
3.351 kelime · ~17 dk okuma
Tatavasız, duyurusuz, pat diye konuya giriyorum. Son bölümde genel zeka kavramının gelişimini gördük. Siz duymadınız ama en az 10 tane G noktası esprisi kaydetmiştim. O kısmı takiben.
Hepsi birbirinden beterdi, sildim. G faktörü denen şeyin fiziki karşılığı nedir? Bu tartışmalı bir konuydu ama istatistiki olarak tahmin gücü tartışmasızdı. Yani bir çeşit bilişsel performansınız, başka çeşit bilişsel performanslarınızla kesin olarak alakalı.
Psikolojideki en çok tekrarlanan deney sonuçlarından biri bu. Bugüne ne kaldı? Bugüne kalıtım kaldı. Yahut zeka bir kader midir?
Söz veriyorum, eğer bir biyolog değilseniz, bu bölüm bittiğinde kalıtımdan anladığınız şeyler de değişmiş olacak. Zeka ve kalıtım konularını beraber konuşmak zor. Şu an biz 20. yüzyılın başında olsaydık dahi zor olurdu.
Çünkü bu konularda bir dereceye kadar kader mahkumu olmamız, kendimizi öyle görmemiz bizim genel dünya görüşümüze aykırı. Hem bireysel ölçekte aykırı, özgür irademizin sınırları ötesine düştüğünden ötürü, hem kurumsal ölçekte aykırı, yıllar süren eğitimle şekillendiremediğimiz bir şey olduğunu kurumlar kabullenmek zorunda, bu da zor bir şey, hem de toplumsal ölçekte aykırı, Eşitlik, adalet gibi inançlarımıza aykırı. Sadece zeka bu konumda değil tabii ki. Atletik yetenek de bariz biçimde ırsi, eğitimle çok az değişiyor ve eşit olarak, adil olarak dağıtılmamış bir şey.
Bunu da bin sene önceki insanlar da görüyorlardı. Ama bu gerçeğe o kadar direnç göstermiyoruz. Çünkü birey olarak değerimizin atletik yeteneklerimize bağlı olduğu zamanlar çoktan geçti gitti. Doğru veya yanlış, zeka, öz saygımızı da başkalarına karşı ön yargımızı da her şeyi etkiliyor.
Zekadaki eşitsizliğin irade ve toplum mühendisliği gücümüzün ötesinde olması, modern dünyamızın bazı temel değerlerinin de sallanması demek. Bu yüzden hassas bir konu. Bir de biz bunlar üstüne ne yaptık? Gittik 20.
yüzyılda zeka bazlı bazı kötü politikalar oluşturduk. O yüzden bu konular konuşulurken sosyal Darwinizm, özenik, efendime söyleyeyim kas sistemi, distopyaları bunların aklımıza gelmesi normal. Bu tecrübelerin oluşturduğu kolektif hafıza bu konulara vereceğimiz duygusal tepkileri de belirliyorlar. Bu yüzden de zaten zeka araştırmalarına fon bulmak daha zor.
O konuda yazdığın makalelerin, kitapların beğenilmesi daha zor. Hele eğitim sistemini yeni bulgular ışığında güncellemek iyice zor. Çünkü politikacılar gerçeklere yönelik değil, hassasiyetlere yönelik oynamak zorundalar. Daha az veriyle desteklenen ama hazmı daha kolay olan açıklamalar, o teoriler hep 3-0 önde başlıyorlar.
Bir örnek vereyim mesela, bu dönemeçte biraz EQ'dan bahsedelim yani duygusal zekadan. 60'lardan beri ortalıkta dolanan bir terim bu ama 1995 yılında yayınlanan bir kitap sayesinde kullanıma girdi. Bu kadar kısa sürede popülerleşmesinin altında IQ'dan duyulan, onun kalıtsallığından duyulan endişeler yatıyor olmalı. Zira EQ ile altı çizilen özellikler sanki daha öğrenilebilir gibi görünüyorlar.
öz kontrol, iyimserlik, duyguların farkında olmak, empati, sosyal etkinlik. İşin komik tarafı da linklediğim bir meta analize göre özellikle yetenek bazlı EQ ve IQ skorları arasında pozitif korelasyon var. Bu da çok şaşırtıcı değil aslında. Zira duygusal zeka bazı bilgisayar testleriyle bazı kişilik testlerindeki performansın bir kombinasyonu anladığım kadarıyla.
Bu araştırmalarda zaten o Big Five kişilik özelliklerini ve IQ'yu sabit tuttuğunuz zaman duygusal zekanın performansı açıklamadaki gücü neredeyse sıfıra düşüyormuş. Kısacası duygusal zeka şemsiyesi altındaki özellikler tabii ki önemsiz değiller. Her halükarda da insanın kendi mental durumunun ve etrafındakilerin mental durumunun farkında olması çok faydalı bir özellik. Önemliler önemli olmasına da IQ'dan kaçıp sarılacak bir alternatif değil bunlar.
Bundan bağımsız kişilik testlerine tek tek bakınca da benzer bir refleks var. Mesela yine tıpkı IQ gibi çok kısa zamanda ün kazanmış bir kişilik özelliği var, grit denen. Bunu Türkçe'ye çevirmeye gerek yok, birçok tanımı var çünkü. Ben kavramı meşhur eden Angela Duckworth'ın kitabındaki tanımla devam edeyim.
Uzun dönem bir amaç uğruna zorluklar karşısında yılmadan tutku ile çalışabilmek. Anahtar kelimeler uzun dönem, tutku ve yılmamak. Duckworth'ın kısaca dediği, yetenek belli bir seviyeye ne kadar hızlı gelebileceğinizi belirliyor. Ama o seviyeye gelip gelemeyeceğinizi belirleyen şey, harcadığınız enerji, efor.
Ve bu da ancak o şeyi sevmekle ve zorluklara dayanmakla mümkün. Bu özelliğe sahip insanlar, daha yetenekli insanlardan bile daha başarılı olabiliyorlar o konuda. Belki bu size bir şey çağrıştırmıştır. Malcolm Gladwell'in Outliers kitabında meşhur ettiği bir kavram vardı, 10 bin saat kuralı.
Diyordu ki herhangi bir konuda uzman olmak istiyorsanız en az 10.000 saatlik pratik yapmanız şart. Bu kadar zamanı da sevmediğiniz bir şeye ayırmazsınız. Zorluklara da fazla dayanamayan bir yapınız varsa isteseniz de o kadar zaman ayıramazsınız.
Gladwell'in ilgili araştırmaları epey çarpıtmış oldu. Kısa sürede ortaya çıktı bu arada. Böyle bir kural yok 10.000 saat diye.
Ama popüler kültüre yerleşmiş ve bu fikrin üstüne Duckworth'ın da araştırmaları ve kitabı gelince bu açıklama iyice tuttu. New York Times'a bir röportaj veriyor Duckworth, bu özelliğin IQ'ya ve üniversite giriş sınavlarına kıyasla bazı alanlardaki başarıyı çok daha iyi tahmin ettiğini söylüyordu. Hatta IQ ile Grid arasında negatif bir korelasyon bile bulmuştu. İnsanlar da buna dört elle sarıldılar tabii.
Ted konuşması var Duckworth'ün, tüm zamanların en çok izlenen Ted konuşmalarından biri. Bence izleyin, bu şekilde kitabı almanıza da gerek kalmıyor, içeriği aynı. Bu kadar popüler olmasının arkasında yine bence grid denen şeyin de sanki daha kontrolümüzde bir şeymiş gibi gelmesi önemli. Yalnız ilginçtir, o kitapta, 300 sayfalık kitapta gridin nasıl kazanılacağı, nasıl arttırılacağı üstüne hiçbir bilimsel ve pratik tavsiye yok.
Kim bilir belki aslında zekadan bile daha kalıtsal bir özellik. Tam tersi yöne gidiyoruz yani. İşin aslı Duckworth'ın araştırmalarının kapsamı epey dar. Genel nüfusu baz almıyor.
Mesela West Point Askeri Akademisi'ne girenleri incelemiş ve mezun olanları takip etmiş senelerce. Bu en seçici okullardan biri. Sadece testlerde çok iyi performans göstermen yetmiyor. CV'nin genel olarak çok iyi olması lazım.
Referanslarının iyi olması lazım. Gönüllülük yapmış olman lazım. Bir sürü konuda başarılı olman lazım. Yani zaten ortalama üstü disiplin, sosyal bağlantılar ve IQ skoru sahibi insanlara bakıyorsun.
Bunlar arasında kim daha başarılı oluyor, kim piramidin en tepesine çıkabiliyor diye inceliyorsan tamam grid denen karakter özelliği en belirleyici şey oluyor. Ama biz ölümlüler için en belirleyici şey değil bu. Bir araştırmaya göre 16 yaş altındakilerin test skorlarındaki farkın en az çeyreği IQ farklarıyla açıklanabiliyor. Kişilik özelliklerinin toplam etkisi ise %4 veya %6.
Sadece Grit'e odaklanırsak fark daha da fazla. Genel eğitim başarılarındaki veya genel iş hayatı başarılarındaki farkları açıklayan birçok etmen arasında zekanın açıklayıcı gücü Grit'e kıyasla 15 ila 90 kat daha fazlaymış. Tüm bunları kişilik özellikleri önemsizdir demek için anlatmıyorum tabii ki. Tıpkı duygusal zekada dediğim gibi bunlar da önemli.
Bazı şartlar altında en önemli şey bile olabilirler. Sonuçta hepimiz aynı hayatı yaşamıyoruz. Başarı dediğin şey, nasıl tanımlarsak tanımlayalım, belli ki çok karmaşık bir şey. Demin mesela gençlerin test skorlarında IQ'nun payının %25 olduğundan bahsetmiştim.
Demek ki %75'ini başka şeylere etkiliyor. %75 az mı? Evdeki stres, beslenme, uyku, tanıdıklar, tecrübe, coğrafya, yaş ve tabii ki bin bir türlü rastgele olay yani şans dediğimiz şey. Hepsinin etkisi var.
Çoğu da kalıtsal değil. Zaten tam da bu yüzden zekanın açıklayıcı gücünden korkmayı manasız buluyorum ben. Eğitim alanında muhtemelen şu ana kadar en çok çalışılmış faktörün bu kadar dışlanması ve onun dışındaki her türlü alternatife dört elle sarılmayı manasız buluyorum. Zeka %100 kalıtsal olsaydı bile Bu bir çeşit determinizm manasına gelmezdi.
Hatta bana sorarsanız zeka konusunda kafayı kuma gömmek modern liberal hassasiyetler açısından daha da kötü sonuçlar doğuruyor. Çünkü bu bilgileri kullanarak kişiselleştirilmiş eğitim yapmayınca ne oluyor? Yarışa bir adım önde başlayan iki adım önde bitiriyor. Ailelerin imkanları çok daha belirleyici oluyor.
Mesela bunu örneklendiren bir gelişme var. Ben üniversiteye giderken standart test skorları ABD'de, adı üstünde standarttı yani herkes istiyordu. artık o test skorlarını birçok üniversite başvuruda istemiyor. Ya opsiyonel ya da direkt reddediyor, almıyor.
Efendim, fakirler veya azınlıklar veya ikisi birden bu testlerde dezavantajlar çünkü yeterince çalışacak imkanları yok. E iyi de kaş yaparken göz çıkarıyorsun. Bu testleri attığın zaman kalan başvuru öğeleri ne? Okul dışı aktiviteler, stajlar, referanslar, ne bileyim, spordu, gönüllüdüktü, bunlar.
Fakirlerin bunlara çok mu zamanı var? Daha bile az zamanı var. Eski düzende en azından zekası yüksek bir çocuk, diğer konularda eksikliği olmasına rağmen başvurularda öne çıkabiliyordu. Şimdi potansiyelini nasıl kanıtlayacak?
Esas kas sistemini yaratan şey bu. Neyse, tir adımının sonuna geldim. Biraz rahatlayalım. Bu noktaya kadar da belki fark etmişsinizdir IQ'yu, zekayı, G-faktörünü.
Bunları neredeyse eş anlamlı kullanıyorum, kolaylık olsun diye. Ama bunların farklı şeyler olduklarını biliyoruz. Önceki bölümden biliyoruz değil mi? Bakın sınava da çıkacak, önemli.
Kısa bir hatırlatma yapayım, yoksa ilerleyen kısımlarda kafamız karışır. IQ puanı da G faktörü de bir grup test üzerine hesaplanan şeyler. IQ'da ne oluyor? Bu testlerdeki ham performans bileşik bir skora indirgeniyor.
Gerçi bazı testler birden fazla skor veriyorlar ama sonuç olarak herkesin kendine ait bir skoru var. G faktörü ise kişiye özgü bir şey değil. O testlere ve onları alan o topluluğa özgü. Test performansları arasındaki ilişkiyi gösteriyor.
Yani bir IQ testini bin tane Türk almışsa mesela elimizde en az bin IQ puanı vardır. Genel yeteneklere karşılık gelen birkaç ara faktör vardır ve her şeyde de parmağı olan bir tane G faktörü vardır. Tabii insanlar çevresel etkilerden mümkün olduğunca bağımsız bir test üretmeye çalışıyorlar. Bunu görmüştük.
Eğer ertesi gün ben bin tane de üç sınıf Gabonlu'yu aynı teste sokarsam, faktörler de farklı olabilir. Bugünlerde standart olan Wechler'ın IQ testlerinin kültürler arası farkı çok az. Mesela Amerikan versiyonu üstünden hesaplanan G faktörü ile o testin başka dillere ve ülkelere uyarlanmış hali üstünden hesaplanan G faktörü neredeyse aynı. Bir başka deyişle A tipi sorulardaki performansa bakarak B tipi C tipi sorulardaki performansı tahmin etme imkanı Amerikan deneklerinde de Japon deneklerinde de aynı.
Yalnız ben burada çıkıntılık edip bir parantez açayım. Kültürün etkisinden bağımsız bir bilgisayar test illa daha üstündür diye bir kural yok. İki topluluk arasında kıyas yapacaksan önemli bu. Ama aynı topluluk içindeki performansı ölçüyorsan kültüre eğitime bağlı performans da önemli.
Yani etrafına uyum sağlama yeteneğini ölçüyorsun bir bakıma. Belki daha bile önemli bu. Şimdi IQ ve G faktörünü hatırladık. Genel zeka ne?
Onu da işin içine katalım. G faktörünün sebebi gerçekten de her bilişsel işleme etki eden ve fiziksel bir tarafı olan bir genel zeka olabilir. Yani G faktörü gruplar üstünden hesaplanıyor, genel zeka ise bireysel, varsayılan bir değişken. Öyleyse IQ testleri bu genel zekanın kusurlu bir ölçütü olarak alınabilirler.
Bir başka açıdan bakarsak IQ puanını genel zeka artı bazı spesifik bilissel yeteneklerimizin bir toplamı olarak özetleyebiliriz. Hatta onun da o anki örneklemi. IQ testindeki performans farklarının yaklaşık yarısı genel zeka ile açıklanabiliyor. Fakat ilginçtir bu oran sabit değil.
Çok düşük IQ'lular üstünde yapılan bir çalışmada bu oran %75'i bulmuş yüksek IQ'lar arasında ise %30'a düşmüş. Dolayısıyla genel zekayı bir çeşit eşik olarak düşünmek daha doğru. Yani bir noktaya kadar en belirleyici şey. Ama o eşiği geçince diğer özelleşmiş becerilerin önü açılıyor ve genel zekanın belirleyici rolü azalıyor.
Şimdi gelelim konunun beni esas şaşırtan kısmına, yani zekanın kalıtsallığındaki değişime. Eminim ki çoğunuz kalıtsallık ne demek bilmiyordur. Ben bilmiyordum mesela. Bu teknik bir terim zira.
Irsiyetten yani kalıtımdan farklı bir şey. Hele hele genetik ya işte deyip geçiştirmek en yanlışı. O yüzden burada birazcık vakit harcayalım. Irsiyet, anamızdan babamızdan miras aldığımız özelliklerle alakalı.
Göz rengim, tipim. İngilizcesi heredity. Kalıtsallığın İngilizcesi ise heritability. Bireyler ölçeğinde tanımlanmıyor bu.
Gruplar ölçeğinde tanımlanıyor. bir grup içindeki fenotip farklarının kaçta kaçı genotip farklar yüzünden gerçekleşmiş. Bunu ölçüyor. Şimdi genotip fenotip deyince fular belirmiştir.
Sakıncası yok. Hemen bir örnekle netleştireyim. Biraz idealize bir senaryo düşünelim. Belli bir gene sahip olan bin kişiyi topladık diyelim ki o gen yüzünden süt içtikçe hastalanıyor insanlar.
Bu hastalığa da başka bir gen sebep olmuyor. Bunları saldık hayata, sonra takip ettik. Kimisi süt içip hastalanıyor, kimisi içmiyor. Bir sene sonra sağlık durumlarını tek tek inceliyoruz.
Bir çeşit skor veriyoruz diyelim. Bu skorlar arasındaki farklar neyle açıklanacak? İlgili gen aynı, başka bir genin de işe yaramadığını biliyoruz. Öyleyse sonuçlardaki farklar tamamen diyetlerindeki farklarla açıklanacak.
Yani çevresel şartlarla. Bu senaryoda dolayısıyla kalıtsallık sıfır. Peki tersini düşünelim. İnsanları genlerine göre gruplamadık da rastgele topladık ama bu sefer diyetlerine aynı tuttuk.
Hepsi illa süt içecek. Kimisi hastalanıyor o gene sahip oldukları için, kimisi ise bana mısın demiyor. Şimdi bunların sağlık durumlarındaki varyasyonu ne açıklar? Çevresel etkiler aynıysa en azından süt tüketimi bakımından aynı.
Basitleştiriyoruz tabii. Sadece genetik farklılıkla açıklanacak. Kalıtsallığın ölçüsü 0 ile 1 arasında, dolayısıyla burada 1 oluyor. Fakat bakın iki senaryoda da ırsiyetin önemi değişmedi.
Yani süt içince vücudun ne yapacağını belirleyen şey genler ve bu genler de ana babadan geçiyorlar. Bir bakıma kalıtım aynı, kalıtsallık ise senaryoya göre tamamen değişiyor. Şimdi konumuzu uyarlarsak sorumuz şu. IQ skorlarındaki farklılıkların ne kadarı genetik farklılıklarla açıklanabilir?
demin süt sindirimini etkileyen tek bir gen olduğunu ve bunu da bildiğimizi farz etmiştik. Zeka gibi bir şey ise kim bilir kaç yüz tane farklı gen tarafından etkileniyordur, çoğunu da hiç bilmiyoruz. Biz derken genetikçiler bilmiyor yani, benim suçum yok. Onları suçlayın, ben kendi halimde evde oturuyorum.
Şu gen varsa yaz kardeşim oradan 3 IQ puanı gibi bir model yok, muhtemelen de hiçbir zaman olmayacak. Tam da bu yüzden zaten ikiz çalışmaları önemliler. Çünkü bu bilgilere sahip olmasak da genetik farklılıkların etkisini bilmemize yardım ediyorlar. Tek yumurta ikizlerindeki genetik farklılık sıfır.
Çift yumurta ikizleri ise genlerinin yarısını paylaşıyorlar. Bu grupları kıyaslayarak genetik farklılığın sonuçlara ne kadar yansıdığını ölçmek mümkün. Bunu yapınca da zekanın kalıtsallığı çocuklarda 0.4-0.5 arası çıkmış genelde.
Yani bir grup çocuk arasındaki IQ farklarının yarısı salt genetik farklarla açıklanabiliyor. Şimdi ben bu noktada eğitim politikaları hakkında söylediklerime kısa bir dönüş yapacağım. Eğer çevresel şartları mümkün mertebe eşitlersek o zaman daha eşit bir yarış alanı yarattığımızı sanıyoruz ama öyle olmuyor. Kalıtsallığı arttırmış oluyoruz.
Yani belki bireyler arasındaki performans farkı azalıyor bu politikalar sayesinde ama o farkın daha büyük bir payı artık genetikle açıklanmış oluyor. Dolayısıyla sen o grubu alır ve sınavlarla bir takım sıralamalar yaparsan işte üniversitelere yerleştirmek gibi, skorlar daha yakın olsalar bile birbirlerine yaptığın sıralama resmen bir IQ sıralaması olacak. Hatta onun da genetik bileşenenin sıralaması olacak. Yani keyfimiz kaçmasın diye genetiğin etkisini yok saymanın sonucu tam da korktuğun o genetik kast sistemini gerçekleştirmek oluyor.
Neyse kapadım parantesi. Tekrar sakinleşeyim. Asıl ilginç şey çocuklar için kalıtsağlık rakamını verdim ya, onun yaşa göre değişiyor olması. Bu çocuk grubunu 5 sene sonra aynı deneye soksak kalıtsağlık değeri azalır mı, artar mı?
Şimdi kaydı durdurup bir düşünün bakalım. Ben size kendi tahminimi söyleyeyim. Büyüdükçe çevreyle daha çok etkileşime girdiğimizden, aldığımız eğitim uzadığından, efendim ailemizden daha uzakta vakit geçirdiğimizden, kısacası hayat tecrübemiz daha rastlantısal bir hale geldiğinden zekadaki kalıtsallığında gittikçe azalacağını düşündüm. Ama iyi ki de beni dinlemiyorsunuz çünkü tam tersi oluyormuş.
Ergenlikte kalıtsallık 0.6'ya 0.7'ye hatta çıkıyor, yetişkinlikte ise neredeyse 0.8'e ve yaşlılığa kadar da öyle kalıyor.
İşte bu garip etkiye Wilson etkisi deniyor. Şimdi bir düşünün bunun ne demek olduğunu. Farklı ana babadan doğmuş iki çocuk evlat edindiniz mesela. Bunları aynı evde yetiştiriyorsunuz.
Hatta bir de kendi çocuğunuzu da katalım işin içine. Üç çocuk var. Beraber zaman geçirdikçe birbirlerine daha çok benzeyeceklerini düşünürsünüz. Ama gittikçe performansları alakasızlaşıyor.
Çok garip değil mi? Tabii tekrar altını çizeyim. Bu örnekler konuyu anlamak için, bana yardımcı oldukları için önemliler. Ama tek tek insanlardan bahsetmiyoruz böyle 0.6,
0.7 diye. Sizin performansınızın yüzde şu kadarı eğitiminizdendir, yüzde şu kadarı ananız babanız yüzündendir gibi bir şey söylenemez. Bunların hepsi grup hesapları.
Peki Wilson etkisini ne açıklıyor? Basit bir cevap genlerin aktivasyonuyla ilgili. Diyelim ki 3 tane önemli zeka genimiz var. Sırasıyla 10, 15 ve 20 yaşında aktive oluyorlar.
Onlar sayesinde de performansımız epey etkileniyor. Çevresel farklara bağlılık azalıyor. Bu arada gen aktivasyonu nedir? Bu konuyu hiç okumamış varsa şöyle düşünün, tüm genler orada duruyorlar zaten.
Her biri bir nevi Ikea kullanım kılavuzu gibi ama hepsi aynı anda okunmuyor. Hatta bazı kılavuzlar hayatımız boyunca hiç okunmayacaklar ve kılavuzdaki o mobilyalar hiç inşa edilmeyecekler. Bazıları da işte belki 15 yaşında okunacaklar. Beyin taramalarından biliyoruz ki özellikle akıl yürütmeyle ilgili olan bölgeler diğer her bölgeden daha yavaş gelişiyor.
25 yaşına kadar bu gelişim devam ediyor. Bu kısmında IQ testlerindeki performansa etkisi fazlaysa, gayet olası bir durum, bu kısım geç geliştiği için aynı genleri paylaşanlar daha sonradan birbirlerine benzeşiyorlar. Bence bunlar yeterli açıklamalar ama ben bunları da kapsayan daha karışık bir cevabı daha ilginç buluyorum. Özetle şunu diyor, yaş ilerledikçe genler çevreyi seçiyorlar.
Hani doğa mı çevre mi muhabbeti var ya bir türlü ölmeyen, bilim insanlarına da saç baş yolduran, ne derler bize bu insanlar? Genler ve çevre sürekli etkileşimdeler. Mesela sözcük dağarcığıyla ilgili testler gösteriyor ki bu performans çok yüksek oranda kalıtsal ve G ile de epey koreli. Ama dağarcığınızdaki binlerce sözcükten bir tanesi bile size genetik bilgi olarak geçmedi.
Hepsini çevrenizden öğrendiniz. Eğer sizinle konuşan bir aileniz olmasaydı, bir okula gitmeseydiniz muhtemelen kütük gibi kalacaktınız. Aynı şekilde ananız, babanız teorik fizikçi vesaire olabilir, çok zeki olabilirler ama diyetinizde iyot eksikliği varsa geçmiş olsun. Çevre değiştikçe genlerin etkisi de değişiyor.
Bu ilişkiyi hepimiz anlıyoruz ama bunun ters yönü de var. Onu pek örneklendirmiyoruz nedense. Yani bazı genler de aktive oldukça çevreyi etkiliyorlar. Biz çocukken çevremizi seçemiyoruz değil mi?
Hangi ailede olacağımız, hangi okula gideceğimiz... hiçbir şey bize bağlı değil. Ya şansa bağlı ya başkalarının kararına bağlı. Ama yaş ilerledikçe ilgi duyduğumuz şeyler yüzünden, sosyal becerilerimiz yüzünden, kişiliğimiz yüzünden ve bilişsel yeteneklerimiz yüzünden bunların bir kombinasyonuyla bir takım yollara sapıyoruz.
ve saptığımız o yollar bizi başka okullara, başka arkadaş gruplarına, başka bilgi kaynaklarına, kısacası bambaşka bir hayat tecrübesine taşıyor. Mesela okumaya sadece %10 daha meyilli olan bir kardeşiniz var. Bu kardeşiniz belli bir yaşa geldiğinde kütüphaneye gidebilecek, ne bileyim heceleme yarışmalarına katılabilecek, çevresini kendisi gibi insanlarla doldurabilecek, o zaman ne oluyor? Sözel becerileri sizinkini ikiye katlıyor.
Tersten de bakalım. Farklı evlerde yetişen ikizleri düşünün. Paylaştıkları genler yardımıyla belli bir yaşta kendilerini benzer çevrelere yöneltiyorlar ve beyinlerinin de benzer kısımlarını uyararak geliştiriyorlar. O yüzden 20 yaş performansları arasındaki korelasyon 10 yaşındaki performansları arasındakinden fazla olacak.
Bambaşka yerlerde yaşıyor olsalar bile. Kısacası burada bir geri bildirim döngüsü var. Başlardaki ufak genetik farklar sonunda büyük performans farklarına yol açıyorlar. Ve bu fark da sen kendi çevreni şekillendirebildikçe daha da büyüyor.
Ben bu açıklamayı gayet tuttum. Sizin bildiğiniz daha iyisi varsa haber verirsiniz. Tabii şu ana kadar bir grup içindeki dağılımlardan, farklılıklardan bahsediyordum ama biraz gerçekçi olalım. IQ ve zeka muhabbetlerinin çok tartışmalı olmalarının bir sebebi de gruplar arası farklılıkların yorumu.
Yani zeka yüksek oranda kalıtsalsa ve mesela Afrikalıların IQ skorları Güneydoğu Asyalılara göre epey gerideyse, bir genetik fark bu performans farklarını açıklıyor olmalı. Hipoteziniz herhalde bu olurdu değil mi? Sanırım bu konuyu ayrı bir bölüme bırakmam gerekecek çünkü Bell Curve kitabından da bahsetmek istiyorum ama size ufak bir ön izleme imkanı vereyim. Kalıtsallık konusunun akla ters gelen bir özelliği var.
Herhangi bir özelliğin IQ dahil bir grup içindeki kalıtsallığının yüksek olması gruplar arasındaki kalıtsallığının yüksek olmasını garantilemiyor. Yani grup içindeki farkları açıklayan bir sebep gruplar arasındaki farkı açıklamıyor olabilir. Hadi böyle havada bırakmayayım, bir örnekle pekiştireyim. Ben dinliyor olsam gıcık olurdum çünkü örnek verilmediğinde.
Farklı nesilleri farklı gruplar olarak düşünün. Bir nesildeki bireyler arasında boyun kalıtsallığı epey yüksek, 0.8 civarı. Ama her nesilde ortalama boy artıyor.
Nesiller arası genetik bir farklılığımız mı var? Bu kadar hızlı evrim mi geçiriyoruz? Yahut kilo daha da kontrolünüzde olan bir şey. En azından öyle düşünüyorsunuz.
Ama o da epey yüksek oranda kalıtsal. 0.6-0.7'ye varıyor.
Yalnız bazı ülkelerde nesiller arasında ciddi bir kilo artışı var. Bunlar evrimle açıklanamayacak kadar hızlı değişimler. Dolayısıyla grup içi kalıtsallığı yüksek özelliklerde, gruplar arasında da fark görünüyorsa tamamen çevresel bir sebebi olabilir. Zekâda da pekâlâ aynı durum olabilir deniyor.
Bu detay bana çok ilginç gelmişti. Tam da benim gibi eğitimli olan ama konuyu böyle yarım yamalak okumuşların düşeceği tarzda bir tuzak. O yüzden atlamak istemedim ve ara vermek için de güzel bir noktaya geldik. Bugün nelerden bahsettik?
Bir hatırlayalım. Zekanın önemini yatsımanın sebeplerinden ve bunun zararlarından konuştuk. G ve IQ arasındaki ilişkiye biraz değindik. Bunların da kalıtsallığından, hatta esasen kalıtsallığın tam olarak ne demek olduğundan ve yaşa göre değişiminden bahsettik.
Bundan sonra biraz işte bu gruplar arasındaki farklardan, ırk ve zeka işinden konuşuruz. Tam böyle cancellanmalık konular bunlar. Sonra da Flynn etkisine dönüş yaparız. IQ skorları niye sürekli artıyor ve bu artışın ne kadarı gerçek bir genel zeka artışı olabilir?
Bunlardan bahsederiz. Ben de bu bölümü G Faktör'ünün kâşifi Spearman'ın bir sözüyle bitireyim. Türk şoförü en asil duygun insanıdır. Yok, şöyle demiş özetle.
Her erkek, kadın ve çocuk en azından bir konuda daha iyidir. Eğitim dediğimiz şey, bilgiyi yüklemeye dayalı değil de edukasyon kelimesinin Latin kökeni olan açığa çıkarma yaklaşımına esas almalı. Şair güzel demiş. Kendisine teşekkür ediyorum.
Beni, dehası ve cüzdanıyla destekleyen Patronculara da ayrıca teşekkürler. Bu ay aramıza yeni katılan Cemal Çakmak, Ali Emre Öztürk, Aybars Atalay ve Özgür Akçiçek. Hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Kaldığımız yerden de devam edersek Enes Çankırı, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu ve Ali Özbek.
Hepinize saygılar. İnşallah sizi fazla bekletmeden devam bölümünü getireceğim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.