
6.046 kelime · ~30 dk okuma
Geçenlerde uzun bir yolculukta Fall of Civilizations podcast'inin Çin bölümünü dinliyordum. Ben hep geçenlerde bir podcast dinlerim, bir kitap okurum, heykel meykel izlerim zaten. Geçenleri hiç boş geçmiyorum. Bu bölüm de her zamanki gibi ilginçti.
YouTube'da da var, kesin tavsiye ederim. Hanların çöküşü hakkındaydı. Bir noktasında da bir Han gezgininin gözlemleri anlatılıyor. İmparatorluğu merkezden uzaklaştıkça büyüyen dairelere bölmüş ve oradaki insanları sınıflandırmış.
Sarayın etrafı tabii ki insanlığın zirve noktası, orası kesin. Onu çevreleyen 50 kilometrelik, 100 kilometrelik alan yine görece uygar. Sonra yavaş yavaş ortam bozuluyor. Halkların fiziksel özellikleri de hayvanlaşıyor, erdemleri de azalıyor.
Yani bir takım krallar arasındaki mücadelelerin sonunda ayakta kalan kralın başkent olarak hasbelkader seçtiği yere olan uzaklığın kaderini belirlememiş de senin doğan halkının doğası kendi ekonomik ve sosyal şartlarını belirlemiş. Hayvan gibi olanlar da hayvan gibi yaşıyorlar. Yani her şey olması gerektiği gibi. Ne güzel.
Dünyanın diğer ucunda tarihçi Herodot da farklı toplulukların özelliklerinden bahsederken kendi halkını dünyanın merkezine yerleştiriyor. Tüm erdemlerin mükemmel bir dengesine sahip olarak betimliyor. O insanlara göre, pek de yanlış olmayacak bir şekilde, farklı iklim ve coğrafyalar toplumlarda farklı fiziki ve ruhsal özelliklere yol açıyordu. Çok sıcak veya çok soğuk iklimler bu özelliklerin uca kaymalarına sebep olurken, ılıman iklimler güzel bir dengeyle sonuçlanıyordu.
E peki Yunanistan kime göre dengeli? Orada yaşayanlara göre tabii ki. Kalanlarda hep bir arıza var. Şimdi bu görüşleri nesilden nesile aktaran insanlar sapına kadar ırkçı mıydılar?
Heykellerini kıralım mı? Kitaplardan silelim mi onları? Ve daha önemlisi ben bunları size niye anlatıyorum? Aslında ben bugün ırk ve zeka hakkında konuşmayı planlamıştım.
Aptallaşıyor Müz Serisinde kaldığımız yer oydu çünkü. Bazı ırklar daha mı zekidir gibi bir sorudan önce ırk diye bir şeyin olması lazım. Bunu da bildiğimize düşünüyoruz. Bu kadar basitse bu iş, renkleri sayar gibi farklı ırkları da şakır şakır sayabilmemiz lazım.
Sayabilir misiniz? Hadi diyelim siz saydınız. Yanınızdakinin listesiyle aynı olacağına ne kadar eminsiniz? İşte bu minvalde alt tarafı 5 dakikalık bir başlangıç yapacaktım konuya ama garip garip açılımlarına dalınca ayrı bir bölüm çıktı.
Tabii koca ırk konusunu tek bir bölüme sığdırmak imkansız ama en azından bu kavramın tarihsel değişiminden başlayıp bilimsel bulgulara ve modern tartışmaların bir kısmına uzanırız. Böylece seriyi takip etmeyenler de tek başına dinleyebilirler. Hizmette sınır yok diyecektim ama var aslında baya geç geldi bu bölüm ya kusura bakmayın. O Han gezgininin de Herodot'un da... Küfreder gibi başladım bir an.
Herodot'un da gezginin de düşünce dünyalarında bizim anladığımız şekliyle bir ırk kavramı yoktu. Kendilerini diğerlerinden daha üstün, daha akıllı, daha insani olarak görüyorlardı ama ırkçı yakıştırması anakronistik olur. Fular uyarısı geldi anakronizm kelimesini kullanınca. Kronos kelimesinden zamanla ilgili olduğunu tahmin edersiniz.
Farklı dönemlerden öğeleri birbirine karıştırmak demek. Bir kere o zamanlar şehir devletlerinde yaşayanlar için ırk kadar geniş bir kategorinin pratik bir faydası yok. Nerede kullanacak bu kategoriyi? Herkesin dünyası kısıtlı.
Anca yanındakilere sataşabiliyorsun, onları köleleştirebiliyorsun, onlar da sana benziyorlar. Etnisite bile, yani ortak bir değil, ortak bir geçmiş üzerinden yaratılan kimlik bile anca milattan önce 5. yüzyılda köksalmaya başlamış Yunan dünyasında Zira bu tarihlerde Perslerle tanışıyorlar. Tanışır tanışmaz da savaşıyorlar.
Yarım yüzyıl süren savaşlar sırasında Pers ordularında her çeşit insan görüyor bunlar ve kendi aralarındaki farkların ne kadar ufak olduklarını anlıyorlar. Komşu şehirdekiler hıyar olabilirler ama en azından aynı dili konuşuyoruz. Bunlarsa barbar diyorlar. Bu arada barbar kelimesi eskiden beri Yunanca konuşmayan anlamında kullanılıyordu zaten ama edebiyattaki kullanım sıklığı perslerin gelişiyle birlikte dramatik biçimde artmış ve tabii daha ziyade onlara yönelmiş.
Bu da ortak bir kimlik oluştuğuna dair delillerden biri. Yalnız bu tutumlarında kritik bir nokta var, gözden kaçmasın. Fiziki özellikleri ne olursa olsun, öteki denilenlerin hepsi barbar. Çünkü ayrım dil üstünden yapılıyor yani, hiçbiri Yunanca konuşamıyor.
Hatta bazen sınır bölgelerinde yaşayan Yunan halkları için de kullanılmış bu sıfat. Şiveleri komik gelmiş herhalde merkezdekilere. Dolayısıyla barbarlık kalıcı bir şey değil. Asimile olursan geçiyor, fiziki farkların aksine.
Bunu aklımızda tutalım. Her halükarda çok çok farklı insanlarla etkileşim sınırlıydı. Pers ordusundakiler bile fiziken o kadar da farklı olmamalılar. Zira Pers İmparatorluğu'nun haritalarına bakarsanız Doğu-Batı ekseninde yayıldıklarını ve belli bir kuşak içinde kaldıklarını görürsünüz.
O kuşaktaki insanlar da boy, ten rengi, vücut yapısı, saç şekli bakımından çok da değişmiyorlar. Aslında çoğu topluluk böyle yayılıyor. Alıştıkları iklim kuşağının, daha doğrusu iklim artı bitki örtüsü demek lazım, biyom da deniyor bunlara, bu bölgelerin dışına çıkmak istemiyorlar. Zaten o bölgeleri yaratan doğal engeller oluyor genelde, orduların geçişine de mani oluyorlar.
Zamanında Jared Diamond, kültürlerin bu yüzden Doğu Batı ekseninde yayıldığını söylemişti. Merak edip baktım, birileri araştırmasını yapmış hakikaten. 60 küsur büyük imparatorluk incelemişler tarihten. Tam %80'i yatay, yani Doğu Batı ekseninde daha şişkinler.
Kalanının da çoğu dairesel. Gerçekten diklemesine yayılmış sadece 3 imparatorluk var ki onlar da teoriyi doğrulayan istisnalar. Çünkü iyi ki Mısır, çölün ortasındalar. Doğal olarak Nil Nehri boyunca yerleşmeye zorlanmışlar.
İkincisi Kımer. Kımer'i tabii hiçbirimiz bilmiyoruz. Alıştıkları yağmur ormanlarını takip etmişler deniyor bunlar için. Üçüncüsü ve herhalde en dramatik örnek İnkalar.
Bunlar bir noktada o kadar genişlemişler ki Kuzey-Güney sınırları arası 4000 km'den fazla. Bunu kendi coğrafyamızı uyarlarsak Lisbon'dan Bağdat'a kadar uzanıyor. İnkalar bu şekilde yayılmayı beceriyorlar çünkü dünyanın en uzun sıradağı olan Ant Dağları, kıyıda dar ve dikey bir kuşak oluşmasına sebep olmuş. Yani onlar da kendi biyomlarını takip ediyorlar aslında.
Avrupa, Asya ve Afrika'daki biyomlara bakın Wikipedia'daki haritadan, hemen hepsi yatay. Şimdi bu demek değil ki imparatorluklar ile biyom haritaları bire bir örtüşüyorlar. Bazı imparatorluklar kendi bölgelerini terk edecek kadar kuvvetli oluyorlar. Roma gibi mesela farklı kıtalara yayılmış bir yapıyı düşünün.
Farklı insanlarla karşılaşmışlar ve zaten görece kapsayıcı olabildikleri için o kadar yayılmışlar. Zira o dönemler merkez ile çevre arasında ciddi bir teknoloji farkı yok. Hani bir derece bronz çağında bu vardı. Bronz pahalı bir şey.
Bronzdan silah üretmek zor bir şey. Ama artık herkes de aynı ucuz demir silahlardan var işte. Bir yamuk yaparsan isyan çıkarıyorlar. O yüzden de öyle romalılık süperdir.
Sizse maymunsunuz. Asla bu statüye ulaşamayacaksınız. Böyle şeyler söylemek yerine çevre halkların soylularını romalılaştırmaya çalışmışlar. İkinci yüzyıldaki imparator Septimius Severus mesela Kuzey Afrika'nın bir çocuğuydu.
Osmanlı'da da benzer bir açıklık var bu arada. Tabii bunun da bir sınırı var. Roma bile mesela Kuzey Afrika sahillerinin güneyine inemiyor. Onu bırak, Avrupa'nın kuzeyine doğru ilerleyişi de sınırlı.
Yani çok yavaş, çok maliyetli ve geçici. Alman ormanlarında kaç tane lejyonları imha oluyor bunların. İngiltere'ye kadar gidiyorlar, duvarlar örüyorlar ama tutunamıyorlar. Her imparatorluğun detayları farklıdır.
Tabii de burada iki önemli nokta var aklınızda kalmasını istediğim. Bir, düşük teknoloji seviyesi ve doğal engeller yüzünden bugün farklı ırklar dediğimiz insanlarla pek yüzleşmemiş eski halklar. İki, yüzleştikleri farklılıkları da çok kafaya takmamışlar. Kültürel asimilasyona bir engel olarak görmemişler.
O dönem insanları açısından ailenin soyu sopu çok daha önemliydi. O ölçekte bakıyorlar işlere. Fakat düzen sonsuza kadar böyle kalmıyor. İmparatorluklar Kuzey-Güney ekseninde yayılmakta zorlansalar da ticaret o eksende gelişebiliyor.
Bizim Zenci kelimesinin kökeni olan Zanja, yani Arapların, Siyahların ülkesi dedikleri Svahili sahilinden bir örnek vereyim. Araplar ve Persler, Hint okyanusu kıyılarından gide gide buralara yerleşmişler ve ticarete başlamışlar. Sonra İslamiyet'in genişlemesine paralel olarak her şeyle birlikte köle ticaret de artıyor. Buradaki halkı hem kendi orduları için alıyorlar hem de diğer kıyı ülkelerine satıyorlar.
Yaklaşık bin sene boyunca her sene yüzlerce binlerce kişi köleliğe satılmış. Sonuç olarak daha 7. yüzyılda bile bu ticaret o kadar yayılmış ki bugünkü Endonezya'dan Çin'e gönderilen bir elçi yanında hediye olarak iki zenci köle getirmiş. Bu noktada tabii köleliğin önce Hristiyanlıkla sonra da İslamiyetle arasındaki çelişkisini hatırlamakta fayda var.
İki dinde evrensel çünkü. Yani hem herkese hitap ediyorlar hem de herkesin Tanrı önünde eşit olduğunu söylüyorlar. Tüm insanlığın aynı soydan geldiğini açık açık anlatıyorlar. Ama sonuçta doktrin ne olursa olsun din, ekonomik baskılardan ve siyasi gerçekliklerden izole bir hikayeler bütünü değil.
Hepsi birbirini etkiliyor bunların. Arada bir denge tutturacaklar. Bunun en kolay yolu da ne? Kendi dininden olmayanı köleleştirmek.
İşte Zanzibar başta olmak üzere Afrika'daki birçok noktadan yapılan ticaret arttıkça siyah renk ile kölelik arasında bir bağlantı kurulmaya başlanıyor zaten. E bir de tabii çok dikkat çektiği için renk, toplam köle nüfusu içinde bunlar azınlıkta olsalar dahi böyle bir ilişkinin kurulması doğal olurdu. Şimdi dindeki evrenselliğin bu gerçeklikle bir şekilde uyuşturulması lazım. Nasıl olacak bu?
Yeni hikayeler uydurarak veya eski hikayeleri yeniden yorumlayarak. Nuh'un oğlunu lanetlemesi hikayesi de bu iş için biçilmiş kaftan. Eski ayetin yaratılış kitabında anlatılıyor bu. Nuh bir gün şarabı fazla kaçırıp sarhoş oluyor ve çadırında çıplak biçimde sızıyor.
Bu kısım İslamiyet'te yok ha sansürlenmiş. Üç oğlundan biri olan Ham, çadıra girip onu çıplak görmüş. Sonra kardeşlerine haber vermiş. Kardeşleri de Şem ve Yâfes, ellerinde bir örtüyle gelmişler ama bunlar çadıra geri geri girmişler babalarını o halde görmemek için.
Üstünü örtüp yine ona bakmadan çıkmışlar. Nuh uyanıp üstündeki örtüyü görünce olayın aslını öğreniyor ve vay beni çıplak gördün, büyük ahlaksızlık yaptın diye Ham'ın oğlu Kenan'ı lanetliyor. Olay bu kadar. Baya dandik bir hikaye aslında.
Yani çıplak gördü diye çocuğuna niye kızdın? Madem kızdın, niye onu değil de torununu lanetledin? Bu soruları yıllarca din uzmanları da tartışmış. Bazıları demiş ki belki çıplak görmeyle kastedilen başka bir şey.
Yani ortada daha marjinal işler dönüyor. Bunlar işin tırıvırı kısımları. Zira hikaye aslında siyasi bir propaganda. Bugün Filistin dediğimiz yerde yaşayan Kenanilerin, Kenan'ın soyundan gelenlerin, Şem'in soyundan gelen İsrail oğullarına biat etmesi amacını taşıyor.
Ama çok sonradan bu ham kelime benzerliği yüzünden siyah renkle ilişkilendirilmiş. Sonra da laneti siyah derinin sebebi olarak görülmüş. Orayı biraz karıştırmışlar tabii yani. Ham mı lanetli Kenan mı pek umursamamışlar.
Bu arada Kutsal Kitap'ta ikisinin de ten rengi hakkında hiçbir şey denmiyor. Olay tamamen folklor yani. Bu lanet hikayesi de diğer birçok hikaye gibi İslami kültüre geçmiş ve köle ticaretiyle birlikte popülerleşmiş. Yani herkes buna inanıyor diye bir şey yok.
Resmi doktrin diye bir şey de yok. Ama işte ekonomik gelişmelere göre popülerliği inip çıkan şeyler bunlar. Aynı hikaye daha sonraları bu Atlantik köle ticaretine orantılı olarak Batı'da da popülerleşecekti. Zira o ticaretten kâr eden elitlerin işine geliyordu.
Hadi onu da geçtim, ta 1900'lerde bile yani ABD İç Savaşı'nın ertesinde Güney'de bazı kiliselerde bu efsaneyi kullanarak siyahlar ve beyazların hayatın her alanında tamamen birbirinden ayrı tutulmasını öngören Jim Crow yasalarını destekleyen vaazlar veriliyordu. Şimdi bu noktada görüyoruz ki Arap köle ticaretiyle Jim Crow dönemi arasında bir yerlerde belli ki bizim ırk denen şeyden anladığımız tamamen değişmiş. Ha tabii bin küsur sene boyunca olan biten her şeyden bahsetmeye de gerek yok. Onun yerine şöyle yapalım.
Modern ırk kavramının yerleşmesine zemin hazırlayan beş farklı trendden bahsedeyim. Bir numaraya inanamayacaksınız. Clickbait yapıyorum podcastin içinde. Ama hakikaten inanamayacaksınız.
Çünkü bir numara Reconquista. Zamanında İslamiyet bir yandan Afrika'nın güneylerine giderken bir yandan da Kuzey Afrika'yı uçtan uça geçiyor ve Cebel-i Tarık'tan Avrupa kıtasına geçiyor. Orada Müslüman ve Hıristiyan krallıkları arasında yaşanan 800 senelik mücadele Amerika kıtasının keşfedildiği sene bitiyor. İberya Yarımadası Müslümanlardan artık tamamen geri alınmıştı.
Bu süreçte kendilerini ve mallarını korumak için Hristiyanlaşan birçok Müslüman ve Yahudi vardı. Oran bayağı ciddi. 7 milyonluk nüfus içinde 1 milyondan fazla yeni Hristiyandan bahsediyoruz. Ha işte bunları da eskiden beri Hristiyan olan ve İslam ordularına karşı savaşanlardan ayırt etmeye dayalı bir tepki gelişti.
Kanın Saflığı adı altında bir dizi kural getirilmiş, Mesela herhangi bir dini tarikata, bir askeri birliğe, ticaret loncasına katılmak için önce İncil'e elini basıp soyunu sopunu beyan etmen gerekiyor. Bu beyanlar da araştırılıyor. Onaylanırsan giriyorsun. Bu tabii tek başına pek önemli bir trend değil çünkü lokal.
İspanya'da olan biten bir şey ama birazdan göreceğimiz gibi yeni dünyada büyük önem kazanacak. Yeni dünya demişken ikinci büyük gelişmeyi de okyanusları aşabilen gemiler ve belki de şeker kamışı olarak özetleyebiliriz. Aslında yeni dünyadaki ilk girişimlerin odağında altın ve gümüş var. Şeker kamışı da zaten Avrupa'ya yakın adalarda, Kanari Adalarında ve Batı Afrika kıyılarında yetiştiriliyor.
Ama yetmiyor tabii, hep daha fazla daha fazla. Zamanla şekerin önemi artıyor. Bu da köleliğin şeklini tamamen değiştiriyor. Şimdi bir düşünün, yarım adalarını Müslümanlardan kurtarmış İspanyollar ve Portekizler dünyanın ta bir ucuna, Güney Amerika'ya veya Karayipler'e gidip koloniler kuruyorlar.
Oranın yerlilerini köleleştirip madenlerde ve tarlalarda kullanıyorlar. Madenler bir noktada tükeniyor veya gümüş bolluğu yüzünden enflasyon sorun oluyor. Ama şeker sürekli büyüyen bir endüstri. Nereden gelecek bu iş gücü?
Daha fazla yerliyi köleleştiremiyorsun. Bu yerlerin köleleştirilmesi hep sorunlu bir işti zaten. Papa ta 1537'de bunu yasaklayan bir bildiri yayınlamış. Süblimus Deus diye.
Kafir bile olsalar İsa'yı tanıma ve kurtuluşa elme potansiyelleri vardır, bizle aynı ruhu taşıyorlar ve yeterince rasyoneller, dolayısıyla köleleştirilemezler diyor. Bu dönemde zaten Avrupa'da büyük bir tartışma dönüyor bu konuda. Papa da bu yönde konum alınca Katolik İspanya Kralı da onun yanında oluyor. Ama bu demek değil ki yasak uygulandı.
Okyanusun öte tarafındaki Konküstatorlar ayrı bir dünyadalar sonuçta. Orada resmen kendi krallıkları var, istediklerini yaparlar. Dolayısıyla yerli köle de kullanmaya devam ediyorlar. Ama bu işlerin üstüne başka faktörler de biniyor.
Yerlilerin ciddi bir kısmı Avrupalıların hastalıklarından ölüyorlar veya kaçıp çok iyi bildikleri arazide saklanıyorlar. Tupilerin Brezilya ormanlarında yaptıkları gibi. Bu sefer ellerinde köle kalmıyor Avrupalıların. Gidiyorlar Batı Afrika'dan köle ithal etmeyi akıl ediyorlar.
Kilise bunu da açıkça onaylamıyor ama Yerliler konusunda olduğu kadar net bir duruşu yok. Zaten olsaydı da ne değişirdi ya? Bu köle ithalatı sisteminin de temelleri hali hazırda mevcuttu zaten. Yani Afrika'nın batı kıyısında Portekizliler iç bölgelerdeki tüccarlardan, krallardan köle satın alıyorlar ve o kıyılarda çalıştırıyorlardı.
Okyanus'un diğer tarafında talep artınca bu operasyonlarını genişlettiler. Yaklaşık 350 sene boyunca 12 milyon insanı kargoladılar. Yolculuk da korkun şartlarda gerçekleştiği için bu zavallıların bir buçuk milyonu okyanusta ölmüş. Kalanlar da bu kadar büyük gruplar halinde gelince renk ve kölelik ilişkisinin iyice sağlamlaşmasına neden oluyorlar.
İşte o İspanya'daki Rekonkuista'nın sonlarında yerleşen kan saflığı muhabbeti burada karşımıza çıkıyor. Bir İspanyolun veya Portekizlinin yeni dünyaya göçebilmesi için de eski bir Hristiyan olduğunu ispatlaması şart. Aksi halde izin alamıyorlardı. Tabii sahte belgecilik endüstrisinin ne kadar coştuğunu hayal edebilirsiniz o günlerde.
Fakat bu gelenek yeni dünyada tam bir mutasyona uğruyor ve oralarda yükselebilmek için sadece Müslüman yahut Yahudi kanı değil, yerli ve zenci kanı taşımadığını da ispat etme gerekliliğine dönüşüyor. Ve zamanla ayrıntılı hiyerarşiler geliştiriyorlar. Mesela 1 bölü 16 yerli, 3 bölü 16 zenci isen full zencilerden üstünsün. Yok efendim tüm ailen orada doğmuş beyazlarsa bu süper.
Orada değil, Avrupa'da doğmuş beyazlarsa daha da süper. Yani renk bazlı ırk hiyerarşisiyle kafayı bozmuşlar bu dönemde. Gelelim üçüncü faktöre. O da bunlarla yakından alakalı.
Plantasyon köleliğinin doğası. Ev kölelerini düşünün, İslam dünyasında çok yaygınlardı, yahut askerlikten başka bir şey yapmayan Spartalıları besleyen çiftçi köleleri. Bunların hayatıyla 16. yüzyılda bir şeker kamışı tarlasında çalışan kölenin hayatı arasında epey fark var.
Çünkü diğerlerinde yapacakların sınırlı veya çok çalışıyorsun ama konfor seviyen sahiplerinin konfor seviyesinden çok da düşük değil. Plantasyonlarda ise yük hayvanından beter şartlardasın. Eğer sıtmadan veya işkenceden ölmezsen iş hiç bitmiyor. Çünkü plantasyon hem bir tarla hem de fabrika.
Yani şeker kamışını ektin, biçtin, ondan şeker ve rum üretmek için de çalışıyorsun. Gün doğumundan gün batımına kadar iştesin. Özellikle erken dönemlerde haftada 60-70 saat normal bir çalışma temposuymuş. Hasat veya ekim zamanı günde 18 saate çıkıyor bu.
E şimdi bu sistemdeki herkes de psikopat değil. Bunlar bu değerleri içselleştirmişler. Yani hayatın boyunca bir grup insana hayvan gibi davranmak için onları hayvanlaştıran öğretiler şart. Dördüncü trend, Avrupa'nın görece demokratikleşmesi.
Buradaki mantık şu, eğer yönetici sınıf dışındaki herkes fakir fukaraysa, güçsüzse, hak sahibi değilse, o zaman bambaşka grup bir insanla aranda hiyerarşik bir ilişki kurmak zor. Ayranı yok içmeye, kalkıp üstün ırk muhabbeti mi yapacaksın? Ama burjula sınıfı güçlendikçe, zenginlik ve hak tabana yayıldıkça biraz, bu tip ideolojiler de daha mümkün hale geliyorlar. Son olarak aydınlanmanın kendisine işaret edebiliriz ve bilimsel devrime.
Çünkü o dönemde her şeyi sınıflandırma deliliği var. Bitkiler, hayvanlar her şey kataloglanırken insan için halen öyle Nuh'un oğulları hakkındaki hikayelere rağbet edecek değildiler. Bu yüzden fiziksel farklılıklara iyice dikkat ediyorlar. Bunları iyice ölçmeye çalışıyorlar.
Tabii ten rengi sadece bu dönemde önem kazandı demek yanlış olur. Tarih boyunca herhalde hep önemliydi. En nihayetinde birinin ne kadar tarlada çalıştığını gösteriyor. Dolayısıyla ailen için bir statü işareti.
Ama artık milyonlarca insanı kalıcı gruplara ayırmak için kullanılıyor. Özetlersek, soy sopa verilen önemin artması, emek yoğun ürünlerin değer kazanması ve köle talebini arttırması, köle ticaretinin çok uzak bölgeleri, çok farklı insan tiplerini kapsaması, bu işin endüstriyel boyutlara ulaşması, bilimsel devrim sonucu her şeyi sınıflandırma itkisi ve eğitimli bir Avrupalının kendini üstün sınıfta, üstün ırkta görmesi için gerekli asgari haklara ve hayat standartına sahip olması. Daha da aklınıza gelen varsa eklersiniz ama bu kadarı yeterli. Tüm bunlar sonrası zamane aristocu ırk tanımı yerini daha özcü bir anlayışa bırakmış.
Irkı fiziki farklar belirler. Fiziki özellikler de zeka ve karakter gibi fiziki olmayan başka farkları iyi yansıtırlar. O farklar da kalıcıdırlar. Hani zenciler doğuştan geridirler ama eğitimle düzelebilirler bile denmiyor.
Onların doğası budur deniyor. Ki bu da aslında ironik olarak aristocu kölelik tanımı. Irk bakımından değil de doğal kölelik bakımından. Özellikle 1700'li yıllardan itibaren bilim çevrelerinde merkezi soru şu.
İnsanlar ortak bir atadan mı geldiler yoksa polijenesiz mi doğru, yani farklı ırkların kaynakları da mı farklı? Beyazların üstünlüğü zaten standart görüşte. Hani o kadar üstünüz ki başlangıç hikayemiz de farklı olmalı mı? Mesele bu.
Örneğin filozof David Hume, beyazlardan başka hiçbir topluluğun herhangi bir medeniyet kurmadığını, Hatta birey bazında bile beyazlar dışında önemli bir figür çıkmadığını, dolayısıyla ırkların aynı kaynaktan gelmesinin çok zor olduğunu söylemişti. Millette dedi ki, cahil cahil konuşma David. İnkaların, Azteklerin, Mayaların tapınaklarının gölgesinde madden işletiyoruz kaç yüz senedir. Başka medeniyetler de var.
Böyle itiraz edince, ya tamam tamam başkaları da var ama en süperi biziz ve en azından siyahiler için diretiyorum, onların hiçbir medeniyeti olmadı. Bu mevziye çekiliyor. Medeniyet ve ırk muhabbeti de önemli bu arada. Özellikle Mısır, Napolyon'un seferinden sonra bunların merkezine oturmuş.
Biliyorsunuz Napolyon, kağıt üstünde o zamanlar Osmanlı'ya ait olan Mısır'a çıkarma yaptığında peşinde birkaç yüz bilim adamını da sürüklemişti. Bunlar dönüşte bir Mısır külliyatı yaratıyorlar ve çeşitli tartışmalar başlıyor. Bu tarihlerde Avrupa kıtasında kölelik yasak ama tüm küresel köle ticaretini de yasaklamak isteyenler var. John Stuart Mill gibi aydınlar, bunların argümanlarından biri antik Mısır'ın bir siyah medeniyeti olduğuydu.
Yunan'a kültürü siyah Afrikalılar öğretmişse, beyazların da kültürü Yunan'dan geliyorsa, beyaz adamın doğal üstünlüğü diye bir şey olamazdı. Buna karşılık Mısır'ın tam tersine bir beyaz medeniyeti olduğunu, Firavunların soy ağacını Avrupa'ya bağlayarak savunmaya çalışanlar da vardı. Birbirlerini yemişler böyle. Biz ırkların kökeni konusuna dönersek, Darwin'siz düğün olmaz tabii bu konularda, The Descent of Man kitabında tek ırk kaynağından yana tavır almış.
Çünkü aksi halde diyor, birbirimizle çiftleşemezdik ve çocuklarımızda melez olmazdı. Bir türün farklı farklı kaynaktan evrimleşip de birbirine bu kadar benzeyecek olması çok düşük bir ihtimal. Diyor ki sonuçta benim evrim teorim kabul gördükçe polygenesis fikri de yavaş yavaş ölecek. Ama tabii hiçbir yerde ABD'deki kadar şiddetli tartışmalar yaşanmadı bu konuda.
Ve kelimenin tam anlamıyla şiddetli tartışmalardı bunlar. Çünkü Darwin o kitabı yazarken Amerika'da Kuzey ve Güney kölelik üzerine savaşıyordu. Savaş konusuna şimdi hiç girmeyin, merak etmeyin. Çok uzun hikaye o.
ama onun yerine o dönemde ırklara bakışı yansıtması açısından özellikle de bilimsel ırkçılığı ve özenik merakını yansıtması açısından Amerikan nüfus dairesinin ırk tanımlarıyla sizleri tanıştırayım. Çok acayip şeyler var. Mesela 1890 nüfus sayımındaki ırk seçenekleri şunlar. Beyaz, siyah, yerli, Çinli, Japon.
Bak daha dakika bir, gol bir. Çinliyle Japon'u ırk olarak ayırmış ama beyazın içinde, oho ben de varım, Fahslı da var, İsveçli de var. Hala da bu böyle. Bunların hepsinin beraber olduğu bir kategorinin ne gibi pratik faydası olabilir acaba?
Hep merak etmişimdir, neyse. Esas şenlik daha sonra başlıyor. Mulatto diye bir ırk var. Yani yarı siyah, yarı beyaz.
Sonra quadrun. Yani 4'te 3 Avrupalı beyaz, 4'te 1 siyah. Sonra octorun. 8'de 7 beyaz, 8'de 1 siyah.
Neredeyse zamanı İspanyolları kadar takıklar kan oranlarına. Ve fark ettiğiniz gibi kimse ters oranları umursamamış. Hani 4'te 3 siyahsan zaten yeterince değersizsin. Tam siyahtan farkın yok.
Ona ayrı bir kategori uydurmamışlar. Biraz ileri saralım. 1930'daki sayımda bu ince ayrımlar kalkmış. Ama ne yazık ki bu bir ilerleme teşkil etmiyor.
Daha da saçma bir yaklaşım gelmiş çünkü. Siyah-beyaz karışık biri, karışım oranı ne olursa olsun negro olarak kaydediliyor. Tek damla kuralı deniyor buna. ari ırk kavramıyla milletin kafayı bozduğu dönemler.
Zira ne dedim? 1930'lar dedim. Spoiler vermek gibi olmasın ama bıyıklı bir amcamız birazdan sahneye çıkacak. Bu dönemde siyah kan özellikle kirli görülüyor ABD nüfus dairesi açısından.
Mesela bir zenciyle bir Amerikan yerlesinin çocuğu olursa o da negro olarak kaydediliyor. Onu da kirletiyor yani. Öte yandan yerlilerle beyazlar karıştığında tabii yerli kanı beyazı kirletse de tek damla kuralı yok. Yani soyunuzda yerli kanı azsa ve çevreniz tarafından beyaz olarak kabul ediliyorsanız resmen beyaz olarak tanınabiliyorsunuz.
Öyle bir çıkış noktası tanımışlar ama zencilere o da yok. Bakın bildiğin resmi nüfus dairesi politikası bu. Ve bu Dingiller sadece 10 sene içinde Nazilerle savaşıp onlara ırkçı diyeceklerdi. Bu tanımlardaki değişimi takip ederek bilimsel ırkçılık fikirlerinin elitler arasındaki popülerliğini ölçmek neredeyse mümkün.
Mesela 2. Dünya Savaşı sırasında antropolog Ashley Montagu ırk kavramının biyolojik değil sosyal bir yapı olduğuna dair bir kitap yayınlamıştı. Man's most dangerous myth, fallacy of race yani insanlığın en tehlikeli miti, ırk yanılgısı. Ana fikri de şu.
Fiziksel özelliklerin başka özelliklerimizle koreli olması çok düşük bir ihtimal. İnsanları gruplamak için iyi bir yol değil bu. Ama gruplamanın en kolay yolu o yüzden asırlar boyunca bunun etrafında çeşitli normlar inşa edilmiş. Kısacası bizim ırktan anladığımız sosyal bir inşadır, bilimsel bir gerçeklik değildir.
Sadece birkaç sene öncesine kadar çok radikal fikirlerdi bunlar. Savaş sonundaysa, uluslararası bilimsel ve kültürel işbirliğini artırmak için kurulan UNESCO, 1950'den itibaren birkaç önemli bildiri yayınlayacak ve ırk hakkındaki bu tutumu standartlaştıracaktı. İnsan denen şey tek bir türdür, saf ırk diye bir şey saçmalıktır, ırklar arasında zeka veya karakter özellikleri bakımından doğal bir fark yoktur, kısacası hepimiz kardeşiz, bu öfke ne diye. Ve tabi konu kapanmadı.
O tarihlerde ABD dünyayı Rusya ile bölüşüyor. Ve kendine de utanmadan özgür dünyanın lideri sıfatını yakıştırıyor. Ama bunu yaparken mesela Alabama'da bir zencinin otobüse binip de ön kısımda oturması yasak. Bunu çoğunuz biliyorsunuzdur.
Muhtemelen bilmediğiniz kısım şu. Otobüsün ortasında karışık bir alan var. Oradaki koltuklara oturması için de tüm sıranın zenci olması lazımdı. Aynı sırada farklı renkten insan olamaz.
Diyelim otobüse bir beyaz biniyor. Öndeki koltuklar başka beyazlarla dolu. Ortalara ilerliyor. Zencilerin oturduğu ilk sıraya gelince o sıradaki insanların topyekûn kalkıp sırayı boşaltmaları ve arkada ayakta durmaları kanunen zorunlu.
Ya bu saçmalıklar ta 1956'da bitti, Rosa Parks'ın başlattığı protesto sonucu. Dolayısıyla Naziler yenildi, UNESCO kuruldu, ortalık şenlendi diye bir şey yok. Hatta size daha da saçma bir şey anlatayım. Madem konusu açıldı, Rosa Parks'tan 20 sene öncesine gidelim, Berlin Olimpiyatlarına.
İlk defa televizyondan yayınlanacak bu oyunlar. Hitler de bunu Aryan ırkı üstünlüğünün propagandası olarak kullanma niyetinde. Eşsiz bir fırsat. 10.
atlet Jesse Owens, 4 altın madalyayla o olimpiyatların en başarılı sporcusu oluyor. Hemen sonrasında medyada işte buna Hitler çok bozuldu, Owens'ı görmezden gelip onu kutlamadı gibi haberler dolanmaya başlıyor. Hitler tabii ki bozulmuş bu işe ve propaganda endişeleri yüzünden sadece Owens'la değil hiçbir altın madalya kazananıyla el sıkışmamış. İlk gün Almanlarla sıkıştıktan sonra.
Ama Owens'ın kendi ifadesine göre selamlaşmışlar. Buna ufaktan bir Nazi selamı çakıp gülümsemiş. Ve şimdi bu anektodu anlatmamın asıl sebebine geleceğiz. Olimpiyatlardan bir ay sonra Owens bunu şöyle anlatıyor.
Hitler bana saygısızlık yapmadı. Bana saygısızlık yapan Roosevelt'tı. O dönemki ABD başkanı. Bir tebrik telgrafı bile yollamadı diyor.
İşin aslı başkan çok daha kötü bir şey yaptı. Olimpiyat takımını Beyaz Saraya davet etti. Ama sadece beyazları. O takımdaki 18 zenci sporcunun hiçbiri davet edilmemiş.
Tüm olimpiyatlardaki en başarılı olanı dahil. Bu hareketin genel yorumu başkanın kişisel ırkçılığından ziyade, o dönemde Güneyli demokratların desteğini kaybetmeyi riske edememesi. Yani o kadar ırkçılar ki onlar, Beyaz Sarayı ezencileri davet edersek, kendi partisinin başkanını desteklemeyecekler. Bu hikayenin ufak bir mutlu sonu var yalnız.
Ta 80 sene sonra geliyor bu mutlu son. 2016'da Obama başkanken o zenci sporcuların hayattaki akrabalarını, çoluk çocuklarını Beyaz Saray'a davet etmişler. Bir tören yapıp özür dilemişler. Neyse, konu konuyu açıyor da bu ırk tanımlarının ne kadar oynak, ne kadar da rastgele olduklarını iyice görmenizi istiyorum.
Bu yüzden o Amerikan nüfus dairesinin politikalarına dönmek istiyorum. Demin bahsettiğim o 1930 sayımında ırk listesi arasına Meksikalı seçeneği de eklenmişti. Evet bildiğin Meksikalı, artık resmen bir ırktı. Dahası, bunun ölçüsü sadece orada doğmuş olmaktı veya ebeveynlerinin orada doğmuş olması.
Soyun sopun önemli değil, kütük oradaysa ırkın da Meksikalı. Tamam, eyvallah. 1940'larda işler değişiyor. Ama değişen şey bilim değil, siyaset.
Başkan Roosevelt, Ayn Roosevelt, Meksika ile ilişkileri iyileştirmek istiyor ve bir genelge yayınlıyor. Diyor ki, bundan sonra ABD devleti açısından Meksikalılar beyazırıktandır. Bu sadece sembolik bir karar değil. ABD vatandaşlığının da önünü açıyor Meksikalılara.
Çünkü o zamanlar beyaz olma şartı aranıyor sonradan vatandaşlık edinmek isteyenlerde. Daha sonraki sayımlarda yine değişiyor işler. Meksikalılar gibi Orta ve Güney Amerikalılar için Latino veya Hispanik seçeneği geliyor. Ama sonra o da değişiyor.
Artık o bir ırk sınıfında değil, etnisite olarak kabul ediliyor. Yani kendini Beyaz Hispanik olarak da görebilirsin, Siyah Hispanik de, Yerli Hispanik de, neyse artık. Ama Hispaniklerin yarısı ırk seçeneğinde bu kategoriler yerine diğeri seçmişler. Yani bu üst kimlik-alt kimlik muhabbetini beğenmemişler.
Etnik kimlik ile ırklar arasındaki bu oynaklık başka örneklerde de mevcut. Mesela bugün nüfus dairesinin resmen tanıdığı beş ırk var. Beyaz, siyah, Amerikan yerlileri, Asyalılar ve Pasifik adalarından gelenler. Önceden Asyalı yerine değişik zamanlarda şöyle seçenekler vardı.
Hindu, Koreli, Çinli, Filipinli, Japon. Birileri bir imza atıyor. Bunlar artık bir ırk değildir diyorlar. Şimdi bu etnisitenin daha kültürel, daha dinamik ırk ayrımının ise daha biyolojik ve katı olduğunu zaten söylemiştik.
Bunun yanında aralarındaki en önemli farklardan biri şu. Gruplar kendi etnik kimliklerini inşa edebiliyorlar tarihleri boyunca. Ama ırk genelde seni domine eden yabancılar tarafından üstüne yapıştırılan bir kimlik oluyor. Burada da işte Hindu diye bir ırk uydurmuşlar.
Aslında bir sürü etnik grubu kapsayan dini bir küme yani hiç alakası yok. İşin trajik yanı, yapıştırılan bu kimlikler birçok yerde içselleştirilmişler. Ben birkaç sene önce Vietnam, Laos gibi ülkeleri gezerken insanların beyaz ten takıntısına inanamamıştım. Çinli turistler plaja geliyorlardı.
Ninja gibiydiler ya. Yanmamak için her taraflarını kapamışlar. Plaj dışında mesela herkes motor kullanıyor. Motor kullanan kadınların hepsinde kumaş eldiven var.
Elleri bile esmerleşmesin diye. Hani dedim ya, Her yerde beyaz ten bir statü sembolü olabilir. Özellikle Çin tarihinde, Kore tarihinde, Japon tarihinde bu gelenek baya geriye gidiyor. Han döneminden kalma gelenekler var beyaz teni yücelten.
Asilliğinin bir sembolü olduğu için. Ama sanıyorum ki sömürgecilik bunun etkisini arttırmıştır. Daha sonraki küreselleşme ve pazarlama kesin arttırmıştır. 2008'den bir araştırma var.
Kore'deki güzellik endüstrisinin kullandığı modellerin %44'ü Koreli falan değil, batılı-beyaz. Japonya'da aynı oran %54. Yerli modelleri kullandıkları zaman da fark etmiyor, ciltleri tamamen beyaz. Dünya Sağlık Örgütü'nün bir araştırması var.
Çinli kadınların %40'ı, neredeyse yarısı sürekli olarak cilt beyazlatıcı kremler, ürünler kullanıyorlar. Ve ticari bir araştırmaya göre bu oran Tayvan'da da, Hong Kong'da da, Güney Kore'de de, Malezya'da da, Filipinler'de de aynı. %40 sürekli cilt beyazlatıcı krem ve ürün kullanıyor. Bunların bazıları zehirli bu arada.
Bu güzellik standartı yüzünden ölüyorlar resmen. O yüzden benim kafamdaki formül biraz doğal sebeplerden ötürü oluşan gelenek, artı sömürgecilik, artı hepimizin maruz kaldığı küresel pazarlamanın etkileri. Bunların toplam sonucu olarak ten rengine inanılmaz önem veriyorlar. Yani kısmen bu ırk inşasıyla alakalı bir şey bu.
ABD'deki zencilere bakıyorsun. Çoğu Afrika'nın Orta Batı bölgelerinden getirilmişler. Ve Avrupalılarla da karışmışlar. Bunu genetik testler doğruluyor.
Ortalama %20 oranında Avrupalılar. Öte yandan Orta ve Güney Amerika'ya getirilmiş olan zenciler var. Hem Avrupalılarla hem yerlilerle karışmışlar daha çok. Bunlar İspanyolca veya Portekizce konuşuyorlar.
Dolayısıyla mesela Brezilya'daki siyah ile ABD'deki bambaşka insanlar bunları tek bir ırk olarak görmenin ne faydası var? Şimdi ben o ülkelerdeki ırk hassasiyetlerine aynen ithal etmeyi falan hiç düşünmüyorum, merak etmeyin. Bunu yapanlarla da tartışmaya bile üşeniyorum. Bizdeki bakış denizaşırı sömürge tarihi olan yerlerdekinden çok farklı olacak.
Aynı kalıpları zorlamaya gerek yok. Ama insanın özünde bulunan genelleme merakıyla genetik alanındaki bilgimiz arasındaki uçurumu anlamak lazım. Bir anlığına Afrikalı deyince aklınıza geleni düşünün. Şimdi beni çok şaşırtmış olan bir bilgi paylaşacağım.
Bazılarınız biliyordur gerçi eski bilgi. Afrika içindeki genetik çeşitlilik diğer tüm coğrafyalardakinden fazla. Özellikle de Kuzey Afrika'yı çıkarınca. Bu bana şaşırtıcı gelmişti.
Çünkü insanlık Afrika'dan çıktıysa farklı coğrafyalara dağıldıkça farklılaşacağını düşünüyordum. Aslında zaten insanların farklılaşması genetik çeşitliliğin kaybıyla paralel giden bir şey. Zira göçler sırasında bir takım darboğazlar yaşanıyor. Diyelim ki Asya'ya yakın olan nüfusun %90'ı ölüyor açlıktan, kıtlıktan, doğal bir felaketten, neyse artık.
Kalan %1'i Asya'ya geçişi tamamlıyor. 1000 sene sonra o kıtadaki herkes bu %1'in torunları olacak. Afrika'nın genetik mirasının sadece bir kısmına sahip olmuş olacak. Yani bu dalların kendi aralarında farklılık büyük ve ana gövdeyle kıyaslanınca Afrika'yla kendi aralarındaki genetik çeşitlilik az.
Kalıp göç etmeyen topluluklarda bu tip evrimsel darboğazlar yaşanıyor ama daha az. O yüzden çeşitlilik yüksek kalıyor. Sonuç olarak bugün dünyada rastgele iki kişi seçsek, sahra altı Afrika'sından rastgele seçeceğimiz iki kişiye kıyasla birbirlerine daha yakın olabilirler. Çin ve Hint nüfuslarının yüksekliğini unutmayın.
Ortalamayı epey etkiliyorlar bunlar. Bu arada Afrika'daki kültürel çeşitlilik de benzer boyutta. Kıtada 2000 tane farklı dil varmış. Benzer nüfusa sahip Avrupa'da sadece 300.
Tabii Avrupa tarihindeki büyük imparatorluklar ufak halkları asimile ettiklerinden dil sayısının azalması normal. Ama sadece Avrupa'yla kıyas yapmaya gerek yok. Ülke ülke bakarsak en yüksek dil çeşitliliğine sahip 25 ülkenin 20'si Afrika'daymış. İşte pigment yoğunluğu gibi çok yüzeysel bir ölçüt tüm bu genetik ve kültürel çeşitliliğin üstünü örtüyor.
Bu arada Afrika'dan çıkıp Kuzey'e göçenlerin arasında ten renklerinin açılması da epey geç yaşanmış. İngiltere'de bulunan en eski komple insan iskeleti, Cheddar Man ismi, epitopu 10.000 yaşında ve kemiklerinden yapılan DNA analizine göre zenci denilecek kadar pigment sahibi. Aynı zamanda mavi veya yeşil gözlü.
Tahmini görüntüsünü linkledim açıklamalarda. Artist gibi de poz vermiş böyle gülümseyerek. Yanında poz vermiş olan İngiliz araştırmacılarla arasındaki fark müthiş. Yani insanları Avrupa'ya 45 bin yıl önce girmişler ama demek ki en az 35 bin sene boyunca ten rengi açılmamış İngiltere kadar kuzeyde bile.
Sadece renk değil, tüm fiziki farklılıklara karşı epey duyarlıyız. Ve bunları çok daha derin farkların sembolü olarak görüyoruz. Abartılı bir örnek seçeyim. Mesela neredeyse 1.90'lık Hollandalılarla erkekleri 1.50'yi bile bulmayan pigmeler,
bunlar aynı türü olabilirler mi? Bunu sorgulamak normal. Ama bakıyorsun, Afrikalı pigmeler arasındaki genetik çeşitlilik de neredeyse diğer tüm gruplardakinden fazla. Yani rastgele iki pigme arasındaki genetik fark, iki Hollandalı veya bir Hollandalı ve bir pigme arasındakinden bile fazla olabilir.
gerçekçi bir ihtimal. Dolayısıyla renk veya boy çok isabetsiz kıstaslar, yani ırkları bir hiyerarşiye oturtmasaydık da, sadece gruplama yapsaydık da yanlış kıstaslar olurlardı. Buzdağının görünen kısmından kalanını tahmin etmeye benziyor diyeceğim ama buzdağlarının %10'u görünüyor. Fena değil.
Buradaki oran ise çok daha küçük. İnsanların DNA'sı %99.9 oranında aynı. Dünyadaki tüm insanlar arasındaki tüm farklar, genetik farklar o %0.1'lik kesimdeler.
Onun da çok ufak bir kısmı kolayca görünebilen fiziki özellikleri belirliyor. Hani buzdağının parmak kadarlık bir kısmı gözükseydi altında da koca bir dağ olsaydı analojimiz daha uygun olurdu. Şimdi tüm bunları hazmettikten sonra teoride halen ırk diye bir şey olması mümkün mü? Mümkün.
Fiziksel özellikler olmaz da o bindebirlik genetik kısım içinde başka dramatik farklar bulunabilir, başka derinfayatları keşfedilebilir teoride. Nasıl olacak bu? Öncelikle herhangi bir kategorinin anlamlı olması için iki şart gerekiyor. Bir, üyeler arasında yeterli benzerlik.
İki, gruplar arasında yeterli farklılık. Venn şeması canlandırırsak gözümüzde kümelerin keseşimleri ufak olmalı. Mesela eski ırkçıların düşündükleri bunun uç haliydi. Bazı özellikler sadece bazı ırklarda vardır ve onların da hemen her üyesinde vardır.
Böyle düşünüyorlardı. Ten rengi böyleyse çalışkanlıkta, zekada, dürüstlükte böyle olabilir. Niye olmasın? Şimdi bunun gerzekliğini görmek için bir genetik laba ihtiyacımız yok aslında.
Kendi çevremizdeki insanları düşünelim. Dünya kadar fark var aralarında. Kimi aşırı tembel, kimi çalışkan, kimi moron, kimi dahi. Her özellik için geniş bir yelpaze var.
Ama hepsi de aynı ırkın mensupları. Dolayısıyla iki ihtimal var. Ya soyumuz, sopumuz, modern tabiriyle genler, bu bahsettiğim özellikleri ciddi oranda belirliyorlar ya da belirlemiyorlar. Eğer ciddi oranda belirliyorlarsa, Bu özelliklerde çok geniş bir yelpazeye oturuyorlarsa ırkımız çok karışık demek.
Tüm milletler, tüm ırklar içinde böyle bir geniş yelpaze vardır. Demek ki hepsi çok karışık. Demek ki ırk ayrımları ciddi değil. Yok eğer genler o kadar mühim değilse, çevresel şartlar daha mühimse bu özellikler için.
O zaman zaten niye ırka bu kadar kafayı takıyoruz? Yani iki halde de saçmalık. Biz bu senaryonun daha masum bir halini düşünebiliriz. Bir takım genler, hangi genler olduğu önemli değil.
Sadece bir grup insanda görünüyorsa ve o grup içinde de sıkça görünüyorsa, o genler bazında bir ırk tanımı yapılabilir. Aslında burada gen yerine alel demek daha doğru. Örneğin göz rengi geni vardır, göz renginin mavi veya yeşil olmasını sağlayan da aleldir. Genlerin farklı versiyonları gibi.
Tamam, bunu test etmek için yapacağımız şey farklı coğrafyalardan DNA örnekleri toplamak, bireyler arasında fark yaratan o kısımları incelemek, orada da önceden belli noktalar belirleyip onlara bakmak. Görelim bakalım bir gruplama imkanı var mı ve bu gruplar coğrafyalarla örtüşüyor mu? 2002 yılındaki bir Stanford araştırması tam da bunu yapmış. PDF'ini ekliyorum.
4200 farklı aler incelemişler. Bunların %92'si en az iki farklı coğrafi bölgede mevcut. Yarısı ise tüm coğrafi bölgelerde mevcut. Yani tek bir coğrafi bölgeye özel kodlar çok az.
Dahası, sadece bir coğrafyada görülen kodlar da o coğrafyadaki insanlar arasında yaygın değiller. Nüfusun sadece %1'inde bulunuyorlar. Yani o bölgeyi özel kılan genler o bölgeye insanın çoğunda yok. Sanırım aklınızda kalması gereken tek bir istatistik varsa o da şu.
Bireyler arasındaki farkların %95'i grup içi farklarla açıklanıyor. Sadece %5'i gruplar arası farklar. Deminki bilgiyle birleştirirsek tüm fırtına DNA'mızın binde biri üstüne kopuyor. O farkında büyük çoğunluğu böyle ırksal, etnik ayrımlarla örtüşmüyor.
İşte bu sebeple ırk biyolojik bir gerçeklik değildir deniyor. Sırf aman naziler tekrar hortlayıp da keyfimizi kaçırmasın endişesi yüzünden değil. Şimdi burada bir parantez açayım yalnız. Ayrıntıları boş verip ırk tamamen sosyal bir inşaadır diye tekrarlamanın doğru yaklaşımı olduğunu sanmıyorum.
Araştırmam boyunca da gördüm bunu çok. Her yerde sürekli bu tekrarlanıyor. Ben buna biraz mesafe vereyim. Bir kere sosyal inşa kalıbını insanlar öyle bir kullanıyorlar ki hani sanki önemsiz bir şeymiş veya madem ki sosyal öyleyse kolayca değiştirilebilir, kolayca yeniden tanımlanabilir gibi imalar yapıyorlar.
Bu kesinlikle yanlış. Örneğin din de sosyal bir inşa. Hani dinin tamamen insan yapısı olmadığını, ilahi bir şeyler olduğunu düşünüyorsanız da sosyal bir inşa. Çünkü merkezindeki inançların etrafına kurulan bir sürü ekonomik, sosyal, kültürel yapı var.
E şimdi önemsiz mi din? Yahut değiştirebiliyor musun kolayca? İkincisi de herkesin böyle oturup bir saat podcast dinleyecek ayrıntıları öğrenecek imkanı yok, ilgisi de yok. Ama ten renklerini ayırt edebiliyorlar.
Pigmelerle Hollandalıları ayırt edebiliyorlar. Sen buna sırf sosyal inşa dedikçe, onlar da diyecekler ki sana mı inanayım, gözlerime mi? Ve bir daha seni hiç dinlemeyecekler, doğru şeyler söylüyor olsan bile. O yüzden sosyal inşa kalıbını idareli kullanmak lazım.
İşin ilginç bir tarafı da şu. Irk konusunda akademik çevrelerdeki fikir birliğiyle halkın ortalama görüşleri arasında bir uçurum var. Bu uçurumu büyüten şey genetik biliminin kendisi. Çünkü genetik sadece araştırmacıların bir aracı değil artık.
Ticarileşti. Ben ta yıllar önce bir şükran günü indirimiyle 100 dolara genetik test siparişi vermiştim Amazon'dan. Amacım kalıtsal hastalıkların tespitiydi. Soyumu sopumu o kadar umursamıyordum.
Zaten belli az çok nereden geldiğim. Meğer çoğu insanın önceliği tersmiş. Önce soysop işini merak ediyorlar. Sağlık işin bonusu biraz.
Özellikle de mesela Afrika kökenli Amerikalılar. Hani onlar, ya biz bu kıtaya zorla getirildik, burası asıl bizim vatanımız değil diye başka yerlerle ilişki arıyorlar bazen. Bir duygusal bağ arıyorlar. O yüzden ekstra önem veriyorlar.
Neyse, bu test raporları insanları coğrafi gruplara bölüyor. Afrikalı, Avrupalı, Asyalı, Okyanusyalı, Amerikan yerlisi gibi. Hatta alt gruplar var işte, Orta Doğu şu bu. E şimdi bunlar yalan mı?
Yalan mı söylüyor bu testler? Yalan söylemiyorlar. Demin o bahsini ettiğim 2002 araştırması da bunu başarmıştı aslında. DNA örneklerinin nereden geldiklerini bilmediklerinde bile aynı coğrafyadakileri tutturabiliyorlar, gruplayabiliyorlar.
Hani aramızdaki farkların sadece %5'i gruplar arası dedik ya, o kısma bakarak hazırlayabiliyorlar bunu. Dolayısıyla en azından bu seviyede bir ırk gerçekliğinden söz edilebilir. Zaten olmasa garip olurdu. Elbette aynı coğrafyadakilerle daha çok benzeşeceksin.
Ama işte o daha çok kısmı kritik olan zaten. Yani %2'de %1'den daha çok. Ama ikisi de düşük yüzdeler. Bilim insanları tüm eğitim ve çalışma hayatları boyunca kesinlikten kaçmaya programlanmışlar.
Yüzdelerle ve dağılımlarla düşünmeye alışmışlar. Bu testleri kullanan ortalama insanda ise böyle bir disiplin yok. DNA analizi kanıtladı işte diyorlar, oldu bitti. Ve onlarda oluşan intiba, mevcut kültürel kodlamalarımıza daha yakın bir ırkı anlayışı oluyor.
Kısacası, genetik bilimindeki ilerlemeler yüzünden ırk kavramının biyolojik temelinin çürümesi ama sosyal inşaat kısmının kuvvetlenmesi mükemmel bir ironi bence. Evet arkadaşlar, bu işin tarihçesi ve bilme hakkında konuştuk konuşmasına da işin zekaya ve aptallaşıyor muyuz serisine bağlandığı noktada açıklanmayı bekleyen bir takım somut sorular kaldı. Mesela neden ABD'de siyahlar hispaniklerden, onlar beyazlardan, onlar da Doğu Asyalılardan daha az IQ puanına sahipler? Bu fark neden yıllardır kapanmadı?
Ve hepsinden ilginci, bu farklar kültürellerse neden G yükü yüksek testlerde daha fazlalar? o testlerin kültürden daha bağımsız olacaklarını düşünmüştük. İşte geldik Spearman'ın hipotezine ve ondan sonra ortalığı birbirine katan meşhur Bell Curve kitabına ki Flynn etkisi de ismini o kitaptan alıyor. Dolayısıyla oraya da bağlantımızı yapacağız.
E bunları geldik derken konu oraya geldi de ben artık gidiyorum müsaadenizle. Bir buçuk saati bulmuş kayıt, dilimde tüy bitti zaten bunların araştırması bir haftayı da geçti. Biraz dinleneyim artık. Her zamanki gibi bu bölümün hazırlanmasında hiçbir emeği geçmeyen herkese teşekkür ederim.
Özellikle de Patreon'dan destekçilerime... Hepinizin de geçmiş bayramı kutlu olsun. Altyazı M.K
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.