
3.187 kelime · ~16 dk okuma
1492 yılında Katolik krallar bugünkü İspanya'yı Müslümanlardan tamamen geri aldıklarında Yahudilerin de kovulmasına dair bir bildiri yayınlandı. Yaklaşık 300.000 Yahudi'den 200.000'i bu bildiri ve öncesindeki saldırılar yüzünden Hristiyanlığa dönmüştü zaten.
Tıpkı 800.000 Müslümanın yaptığı gibi. Bu gruplara şüpheyle bakılmaya devam edildi. Hatta birkaç bölüm önce kan saflığı politikalarından bahsetmiştik hatırlarsanız.
Kovulan 100.000 Yahudi ise 4 ana bölgeye dağıldılar. Portekiz'e gidenler birkaç sene içinde oradan da kovuldular. Bir kısmı vaftiz olma şartıyla İspanya'ya geri alındı.
Kalanlar Kuzey Afrika kıyılarına, İtalya'ya ve tabi ki Osmanlı topraklarına yerleştiler. Hepimiz Sultanların, ya bunlar ne aptallar, en büyük hazinelerini bize hediye ediyorlar dediklerini duymuşuzdur. Çok sonraları o hediyenin çoğunu Avrupa'daki topraklarıyla birlikte kaybetti Osmanlı tabi. Kalan kısmını da Türkiye Cumhuriyeti ezip kovdu.
Şimdi biraz ileri sarıp yerli hazinelerimize bakalım. Birkaç ay önce Türkiye Gençlik Araştırması isminde bir çalışma yayınlandı. 28 ilde 18-25 yaş arası 3200 gençle yüz yüze anket yapıp tam 100 tane soru sormuşlar. Sonuçlar ne?
Askeriye dışındaki tüm kurumlara güven yerlerde siyasi partilere güven yok denecek kadar az mesela. 5 gençten sadece bir tanesi başkanlık kurumuna güveniyor. Hukuka güvenenler onun yarısı kadar. 10 kişiden biri.
Gerçi hukuka güvenin bu seviyede olmasının sebebini düşündüğünüz zaman bu istatistik biraz absürt ama e anaları babaları o bağlantıyı kuramadıktan sonra 18 yaşındaki gençlerin kuramamaları doğal. Geleceğe güven de zayıf. Gençlerin üçte biri ülkenin geleceğinden tamamen umutsuzlar, bir üçte biri de o kadar olmasa bile karamsarlar. Doğal olarak da neredeyse her dört kişiden üçü imkanları olsa başka bir ülkede yaşamak istiyor.
Bu istatistikler herhalde sizi fazla şaşırtmamıştır. Şaşırmışsanız da bazı verilerin fazla iyimser olduğuna şaşırmışsınızdır muhtemelen. E öyleyse haklısınız. Çünkü bu araştırmanın saha çalışması kısmı 2021'in Mayıs ile Eylül ayları arasında yapılmıştı.
Bir seneyi biraz geçmiş. Ankete katılan gençler o süreçte herhalde 5 yıl yaşlanmışlardır. Mayıs 2021'de dolar 8.2 liraydı.
Yıllık resmi enflasyon da %17'ydi. Biri 2'ye katlandı şimdi, diğeri de en az 4'e. Eh fularsızlar nasılsınız? Bugün Paladin Bilişim'in sponsorluğunda beyin göçü hakkında konuşacağız.
İstatistiklere boğulmanın kolay olduğu bir konu ama başlangıcımız sizi korkutmasın. Rakamları tadında bırakacağım. Biraz daha kişisel yaklaşacağım bu olaya. Bu arada bölümün zamanlaması da mükemmel oldu.
Podcast açısından zaten mükemmel çünkü daha yeni zeka serisini bitirdik. Tatlı niyetine iyi gider. Ama daha önemlisi şu an hayatımda ilk defa İsveç'i ziyaret ediyorum. Ve bizi misafir eden arkadaşların durumu klasik bir beyin göçü öyküsü.
Oradan başlayalım biz. Doktorlar Türkiye'deki beyin göçü tartışmalarının merkezindeler. Bizim arkadaşlar da doktor bir çift. Macaristan'da devlet okullarında yetişmişler.
Sonra 6 sene devlet üniversitelerinde eğitim görmüşler. 5 senede devlet hastanelerinde staj ve uzmanlık eğitimi derken neredeyse 30 yaşında uzman doktor olmuşlar. Tabii staj dönemi biraz karışık oluyor. Kötü bir sistemdeysen 3 kuruşa senin normal doktor gibi çalıştırdıkları için buna sömürü denilebilir.
Düzgün bir sistemdeysen eğitiminin devam ettiği söylenebilir. Kamu kaynaklarını ve yetişmiş doktorları kullanıyorsun, bilgi ve tecrübe kazanıyorsun sonuçta. Öyleyse şöyle basitleştirelim biz. Minimum 24 yaşına kadar ailenin desteğiyle, halkın vergileriyle ve tabii ki kişinin öz çabalarıyla bir doktor yetişiyor.
Sonraki 5 sene duruma bağlı. Kendi maliyetini karşılıyor diyelim. 30'unda da gerçekten üretken dönemine giriyor. Zaten 65'te emeklilik var.
Yani 35 sene üretkenlik için 30 sene boyunca yetişmen gerekiyor. Böyle bir meslek. Hemen kendi tecrübemle bir kıyas yapayım. 23 yaşımda master'ımı yaparken bir yandan özel sektörde bir işim vardı, bir yandan da üniversite bünyesinde araştırma mühendisiydim.
O çalışmalar bir teknolojinin ticarileşmeden önceki adımı olduklarından yaptığın işe bir fiyat etiketi koyamıyorsun ama uğraştığın şeyleri birkaç sene içinde piyasada görüyorsun, bir işe yaradıklarını biliyorsun. Şimdi, ben özel bir mühendis falan değildim. Kafam biraz daha çalışsaydı ve biraz daha motive olsaydım, aynı üretkenliğe daha erken de ulaşabilirdim belki 20 yaşında. Ve artık o alanlarda insan yetiştirmek için pek fazla kaynağa da ihtiyaç yok.
Benim lisan seviyesinde gördüğüm eğitimin herhalde %90'ı, %99'u belki bugün YouTube'dan bedavaya edinilebilir. Üstüne birkaç yüz dolar koyarsanız bir iki pratik sertifika da eklersiniz. Ha, bir kampüste yaşamanın insana başka faydaları var veya diplomanın iş dünyasında bir filtre olarak kullanıldığı bir gerçek, onlar ayrı konular. Ben sadece teknik bilginin edilmesinden bahsediyorum.
Kısacası, bazı işlerde kendi imkanlarınızla ve çabuk yetişiyorsunuz, bazı işlerde bu mümkün değil. O yüzden de beyin göçünün gerçek etkisi tek bir sayıyla ifade edilemez. Her göçen eğitimli beynin geride bıraktığı boşluk aynı olmuyor. Şimdi dönelim bizim doktorlara.
Macaristan Türkiye'nin AB versiyonu olduğu için bunların çalışma şartlarını az çok hayal edebilirsiniz. Üç kuruşa dünya kadar hasta bakıyorlardı. Küçük hesaplar peşindeki büyük egolu insanlar arasında var olmaya çalışıyorlardı. Belki eskiden de böyleydi durum ama herkes aşağı yukarı aynı gemide olduğu için bir şekilde yürüyordu işler.
İnsanlar sineye çekiyordu. Ama artık herkes aynı gemide değil. Ülkeye giren para artıyor. Bu para çok dengesiz bir şekilde dağılıyor.
Şanslı zümre açısından da özel sağlık hizmetlere ihtiyacı doğuyor. En iyi sağlık çalışanları özel sektöre geçiyorlar. Yani ülke içinde ama sınıflar arası bir beyin göçü oluşuyor. Bunlar beraberlerinde sadece uzmanlıklarını değil tabii kurumsal hafızayı, o kültürü de götürdüklerinden geride kalanlar için iyice zor oluyor.
Bir anda bambaşka bir yerde çalışıyormuş gibi hissediyorlar. Bir noktadan sonra yeni doktor yetiştirme hızı göç hızının gerisinde kalıyor. Dolayısıyla herkesin iş yükü artıyor ve dayanamayıp onlar da gidiyorlar. Geride kalanların işi iyice zorlaşıyor.
Böyle fasit bir daire. Ve bu döngü bir noktadan sonra ülke sınırları dışına taşıyor. AB içindesin sonuçta. Madem sistem gevşedi, hastanenini bıraktın, komşu şehirdeki muayenehaneye gideceğine iki saat daha git, Avusturya'da çalış mesela.
Birleşik kaplar kanununa göre suyun seviyesi illaki dengelenir. Arz ve talep de bu şekilde dengeleniyor. Burada yine araya girip mühendis, bilişimci, tasarımcı gibi mesleklerle bir kıyas yapalım. Onların beyin göçüne dahil olmaları için fiziken göçmeleri gerekmiyor.
İşlerini uzaktan da yapabilirler. Diğer birçok mesleğin aksine dil engeli de çok önemli değil. Dolayısıyla bu grupların göç eşiği epey düşük. Hiçbir dertleri olmasa bile mesela %10 daha fazla maaş için dışarıya üretim yapabilirler oturdukları yerden.
Beyinleri mesai saatinde göçüyor, sonra geri geliyor. Cüzdanları zaten hiç göçmüyor. Yani sosyoekonomik açıdan kayıp değiller. Dışarıyla artan iletişimleri yüzünden dünya görüşleri, hayattan beklentileri değişmişse bunu yaşadıkları yere anında yansıtıyorlar.
Dolayısıyla bu kısmi bir beyin göçü. Bir doktorun gidişinin ise kısmi bir yanı filan yok. kurulu düzenlerini bozmaları, yeni bir dil öğrenmeleri lazım. Ha elbette uzmanlığına bağlı bu da.
Mesela bir radyolog da uzaktan çalışabilir. Ama çoğu için konuşursak, azıcık bir materyal veya huzur farkı için yapılacak bir şey değil bu göç. O yüzden doktor göçü ciddi bir semptom. Bunlar göçüyorsa diğer alanlarda daha ciddi kayıplar vardır demek.
Bazı Afrika ülkelerinde bu arada bu kayıplar korkunç boyutlara varmış. Ghana mesela 1993-2000 yılı arası 7 sene hepitopu. Neredeyse her 10 eğitimli sağlık çalışanından 7'sini kaybetmiş. Velhasıl bizim arkadaşlar da dişlerini sıkıp İsveççe öğrendiler ve ufak şehirdeki bir hastaneye gelip yerleştiler.
Macaristan'da çalıştıklarının yarısı kadar çalışıyorlar ama hayat standartları çok daha yüksek. Üstelik tasarruflarının bir kısmını ailelerine göndererek onları da epey rahatlatabiliyorlar. İngilizce Remittance denen bu para akışı zaten beyin göçünün zarardan çok fayda olduğunu savunanların ana tezlerinden biri. Hani uzaktan çalışarak ülkeye döviz sokmak belki en iyisi de, onu yapamıyorsan dışarı git, orada ye iç yaşa ama tasarrufunu geri gönder, ailen faydalansın.
Bu havaleler çok ciddi boyutlara ulaşabiliyor. Mesela Lübnan, Somali, Nepal, Haiti gibi ülkelerin gayrısafi milli hasılalarının çeyreğini oluşturuyorlar. Yani ülke içinde yapılan her üç birim üretim başına bir birim de dışarıda çalışanlardan geliyor. Türkiye'de de bu oranın yüksek olacağını düşünürsünüz.
Almancılar yüzünden değil mi? 70'lerde, 80'lerde yüzde 3 ila 4 arasındaydı. Şimdilerde ise binde 1. Yani beyin gücü, kol gücü hepsini toplasan direkt etkileri anca bu kadar.
Bu arada bizim arkadaşlar İsveççe öğrendiler dedim ya. Bunu İsveçliler için öğrendiklerini hiç sanmıyorum. Ya herkes İngilizce konuşuyor. Genelde böyle deyince şehir merkezinde karşılaştığınız insanları kastedersiniz de burada durum bambaşka.
Bir köye gittik, bir tane parkı ziyaret ediyoruz. İki bahçıvan çalışıyor orada o sırada. İkisi de orta yaşlı kadın bu arada. O tip işlerde kadın çok.
Onlar bile çatır çatır İngilizce konuşuyor. Bir şefi yemeğinden ötürü tebrik edermiş gibi. Onları da parktaki çiçeklerden ötürü, oradaki nizamdan ötürü tebrik ettim. Çok mutlu oldular.
Japonya'da da Allah'ın unuttuğu köylerde yarışmaya soksan kazanacak kadar güzel bahçeler vardı. Ama onları tebrik ederken pek randıman alamıyordum. İletişim zordu. Karşılıklı gülümseyip hay hay diyorduk 10 dakika boyunca.
Sonra ben serçe parmağımı kesip veriyordum ve konu kapanıyordu. İsveç'te bunlara hiç gerek yok. Gerçek anlamda kaynaşmak zor yerlilerle, bunu herkes diyor. Ama kaynaşıp da ne yapacaksın?
Sana insan gibi davransınlar, arada sırada Ikea köftesi yedirsinler, yeter. Şimdi bu beyin göçü kavramına odaklanalım biraz. Tarihsel olarak bilim insanları ve teknik uzmanlar için kullanına gelmişti. 1963'te İngiliz Kraliyet Akademisi'nin yaptığı bir çalışma var.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD'ye kaptırılan eğitimli insanları odağına almış. Gündem oluyor bu. Orada brain drain kalıbını kullanıyorlar. Kafiyeli olduğu için de günlük dile yerleşmiş.
Aslında bizim de beyin akıntısı, beyin sızıntısı dememiz lazım ama beyin göçü de fena değil. Tabii İkinci Dünya Savaşı bu işin altın çağı aslında, en azından kazananlar açısından. Bir kere savaşın öncesinde Nazilerden kaçan dünya kadar nitelikli insan var. Einstein'du, Max Born'du, Freud'du.
Aynı İspanya'daki Katoliklerin yaptıkları gibi bu salaklar da hazinelerini sokağa atmışlar. İngiltere zaten 30'larda aleni bir girişim yapıyor bir organizasyon kurup yaklaşık 1500 akademisine çalışma imkanı sağlıyorlar. Bunlardan düzinelercesi daha sonradan Kraliyet Akademisi üyesi oluyorlar yani o kadar katkı yapmışlar. Kısa bir süre sonra daha dramatik, daha gizli operasyonlar yürütülüyor.
Ruslar mesela savaşın ertesinde 1946 yılında tek bir gecede 2200 tane Alman uzmanı ve ailelerini toplayıp kendi topraklarına sevk ediyorlar. Amerikalıların da buna denk bir operasyonu var. Hatta iki tane var. Bunlar savaş sırasında başlamışlar.
Toplamda 1600 Nazi bilim adamını ve mühendisini kapıyorlar. İlginç bir tesadüf onlara yardımcı olmuş. Almanlar savaşı çabuk bitiremeyeceklerini anladıklarında, özellikle Rus işgali başarısız olduğunda, nitelikli insanları cepheden geri çağırıyorlar, lablarda çalıştırmak istiyorlar. Sicil taramasından geçen yani ideolojik olarak aklananlardan bir liste oluşturuluyor.
Bu listeden de sorumlu bir bilim adamı var. Oturmuş bunu kalemle kağıtla yazmış. Hitler'in ölümünden bir ay önce Bonn Üniversitesi'ndeki bir tuvalete tıkıştırılmış olarak bulunuyor. ve eninde sonunda İngiliz ve Amerikan istihbaratının eline geçiyor.
Tabii bu isimlerin en önemlisi Von Braun. Kendisi daha sonra NASA bünyesinde o ay görevlerinde kullanılan roketlerin baş mimarı olacaktı. Savaş sonrası yeni düzende de beyin göçü durmuyor tabii. Bu sefer Sovyet kontrolündeki bölgelerden batıya doğru genel bir kaçış var.
Bunun da odak noktası Berlin. Buradan milyonlarca Alman batıya kaçıyor. Bir noktadan sonra yeter artık diyorlar. 1961'de Berlin duvarının ilk adımlarını atıyor Doğu Almanya.
İşte İngiliz Kraliyet Akademisi'nin bu beyin göçü kavramını dilimize kazandırması da aynı tarihlerde. O ana kadar göçlerden istifade etmişlerdi, şimdi yavaş yavaş ellerindeki nitelikli insanları ABD'ye kaptırdıklarını fark ediyorlar. Tabii insanların neden Nazilerden veya sonraları Sovyet rejiminden kaçtığını anlamak zor değil. Ama İngiltere'den ABD'ye gitmeleri daha ilginç.
Fark yaratan etmen, sermaye ve tabii diğer beyinler. Yani ABD savaş sonrasında entelektüel olarak bir kritik eşiği geçmiş, bir nevi kara delik gibi. Etrafındaki her şeyi çekiyor. Bu özellikle alanında elit olanlar için çok geçerli bir sebep.
Sermaye de önemli ama daha çok senin seviyendeki insanlarla, bir şeyler öğrenebileceğin insanlarla çalışmak istiyorsun ve o zaman adresin belli. Tarih dersimiz bitti, günümüze dönelim biz. Geleneksel olarak beyin göç hükümesinin içinde düşünülmeseler de, kalifiye işçilerden de bahsetmek istiyorum biraz. Zira onların da yetişmesi zaman alıyor ve gidişlere bir boşluk yaratıyor.
AB içindeki Birleşik Kaplar Kanunu sadece doktorlar, mühendisler için geçerli değil, onlar için de geçerli. Ve ben bunu gayet doğrudan tecrübe ediyorum. Kıdemli flarsızlar hatırlayacaklardır. Podcast'in ilk günlerinde kafama evin tavanı düşmüştü.
100 senelik, 120 senelik binalar bunlar. Çatı akıtıyor, tavan da eski usul ağır. Günün birinde yeterince yağmur yedikten sonra kısmen çöküyor. Bütün daire toz duman içinde kalmıştı.
Enkaz devraldık lafının cuk oturacağı bir ortam. O günden sonra bina yönetimi, sigorta şirketi, belediye, covid ve bizim aramızda beşli bir düello başladı. Halen de devam ediyor. Hep geçici, yarım yamalak çözümlerle işe ertelendi.
Zira en büyük sorun ekip bulmanın imkansıza yakın oluşu. O mesleklerde resmen batıya doğru bir kavimler göçü var. Dil ve iş bilenler Orta Avrupa'dan Batı Avrupa'ya giderken yerlerini Doğu Avrupa'dan gelenler alıyor. Onların da iyi iş çıkarmaları için bir sebepleri yok, seni kazıklamalar önünde bir engelleri yok.
Birkaç gün önce, 2-3 seneden beridir ilk defa uçağa biniyordum. Ding, bir mesaj geldi kiracıdan. Resim yollamış, azıcık sızıntı var diyor. Aynı tavan için.
Hay Allah, zamanlamaya bak. Ama çok da kötü değil diyorum. 10 dakika sonra ding bir mesaj daha. Tavandaki o leke 1 metrelik bir çatlak haline gelmiş.
Alelacele sakın altında durma diye mesaj attım. Uçak kalktı. 2 saat boyunca kafamda binbir senaryo kurdum ben de. Murphy'e lanetler okudum.
İnince telefonu açtım. Evet, tavan yine bizi şaşırtmamış ve çökmüş. O kadar dramatik değil bu sefer. Ama kiracı korktu yine de.
Şimdi bizim evde kalıyor kızcağız. Kiracı ile ev sahibini bu kadar yakınlaştıran bir tavanımız var. Uzun lafın kısası, bin tane yazılımcının gidişini direkt hissetmezsiniz herhalde. Onun etkisi uzun yıllara yayılır, acısı başka yerlerden çıkar.
Ama bin tane kalifiye işçinin gidişini tavan çöktüğünde anlarsınız gayet güzel. Şimdi gerek kalifiye işçiler örneğinde gerekse İsveç'e gelen doktor arkadaşların örneğinde öne çıkardığım sebep kazanç ve çalışma şartlarıydı. Ama insan sadece ekonomik çıkar hesabı yapan bir makine değil, bir sürü şey hesaba katıyor. Sosyal Demokrasi Vakfı'nın 2020'de sorduğu bir soru bu açıdan epey aydınlatıcı olacaktır.
Aylık 10 bin euro maaşla Suudi Arabistan'da mı, 5 bin euro maaşla İsviçre'de mi yaşamak istersiniz? Cevapları seçmen kitlelerine göre ayırmışlar. CHP seçmeninin %80'i İsviçre diyor. Biraz beklendik bir şekilde.
Ama MAP seçmeninin de %75'i İsviçre diyor. AKP seçmeni %60. Herkes farkında yani neyin önemli olduğunu. Daha önce de konuşmuştuk bunu aslında.
İnsanın mutluluk baremi belli bir seviyeye kadar mutlak oluyor. Yani temel ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlı. Onun ötesine geçildiğinde göreceli bir hale geliyor. Kendisini kıyaslayabileceği insanlara göre belirleniyor.
Türkiye'nin kötü yanı, mutlak ihtiyaçların karşılansa bile, ki bu giderek zorlaşıyor, bazı evrensel değerlerin içselleştirildiği ve belli bir yaşam standardının oturduğu yerlere çok yakın olması, herkesin kendini oradakilerle kıyaslayabilmesi, Sosyal medya ve ucuz seyahat aradaki bu uçurumu iyice daralttı. Uzanıp dokunabildiğin ama bir türlü tadamadığın meyveler gibi bu yaşamlar. Tabii biraz da fazla idealize ediyorsun onları. Gerçekte olduklarından da iyi görüyorsun.
İyice üzüntü yaratıyor bu kıyas. Şimdi bir süre önce Tayyip Erdoğan, Uluslararası Göç Konferansı'nda şu açıklamada bulunmuştu. Az gelişmiş ülkelerin kıt kaynaklarıyla yetiştirdiği nitelikli insanlarını beyin göçünü teşvik ederek alıp ihtiyaç sahiplerine kapıyı kapatmak ahlaki bir tavır değildir. Beyin göçü alan ülkeleri eleştiriyor yani.
Eğer nitelikli insanları tıpkı petrol gibi, değerli maden gibi bir kaynak olarak görüyorsak, dediği gayet makul. O ülkelerin yaptığı şey, yerin altını kazıp, sınırdan bizim tarafa geçip kaynaklarımızı hüpletmek gibi. Ama bu analojinin kritik eksikliği şurada. Diğer kaynakların aksine bu kaynağın bir iradesi var.
Başkaları çalmıyor onu, kendisi seçiyor gitmeyi. Kandırılmıyor da bu insanlar, aptal değiller, araştırıp gidiyorlar. Ve gitmekle kalmıyorlar, bir kez gittikten sonraki her günde dönmemeyi seçiyorlar. Zaten esas mesele göçün kendisinden çok kalıcılığı.
Dolayısıyla burada ahlaki tavır göstermeyenler o insanları çeken ülkeler değil. O ülkeler zaten o şartları kendi vatandaşlarına sağlıyorlar esas. Bizden insan gitmesin diye ülkece kötü mü yaşasınlar? Burada sorumluluk o insanları ne kalmaya ne de gidince dönmeye ikna edecek asgari şartları kuramayanlardadır.
Suudi Arabistan'da eksik olup İsviçre'de olan şey neyse onu sağlayamayanlardadır. Aynı sorunun bir benzerini kendime soruyorum mesela. Alım gücüm iki kat artacak olsa Türkiye'ye döner miydim? Basitçe konuşursak krallar gibi yaşayacak bir sürü insan var yurt dışından gelip.
Ama dönmüyorlar. Ben krallar gibi yaşar mıyım bilmem de ben de dönmeyi düşünmedim ne zamandır. Üstelik Türkiye'den nefret ederek ayrılanlardan biri de değildim. Erken yaşımda gayet güzel anılarla birlikte bir gün herhalde dönerim diye ayrılmıştım.
Bu arada ilk gidişim beyin göçü sayılmaz pek, nitelikli değildim sonuçta. Benim yaptığım esas göç yıllar sonra ABD'den gitmek oldu. Onların kaybı vallahi. ABD insanları tabii otomatikman çekiyor da kalmalarını pek kolaylaştırmıyor.
Canım çıkmıştı ya Green Card alana kadar. Nasıl olsa bunlar benim kamu kaynaklarımla eğitilmiyorlar. Giden gitsin, kalan kalsın anlayışı var biraz. Çok da bolluk var yani 2015 yılında dünyadaki 5 milyon uluslararası öğrenciden 1 milyonu kendilerindeydi.
Dünya nüfusunun %4'üne sahipsin ama genç kaynağın, kaymak tabakasının hatta %20'sine sahipsin. O yüzden pek rasyonel politikalar gütmelerine gerek yok. Neyse, bir sorumuza geri dönelim. Bu halimle bugün Türkiye'ye dönmek zorunda kalsam, ekonomi dışındaki ilk endişem devletle muhatap olma ihtimali olur herhalde.
Herhangi bir işimin mahkemeye düşmesini istemem. Alacağımın peşinde koşturmak istemem. Devletle aramda bir anlaşmazlık olsa zaten kesinlikle hakkımı alacağıma inanmıyorum. Bu riskler belki yüzde birdir, belki binde birdir ama düşüncesi bile insanın huzurunu bozmaya yetiyor.
Devletin ötesinde sağda solda saçma sapan insanlarla muhatap olma ihtimali de huzur bozucu. Vay bana yan baktın, vay trafikte önüme kırdın diye durduk yere başımı belaya sokacağım. Bunu istemiyorum. Bir yerde sıra beklerken kaynak yapanlarla uğraşmak istemiyorum ki yine o iyi ihtimal.
Bazı yerlerde sıra bile oluşamıyor kalabalık yüzünden. Her adımda o kalabalıkla savaşmak da istemiyorum. Bu sürekli alarmda olma ihtiyacı insanı çok yoran bir şey. Erkekler için ayrı dert, kadınlar için apayrı bir dert ki o da beni bir diğer noktaya getiriyor.
Ufak bir kız çocuğum var. Artık kararı sadece kendim için değil, onun için de vermem lazım. Ve onun eğitimi şu anda pek dert ettiğim bir konu değil. Zaten IQ'nun eğitimle pek değişmediğini de öğrendiğimden beri kafam iyice rahat.
Oh! Türkiye'de olsak ama eğitimi dert ederdim herhalde. Şu yaşında şu yuvaya başlasın ki şu ilkokula gitsin, sonra da bu liseyi kapağı atsın. Böyle hesaplar yapardım.
Ya parayı bastırıp sen BNO'larda okutacaksın bir balon içinde ya da Çeliktepe Cengizhan Lisesi'ne razı olacaksın, okul dönüşü evde benden haraç kesecek. Böyle bir ikilem içinde kalmışız. Önemli olan kısım şu, bu köpük balonlar, bu cam fanuslar insanı çok yoruyorlar. İsveç gibi yerleri diğerlerinden ayıran o fanuslara gerek olmaması, daha doğrusu fanusun ülke boyutunda olması.
Ülke içindeki zengin-fakir ayrımı az olunca, herkes belli bir standartta yaşayınca, Ne çocuğunu gönderdiğin okul, ne oturduğun mahalle, ne çalışma arkadaşların, bunların hiçbiri o kadar belirleyici olmuyor. Etrafındaki hemen herkesin iyi besleniyor, iyi yaşıyor, iyi okuyor olduğunu bilmek müthiş bir kafa rahatlığı, şu ana kadar gördüğüm en iyi halde burada. En kötü hali Türkiye değil. Bir failed state yani batık devlet değil Türkiye.
İki arada bir derede kalmış ama ne yazık ki sürekli yanlış yöne gidiyor. Orada huzurun bir hak olmasını geçtim, onu satın dahi almanız zorlaştığında, işler o dereceye geldiğinde, beyin göçü de her türlü engeli yıkıp geçecek seviyede olur. Yalnız son olarak ufak bir şeye dikkat çekeyim. Benim bu konulara bakış açım ülkeye yarar mı zarar mı odaklı değil.
O devleti yönetenlerin düşüneceği şey. Benim açımdan nitelikli, erdemli ve motivasyonu olan insanlar yani potansiyeli olan insanlar evrensel birer kaynak. İnsanların amacı da kısmen bu potansiyeli gerçekleştirmek, kısmen de kendini güvende hissetmek ve mutlu olmak yani bunlar arasında bir denge bulmak. Bazısı bunların hepsini doğduğu yerde bulacak kadar şanslıdır.
Bazısı başka yerlerde parça parça arar. Ben mesela şu anda İsveç ile Türkiye arası bir kafa rahatlığına sahibim ama entelektüel üretimim Türkçe konuşanlara yönelik ve bundan tatmin duyuyorum. Yani ABD'de mühendis olarak yaratacaklarıma kıyasla bu halimle Türkiye'deki bir kesimin hayatını biraz olsun iyileştirmenin marjinal faydasının daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu bana tatmin veriyor.
Başkası için bu denklem tamamen farklı olabilir. Devletin esas görevi vatandaşını ne olursa olsun yurt içinde hapsetmek değil, insanların kendi denge noktalarını keşfetmelerini sağlayacak asgari bir imkan tanımaktır, yani vatandaşının mutluluğu için var olmaktır. Zaten bu anlayışla yönetilmeyen ülkelerde güven ve güvence eksikliği öyle kritik noktalarda oluyor ki, oradaki birçok insan için denge noktası, mutluluk arayışlarından veya mesleki potansiyellerinden bağımsız olarak ülke dışına taşıyor. Bunların hepsi birbiriyle ilintili şeyler.
Belki bir günde Amazon vatandaşlığı, Facebook vatandaşlığı, sanal ortamları, beyin göçü gibi konuları konuşuruz. Ama bu günlük yeter. Sponsorumuz Paladin Bilişim'e tekrar teşekkür ederim. Patronlarıma tabii her zaman teşekkür ederim.
İsim sayma işini gelecek bölümde yaparız. Hepinize de İsveç'in güzel ve sıkıcı bir kasabasından selamlarımı gönderiyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.