Podcast

Türkiye Günlükleri 2023: Mide Fesadı Lobisi

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

3-4 seneden beri ilk defa Ankara ve İstanbuldaydım. Hafif bir içerik olacak, üstünüze rahat bir şeyler giyip gelin.(Tüm Patreon destekçilerine teşekkürler)

Bölümler:


(00:40) Uçak koridoru er meydanıdır.

(02:45) Ankara.

(05:55) Enflasyonun gerçek maliyeti.

(08:25) Galata'nın şnitzeli.

(10:17) Fatih'in lahmacunu.

(11:45) Mide fesadı lobisi.

(13:20) Tanrıyla pazarlık.

(14:30) What's in the box?

(16:00) %200 okul zammı.

(18:00) Sifon PTSD.







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.062 kelime · ~15 dk okuma

15-20 gündür ayrı kalmışız ya. Sebebi de ironik olarak birçoğunuza daha yakın olmamdı. 3-4 seneden beri ilk defa Ankara ve İstanbul'daydım. Bugün bu seyahatler hakkında konuşacağım.

Hafif bir içerik olacak. Üstünüze şöyle rahat bir şeyler giyip gelin. Öyle hayatınızı değiştirecek gözlemler vaat etmiyorum. Ama mesela Nilay örnekle yaptığımız bir stüdyo kaydının ilk 20 dakikasını tuvalette geçirmemin hikayesini vaat edebilirim.

Oradan bazı pratik hayat dersleri çıkabilir. Ailecek Ankara'ya gittik. Tabii Ankara'ya öyle direkt gidilmiyor. Bir yanlışlık olmasın ya başka bir yerdir o.

Transkriptin tamamını oku

Bir bakalım diye önce bir İstanbul'da durduruyorlar. Siz de diyorsunuz ki evet bu ülkede onca güzel yer dururken illa oraya gideceğim. Akıl sağlığım yerindedir. Kağıt imzalıyorsunuz öyle salıyorlar.

Bu arada bu tip şakalara yetkim var. Doğma büyüme Ankaralıyım. Öyle herkes cesaret alıp da deniz kenarlarından sallamasın lütfen Ankara'ya. Ben tabii eski kafayla bir buçuk saatlik aktarmanın bu işler için fazlasıyla yeterli olacağını düşünmüştüm.

Ağır ağır davranıyorum, öndeki insanlara yol veriyorum mesela uçaktan inerken. Türkiye'de pek adet değil bu, haberiniz olsun. Yol hakkı koridordakinde. Çünkü o koridora çıkabilmek için nice bedeller ödenmiş.

Ya uçak iner inmez ayağa fırlamışlar ya da omuzlarını feda etmişler akıntıya atlamışlar. O yüzden ön koltuktakilerin öyle ellerini kollarını sallaya sallaya çıkmalarına müsaade etmiyorlar. Daha uçaktan inmeden ülkeyi kötülemeye başladığım farkındayım. Ama bir teorim var, onu paylaşacağım.

Selektör yapmanın farklı ülkelerde farklı anlamları var ya, buyur sen geç manasına geldiği ülkelerde uçaktan inişler de muhtemelen sırayla oluyordur. Selektörün anlamının ters olduğu ülkelerde ise uçak koridoru da er meydanıdır. Bu teorim hakkında veri toplamayı size bırakıyorum. Biraz da siz Nobel kazanın.

Neyse sallana sallana gidiyorum fakat hiçbir yerde sıra olmamasına rağmen bir buçuk saat sonraki uçağa anca yetiştik. Yürüme mesafeleri bir yana, kalkacak uçağın taksisi de uzun süreceği için iç hat boardingi normal dış hat boardinglerinkinden erken başlıyor. Yani her şey tıkırında gitse bile stresli bir durum. Bakın dünyada büyüklüğüyle övünülecek bazı şeyler var.

Aksine inanmayın size yalan söylüyorlar ama hava alanları kesinlikle bunlar arasında olmamalı. Bu arada ortamlarda satacak bir bilgi vereyim. Dünyanın en büyük havaalanı Suudi Arabistan'da. Eski bir Amerikan hava üssünü yenilemişler.

Tüm Kadıköy'ü düşünün. İskele'den Bostancı'ya kadar. İçeride de E5'e kadar. O koca alanı, o alanın tam 20 katı büyüklüğünde.

20 Kadıköylük bir havaalanı var Suudi Arabistan'da. Ve en meşgul havaalanları bile değil. Bu düşünceler için de Ankara'ya vardık. Millattan önce Melih Gökçek zamanında inşa edilen o tarihi şehir kapılarından içeri girdik.

O noktadan sonra tek bir görevimiz vardı. O da çocuğu konu komşuya gösterip Allah analı babalı büyütsün inşallah diyaloğunu tekrarlamak. Arada eşime bakıp maşallah diyorlar, ona da inşallah diyorum. Orta madna noktaların programına dönüyor ve müsaade isteyip kalkıyoruz.

Günlük rutinimiz bu. Bir gün rutini bozup Ottü Teknokent'e gittik. Bir hocanın daveti üstüne. Ekibiyle yemek yiyoruz sağ olsunlar.

Menüden öylesine bir şey seçtim. Herkesin yemekleri gelince benimkinin isminin neden Kallavi olduğunu anladım. Diğer yemeklerin iki katı. Dağ gibi tepelemişler.

Üstelik soslu moslu da bir şey. Bende de bir hastalık var. Tabakta yemek bırakamıyorum. Annem artık nasıl bir disiplinle yetiştirmişse beni çocukken.

Yemek molasının sonuna geldiğimizde sahne şu. Herkes bitirmiş, benim tabaksa adeta bir savaş alanı, kan revan içinde, dudağımın kenarından soslar akıyor ve o halde sürekli bir şeyler anlatmaya çabalıyorum, insanlar soruyor. Hani bir iş mülakatı geyiği vardır ya. Yemeğe çıkarsanız sakın hemen gelen tabağa tuz, biber ekmeğin.

Önce bir tadına bakın yoksa puan kırarlar falan derler. Bunlar çok ileri teknikler. Ben size daha basit bir tavsiye vereyim. İlk defa tanıştığınız insanların yanında ismi kallavi olan, yok efendim devasa, heyyula, izbandut olan yiyecekler sipariş etmeyin.

Ederseniz de bitirene kadar konuşmayın. Hazır Ankara'ya gelmişken bürokrasiye de bulaşmak istedim. Yeni kimlik kartı için başvurdum. Bill Gates bize çip takacak diye dolanan herkese Türkiye Cumhuriyeti çipi takmış zaten.

Ben de katılayım dedim kervana. Ve her şey çok güzel işledi. Vallahi. İnternetten randevumu aldım.

Saatinde sıram geldi. Düzgün biri çıktı. İşimi 5 dakikada yaptı. Adresimi sistemden bulup yolladılar kartı.

Biraz hayal kırıklığı oldu biliyorum ama sürekli ülkeyi kötülemek de zor iş. Bazen baltayı taşa vuruyoruz. Sorusu anlatamıyorum buna. Sağlık check-up'u sonrası da aynı şey oldu.

Ertesi gün e-nabızdan baktım çat diye bütün sonuçlar orada. Kıskanıyoruz valla. Neyse biraz etrafı gezdik. Şehir merkezine hiç gitmedim ama çay yolu tarafları çıldırmış.

Bilmeyenler için Ankara'nın bir banyosu. 25 sene önceki halini hatırlıyorum. Hep çirkindi de en azından şöyle bir değer sunuyordu. Şehirden uzaktasın.

Hava temiz, trafik yok, açık alan bol. İstersen bahçe yap, istersen ufukta gün batımını izle, işine ne geliyorsa. Şimdi ne durumda? Hala şehirden uzak.

Yani kıtalar birbirine yaklaşmadı sonuçta. Ama trafik çok ve açık alan yok. Blok blok binalar var her yerde. Çin'den bazı fotoğraflar görüyorsunuzdur ya arada sırada.

İsmini daha önce duymadığınız bir şehir, belki ülkenin 50. büyük şehri, belli ki son birkaç sene içinde kurulmuş, daha çimler bile yaşarmamış, çorak bir arazi üstünde yüzlerce göktelen, yani bir şehir dokusu namına hiçbir şey yok ama bir şehir nüfusuna sahip yerler. Çektiğim bir fotoğrafı Patreon'a ve Instagram'a koydum. Hayal edemiyorsanız oradan bakarsınız.

Ve buralarda bazı daireler 500 bin euro, bazı evler milyon euro. Bu nasıl bir değerleme benim aklım almadı. Aklım alıyor aslında. Bu kadar enflasyonist bir ortamda parayı bir şeye gömmek zorundasın.

Emlak da coştu. Daha bu sabah bir grafik gördüm. İnşaat maliyetlerindeki artıştan da çok daha hızlı artmış konut fiyatları. Şimdi genel bir hayat pahalılığı muhabbetiyle kafanızı şişirmeyeceğim.

Herkes bunu konuşuyor zaten sürekli. Sadece iki teorik şey ekleyeceğim. Birincisi, yüksek enflasyonun kendi kendini besleyen bir doğası var. Cebindeki paranın yarın pul olacağını bildiğinde yapılacak en iyi şey tüketim.

Eninde sonunda sana gerekecek bir şey almanın en iyi zamanı dündü, en iyi ikinci zamanı da şimdi. Gerekirse borca girip harcamalısın. Herkes böyle düşündüğü için talep artıyor ama arz aynı oranda artmadığından, artamadığından fiyatlar iyice yükseliyor. Yani enflasyon beklentisi normalde zamana yayacağın harcamalarını öne çekip kıtlık yarattığı için ikinci bir enflasyon etkisine sebep oluyor.

Diyeceğim ikinci şey de yüksek enflasyon ortamında fiyat pahalılığının ötesinde fiyat belirsizliği de ayrı bir stres kaynağı. Yani enflasyon %100 deyince her şeyin fiyatının ikiye katlandığını varsayıyoruz. Halbuki o sadece ortalama. Fiyat aralıkları da açılıyor.

Geçen sene 5 lira olan şey 8 liraya da satılıyor, 18 liraya da. Bir şeyin fiyatı sonuçta diğer şeylerin fiyatıyla belirlenir. Girdilerinin fiyatıyla, benzer ürünlerin fiyatıyla. Onlar oynak olunca sen iyi niyetli olsan bile saçma sapan fiyatlamalar yapabiliyorsun.

Senin yaptığın fiyatlama da başka şeyleri saptırıyor. Sistem dengeye gelemiyor bir türlü. O fakirlik içinde bir de böyle kazık yeme riskinin iyice artması insana hakikaten çok yoran bir şey. Zaten bu sebepler yüzünden enflasyonu dindirmek zordur.

Bu yüzden elalem ekonomik küçülme pahasında faizleri yükseltiyor ki borçlanma azalsın, harcamalar azalsın, fiyatlar bir dengeye gelsin. Ancak ondan sonra yoluna bakabilirsin. Biz ise alternatif bir gerçeklikteyiz. Biz diyorum çünkü sizin kadar olmasa da ben de etkileniyorum bundan.

3 haneli enflasyonla büyümenin peşinde olan bir ülke. Her şeyin fiyatının ikiye katlandığı bir yerde kim kime %10 ile %20 ile borç verir? Deli olman lazım. Sana bana vermiyorlar zaten de bağlantılıysan devlet bankasından bu şekilde bedavaya para alabiliyorsun.

Eski bir dostum anlatıyordu, köklü bir işleri var bunların, kredi için başvuruyorlar, her şeyleri tam ama para vermiyorlar. Bilmem ne vakfına şu kadar bağış yapıp, makbuzunu getirin öyle verelim demişler. İşlerin böyle yürümesine şaşırmadım, duyuyordum zaten ama makbuz isteyecek kadar resmiyet kazanmasına, yani o kadar normalleşmesine şaşırdım. Uzun lafın kısası, milletin enflasyona kaybettiğini bir kesim kazanmış oluyor.

Yıllardır göstere göstere izlenen politika da bu. Ama işte kime ne anlatacaksın. Ortalama IQ'nun enflasyondan düşük olduğu 4-5 tane ülke var dünyada. Bir tanesi de Türkiye.

Ankara'yı geride bırakalım. Seyahatin İstanbul ayağında tek tabanca takıldım. Orada çocukla dolanmak eziyet olacaktı. Daha maceralı geçti ama tamamen yanlış sebeplerden ötürü.

Gün be gün anlatayım. Akşam vakti şehre vardım. Ertesi gün uzun bir gün olacaktı. Bunca zamandır ilk defa bizim podbinin stüdyosuna gideceğim, ekiple tanışacağım.

O yüzden akşamı sakin geçirmeyi planladım. Galata Kulesi'nin orada bir yerde kalıyorum, stüdyoya yakın. Tam kulenin dibinde bir restoran var. Yıllar önce giderdim, yöresel yemekler yaparlar.

Gittim kendime bir iki meze söyledim. Sonra etrafa bakındım. Millet saçma sapan şeyler yiyor. Nasıl bir restoransa pizzalar, hamburgerler, yan masadakiler şinitsel sipariş etmeye çalışınca kendimi kaybettim artık.

Sanki oraların kralıymışım, müdavimiymişim gibi bunlara musallat oldum. Zorla muambara tattırdım bunlara. Beğendiler, siparişlerini iptal ettiler. Sonra diğer yandaki masaya dadandım.

Psikopat bir kültür elçisi hayal edin. İşin komiği, ben de pek bilmem yöresel yemekleri, mezeleri falan. Yani sorsan hangisi favadır, hangisi atomdur, topiktir, parmağınla işaret et desen bir maymunla aynı isabet oranına sahip olurum. Önüme konanı yiyorum ben, o kadar.

Hatta bir ara kendi gazıma gelip dondurmalı incir tatlısı söyledim. Dondurması yok. Nerede bu? Adam gülümseyerek dedi ki, abi biz dondurmasını içine koyarız.

Adet budur. Yani bilmiyor musun? Artık beni mi yediler, yoksa gerçekten adet o mu, halen bilmiyorum. Neyse yani yaptığım saçma bir şey ama kardeşim Şinitsel'de yemezsin hakikaten İstanbul'da.

Galata Kulesi'nin dibinde. Ertesi gün stüdyoya gittim. Güzel yapmışlar. Ekibe buradan selam göndereyim.

İki saatlik bir kayıt yaptık siyasal İslam üstüne. Benim tabii siyasal İslam hakkındaki bilgim mezeler hakkındaki bilgimden halidicedir. O yüzden bu konuda kitap çıkarmış bir gazeteci olan Ozan Gündoğdu'yu konuk ettim. Kendisi gereksiz derecede yakışıklı, düzgün konuşan ve okumuş biri.

Bölüm çıkınca görürsünüz. Veya belki kıskançlığından çıkarmam. Bir kasaya koyup git derim. Sonra ekipçe bir öğle yemeğine çıkalım dedik.

Fatih'te Öz Kilis diye bir lokanta. Kilis de değil, Öz Kilis. Oradan anladım zaten bu işin sonu kötü olacak. Bir lahmacun geldi ki yanımdakinin tabağına taşıyor.

Zaten önceki akşamdan toktum. Daha ana sıcaklar gelmeden yemek komasına girdim. En son bir tava geldiğini hatırlıyorum. Tavanın kendisini yemiş olabilirim.

O halde stüdyoya döndük. Bir kaydımız daha var. Bu sefer konuk Barış Özcan. Önceden hazırlanmışım ama uyumak üzereyim ya.

Dede kalk yerine yat diyecekleri az kaldı. Neyse ki beklentimin gayet üstünde bir sohbet oldu. Ben de açıldım zaten. Hikayecilik hakkında aktı aktı.

2 saat sürdü o da. Bir kaydımız daha kaldı ama onu artık ertesi gün yapacağız. Akşam saat 8 olmuş. Çıktım oradan.

Arkadaşlarla buluştum. İstiyorum ki evde oturup konuşalım, hafif bir şeyler atıştıralım. Belki bir iki kadeh içeriz, vakitlice uyuruz. Yok.

Daha çantamı bırakır bırakmaz seni bir kokoreççiye götüreceğiz, parmaklarını yiyeceksin dediler. Parmağımı yiyeceksem zaten kokoreççiye gerek yok. Evde de oturup yerim ben. Teşekkür ederim.

Yarın gece de buradayım, beklerim. Bir lokantaya gittik biz. Sokak Lezzetleri Lokantası'na. Porsiyon porsiyon geliyor ve ne yazık ki gelen her şey çok güzel.

Tabakta bir şey bırakamama hastalığım masadaki tüm tabaklar için geçerdi. Masa genelinde bir politika bu. Hepsini sildim süpürdüm. Hani Spirited Away diye bir film vardı Miyazaki'nin.

Başlarında bir sahnede çocuğun ana babası terk edilmiş kasabada muhteşem yemekler bulup gömülüyorlardı ve zamanla birer domuza dönüşüyorlardı. Rahatsız edici bir sahneydi biraz. Ben de o durumdayım. İki domuz birdenim.

O gece biraz fazla uzadı ne yazık ki. Saat 4-5 gibi yattık. Birkaç saat uykuyla uyandım. Halen midem dolu.

Akşamdan kalmayayım. Ben nadiren çok içtiğim için akşamdan kalınca sanki ilk kez olmuş gibi panikliyorum. Vay bu halde nasıl kayıt yapacağız diye düşünüyordum. Aa dedim öncesinde benim yayıncımla randevum var.

Kitap Eve işlerini konuşacaktık. Adam da demez mi, İmmanuel'cim seni çok güzel bir yere götüreceğim. Ben mırın kırın etmeye başlayınca Hacı Abdullah dedi. Argümanı bu.

Nereye gideceğimizi sormamışım. Argüman bu. Hacı Abdullah ergo gidiyoruz. Öyle bir isim duyunca gitmek zorunda hissettim gerçekten.

Boş yere koymazlar herhalde. İskender, İskenderoğlu gibi bir şey bu yani. Gitmez misin duyunca? Gittik biz de.

Öyle kalabalığından önce vardık. Yarım şar porsiyon bir şey söyledik. Nefsime hakim olmuşum, gururluyum. Ama şef, mide fesadı lobisinin bir ajanı çıktı.

Abiler, bu bugüne özel, normalde yapmayız diye diye bir sürü yarım porsiyon şey getirdi. Matematikten biraz anlarım ben, bu kadar yarımı toplayınca biri geçiyor, vücut yine alarm vermeye başladı. Kalbim küt küt atıyor, midem bozuk, başım ağrıyor. Artık tam kalkacakken, haşhaşlı kek yemeden olmaz lafını duyunca bir başka boyuta geçtim.

Benim kitabın Rusça'ya çevrileceğini konuştuğumuzu hatırlıyorum en son. Hakları satılmış. Hayal miydi bu? Haşhaşlı halüsinasyon görmüş olabilirim, bilmiyorum.

Yayıncıyla vedalaştık. Stüdyoya kayda yetişmem lazım. Hazm'a yardımcı olur diye yürümeye karar verdim ama o noktada yaptığım şey daha ziyade yuvarlanmaya yakın. Yuvarlana yuvarlana gidiyorum.

Bir yandan da hazırlık notlarıma bakmaya çalışıyorum ama odaklanamıyorum. Yani göz merceğin bile salmış. Stüdyoya vardığımda konuk çoktan gelmişti. O da kim?

Nilay Örnek. O durumda olabilecek en kötü konuk aslında. İki sebebi var bunun. Birincisi, yıllardır konuklarla program yapan biri bu işi iyi biliyor, benim zaten kuvvetli olduğum bir alan değil, o haldeyken iyice mahcup olacağız.

İkinci sebep de dürüm yiyor. Beklerken acıkmış ne yapsın? Ama benim o anki fizyolojim ve psikolojim herhangi bir yemek görüntüsü kaldıracak durumda değil. Tuvalete kaçtım.

Bayılacağım. Bayılırsam beni kurtarmaya gelenin göreceği manzarayı hayal ettim biraz. Ya her ateistin hayatında Tanrı'yla pazarlık ettiği bir an vardır. Benimkisi de o anda işte.

Şuradan sağ salim çıkarsam bir daha asla kuzu tandır yememler, vegan oğlu vegan olacağıma yemin ediyorumlar, künefenin yüzüne bakmayacağımlar, çok şey vaat ettim. Sonra da sağ salim çıktım ama öyle bir görüntüm olmalı ki bana hiçbir şey sormadan aşağıdaki eczaneden mide hapı alıp verdiler. Ancak öyle biraz kendime geldim. Nilay aldı götürdü sohbeti sağ olsun.

Bana pek iş düşmedi. Merak konusunu konuştuk. Çok meraklı biri. Umarım o 20 dakikayı fazla merak etmemiştir.

Şimdi eğer benim bu noktada akıllandığımı düşünüyorsanız beni pek tanımamışsınız. Ben de kendimi tanımamışım gerçi çünkü hakikaten buna inanıyordum. Verdiğim sözleri tutacağıma %100 inanıyordum. O haldeyken yuvarlana yuvarlana vapurla Kadıköy'e geçtim.

Orada eski bir arkadaşım var. Evinin anahtarı 10 senedir bende durur. Yıllarca görüşmediğimiz olur bazen ama çat kapı girmeye yetkim var. Allah'tan evde yemek yok.

Ne olur ne olmaz diye telefondan yemek sepeti uygulamasını da sildim. İkinci bir emre kadar oruçluyum. Birkaç saat iş yaptıktan sonra, uyku moduna geçmişken tam arkadaş geldi. Sarıldık ettik, ne yapıyorsun, ne ediyorsun?

Bir baktım, elinde bir poşet. Poşetin içinde bir kutu. Okuyamıyorum üstündekileri ama dikdörtgen, karton bir kutu. Sormaya korkuyorum.

Seven filmindeki Brad Pitt gibi. Filmi izlemediyseniz spoiler vermeyim, yalnız benim kutunun içinden çıkan şey daha korkunçtu. Baklava çıktı. Böyle herhangi bir baklava da değil.

Antep'ten yeni gelmişmiş, taze tazeymiş. Ben hayatımda Antep'e gitmedim, Antep'ten gelen bir şey de yemedim, o güne denk geldi. Allah kimsenin nefsini Antep baklavasıyla sınamasın. Tek parça ağzına atıyorsun, ters çevirip, altı damağına gelecek şekilde yerleştiriyorsun, dilinle alttan bastırıyorsun böyle çatır çatır ediyor, of ağlaya ağlaya yedik.

Pişmanlık içinde geçen bir geceden sonra sabah uyandım, biraz çalıştım, öğlen de eski üniversite arkadaşlarıyla buluştuk. Nerede buluştuk peki? İnsan gibi bir kafede mi buluştuk? Hayır, kebapçıda buluştuk.

Özlemişimdir diye götürdüler. Gayet güzeldi, yalnız işin can sıkıcı kısmından bahsedeceğim biraz. Bu arkadaşların hepsi yurt dışı eğitimli, hepsi iş güç sahibi, kariyerli insanlar ve çoğu tekrar yurt dışına dönmeyi planlıyor. Bir kısmı zaten döndü de kalanlar da o yoldalar.

Birinin çocuğunun okuluna zam gelmiş. Kaç dedim? Yüzde iki yüz dedi. Dedim bu herhalde yüzdeleri bilmiyor.

Yani iki yüz ikiye katlamak demek değil. Üçe katlanmış. Normalde %65'lik bir zam tavanı var ama onun çocuğu ilkokuldan ortaokula geçince sanki okul değiştiriyormuş muamelesi yapmışlar aynı okulda kalmasına rağmen zam mı basmışlar. Bir de fiyatlar öyle ki zamanında ABD'de üniversiteye verdiğimiz paradan yüksek.

Valla bilmiyorum ben çocuğu devlet okuluna gönderip sonra akşam dönünce öğrendiklerini unutturacak bir beyin yıkama programı yaratmayı düşünüyorum. Özel okulların yarı fiyatına satıp köşeye dönerim herhalde. Neyse kalktık oradan akşam olurken ben nihayet son gece kalacağım arkadaşa geldim. Onu da senelerdir görmemişim ve evet, bu noktada tahmin edeceğiniz gibi sonraki replik, birader seni bir yere götüreceğim, müthiş ev yemekleri yapıyor, katmer tatlısı da efsane.

Artık benim tartışacak gücüm kalmamış. Neyse ki evin tam karşısı hastane, görüyorum pencereden. Midem çatladığında yenisini orada takarlar artık diye gittim. O gece uyuyamadım doğal olarak.

Açtım televizyonu, inanılmaz saçma bir Japon samuray filmi izledim. Bu şaheseri sizinle paylaşmam lazım. Kötü adamlardan biri öldürdüğü kadının kellesini kendi omzuna takmış, Apolet gibi. Üstüne dantel örtü geçirmiş, kavganın ortasında örtüyü çekip kelleyi konuşturuyor.

Kavga ettiği kişi de o kadının öz kızı ve adam o haliyle utanmadan kıza yazıyor. İlanı aşk ediyor. Neyse ki kız bunun biraz toksik bir ilişki olacağını sezdi. İstemedi.

Sonra kızı başka bir samuray kurtardı bunun elinden ama o da pek hijyenik biri değil. Kanında dolaşan kurtçuklar sayesinde ölümsüzlüğe kavuşmuş. Böyle bir senaryo olabilir mi ya? Belki de aslında sanatsal bir filmdi ama katmer sonrası halimle verilmek istenen mesajı pek anlamadım.

Postmodern sanatın bir sonraki evresi, postkatmer sanat. O kadar da kötü değildi bu ya. Filmin sonunda uykum geldi Allah'tan. Gece midem kaynamasın diye bizim ekibin aldığı o hapı kullanayım dedim.

Yalnız o halimle çiğnemeyi unutup löp diye yuttum. Büyük de bir hap. Takıldı boğazıma, gitmiyor. Aksırıyorum, tıksırıyorum.

Tuvalete gittim, çıkarmaya çalışıyorum. Arkadaş da tuvaletin hemen yanında uyuyor. Kapısı açık. Filmdeki ninjalar gibi sessizim, uyandırmak istemiyorum.

Uğraştım uğraştım bir ara yanlışlıkla sifon çektim ve şarıl şarıl su akmaya başladı ama durmuyor. Gecenin üçünde sifonu bozduk. Bir sifonu bozmanın iyi bir saati yok gerçi. Ama en kötü saati gecenin üçü olabilir.

Bir yandan da hap yüzünden aksırıp tıksırıyorum. Tarihteki en kötü ninjayım o anda. Herkes beni duyuyor. Ve benim aklıma gelen şey şu.

Ya bu duvara gömülü rezervuar modası ne zaman başladı? Bozulduğunda bir şey yapamıyorsun. Eskiden ne güzeldi, kapağı kaldırıyordun, löp diye elini içine daldırıyordun, orada bir balon var, onunla oynuyordun, iki dakikada tamir ediyordun. Ne ara bu işten vazgeçtik?

Ne ara bütün bunları duvarın içine gömelim ki usta gelene kadar bozuk kalsın? Yaklaşımının makul olduğunu düşündük. Su vanasını dahi bulamadım, onu da duvarın içine gömmüş olabilirler, bilmiyorum halen nerede. Tanrılarla tekrar pazarlık yapacağım ama artık yüzüm yok.

Böyle bir yarım saat geçti. Gözümden uyku akıyor, arkadaşa karşı da mahcubum. Sonra duvardaki sifonda, boğazımdaki hapta kendiliğinden düzeldiler bir anda. Ertesi sabah mahcup mahcup uyandım.

Arkadaşla konuşuyorum. Oğlum kusura bakma gece uyandırdık o kadar. Meğer bizimkisi bildiğin sağırmış. İşitme engelli lafına kızdığı için bunu kullanıyorum.

İşitme cihazı var, geceleri çıkarınca bir şey duymuyormuş. Boş yere stres yapmışım. Son bir mide çatlatma denemesi yaptık mükellef bir kahvaltı eşliğinde. Sonra da normal bir şehirli insan gibi metroya binip havalanına gittim.

Sabiha'nın normal boyuttaki terminallerinde normal mesafeler katettim ve uçağa binip döndüm. Bir buçuk gün boyunca hiçbir şey yemeyince midem de normale döndü. Yalnız bazen gece tuvalete gittiğimde gözüm duvardaki gömme rezervora takılıyor. Bizde de var.

Ya bozulursa diye heyecanlanıyorum. Bildiğin sifon yüzünden travma sonrası stres bozukluğu yaşayan ilk insan olabilirim. Vallahi mikrofonumu da özlemişim, sizleri de özlemişim. Yeterince ısındım ben, rutinimize dönebiliriz.

Bir sonraki bölümümüzde dijital demokrasiler hakkında bir sohbetimiz olacak. Podcast'i sabırla bekleyen herkese teşekkür ederim. Özellikle de Buse Bakal, İhsan, Zeynep Kurt, Banu Çelik, Cihat İmamoğlu, Meryem Bayraktar, Eren Dincel, Cengiz Macit, Göksu ve Ödeal ekibine teşekkür ederim. Bu arada son bölümde anxiety'yi böyle dolu dolu anxiety diye telaffuz etmişim defalarca.

Birçoğunuzu eğlendirmiş bu. Dönüp kayda düzeltmeye üşendim. Gerçi zaten o da sayılmaz ya. Direkt yabancı kelime.

Anxiety'den çeviriyorsun. O yüzden boşver. Benim kırmızı çizgim charge'ı şarj diye okumak. Bu ayarda bir şey yakalarsanız acımayın vurun.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)