ve tahmin pazarlarında da yatırımcılar var. Ve yatırımcılar diyor ki, bu aday kazanırsa, ben buna 1 milyon dolar yatırıyorum diyor mesela, vatandaşın bu sene mutluluk seviyesi %63 diyor ya, seneye diyor %70'e çıkacak. 1 milyon dolar yatırım diyor.
Diğeri diyor ki, hayır Semra olursa diyor bu %90'a çıkacak. Ama böyle olduğu zaman diyelim ki, bütün para Semra'ya gitti. Semra ülkeyi uçuracak. Seneye bir daha bakılıyor vatandaşın mutluluğuna.
Eğer Semra ülkeyi uçurmazsa, bütün ona para yatıranların parası gidiyor. Adayları değiştiren mekanizma ne? Yani her senede değişiyor mu adaylar? Onu biz istediğimiz sıklıkla yapabiliriz.
Olay da şu, diyelim Beşiktaş-Karagümrük maçı var. Beşiktaş-Karagümrük maçının hisse senedi 50 lira. Maç bittiği zaman Beşiktaş kazanırsa o 100 lira oluyor, Karagümrük kazanırsa 0 lira oluyor, öyle düşünün. Tamam.
Şimdi o serbest piyasada o 50 liralık ilk sunulan hisse senedinin nerede durduğuna bakıyor. Beşiktaş %100 kazanacaksa o hisse senedinin fiyatı 99 liraya geliyor. Yani siz 99 liradan alıyorsunuz maçtan önce. Maçta Beşiktaş kazanırsa 100 lira oluyor.
Azıcık bir kar yapıyorsunuz. Kara gümrük kazanırsa o zaman tam tersi oluyor, yüz kat para kazanıyorsun. Şimdi burada da tahmin pazarlarında en yüksek fiyata kağıda olanlar seçiliyor. Çünkü toplum diyor ki, bunun kazanma ihtimali en fazla, yani ülkeyi kalkındırma ihtimali en fazla deyip o adamı yapıyorsunuz siz cumhurbaşkanı.
Sonra işte o adam dediğini yapmazsa siz para kaybediyorsunuz. Ama dediğini yaparsa hatta ona katlarsa da çok daha fazla para kazanıyorsunuz. Toplumun faydasıyla seçilen liderin faydasını bir tutmak gerekiyor. Onlarda paralellik sağlamak gerekiyor.
Şu an öyle bir paralellik yok. Seçilen insan topluma fayda üretme konusunda bir motivasyonu yok. Sadece yeniden seçilme konusunda motivasyonu var. Şimdi demin dediğimiz sistem tahmin pazarları bunu nasıl düzeltiyor?
Orasını tam anlamadım. Yani oy verme yerine bahis yapıyoruz. Hayır biz bahis yapmıyoruz. Vatandaş hiç bahis falan yapmıyor.
Vatandaş sadece hayatımdan memnun muyum, memnun değil miyim diyor. Bahis yapanlar, parası olanlar. Tamam. Şöyle düşün.
Sayın Erdoğan diyor ya, ülkeyi uçuracağız, kaçıracağız, seneye ilk 10 ülkesine gireceğiz diyor. Madem öyle, gel bakayım diyorsun yatırımcı, ilk 10 ülkesine girersek seneye senin 1 milyon doların 10 milyon dolar alacak. ilk 10 ülkesine giremezsek 1 milyon doların 100 lira olacak. Ona yatırım yaptırtıyorsunuz.
Böylece liderlerin inandırıcılığı burada piyasa tarafından fiyatlandırılmış oluyor. Ve de kendi parasıyla yapmış olduğu için de bu seçimi rasyonel davranıyor. Yani diyor ki yani bu iş tamam hani Hamasi dışarıda one minute dedi, onu dedi, bunu dedi de yani one minute ile ülke kalkınmaz diyor. Onun için diyor ben yine ona değil de diyor başka birine oy vereyim diyor mesela.
Vatandaşlar da hayatımızdan ne kadar memnunuz diye oradaki sonucu belirleyen insanlarız sadece. Ama şimdiki şeyleri, finansal piyasaları düşün. Aynı sistem orada da, kendi paranla oynuyorsun sonuçta. Fakat manipülasyonu açık.
Bence zaten bunun çok iyi dizayn edilmesi lazım bu mekanizmanın. Belki mesela şey olmayacak, short term trading olmayacak. Biraz daha yakın vadeye çekersek ufkumuzu. Klasik oy kullanmanın yerine gelen alternatifler, tahmin piyasaları veya başka bir şey.
Bunlar biraz daha sonra olacak şeyler. Çok kısa vadede ne oluyor? Hatta hali hazırda olmuş bir şey. Mesela Estonya'daki internet üstünden oy kullanma.
Ta 2005'de yapmışlardı bunu. Baya eski. Baktım, en son 2019'daki bir seçimlerinde de yaptılar. Devam ediyorlar yani.
2019'da bütün seçmenlerin, katılan seçmenlerin neredeyse yarısı, %44'ü internet üstünden oy vermiş. %44 deyince yani Estonya ufak yer, 247 bin kişiden bahsediyoruz. Yine de seçmenlerin yarısına yakını. Estonya'da iki şey yapamıyorsunuz.
Bir ev alamıyorsunuz internetten, bir de boşanamıyorsun. Onun dışında her şeyi internetten de yapabiliyorsun. Bu konular önemli. Hatta bununla ilgili Avrupa Birliği'nin yaptığı çalışmalar var.
Şimdi bir tanesi şey, ''European Citizens Initiative'' diye. Yani Avrupa vatandaşlarının böyle bir inisiyatifi var. Şimdi muhabbette şu, diyorlar ki ''Katılımcı demokrasiyi güçlendirelim.'' Ne yapalım?
''Hep Avrupa Parlamentosu'nu vatandaşlara açalım.'' diyorlar. Orada güzel böyle bir patika yapmışlar. Demişler ki, kanun geçirmek istiyorsun.
Mesela ne olsun? Write the water diye bir şey var. İşte su kirliliğiyle ilgili vesaire. Yeni bir kanun geçirmesini istiyor Avrupa Parlamentosu.
Bunu 7 tane ülkede diyor, sen ayrı insan geleceksiniz benim yanıma, benim ülkemde de derttir diye bana sunacaksınız, imzalayacaksınız diyor. Bunu sunuyorsunuz. Sonra komisyonlardan geçerse, önemli bulunursa vs. vs.
bunu bir yıla kadar kendi web sitesinde tutuyorlar. Eğer siz 1 milyon oy alabilirsiniz 7 tane ülkeden ya da fazlasından, o zaman sizin bu şeyi komisyonlara getiriyorlar. Oradan da geçerse genel kurula geliyor ve mesela Brightwater dediğiniz 1.8 milyon oy almış, yol haritasını Avrupa parlamentosu onaylamış.
Artık böyle parlamentolarda olması gereken şeyleri sunabilecekleri ve tabanda oy alarak da bunları yukarı doğru ittirebilecekleri bir sistem kurdular. Bunun bir benzeri Ankara Belediyesi yaptı mesela. Bunlar güzel şeyler. Hatta bütçelerin ortak paydaşlarla yapılması üzerine projeler var.
100 bin liramız var kardeşim. Bunu x'e mi y'e mi harcayalım? Herkes bir ucundan çekiyor. Bir de kiyalo gibi sistemler var ve bu sistemler de toplumsal tartışmanın dijital bacağı.
600 kişi, 500 kişi milletvekili olduğu zaman biri konuşuyor, diğeri bağırıyor, o susuyor, o konuşuyor. En azından bir iletişim oluyor. Ama milyonlarca kişi nasıl bir konuyu tartışacak? İşte böyle internette platformlar var.
Bir konunun eksisi, artısı, insanları bilinçlendiren platformlar var. Onların da aslında güçlendirildiği ufak tefek işler var. Hatta biz mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak Salaca'nın nasıl olması gerektiğini, Gezi Parkı'nın nasıl olması gerektiğini, Taksim Meydanı'yla ilgili bütün projelerimizi vatandaşın onayına sunduk. Deniz Taksi'yi bile modeli nasıl olsun diye vatandaşlara sorduk.
Çok da inanılmaz katılım aldı. Yüz binlerce oy geldi. Bence insanlarda öyle bir iştah var, katılabilmek için. Bunun için dijital platformlar da hazır.
Devletin hazır olması lazım şu anda sadece. İki tane aslında önemli konu var. İkisi de çözülmüş konular. Bir tanesi insanların kimi olduğunun teyidi.
Ve ikincisi de verilerin güvenliğini ve auditlenebilmesini sağlamak, denetlenebilmesini sağlamak. İkinciden başlayalım. Verilerin güvenilirliği ve denetlenebilmesi zaten blockchain'in alameti farikası. Yani şu an devletin X1 serverında olan bir veriye mi güvenirsiniz?
Yoksa 50 bin tane serverda şifrelenmiş ve hack edilmesi imkansız dağıtık yapıdaki veriye mi güvenirsiniz? Biri de tabii ki kimlik doğrulama. Kimlik doğrulama artık çok basit. Bugün bütün finans işleri cep telefonlarından dönüyor.
İnsanlar birbirine paralar gönderiyor, ediyor, eyliyor. Nasıl oluyor bu iş? Bu zaten çözülmüş bir problem. Bizim sadece bu sistemleri daha çok kullanmaya ihtiyacımız var.
E-İmza diye bir şey var. Gidiyorsunuz, PTT'yi alıyorsunuz. Size şifreli USB stick veriyorlar. Onu koyuyorsunuz desktop'ınıza.
İstediğiniz kontratı imzalıyorsunuz. Tamam, güvenlik kısmını halletmiş olalım. Bilgiye erişim kısmı önemli oluyor o zaman. Hiçbir demokratik sistem, özellikle de çok katılım gerektiren direkt demokratik sistem, düzgün bir şekilde bilgiye erişim problemini halletmeden işleyemiyor.
Eskiden ne yapıyordu insanlar? Televizyonlara bütün partiler çıkıyordu. 3 dakika, 5 dakika anlatıyordu. En azından orada eşit bir ortam sağlıyordu.
Ama şu an herkes kendi yankı odasında sosyal medyalı. Çok basit bir sosyal deney anlatacağım şimdi ben. Öğrencileri çağırıyorlar psikoloji deneyi yapmak üzere önemli üniversitenin birinde. Diyorlar ki kardeşler, buyurun 50 kişisiniz.
Yazı tura atacağım size. Turalar sola geçsin, yazılar sağa geçsin. 5 dakika bunlar aralarında takılıyorlar, kendi aralarında konuşuyorlar falan. Sonra diyorlar ki, şimdi oy verin bakalım, anket yapıyoruz.
Yanınızdaki arkadaşınız ne kadar yakışıklı, ne kadar akıllı, ne kadar bilmem ne. Bir de karşı gruptakine bak diyorlar. Herkes kendi grubundaki insanları daha akıllı, yakışıklı, bilmem ne görüyor. Yazı tura ile belirlenmiş gruptan bahsediyorum.
Bakın şey demiyorum, bu futbol takımı, bu parti, bu başka bir şey de değil. O kadar derin sizin içinizde olan bir grup aidiyeti bile değil. Yazı tura grubu bu. kendi grubumuzun içerisinde olmaya bayılıyoruz.
Grup içerisinde olmama tehdidine karşı gözümüzü kapatıyoruz biz. O da şu demek, çok önemli bir deney yapıyorlar. Size iki tip Twitter sunacağız. Pardon, Facebook deneyiminiz.
Bir tanesi, bütün arkadaşlarınızın fotoğrafları, şunları, bunları ve de sevdiğiniz politikacıların paylaşımları var. Diğeri de objektif. Senin partinin dışındaki partinin de paylaşımları, senin sevdiğin insanlara karşı olan eleştiriler vs. vs.
Kimse o eleştiriler olan dengeli Facebook'u sevmiyor. Birisinin kafasına silah dayayıp da, bak karşı partinin de propagandasını izle demediğin sürece ya da izledin ama onunla ilgili objektif düşün demediğimiz sürece bu işin her zaman bir handikapı olacak. Bir örnek daha vereyim mi? Bak bu da güzeldir.
Amerika'da demokratlarla cumhuriyetçileri MR'ın içine sokuyorlar. Cumhuriyetçiyim diyen, ben Teksaslıyım abi ölürüm diyen insanlara önce George Bush'un bir videosunu gösteriyorlar, sonra onun A dediğine B dediği, tamamen yalan söylediğinin bariz olduğu başka bir videoyu izletiyorlar. MR içerisindeyken. Sonra diyorlar ki, sizce diyorlar, bu kadar bariz bir yalanı niye söyledi?
Hemen ne oluyor biliyor musun? İnsanın beyninin kreatif alanı çalışmaya başlıyor. Böyle diyor ki, bu kadar yanlış bir şey söyleyen bir adama oy vermiş olamam, bunun kesin mantıklı bir açıklaması vardır diyor. Ve ondan sonra da gidip ona bir bahane buluyor.
Aynısını Bill Clinton'ı destekleyenler de yapıyor. Onun için bilmiyorum bunun gerçekten bir çözümü var mı? Şöyle o zaman ben yorumluyorum. Direkt demokrasi veya elektronik demokrasi bağlamında bu soruları sorup sanki bu sistemlere bir eleştiri olarak sunuyoruz ama aslında zaten aynı sorunlar şimdiki sistemde de var.
100 sene önce de vardı, 200 sene önce de vardı. Yani bu zaten insanla beraber olan bir sorun. Çözülmesi de biraz zor bir sorun. O yüzden bu yeni sistemlere, daha katılımcı demokrasiyi eleştirmek için kullanılması pek adil değil.
Böyle yorumlayabilir miyim yani? Bu sorunlar bence her zaman olacak sorunlar ama bazı şeyler var. Mesela eğitim arttıkça insanların sonuçta bazı şeyleri analitik olarak değerlendirebilme kapasiteleri artıyor. Her yerde bu sorunlar aynı şekilde yaşanmıyor.
Bu işin kritik bir boyutu. Yani aslında bunları düşündüğün zaman benim kafam hemen iktidar nasıl belli olacak, işte bunlar nasıl manipüle edilebilir bilmem, daha büyük ölçeklere gidiyor yani kayıyor. Ama bunun en büyük avantajı ve hemen de gerçekleştirebileceğimiz avantajı yerel meseleler. Yani baya yerel.
Mesela ben kendi mahallemde, belediyeyi de geçtim, kendi mahallemde, kendi sokağımda ne tür kararlar alınıyor bunu bilmiyorum. Kimse de bilmiyor. Burada bir sürü insan oturuyoruz. Her apartmanda bir sürü insan var.
Ve o sokağı ilgilendiren, o caddeyi ilgilendiren kararları almıyoruz biz. Bunlar bir yerde alınıyor. Yerel belediyeler var. Ama işi gücü var insanların.
Yani kim gidecek orada oturacak. Ben ABD'de yaşarken gittim birkaç tane öyle neighborhood bilmem ne toplantılar oluyor. Ne kadar kaçık küçük insan varsa orada. Yani düzgün insanlar oralara gitmiyor orada.
Öyle bir kültür de yok, işleri de güçleri de var zaten. Bir kere gidince zaten diyorsun ki aman burası bana göre değil. Şimdi bunu dijital ortama taşıdığın zaman çok kolaylaştırdığın için katılımı, herkes katılıyor, ortam birazcık daha ortalamaya yakınsıyor. Ve insan da istiyor, ben de istiyorum.
Mesela şu sokakta trafik lambası nerede olmalı? Nerede bilmem yaya geçide olmalı? Bu tip kararlar, çok önemsiz kararlar ulusal meselelerle karşılaştığımız zaman. Ama hayatını her gün etkileyen şeyler.
Bunlar hakkında en ufak bir geri bildirimim yok. Ama o konuda da en uzman kişi benim. Burada yaşayanlar. Çünkü her gün onu tecrübe ediyoruz.
Hayalimi söyleyeyim mi sana? Sayıştay 2.0. Şu an mesela Sayıştay dediğiniz mekanizma diyor ki, sen bunu 100 milyon lira yapacağım demiştin kardeşim, 110 milyon lira tuttu, niye böyle oldu?
Burada usulsüzlük mü var? diyor. O konuları araştırıyor. Halbuki bence bunun 4 aşaması olması lazım.
İlk aşaması, katılımcı demokrasiyle projelerin ortak belirlenmesi. Köşede böyle bir gençlik merkezi yapacaksak, bu mahalledeki bir dolu insan var. Oradaki gençlere soralım. Şimdi bu birinci adımı.
İkinci adımı da şu, Performans kriterlerini belirleyeceğiz. Şimdi performans kriteri sadece bir maliyet olamaz. Hadi Osman Gazi'den gidelim. Trafiği ne kadar azalttı?
Çevredeki karbon emisyonunu ne kadar azalttı? Körfez'in iki tarafındaki iki ilçenin ticaretine ne kadar katkısı oldu? 5-10 tane performans kriteri olacak. Üçüncü adımda bu performans kriterlerinin gözetlenmesi ve denetlenmesi ve dördüncü kısım ve bizim Türkiye'de özellikle hep atladığımız kısım da ödül ceza sistemi.
Emisyonu %10 değil %30 azalttıysan süper ama azaltmadıysan gel sana cezası var. Bizde bu dört aşama yok. Senin dediğin bu birinci aşaması toplumsal uzlaşıyla bazı projeleri yapalım dediğin çok haklısın ve ondan sonra bu devamını da getirebileceğimiz aslında bir sistem var artık. Ufak tefek kararlarda, ilk adımda, çok basit ama hayatını çok etkileyen kararlar var.
Orada belki böyle performans kriterlerine, KPI'lere ihtiyacın yok veya ödül ceza sistemine. Yok, orada yok. Biraz daha, bir ölçek daha yukarı çıktığımız zaman, işte bu Osman Gazi Köprüsü gibi mesela, orada benim de bir takım isteklerim var düz vatandaş olarak. Onun üstüne mühendislerin, mimarların, çevrecilerin, bunların da istekleri var.
Konuyu şuraya bağlayacağım. karma sistemler var, liquid democracy denen bir kavram var. Bazı konularda ben direkt olarak oy kullanacağım. Ama mesela köprünün statini, mühendisliğini, şusunu busunu bilemeyeceğim için birini delege ediyorum.
Benim oy hakkım mimarlar, mühendisler odasında olsun. Başka yerlere de verebilirim. İmamlar birliğine de verebilirim. Onları seviyorsan.
Böyle delege edebileceğim gruplar var. Onlar da başkalarına delege edebiliyorlar. Ama gerektiğinde ben onların elinden o hakkımı alıp tekrar olaya doğrudan dahil olabiliyorum. Dünya karmaşık bir yer.
Bir sürü uzmanlık gerektiriyor. Sen hepsini birden olamazsın. Uzmanlık gerektiren yerlerde delege ediyorsun. Ama kendini yeterince uzman düşündüğün yerlerde, özellikle yerel sorunlar için, kendi oy hakkına da her zaman hainsin.
Bu proxy oylar çok önemli. Çünkü şu an mesela biz meclise milletvekilleri gönderiyoruz. Sığınmacı konusunda da beni temsil et. Sağlık politikaları konusunda da beni temsil et.
Dış güvenlik konusunda da beni temsil et. Ekonomik kararlar, ülkenin bütçesi, yani aklınıza gelen her konuda beni temsil et diyorsunuz. Bence şu an özellikle bu blok zincir tabanlı oy verme sistemleri o anlamda çok mantıklı. Neden?
Ben diyeceğim ki kardeşim, bakın sağlık konularında şu profesör gerçekten benim çok sevdiğim bir insandır diyeceğim. Ve o insan popülerse ve dedikleri de doğruysa belki bir dil 1 milyon kişinin oyu onda olacak. Öyle olunca da sağlık konusunda belki o insan tek kişilik bir parti gibi olacak. Ama her zaman da bizim istediğimizi yapmak zorunda olacağı içindi.
Çünkü bir gün sonra altından bir milyon oyun sandalyesi de çekilebilir. Hatta anında. Tabii tabii anında çekilebilir. Bu blockchain'de mesela şöyle bir güzellik var.
İnsanlar hayal etsinler. Son saniyene kadar oyunuzu geri alma ihtimaliniz var. Mesela bir seçim var 3 ay sonra cumhurbaşkanlığı seçimi. Oylar açılmıştır diyecek.
Bu oyunu siz bugün unuturum diye oyunuzu attınız. Sandıklar son gün saat 5'te mi kapanıyor? 4.59'da oyunuzu değiştirebilirsiniz.
Böylece biz bir kere şeyi de görmüş oluyoruz. Kaç kişi katıldı, kaç kişi katılmadı. Ona göre kampanya yaparız değil mi? Deriz ki, bakın arkadaşlar daha Türkiye'nin %5'i katılmış.
Çok fazla olasılığa geber. Ama bu sistemlerin konuşulmaya bile başlaması için belli bir entelektüel ve teknolojik seviyenin oluşması lazım siyasette. Bence seçmen gençleştikçe seçmenin talepleri bu olacak. Bir de şöyle bir sıkıntı var şu an.
Çok çok çok önemli ama şu yaşları 75-80 olan ekonomistlerle konuşuyorum. Bana diyorlar ki, blockchain ne yav diyorlar mesela. Hepimizden iki kat zeki, çok değerli insanlar ama onların kafası 20. yüzyıla park etmiş durumdayım.
Çünkü bu insanlar dünya vatandaşı değil. Gerçekten 20. yüzyılın kısır siyasetinde vakit geçirmiş abileri görüyorum ben dünyada. Genelde abiler tabii ki bunlar.
Kadınlar bence kendini daha yenileyebiliyorlar. Bu ama çok büyük bir değişim. Normal bir değişim değil. Hani para konusunda mesela onu örnek olarak alırsak... ...bir paranın değerinin merkezi bir otorite tarafından belirlenmesi... ...insanların kafasına yatan bir şey.
Çünkü her şey merkezi bir otorite tarafından belirlenmiş tarih boyunca. Ama otorite yok burada ve paranın değeri yine bir şekilde belli oluyor. Bunu anlamak çok zor. Ve buradan bu mantığı demokrasiye uygulamak iyice bir sıçrayış.
Tabii dağıtık yapılar, bırakın onu yani tapu kadastro. Yani blockchain şu an bizimde herhangi bir tapu kadastrodan çok daha güvenli. Öyle olunca ne oluyor? Devletin kayıt mekanizmasını marjinalize etmiş oluyorsunuz.
E tabii ki hiçbir sistem elindeki bu gücü bırakmak istemez. Ama dünya oraya gidiyor. Doğru da şöyle bir şey var. Entropiyle ilintili bir şey.
Entropi devamlı artacak. Yani dağınıklık devamlı artacak bu konuda da. O da şu demek, biz dağıtık yapılara geçtiğimiz zaman bir daha merkezi yapılara geçmeyeceğiz. Tapuka'dan sonra bir daha hiçbir zaman Türkiye'de ya da dünyada bir kurumun elinde olmayacak.
Aa bakayım bu ev işte Ahmet'in miymiş, Ayşe'nin miymiş, hayır değilmiş. Olmayacak. Bu aslında ilginç bir ikilem. Geçenlerde ben İsveç'i ziyaret ettim, oradan örnek vereyim.
Kurumlara güvenin en yüksek olduğu ülkelerden birisi, devlet kurumlarında. Uzun seneler boyunca çalışmışlar, etmişler. Şeffaf bir toplum ortaya çıkarmışlar. Ve tamam demişler, biz şu kuruma güveniyoruz.
Aynı zamanda, aynı çağda yaşayan bizler ise hiçbir kuruma güvenmiyoruz. Türkiye'de yaptığın zaman bu anketi, işte askeriyeye güven yüksek çıkıyor. Başka da bir şeye güven yüksek çıkmıyor. Bambaşka bir yapımız var kurumlara güven konusunda.
Şimdi bu senin bahsettiğin dağıtık yapılarda kurum murum olmayacak diyorsun ya. Bunu başarılı bir şekilde bu kurumları oluşturmuş insanlar, toplumlar ne yapacaklar? Onlar ya tamam o zaman bizim bunca çabamız Haybe'ye gidiyor mu diyecekler? Yo, yani şöyle bir şey var.
Doğru kuruma, öyle ülkelerde güven çok fazla. Çünkü onlar gerçekten vatandaşlığına verdiği sözü tutmuş yapılar. Yani bugün siz ülkede bir şirket kuruyorsunuz. Hükümet diyor ki, işte size 2 milyar dolar ceza verdim, hop bütün fabrikalarım benim diyor.
Buna nasıl güvenirsiniz siz? Nasıl siz dünyada herhangi bir yatırımcıyı gelip burada yatırım yaptırırsınız? Yapamazsınız. Kendi vatandaşınız da kendi kurumunuza güvenmez.
O ayrı bir şey. Ama bu dağıtık yapılar İsveç'in İsviçre'nin fark etmez. Dünyanın her yerindeki bu yapılardan da daha güvenli. Çünkü kurumun başındaki insanlara güven gerek olmuyor.
Aradan insan faktörünü çıkarıyoruz. Oradaki insan kaynağında başka türlü değerlendirilir. Niye? Tapu Kadastro'da binlerce kişi var, değil mi?
O insanlar gitsinler, sabah işe çok daha mutlu, mesut gidebilecekleri işler yapsınlar. Belki birileri vardır böyle hayatın anlamını tapu kadastroda bulan. Sabah uyanınca oraya tüm şevkiyle giden. Linç yeri tapu kadastrocular.
E-demokrasiden biraz fazla uzaklaştık aslında. Daha doğrusu uzaklaşmadık da biraz soyut tartışıyoruz ama benim bilgimi çekiyor işin açıkçası. Çünkü buradaki temel engeli şu görüyorum. İnsanın psikolojik bir tabusu diyelim buna.
Karşında sorumlu tutacağın biri olsun, bir lider olsun, güvenebileceğin, sorumlu tutacağın, korkacağın, hayran olacağın, bütün bu duyguları yükleyebileceğin bir başka yüz görmek istiyorsun. Bu çünkü herkese anlaşılır geliyor. Yani cahilede, eğitimliyede ama blockchain'in dağıtık teknolojisi falan dediğin zaman onu öğrenmen lazım. Neden bu daha güvenli?
Yani birileri kontrol etmiyorsa kim kontrol ediyor kardeşim? Engelini aşman lazım bir şekilde. O da çok zor. Harika, tamam, çok güzel.
Tam böyle istediğim konuya getirdin sen şimdi olayı. Tabii ki lider olması iyi bir şey, hoş bir şey. Liderin ne kadar ne yapacağı da günden güne değişecek ve muhtemelen de azalacak. Neden azalacak?
Şimdi komünizmin şöyle bir sözü var değil mi? Diyor ki, biz devlet olarak bütün veriler, her şey bizde. Ne kadar kereste üretileceğini de biz biliriz. Ne kadar şişe kapağı üretileceğini de biz biliriz.
Diyen bir dünya düzeni vardı. Sonra oradan biz serbest piyasa bunu belirlesin dedik. Şimdi serbest piyasada aslında şöyle çok verimsiz bir olay. Diyelim ki senle ben rekabet ediyoruz değil mi?
İkimizde şirketi var, ikimizde 20 milyon dolar yatırım aldık ayrı ayrı. Ben güzel bir şey yaptım, sen kötü bir şey yaptın. Senin o zamanını, 20 milyon dolarını, yatırımcıların parasını, her şeyini israf ettik. Bunun arkasında diğer tarafa geçtiğin zaman, bu yapay zeka ile devlet yönetme modeline geçtiğin zaman, belki de devlet diyecek ki, Taylan'ın en iyi yapabileceği start-up bu.
Onun için siz hiç gelin birbirinize rekabet etmeyin. Bu optimal bir çözüm. Öyle olunca da bizim liderden anladığımız insanların o anlamda hem katmadığı yeri daha az olacak, hem de bizim onlara olan bağımlılığımız ve bağlılığımız daha az olacak. Belki hani daha sembolik bir figürler olabilirler.
Ama bu kadar böyle olacağını zannetmiyorum. Hatta onunla ilgili şöyle bir örnek var. Bakın, Norveç'te başbakan bisikletle gidiyor işine. Türkiye'de bizim cumhurbaşkanı yüz arabayla gidiyor.
Daha otokratik rejimlerde bu böyledir. Onun da şöyle çok önemli bir sebebi var. Bizlerde cumhurbaşkanı diyor ki, ben varsam ülke uçar, ben yoksam ülke batar. Doğru mu?
Şu an bizim 800 milyar dolar, 1 trilyon dolarlık ekonomimiz var. Kayıt dışında falan say, 1,5 trilyon dolar belki. Ben onu iki katına çıkarırım diyor. Ben yoksam da diyor, 3'te 1'ine düşer.
Ölürsünüz açlıktan diyor. Aradaki farka bak. 100 değil, 1100 araçla geçse helaldir, doğru mu? Yani bu kadar katma değerin varsa senin bir kişi olarak.
Norveç'te, İsveç'te ne oluyor? Adam diyor ki, zaten bir sistem var. Ben gelsem de öyle, Ayşe de, Fatma da gelse, 3 aşağı 5 yukarı, gayrı safi misliliği asla bu kadar azalacak, artacak diyor. O zaman da o insanın toplum tarafından görülen katma değeri daha az.
Daha az olduğu için de o adam bisikletle gezebiliyor. Türkiye'de bizim bu olmamasının sebebi bizim sistemi kurmadığımızın itirafı. Bizim derdimiz iyi yaşam sürmek, çocuklarımızın daha iyi yaşam sürmesi. kendimizin daha iyi, daha temiz sokaklarda yaşamamız.
Takım tutar gibi x kişisine oy verip sonra rahatlamak değil. Yani biz herhangi bir lidere oy verdik, seçildi. Her gün onu televizyonda gördüğümüz zaman çok mu mutlu oluyoruz? Aman Allah'ım diyoruz.
O insan cebimize her gün para koymuyor ki. Doğru düzgün işletilen ülke bizim de aslında cebimize para koyuyor. İnsanların lidere olan ihtiyacı çok konjonktürel ve çok eğitime bağlı ve ekonomiye çok bağlı şeyler. Bence bu hani insanların temel ihtiyacı değil.
Jane Goodall'ın araştırmalarına bakıyorsunuz Bonobos'larda mesela, tamam hani lider var ama bazı Bonobo kabileleri çok daha egalitari yani. İlla güçlü bir lider olsun, biz onun arkasından gidelim değil. Belki biz o tatminimizi mahallenin lideriyle yaşayacağız. Belki spor kulübünün bir şeyiyle yaşayacağız.
O illa politikada olması gereken bir mekanizma değil benim görebildiğim kadarıyla. Eric Schmidt mesela Google'da hep şunu derdi, ''Bir yönetici kendini gereksiz kılabilendir.'' Şimdi ileride de işler otonom bir biçimde yürütüldükçe, böyle orkestrasyonu yapan insanlara daha da daha da daha da az ihtiyaç olacak. Belki o zaman vekillerimiz, cumhurbaşkanlarımız bisikletle, surf tahtasıyla falan giderler işe, bilmiyorum.
Türkiye'de düşünün mesela, siz özel bir şirkette, özel bir fabrikada çalışsanız, gelecek 20 yılınız zaten iyi işle çalışacağınız belli olsa, o zaman iktidara bu kadar aman Allah'ım bir daha seçilmezse ben ölürüm demezsiniz. Halbuki inşaat sektöründe çalışıyorsunuz, 6 ayda bir sizin yeni bir inşaat sitesine gidip gitmeyeceğiniz devletin teşviklerine bağlı olursa, o zaman iktidara çok daha bağlı olursunuz. Bunları değiştirmek gerekiyor biraz. Ya bu şeyle de alakalı zaten temsilci demokrasinin ayrılmaz bir parçası bu, lobby.
Böyle bir sistemde yaşıyorsan, inşaatçılar olarak bir lobby kurarsın, ortak lobby. Gidersin, derdini anlatırsın. Yine bizim ülkede buna gerek yok çünkü zaten doğrudan... Onlar farklı türlü lobilerini yapıyorlar.
Evet ama yine biz kıyas olarak hani ABD'yi kullanırsak, orası bir lobby cenneti. Asıl orada demokrasiyi işleten oy verenler değil, lobby şirketleri, özel çıkar grupları diyelim. Onların mücadelesi aslında bu. Yani temsilci demokrasi aslında bir lobby gruplarının çatışma demokrasisi.
Bizim dediğimiz daha katılımcı demokrasilerde, daha çok karar verdiğin demokrasilerde, lobby gruplarının hiçbir manası kalmayacak. Ama propaganda sektörü o zaman artmış oluyor. başta ben ne demiştim hatırlarsın seçmen olduğunuz zaman herhangi bir biçimde hedef haline geliyorsunuz ama yılda bir kere hayat nasıl gidiyor abi ya da abla sorusuna cevap verince hedef olmuyorsunuz o lobi işi de şöyle aslında bak bir istatistik vereyim sana bir amerikadaki milletvekili ikisine de bir seçilen milletvekili günde dört saat boyunca para arıyor bir sonraki seçimini fonlayabilmek için günde bunu bu nasıl siyasetçilik Seçilir, seçilmez hem de. Seçilir, seçilmez.
Ortalama bu. Şimdi sebebi de şu. Zaten iki senede bir daha bismillah diyorsun, oturuyorsun. Bir dahaki seçim sezonuna hazırlanmaya başlıyorsun.
Ve Amerika'da reklam vermek serbest. Herkes onun için bir şekilde parasal gücünü arttırmaya çalışıyor. Şöyle bir handikap oldu. Türkiye'de yaşanmasın diye söylüyorum.
Oradaki lobicilik sisteminin handikapıdır bu. Bunlar biliyorlar ki iki sene sonra yine bu lobicilere işleri düşecek değil mi? Paraları isteyecekler iki sene sonra bu insanlardan. Onun için lobicilerin ihtiyacı olan hiçbir şeyi uzun vadeli çözmüyorlar.
Mesela güneş enerjisi. Devlet Amerika'da mesela güneş enerjisine teşvik veriyor. Normalde insanların önünü görebilmesi için demesi lazım ki bak 30 yıl boyunca teşvik var. Hadi onu yapın bunu yapın.
Yok. Bir sene bir senede yapıyorlar. Sistemin kendisi kendi devinimi sağlamak için çalışıyor aslında. Başka bir işe yaramıyor ya da diğer işe yaradığı şeyler yan etki gibi.
Böyle bir döngüsel mantığa giriyor yani. Bu da tamamen siyasetin fonlanmasıyla ilintili. Yani hani bu dijital demokrasiye bakacak olursak şöyle bir avantaj. Mesela ben Twitch'te yayın yapıyorum.
Çocuklar böyle ''Abi 2 lira sana para gönderdim.'' falan diyor. Diyorum ''Oğlum niye gönderdin? Ne yapıyorsun?
Deli misin yani? Paran yok, niye gönderiyorsun?'' ''Abi çorbada tuzum olsun istedim.'' diyor.
inandığı bir şey uğruna onu finansal olarak desteklemek kültürü var. Bu şunun için önemli. Zaten özellikle kripto paralar bu dünya paranın dolaşımını inanılmaz kolaylaştırdı ve insanın da parayla olan ilişkisini de çok daha basit hale getirdi. Yani normal bir dünyada 5 dolar göndereceğinizde, kriptoda 100 dolar göndermek insanların düşün hayatında çok daha az zor bir şey diyelim.
Şimdi öyle olunca da bence siyasetin fonlanması da artık 21. yüzyılda çok daha tabandan gelecek. Tabandan geldiği için de insanların sorumluluğu tabana göre olacak. Onun için bak o çorbada tuz lafı çok önemli.
Yani kelime olarak önemli. Ortada bir çorba var. İçinde 50 bin tane şey var. Ben de bu büyük yapının bir ucundan tuttum diyebilmek o kıymetli.
Ve de bizim gibi bütün ekosistemi dijital ortama kurmuş, Twitch yayınları yapan, Discord serverında çalışan, gençlerle orada buluşan insanlar ve siyasetçiler için bu çok büyük bir fırsat. Şimdi bir tweet atıyoruz, 3-5 milyon kişi görüyor. Eskiden 3-5 milyon kişi görebilmesi için bir gazete patronuna gidip yalvarmanız gerekiyordu herhalde 20-30 yıl önce. Evet, her şey o şekilde.
Yani hem fikrini yayabiliyorsun hem ödeme sistemleri kolaylaştığı için neredeyse bedavaya para gönderip alabiliyorsun ufak meblalar hem de oylama psikolojisine alışmış vaziyetteyiz. Tek eksik işte bu kurumların, onun eyleme dönüşecek mekanizmaların da o seviyeye gelmesi. 15-20 milyon genç seçmen var. O genç seçmen yani 21.
yüzyıl dijital sakin insanlar yavaş yavaş 30 milyon olacak, 40-50-60 milyon olacak. Sonra bütün seçmenler zaten telefonla doğmuş olacak. O zaman başka türlü oy vermeyi hayal bile edemeyecek insanlar ki. Biz de elimizde baston varken şey diyeceğiz, ya bir gün bunları konuşuyorduk.
Eskiden diyeceğiz, böyle gidiyorduk sandığa, işte denk getirmeye çalışıyorduk. Sonra ıslak imza tutan haklarına itiraz ediyorduk falan diyeceğiz. Parti kurma maceralarını anlatırsın böyle. Anlatırım bir ara, tabii tabii.
Vallahi ben demokrasinin geleceğiyle ilgili çok umutluyum. Çünkü bu teknolojinin nimeti, demokrasiyi çok daha tabana yayan işler ve bütün bu örgütlenmenin de internette olduğu bir dünyada, inanın bana, çok daha genç liderler çıkacak, çok daha değişik ve inovatif fikirlerin biz yayıldığını ve arkasında da yüzbinlerin durduğunu göreceğiz. Beni de heyecanlandırıyor. Hem o heyecanlandırıyor hem de dediğim gibi, yerel konulara özellikle bunun uygulanması, bugün bile uygulanabilir olması.
Sen heyecanlandırdın daha doğrusu. Yeni başlarken heyecanlı değildim ben. Bence senin bu programın ve dinleyenler de bu konularda en çok yeni katma değer sunabilecek, bu konudaki tartışmaya katkıda bulunabilecek ve bizim de vizyonumuzu geliştirebilecek insanlar. Onun için onlar da lütfen bir de yazsınlar, bu konulardaki düşüncelerini belirtsinler.
ve hep birlikte daha iyi bir vizyon sunalım Türkiye için ve dünya için. Geri bildirim özellikle bu konuda önemli. Zaten geri bildirimden konuşuyoruz. Taylan Yıldız'a da bana da ulaşabilirsiniz.
Bu konularda konuşmayı da özlemişiz. Birbirimizden beslenmeyi de özlemişiz. Onun için bu konuşmaların devam etmesi dileğiyle diyelim şimdilik. Bu sohbetin küreselleşmeyle, yapay zeka ile ilgili bazı ekstra kısımları da dediğim gibi Patreon'da.
Oradakilere de kısa bir selam çakalım kaldığımız yerden devam. Ahmet Zeren, Hilmi Murat Yıldırım, Cemal Çakmak, Ali Emre Öztürk, Aybars Atalay, Özgür Akçiçek, Ceren Durgun, Özay Demirezen, Furkan Polat, Tuncay Baylan ve Neslihan. Hepiniz çok sağ olun. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.