Podcast

İsveç: Perde Düşmanlığı ve Bireyci Refah Toplumu

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kapitalizmi kapitalistlerden, sosyalizmi sosyalistlerden iyi beceren, hem bireyci, hem devletçi, hem özgürlükçü bir acayip toplum.

(Bunca bölümdür devam etmemi sağlayan tek şey, Patreon'dan irili ufaklı destek veren sizin gibi dinleyiciler. Bu destek doğrudan bana geliyor, normal reklam gelirleri ise yapımcımla paylaşılıyor. Yok kalsın diyorsanız, buyrun buradan yakın: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon)

.





Bölümler:


(00:05) İsveç klişeleri ve perdeler

(02:25) Bireycilik ve World Values Survey

(04:55) Yalnızlık

(05:58) Özgür köylüler ve uzlaşı kültürü

(07:55) Nordik Model

(09:48) Devlet dost mu düşman mı?

(12:23) Refah toplumu ne yapar?

(15:05) Özgürlük

(17:10) Taraflı tarafsızlık

(21:07) Aktif İhtiyar Oranı


.

Kaynaklar:


World Values Survey

ABD hamilelik izni istatistikleri

İsveç'te güven







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.009 kelime · ~15 dk okuma

Selam flarsızlar, 30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun. Geçmiş Zafer Bayramınız. Bu bahaneyle de size İsveç fethimi anlatacağım. Norveçlileri nasıl denize döktüğümüzü anlatacağım.

Yok yok, İsveç-Norveç kardeştir. Somon kardeşliği var aralarında. Ama hakikaten de İsveç'in düşündürdüklerini hazır anılar tazeyken sizinle paylaşmak istiyorum. İsveç'in düşündürdükleri kalıbını da bilerek seçtim.

Odak noktası burada ülkenin bir özetinden ziyade bende sebep olduğu düşünceler. Yoksa happy topu bir haftada ne gözlem yapabilirsin ki koca ülke hakkında. Birkaç klişe var işte herkesin söyleyeceği. Mesela herkes sürekli hava durumundan konuşuyor.

Transkriptin tamamını oku

Gümrükten çıkarken soruyorlar her sabah en az bir İsveçli ile hava durumunu konuştunuz mu diye yoksa ceza yiyorsun. Başka nedir? Yemekler tabii. 3-5 tane yemekleri var ne olacak?

Ama onları güzel yapıyorlar. Üstüne yabancı yemekleri de yabancılardan iyi yapıyorlar. Oradayken bir tane kötü yemek yemedim. Bizim yemek stratejisi bu arada dışarıda bir öğün yemek, onda öğlen yemek.

10-12 Euro'ya gayet iyi bir ana yemek, yanına sınırsız salata ve garnitür, tatlı ve yine sınırsız kahve. Böyle bir ülke için bedava bu. Aynısını akşam yemeye çalışsan herhalde 3-4 kat fazla para verirsin. Yalnız kahveden anlamıyorlar.

Herhalde karanlık aylar yüzünden ya ayakta tutsun da zıkkım bile olsa içerim modundalar o yüzden koca koca amerikanoları dikiyorlar. Neyse bu kadar klişe yeter. Ben asıl size perdelerden bahsetmek istiyorum. İsveç'te kimse perdelere inanmıyor.

Evlerin etrafında çit var ama göz hizasını geçecek boyutta değiller. Panjur da var ama kapatmıyorlar. Yazın ortasında günde 25 saat gün ışığı alan bir ülke. Evin içini karanlık yapamazsan uyuyamıyorsun.

O yüzden panjuru önemli ama zorunda kalmadıkça kullanmıyorlar. İşin komik tarafı kimse kimseyi dikizlemiyor da. Bunu nereden biliyorum? Çünkü herkesi dikizleyen bendim.

Benim gibi etrafa bakan biri olsa görürdüm. Bir noktada biz de alıştık. Sere serpe dolanıyorduk. Bu insana bir güven veriyor aslında.

Yalnız olmadığını hissediyorsun. Bir şey olsa nasıl olsa komşular görür diyorsun. Ama komşuluk ilişkilerinin geri kalanı nasıl dersen, yani Türk standartlarında değil tabii. Bu çelişki çok ilgimi çekti işte.

Dedim, başka toplumsal yansımaları var mı? Sadece perde politikasında göreceğimiz bir şey olmasa gerek. Nitekim varmış ve bunun merkezinde de şu bireycilik kavramı yatıyor. Ben İsveç'in dünyanın en bireyci toplumlarından biri olduğunu öğrenince epey şaşırmıştım.

Dünya değerler anketi diye bir araştırma var periyodik olarak yapılan, onlar söylüyor. Tüm ülkeleri bir grafiğe yerleştiriyorlar, o şekilde sonuçları görselleştirmişler. Bu grafin bir ekseninde değerler gelenekselden sekülere doğru gidiyor. Sadece din anlamında düşünmeyin bunu.

Otoriteye itaat, ailevi değerler tabularda dahil. Ona göre ülkeleri sıralamışlar. Diğer eksen daha ilginç. Bir tarafta güvenliği arttıran değerler var.

Bu toplumlarda hayatta kalma dürtüsü ön planda. O yüzden güven az, açıklık az, çok sesliliğe tahammül az. Onun diğer tarafında da birlik beraberliği umursamadan kişinin kendini ifade edebilmesi var, katılımcı odaklı değerler var. Tüm ülkeler bu düzleme dağıtılmışlar.

Mesela Rus ve Doğu Avrupa kültürü görece seküler ve güvenlikten yana. Latin Amerika ve ABD ise tam tersi görece gelenekçi ve öz ifadeden yana. Ama bunlar yine birbirlerine yakınlar aslında. Esas fark diğer diyagonalda belli oluyor.

Genelde ülkeler geliştikçe gelenekçi ve güvenlikçi değerlerden seküler ve öz ifade değerlerine geçiş yapıyorlar. Afrika ve İslam ülkeleri mesela çok gelenekçi ve güvenlikçiler. İsveç'in diğer köşede olacağını tahmin etmişsinizdir. Ama onlar batı dünyası standartlarına göre bile uç örnekler.

Yani öz ifadeye en çok değer veren ülke ve en seküler değerlere sahip olan ülkelerden biri. Bulundukları köşe tam bir bireycilik köşesi. Şimdi bunların göçmenlik politikasını düşünün. Bugün İsveç nüfusunun beşte biri yurt dışı doğumlu.

10 milyon kişi içinde 2 milyondan fazla insan ediyor bu. En çok kimler gelmiş diye bakınca sırasıyla Suriyeliler, Iraklılar, Finler, Polonyalılar, Somaliler, Afganlar, Yugoslavlar ve Türkler. Bunlardan oluşuyor göçmen nüfusu. Finlandiya kültürel dağılımda İsveç'e epey yakın.

Eski Yugoslav ülkelerinin kültürü biraz daha ortaya yakın o grafikte. Polonya daha da ortada. Ama kalanlar grafiğin zıt köşesinden gelenler. Yani bir Iraklıya kültürel olarak en uzak ülke nedir diye oturup ölçsen hakikaten de İsveç çıkıyor.

Güney Kore'nin değerleri daha yakın. Luxemburg'un daha yakın. Yeni Zelanda'nın değerleri bile daha yakın. Ama bu kadar insan gerçekten de en zor asimile olacakları ülkeye gidip yerleşmişler.

Sağcıların oyları yükseldi diyorlar mesela. En son seçimde İsveç demokratları %20 oy almışlardı, 3. parti olmuşlardı. Ama bence bu tabloya bakınca, bu kültürel mesafelere bakınca %20 yine iyi.

Neyse, ben bireycilik kanalından devam etmek istiyorum. Yalnızlıkla birleştirelim mesela bunu. Eurostat'ın ilginç bir verisi var. Hane başına düşen insan sayısını ölçüyorlar.

Türkiye'de bu oran 3,5 civarı. İsveç'te hane başına 2,2 kişi düşüyor. Ama onu özel kılan ortalamanın düşüklüğünden ziyade tek bir kişiden oluşan hanelerin payı. Avrupa genelinde bu tip haneler 3'te 1 orandalar.

İsveç'te ise hanelerin yarısı tek bir kişiden oluşuyor. Hadi millet kolayca tanışıp koklaşsa yalnız yaşamak pek sorun olmaz ama yeni dost edinmenin de en zor olduğu ülkelerden biri aksi gibi. Şimdiye kadarki kısmı toparlarsak, bireyci değerler, yalnız yaşam, zor dost edinme. Ama bir yandan da tam bir uzlaşı kültürü hakim.

Kendinle övünmeye kötü bakıyorlar. Tekil başarınla övünmeye kötü bakıyorlar. Takım başarısı hep ön planda. E şimdi bunlar biraz çelişkili öncekilerle.

Nasıl hepsi bir arada olabiliyor? Bunun cevabını bilmiyorum tabii ama bir fikrim var. Onun izni sürmek için sizle beraber siyasi tarihlerine bakmak istiyorum. Bir kere bunların demokrasi geçmişleri epey eskiye gidiyor.

İstanbul daha fethedilmeden birkaç sene önce bile ülkenin idaresi için farklı zümreler toplanmaya başlamışlar. Bunlara estate deniyor. Fransız tarihinden aşinasınızdır belki. Fransızlarda 3 zümre vardı.

Ruhban sınıfı, aristokrasi ve diğerleri. Temsilcileri ara sıra toplanıp kafes dövüşü yapıyorlar. Sonra bir şeyler içip bir orta yol bulmaya çalışıyorlar. İsveç versiyonunda o diğerleri sınıfı ikiye ayrılmış.

Loncalara üye olan şehirli zanaatkarlar ve tüccarlar o takım, bir de köylüler takımı. Toplamda dört zümre var yani. Ama öyle köylüler zümresine elini kolunu sallayarak giremiyorsun. Vergiye tabi bir arazin olmak zorunda.

Mülkün olmak zorunda yani. Esas fark da burada yatıyor zaten. Avrupa'nın kalanında hakim olan feodal düzende serf denen köylüler var, toprak ağasına ait olan arazide çalışıyorlar. İsveç gibi kuzey ülkelerde bu düzen oturmamış.

Niye oturmamış orası beni aşar. Ama oturmamış, nüfusun çoğu mülk sahibi köylülerden oluşmuş. Bu mülk de nesiller boyunca babadan oğula geçiyor. Zaten tarih boyunca birçok yerde hak mülkten geliyor.

Osmanlı'daki tımar sistemiyle kıyaslayın şimdi. Bunu da yapmıştık daha önce, kapitalizm serisini hatırlıyorsanız. Osmanlı'da ekseriyetle mülkiyet köylüye zaten verilmiyor da ağaya da verilmiyor. Devrediliyor sadece.

Devredilen de kullanım hakkı. Ama esas mülk sahibi padişah. Şimdi böyle bir toplumdaki demokrasi gelişimiyle Fransa'daki biri olmaz, oradakiyle de İsveç'teki biri olmaz. Yani bunlar iki meclisli bir anayasal monarşiye geçtiklerinde 1800'lerin sonunda iyi kötü 400 senelik bir güç paylaşımı gelenekleri var, bir uzlaşı gelenekleri var.

Yani bahsettiğim o konformizmin sebebi çıkıntılık edeni ezen güçlü bir merkezi devlet değil. Bu uzlaşı ihtiyacı diye düşünüyorum. Bu da beni devletin rolü konusuna getiriyor. Çünkü burada da görünürde bir çelişki var açıklanmayı bekleyen.

1800'lerden devam ederek anlatayım. İsveç o zamanlar bile görece fakir bir tarım toplumuydu. Sanayileşmede diğer büyük devletlerin gerisinde kalmışlardı. Hatta 1800'lerin ikinci yarısında bir milyon İsveçli ya burada olmayacak galiba deyip daha iyi bir yaşam için ABD'ye göç ediyor.

Tam da o dönemde ama sanayileşmeye başlıyorlar. Kısa sürede bunu bitiriyorlar ve bugün Nordic model denen bir sosyal demokrasi inşa etmeye başlıyorlar 1930'larda. Bu Nordic modelinin özünde ne var? Özel mülk ve piyasa düzeni.

Daha önemlisi bu piyasayı özel girişimler domine ediyor. Ekonomideki büyük oyuncularda devlet iştirakı yok. Fakat bir yandan da devletin kendisi büyük. Bir aralar ekonominin yarısı kamu harcamalarından oluşuyordu.

Neredeyse her üç çalışandan biri kamu görevlisi. Yani kamu büyük, özel sektörde hakikaten özel. Böyle bir sistem. Şimdi, bu denklemin bir diğer bileşeni de var.

Devlet var, işveren var, bir de işçiler olacak. Onlar da loncaların tarihsel gücünü yansıtacak bir şekilde yüksek oranda sendikalaşmışlar. Sendika yoğunluğu denen bir ölçüt vardır. Maaşlı çalışanların kaçta kaçının sendika mensubu olduğunu gösteriyor.

Demin baktım, İsveç'te her üç maaşlı çalışandan ikisi sendika üyesi. İzlanda'da bu oran %90. Ama hadi orası ufak ülke. Nordikler içindeki en düşük oran Norveç'te %50 ile.

Bir kıyas yapalım şimdi bunlar yüksek mi düşük mü? Almanya'da %16. Yani her 6 çalışandan sadece biri üye. ABD'de her 10 çalışandan biri.

Türkiye, ABD ile aynı Türkiye. %10 bile değil. Sonuçta özel girişimlerin yaygınlığını, sendikalaşma oranını ve devletin büyüklüğünü düşününce insan bunları birbiriyle uyuşturamıyor, bireyci kültürle de uyuşturamıyor. Ama işte buradaki kilit nokta devlet ile birey arasındaki güven ilişkisi.

ABD ile kıyas yaparak gitmek istiyorum daha rahat anlaşılır. Orada sol kanat devleti genelde nötr görür, sağ kanat ise düşmandır. Yani zorunlu bir şeytandır devlet aslında. O yüzden de mümkün mertebe küçük olmalıdır.

Bu algının kendilerine has tarihsel kökleri var tabi. Esasen farklı devletler olan eyaletler. Her zaman da zar zor anlaşıyorlar. Kimse kimseye hakim olmasın diye ortak devleti, federal devleti zayıf tutmaya çalışıyorlar.

Ona karşı bir güvensizlik var. Hep bir endişe var. Şimdi bunun en güzel modern örneği Ronald Reagan. Adam başkanlık yemin töreninde şu lafı etti.

Devlet sorunumuza bir çözüm değil, devlet sorunun ta kendisi. Defalarca tekrarladığı bu sloganla devletin başına geçti adam. Hani Parks and Recreations diye bir dizi var ya, hiçbir bölümünü izlemedim gerçi oturup da. Orada efsane bir karakter var, Ron Swanson.

Devlete o kadar düşman ki onu içten çökertmek için kamu görevlisi oluyor, bir belediyenin parklar ve bahçeler müdürü oluyor ve hayattaki tek amacı o müdürle hiç iş yaptırtmamak. Bunun için de her gün nefret ede ede işe geliyor. Reagan bunun başkan olmuş versiyonuydu. Velhasıl ABD'deki anlayış genel olarak şu.

Devlet ufalmalı, boşluğunu yerel yönetimler ve en çok da piyasa doldurmalı, onların da boşluğunu aile, kilise ve seküler sivil toplum örgütleri doldurmalı. Ha kendilerine anlattıkları masal başka. Tamamen kendi ayakları üstünde duran, her işini kendi başaran birey. Bu idoliği yaratmışlar, bu masala inanıyorlar.

Ama devlet zayıflayınca birey otomatikman bağımsız olmuyor. Bağımlı olduğu kurumlar değişiyor sadece. Bu demin saydıklarıma muhtaç olmasını istiyorlar. Yani yine de merkezi devlete bağlı olmaktan iyidir.

İsveç'te ise tam tersi bir bakış açısı var. Devletin görevi insanlara yeterince imkan verip onları piyasadan, kiliseden ve hatta ailelerinden bile özgür kılabilmek. Bıçakla ayırmak değil de onlara muhtaç olmalarını engellemek. Bu konuda siyasi kurumlara güven epey yüksek.

Öğrendiğim en ilginç şeylerden biri, İsveç'te merkezi iktidarı güvenin yerel hükümetlere güvenden daha yüksek olduğuydu. Normalde insanlar kendilerine daha yakın olan yönetime güvenirler. Çünkü nedir? Orada akrabaların çalışıyordur, senin gibi insanlar vardır, gidip konuşabilirsin.

Tek tek yönetimlerden bahsetmiyorum, kurum olarak bahsediyorum. Merkezi iktidar ise uzaktır. Ya yağma derdindedir ya da baskı derdindedir. Böyle görülüyor yani genelde.

Ama orada algı o şekilde gelişmemiş. Tabii felsefedeki bu farkı refah toplumu pratiklerinde de görüyoruz. İsveçleyince akla ilk gelen kalıplardan biridir ya refah toplumu nedir yani? Refah toplumu ne yapar?

Vergilerle, sosyal programlarla zenginliğin bir kısmını toplayıp yeniden dağıtırlar. Servet ve kazanç ne kadar eşitsizce dağıtılmışsa bu transferler de o kadar önemlidir. İnsanlar bunlara o kadar muhtaçtır. O yüzden ABD gibi eşitsizliğin yüksek olduğu yerlerde refah toplumundan anlaşılan ne oluyor?

Zenginden alıp fakire vermek oluyor. İsveç'te ise refah toplumu evrensellik ilkesi üstüne kurulu. Eğitim mesela yüksek eğitimde dahil olmak üzere zengin fakir herkes için bedava. Sağlık hizmetleri zengin fakir herkes için bedava.

Vergi oranları da görece düz. Herkes katkı yapıyor az çok. Maksat insanı özgürleştirmek olduğu için yine zengin fakir herkese kreş imkanı var. Bu sayede özellikle annelerin çalışma hayatından kopmamaları mümkün.

Zaten genel olarak çocuk yapmanın kadınların kariyerini en az etkilediği yerlerden biri İsveç. Yakın zamana kadar da böyle değildi bu, yani gökten inmedi bu şeyler. 1960'larda çalışabilir kadın nüfusunun sadece yarısı çalışıyormuş. Bir nesil içinde bu oran %80'lere fırladı.

Türkiye'de bugün %30 bile değil bu arada. Şimdi bu değişimler, %50'lerden %80'lere fırlamak gibi değişimler kendi kendine olmuyor, slogan atarak da olmuyor. Ekonomik teşvikler kritik bir rol oynuyorlar. Mesela hamilelik izni.

Anneye de babaya da 3'er aylık bir izin var. Bunun üstüne bir de 300 günlük bir ortak izin havuzu var. Çocuk belli bir yaşa gelene kadar ister anne ister baba bundan kullanıyor. Toplam 480 iş günü.

İzinlerin ötesinde çalışma koşulları zaten esnek. %75 zamanlı çalışmak istesen bunu yapabiliyorsun. Aileden bir kişinin böyle eşek gibi çalışıp tüm kazancı yüklenmesi yerine kimsenin iş hayatından tamamen kopmamasına önem veriyorlar. Şimdi yine kıyas için size daha önce de söylediğim çılgın bir şey söyleyeceğim.

ABD'de zorunlu hamilelik izni sıfır gün. 12 haftalık bir taban var. Ama bu sadece ücretsiz izin için geçerli ve ona da herkes hak kazanamıyor. Yeterince büyük bir yerde, yeterince uzun bir süre çalışmış olman lazım.

Ücretli izinse tamamen hikaye. Eyaletlerin ve piyasanın insafına kalmış, dolayısıyla pratikte Kamu çalışanlarının da, özel sektör çalışanlarının da sadece çeyreği herhangi bir ücretli izne ulaşabiliyorlar. Ulaştıkları izin de ne kadar? Ortalama 8 hafta.

En acısı da şu bence. Yeni annelerin üçte biri bir gün bile izin kullanmıyorlar. Ücretli ücretsiz fark etmez. Bir gün bile izin kullanmadan hemen işe dönüyorlar.

Artık bu kadarı bir seçim falan değil. Bu çaresizlik. Ormanda yaşasan daha çok dinlenirsin. Refah toplumu anlayışındaki bu farklar özgürlüklere de yansıyor doğal olarak.

Birçok insanın finansal özgürlüğü kısıtlı olduğu için diğer özgürlükleri kağıt üstünde kalıyor. Freedom House'un bir endeksi var. Sözde özgürlükler ülkesi ABD 61. sıradaydı.

İlk üçte kim var peki? Finlandiya, İsveç, Norveç. Yine ABD bazlı Kato İnstitüt var. Libertaryen bunlar.

Kollektivizme, sosyal devlete falan tamamen karşılar. Bunların yarattığı endeks de farklı değil. Kişisel özgürlükler konusunda İsveç bir numara. Daha subjektif ölçütler de var.

Mesela insanlara soruyorlar, sizce hayatınızdaki önemli kararları almakta özgür müsünüz diye. Burada özgürlük algısını ölçüyorlar. Nordik ülkeleri yine en tepedeler. Kadın erkek eşitliği de absürt seviyelerde bu arada.

Hani kamyon şoförüydü, polisti, inşaat işçisiydi, bunların ciddi bir kısmının kadınlar tarafından yapıldığını başka yerlerde görmüştüm ama ruhban sınıfının da yarısının kadın olduğunu görmemiştim. Görmemem de gayet normal çünkü başka yerde öyle bir şey yokmuş. Bunların bir kilisesi var. Eskiden devletin resmi kilisesiydi.

5,5 milyon üyesi var hala. Nüfusun yarısından fazlası üye. Orada 2020 yılında kadın raip sayısı erkekleri geçmiş. Böyle acayip bir yer.

Ulen bari Amerikan modelinin kazandığı bir nokta olsun. Mesela böyle refah toplumlarında aşırı regulasyon olduğunu, iş yapmanın, yatırım yapmanın zor olduğunu düşünürsünüz değil mi? O da yok. İş yapma kolaylığında hep tepedeler.

Genel olarak ekonomilerinin rekabetçi olmadığını düşünürsünüz. Yine topu size attım ama ben öyle düşünüyordum diyeyim. O da yanlış. Dünya Ekonomik Forumu'nun oluşturduğu bir rekabetçilik endeksi var.

Nordik ülkelerinin hemen hepsi ilk 10'da. Danimarka, Finlandiya, Norveç, İsveç ve hepsi de ABD'den yukarıdalar. Aynı dörtlü bu arada yolsuzluğun da en düşük olduğu ülkeler arasında. Yani tüm bunların sonucu, benim anladığım şu oluyor, bunlar kapitalizmi kapitalistlerden, sosyalizmi de sosyalistlerden iyi becermişler.

Aynı anda hem bireyci, hem devletçi, hem özgürlükçü. Hepsi oluyor, ne giyseler yakışıyor valla. Belki bu noktada diyeceksiniz ki ya tamam, iyi, güzel, hoş da o coğrafyada bunlar mümkündü. Bize bakıyorsun sağımızda Borglar, solumuzda Klingonlar, bizde olmaz bunlar.

Ya bunlar en son ne zaman savaş yaşadılar diye düşünmüştüm. Tarafsızlığıyla ünlü olan ülke İsviçre'dir ya, onlardan da uzun süre tarafsız kalmayı becermişler. Amerika'yı kapitalizmde yendik, sizi de tarafsızlıkta yeneriz demişler. Dalga geçer gibi bir sene fark atmışlar.

1814'te en son Norveç'le kapıştıklarında silahlı bir karşıtlığa giriyorlar. İsviçre'nin ise 1815'te, Napolyon'un son kez yenildiği 7. Koalisyon Savaşı'nda. O da acayip bir savaş bu arada ya.

Bir tarafta Fransa var. Diğer taraftakileri sayıyorum bakın. Bir çay koyun gelin isterseniz. İngiltere, Rusya, Hollanda, Portekiz, İspanya, Danimarka, İsviçre, Prusya, Avusturya ve bir dolu bağımsız İtalyan ve Alman Krallığı.

Adam final gibi final yapmış resmen. Önemli olan şu, bunlar 200 senedir savaşmıyorlar kardeşim. O bakımdan haklısınız, o coğrafyada olur. Ama biraz detayına girince o tarafsızlığın da aslında çok tarafsız olmadığını anlıyor insan.

Dünya Savaşı'ndaki tarafsızlıkları mesela kağıt üstünde, pratikte Almanya'nın baskısına boyun eğiyorlar. Norveçli husumetlerinin bir kaynağı bu. Norveç işgal edilirken Nazi birliklerine geçiş hakkı vermişler. Norveçli mültecilere de sınırları kapamışlar.

Daha sonraları Almanya zayıfladıkça bu sefer onlara tanıdıkları ayrıcalıkları kaldırıyorlar, müttefiklere destek oluyorlar. Yani gerçek bir tarafsızlık değil. Buna zaten kimsenin lüksü yok. Coğrafyanın sana çizdiği bir kader aralığı var, orada hareket ediyorsun.

Orası da güllük gülistanlık değil ya, adamlar 2. Dünya Savaşı döneminde Almanya'nın dibindeler artık. Bayağı bahtsızlık aslında. Savaş sonrası da zaten tarafsızlıkları kağıt üstünde.

Batıyla hizalandıkları bariz. Ama yine de NATO'ya girmiyorlar. En son savaşlarındaki, Napolyon savaşlarının bir tanesindeki yaşadıkları travmanın etkisi büyük. Topraklarının üçte birini kaybediyorlar.

Finlandiya Ruslara kaptırılıyor. E o da coğrafya işte Ruslar yanı başında. Finlandiya daha sonradan bağımsızlığını kazanıyor da Rus tehdidi. İkisi için de cap canlı.

Korkudan NATO'ya girmiyorlar. İronik aslında bakarsanız. Sovyet ilerlemesine karşı kurulan bir ittifaka Sovyet ilerlemesine sebep olmasın diye katılamıyorsun. O yüzden de halk arasında ittifaka katılım desteği çok düşüktü yakın zamanlara kadar.

İsveç'te %17'lerdeydi. Kırım ilhakı sonrası durum eşitleniyor. Halkın 3'te biri NATO yanlısı, 3'te biri karşıtı, 3'te biri de tarafsız. Gerçek İsveç'te bunlar işte.

Tarafsızlık anketinde de tarafsızlar. Nihayet Ukrayna işgaliyle birlikte NATO desteği %50'yi geçiyor ilk defa. Finlandiya'da da durum benzer. Mart ayındaki destek %61'e karşı 17 idi.

Zaten o ay içinde de İsveç, 200 senelik resmi tarafsızlığını bozup Rusya'ya yüzlerce kilometre sınırı bulunan Finlandiya ile ortak başvuru yaptı. Tabii burada Türkiye olaya dahil oldu biliyorsunuz. Kambersiz düğün olmaz. Veto tehdidiyle bir takım isteklerde bulundu.

İskandinavlar protesto etti. ABD fazla uzatmayın diye mesaj gönderdi. Rusya büyük hata olur dedi. Üstüme alınıp bana mı diyorsun kardeşim dedim.

Tam cevap vereceklerken Çin araya girdi bir şeyler dedi ama anlamadık. Yani saçma sapan günlerdi. İş güncel dış politikaya geldi mi seviye bu. Yükseltmiyorum.

Bu halimle bile acayip acayip mailler geliyor. Ya fularsız Bangladeş seçimlerini yorumlar mısın gibi şeyler mesela. Ben ne anlarım bunlardan? Durduk yere kendimi ciddiye alacağım sonra farkında olmadan o kahvehanedeki dayılara dönmüş olacağım.

Bunlar Amerika'nın oyunu yiyelim falan diye podcast yapacağız ya bunlar olmasın. Zaten yeterince şey gördük bu bölümde. Bakın geriye doğru sayarsak tarafsızlığı daha doğrusu taraflı tarafsızlığını devlete rağmen değil devlet sayesinde sağlanan bir bireysel özgürlüğü O devletin temelindeki uzlaşı kültürünü, bireyciliği ve perde alerjisi. Hepsini gördük.

Şimdi başladığım gibi bitireyim. Son bir klişe gözlem gelsin yani. İsveç'te gittiğim her yerde park, bahçe, göl yani doğanın bir parçası vardı. Hepsinde de spor yapan, gezip tozan yaşlılar vardı.

Bisiklete biniyorlar, koşuyorlar, yürüyorlar. Bakın şunu tüm ciddiyetimle söylüyorum. Bence aktif yaşlı oranı bir ülkedeki refahın en kestirme ölçüsü olabilir. Çünkü sağlık, ulaşım, gelir, hayat kalitesi, kültür birçok şeyi bir arada kapsıyor.

Yani tek bir şey ölçecek olsam, tek bir soru soracak olsam muhtemelen bunu sorardım. Yaşlılarınız bütün gün ne yapıyor? Patronlarımız bütün gün ne yapıyor bilemem ama her birinize teşekkürler. NSRCS ve Ödeal ekibi aramıza yeni katıldılar, hoş geldiniz.

En son Uğur Aledinler'de kalmıştık. Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben, Bora Demiralan, Ömür Uluaşk, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Uğur Göktolga ve Cem Karakuş. Bir sonraki bölüme kadar her birinize bol bol Ikea köftesi diliyorum. Gerçekten harika.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)