
4.221 kelime · ~21 dk okuma
Zeka gibi yeteneklerin eşit dağıtılmadığı bir gerçek, eşitsizlik yokmuş gibi davranmamız bizi felakete sürükledi. Eşitsizliği yapay sonuçlarla yok etmeye çalışmamız bizi felakete sürükledi. Eşitsizlikle yaşamayı tekrar öğrenmeliyiz. Her birimizi güçlü ve zayıf yanları olan, saygı duyulacak veya duyulmayacak özelliklere sahip olan, becerileri ve beceriksizlikleri olan bireyler olarak görmeliyiz.
Bu alıntı muhtemelen zeka hakkında yazılmış en etkili kitabın son kısımlarındandı. İsmi Bell Curve yani çan eğrisi IQ'nun dağılımına istinaden. Alıntıda biraz çöp adam safsatası kokusu almış olabilirsiniz. Zira herkesi illa bilişsel açıdan eşitmiş gibi düşünen.
veya eşitlemek isteyen bir sistem varmış da. Bunların da artık canlarına tak etmiş, o şekilde yazılmış. Oysa birazdan göreceğimiz gibi toplumun durumu da, kitabın iddiaları da birazcık farklı. Ama işte bu alıntıyı bilerek seçtim çünkü kitabın tartışmalı doğasını çok iyi özetliyor.
Tartışmalı demek de biraz hafif kaçıyor gerçi. Onun yerine şöyle anlatmaya çalışayım. Kitap o kadar tartışma yarattı ki, ertesi sene sırf o tartışmalardan oluşan ayrı bir kitap yayınlandı. The Bell Curve Debate isimli.
Aynı yazarlar tarafından değil, gazetelerde ve dergilerde çıkan sayısız kritikten 81 tanesini derleyip kitaplaştırmış birileri. Hatta bundan da önce bir grup bilim insanı, kitaptaki ana iddiaları savunan çoğu iddiasını diyelim, madde madde yazılmış bir manifestoyu Wall Street Journal'da tam sayfaya yayınlattılar. Mainstream Science on Intelligence ismi. Yani zeka üstüne ana akım bilim.
Bu manifestonun ortaya çıkışı bile tartışmalı, zira ana akım iddiasını kuvvetlendirmek için önde gelen 131 araştırmacının imzasını istemişler. Sadece 52'si bunu kabul etmiş ve eski Psikoloji Birliği Başkanı'na göre onların da sadece 10 tanesinin uzmanlık alanı konuyla tam örtüşüyormuş. Yani kitabın etrafındaki tartışmalı şeylerden bahsediyoruz. Yine aynı sene Amerikan Psikoloji Birliği özel bir çalışma ekibi kuruyor ve kitabın politika önerilerini değil de bilimsel iddialarını inceleyen uzun bir rapor yayınlıyor.
Zeka, bilinenler ve bilinmeyenler diye, Intelligence, Knowns and Unknowns, bunlar düşünüyorlar ki biz konunun en büyük otoritesiyiz, görece objektif insanları da toparlayalım, bu tartışmaları nihayete erdirelim. Ama rapor tartışmaları bitireceğini daha da alevlendirdi. Öyle de devam etti günümüze kadar. Aradan neredeyse 30 sene geçmiş olmasına rağmen bakın, daha geçen hafta bayağı popüler podcastçilerden biri olan Lex Friedman tam da bu konuda bir bölüm yayınladı.
Hatta konu da Wall Street Journal'daki manifestoya imza atanlardan biriydi. Zeka üstüne yaptıkları muhabbetin tam 40 dakikasını bu kitaba ayırdılar ve onu gelmiş geçmiş en tartışmalı bilim kitabı diye duyurdular. O kadar da değil. Biraz frene basalım.
Türlerin kökenini ayıp etmiş oluruz. Aklıma ilk o geliyor. Ama modern eserler içinde evet bu konuda madalya kürsüsüne çıkar herhalde. Türlerin kökeniyle ilginç bir ortak noktası daha var, dikkatimi çekti.
O kitabın adını duyunca aklınıza gelen ilk şey malum maymun-insan muhabbetidir. İnsan maymundan geliyorsa niye şimdiki maymundan insan olmuyor? Efendim maymundan gelmedik ama maymuna gittiğimiz kesin keh keh keh. 40 yıllık klişeler.
Halbuki o kitapta insanın evriminden pek bahsedilmez. Darwin bunu bilerek bir sonraki kitabına bırakmıştı. Zaten bunları hararetle tartışanların çoğu da kitabı bir kez dahi okumamıştır. Hah, Çan Eğrisi'nde de benzer bir durum var.
Üzerine en çok yaygara koparılan kısım, ırk ve zeka hakkındaki kısım. İki bölüm buna ayrılmış. Zaten ben de o yüzden serimizin son bölümünde kalıtsallık kavramını işlemiştim. Bu kitaba geçiş noktasıydı.
Ama bu aslında kitabın ufak bir bölümü. Önemli ama ufak. Ve yine bunu tartışanların çoğu kitabı değil, ikinci kaynakları okumuş insanlar. İtiraf saati, ben de yakın zamana kadar onlardan biriydim.
Yıllardır kulağıma çalınıyordu bu kitap hakkında şeyler ama kardeşim 900 sayfaydı. Nihayet oturdum bu tuğlayı okudum. Bir podcast bölümü öncesi koca bir kitap okumak nadir yaptığım bir şey. Zaten bunu da atla yazıplaya okudum.
Çünkü tek okuduğum şey bu değildi. Hakkında yazılmış analizleri de okumam gerekti. Yani podcast neden gecikiyor diyenler varsa bu sefer bahanem epey sağlam arkadaşlar. Önümüzdeki iki bölümlük planım şu.
Kitaptaki iddiaların bir özetini geçeceğiz. Bunları anlatırken serimizin önceki bölümlerinden bazı fikirleri de hatırlayacağız. O yüzden ayrı bir özet yapmıyorum. İddiaların özetinden sonra zaman makinemize bineceğiz.
Kitabın temellerinden birini oluşturan ve 60'ların sonunda sahneye çıkan bir figüre döneceğiz. Arthur Jensen. Hem fikirlerini konuşuruz hem de onun üstünden bilimde kahramanlar yaratmak hakkında konuşuruz. Sonra 80'lerde bu kahramanla düelloya giren başka bir kahraman ortaya çıkacak ve ironik biçimde Çan Eğrisi kitabı sayesinde de adı tarihe kazanacak.
Sonra bir kez daha atlama yapacağız. 2000 sonrasına hatta 2010 yılı sonrasına gideceğiz. Genetik devrimin getirilerine ve niye bu konularda biraz hayal kırıklığı yarattığına değineceğiz. Kısacası arkadaşlar evet yine parayı bastırdım bölümün kurgusunu Christopher Nolan'a yaptırdım.
Takip etmekte zorlanırsanız bunu mümkün kılan tüm Patreon destekçilerime teşekkür edersiniz. Hatta sizi punduna getireyim. En sonda değil de şimdi sayacağım birkaç isim. Zerrin E, Uğur Aledinler, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben, Bora Demiralan, Ömür Ulu Aşk ve Demet Sina Hakman.
İşe bariz bir uyarıyla başlayayım arkadaşlar. Benim bu kitapta anlatılan tüm araştırmaları, üstüne dönen tüm tartışmaları, bu konularda bilimin geldiği son noktayı, tüm bunları hatmedip ondan sonra size bir özet halinde sunma gibi bir amacım yok. Buna imkan da yok. Yani ben zaten yapamam.
O teknik donanıma sahip değilim. Ama kimsenin de yapabileceğini düşünmüyorum. Zaten o yüzden bu konular üstüne bu kadar çok kitap yazılıyor ve makale yazılıyor. Uzmanlar birbiriyle sürekli tartışıyorlar.
İnanılmaz sayıda araştırma var. Hepsi aynı şeye bakmıyor. Aralarında örtüşme oluyor ve farklı farklı sonuçlar buluyorlar. Hangi sonuçların da güvenilir olduğunu anlamak için üstünden yıllar geçmesi gerekiyor.
Çünkü başkaları gidip onu tekrarlayacak. Çalışmanın güvenilirliğini artıracaklar. Yani full time buna bakıp uğraşmak lazım. O yüzden bu konularda nihai sözü söyleme.
Sizi de ortamlarda otorite sahibi yapma gibi bir vaadim kesinlikle yok. Yine de ortamlarda satacak bilgi vereceğim, merak etmeyin. Eliniz boş döndürmeyeceğim sizi. Ama bizim derdimiz keyfimize bakmak ya, bütün dünyanın sorunlarını çözmek değil.
Şimdi arkadaşlar, bu Bell Curve kitabı birkaç ayrı bölümden oluşuyor. Giriş kısmındaki bazı ön kabullerle başlamak en uygunu. Birincisi, genel zeka diye bir şey var ve bu önemli bir şey. Şöyle soruyorlar, zeki mi doğmak isterdiniz, zengin mi?
Yazarların buna cevabı zeki doğmak. Başka avantajları da var tabii ama sırf materyal zenginliğe odaklansak bile yine zekayı seçecekler. Çünkü bu sayede hem zenginliğe ulaşma şansınız halen yüksek, hem de ulaşınca onu kaybetmeme şansınız yüksek. Diğerleri o tarafta patlıyor.
Aptal bir insan parasını kaybedebilir. A fool and his money are soon parted diye güzel bir laf vardır. Tüm bilissel testler bu zekayı bir dereceye kadar ölçüyorlar ama IQ testleri onu en iyi ölçen araç. Bunu da görmüştük.
Araya bir şey sokayım yalnız. Farazi bir IQ testinin çeşitli alt dallarını düşünün. Genel kültür olabilir bir kısmı, bir kısmı kelime dağarcığı hakkında olabilir. Kısa dönem hafıza olabilir.
Mesela karşıdaki size birkaç rakam sayar, onları geri saymanızı ister. Hatta yapalım mesela 1, 3, 7, 9, 2. Bunu bana tersten sayın. Böyle böyle alt testler düşünün.
Bunların hangisi genel zeka ile daha fazla alakalı? Benim için sürprizdi mesela. Kelime dağarcığı genel zeka ile çok alakalı. Ve bu sayıları geri sayma testi.
Ama düz sayma değil, tersten sayma. Demin sözünü ettiğim Friedman'ın podcastinden aktarıyorum bunları. Mesela hep şunu okumuştum. Tepki süresi genel zeka ile Koreli.
Hani artık burada bir problem çözmeden de bahsetmiyoruz, bilgiden de bahsetmiyoruz. Bir yerde bir ışık yanıyor, gidip onun altındaki düğmeye basıyorsun. Mesela bunu ne kadar hızlı yapıyorsun? Bu analitik zeka, kelime darcı gibi şeylerle Koreli.
Şimdi oradaki uzman diyor ki, bunu böyle düz yapınca pek genel zekayı ölçmüyor. Ama çok ufak bir modifikasyon yapıyorlar. Önündeki bir sürü led lambadan 3 tanesini yakacağız diyorlar. Hepsinin altında da birer düğme var.
Üçünün de düğmelerine basmayacaksın da diğerlerinden daha uzak olanın düğmesine basacaksın. Yani kafanda bir görsel hesap yapman lazım. Çok zor bir şey değil. Herkes zaten doğru cevabı veriyor, diyor.
Ama cevap süresi genel zeka ile çok alakalı ve diğer her şeyi tahmin etmemize yarıyor. Şimdi biraz daha iddialı bir şeye geliyor. İyi IQ testlerinin sosyo-kültürel yanlılıkları yok, diyor. Bu tip yanlılıklara örnek vermiştim birkaç bölüm önce hatırlarsınız.
Çünkü o toplumun orta sınıf hakim kültürü neyse, testler de ona göre şekilleniyorlardı. Bu uzun senelerce böyle devam etmişti ama testler sürekli yenileniyorlar. Kısacası yeni testler daha iyi. Bunun sağlaması da diğer birçok bağımsız ölçütle olan korelasyonları.
Buraya kadarki şeyleri liberal hassasiyetlerimiz kaldırıyor. Ama son iki ön kabul biraz daha ciddi. IQ skorları insanın hayatı boyunca epey istikrarlılar ve %40 ile %80 arasında kalıtsallar. Bir başka de işte zeka önemli ölçüde kader ve onu önemli ölçüde yükseltmek de zor.
Şimdi bunları biraz açalım. Önemli ölçüde kalıplarını stratejik olarak yerleştirdim. Ayrıntılar önemli. Bir kere IQ'nun istikrarı denilen şey IQ'nun hiç değişmemesi demek değil.
Burada istikrar farklı şekillerde yorumlanabilir. Mesela ilkin, bilişsel yetenekleriniz hayatınız boyunca değişiyor mu diye sorsam. Burada cevap bariz biçimde evet değişiyor. Eğitim işe yarıyor yani.
Eskiden konuşamıyordum, şimdi Orta Doğu ve Balkanların en fularsız podcastçısıyım. Yahut yine önceden biliyoruz, akışkan zeka 20'li yaşlarda zirve yapıyor, sonra düşüşe geçiyordu. Bilissel becerilerin yaşa göre değişimi neye bağlı biliyor musunuz? Becerinizin seviyesine bağlı.
Mesela hepimizin sözel becerileri yaşlandıkça düşecek. Ama kelime dağarcığımız normalden genişse, gençken, bu düşüş de normalden yavaş oluyor. Yani yaşlandıkça kendi yaşıtlarınızla aranızdaki fark açılacak. Öte yandan sayısal becerilerde tam tersi bir durum var.
Ne kadar iyiyseniz, yaşlandıkça düşüşünüz de o kadar hızlı oluyor. Neden böyle diye sormuşlar, baktım birkaç hipotez var. Belki ileri analitik zeka, daha çok bakım isteyen bir süper bilgisayar gibi. Oturup fanlarını temizleyeceksin, vidalarını sıkacaksın, her gün diffrag yapacaksın.
Neyse gençken vücudun bunları yapabiliyor ama yaşlandıkça bu bakıma yetişemiyor. O yüzden de performans çakılıyor. Belki de rutinle, pratikle alakalı bir şey. Biz sözel yeteneklerimizi her daim kullanıyoruz ama çoğu insan analitik becerilerinin çoğunu işte kullanıyor.
Emekli olunca da kullanmayı bırakıyorlar, çürüyüp gidiyorlar. Bunu destekleyen bir veri var. O ECD içinde insanların geç emekli olduğu ülkelerdeki düşüşe bakmışlar. Fransa gibi erken emekli olunan ülkelerdeki düşüşten az.
Yani zeka yaşa göre değişiyor. Onun üstüne o değişimin nasıl olacağı da zeka çeşitine ve zekanın başlangıç seviyesine bağlı. Bunların üstüne bir de bireysel farklılıklar binecek. Tamam, peki.
IQ istikrarı kavramına dönelim ve sorumuzu şöyle değiştirelim. Bilissel becerilerimiz yaşıtlarımıza kıyasla zamanla değişiyor mu? Demin kısmen bunu cevapladım ama daha genel olarak bakıyoruz. Mesela 10 yaşında hafıza şampiyonuyken 30 yaşında ortalama altına düşebilir miyim?
Tabii ki bireylerin nörolojik sorunları olabilir. Ani düşüşler veya belki çıkışlar yaşanır. ama bin kişilik bir grubu hayatları boyunca takip edersem sıralamalar ne kadar istikrarlı olacak? Buna bakıyorum.
Şimdi buna kafadan bir cevap veremiyoruz. IQ testleriyle yapabilirim ancak ölçümü. Hatırlayın IQ'da mutlak bir skor değil, bir sıralama. Hep yüzde ortalanıyor.
Bu bakımdan bahsettiğimiz soruya uygun. Ama nihayetinde bir ölçüm olduğu için ölçüm problemlerinden muzdarip. Mesela testleri tekrarlamanın sebep olduğu puan artışını hatırlıyorsunuz. Dolayısıyla teknik olarak evet IQ puanı oynak ama gruptaki herkesin her sene aynı sayıda teste girdiğini hayal edelim.
Bu şartlar altında sıralama zamanla ne kadar değişir? Böyle aynı grubu uzun süre takip eden araştırmalara longitudinal araştırmalar deniyor. Bunları yürütmek pahalı ve zor olduğundan değerliler. Bunlardan en meşhuru da 100 seneyi bulan Thurman'ın araştırması.
Onunla daha önce tanışmıştık. Alfred Bine'nin testlerini ABD'ye uyarlayan kişiydi. Fakat bu çalışması sadece üstün zekalılara yönelikti. 1500 tane üstün zekalının hayatını takip etmişler.
Ne oluyor bu çocuklara demişler. Bazıları sonunda ünlü olmuş, bazılarıysa çok sıradan hayatlar yaşamış. Benim ilgimi çeken bir ayrıntısı vardı yalnız. O deneklerin hepsi çocukken bu araştırmaya girdiklerini bilmiyorlardı.
Bazıları orta yaşlarda öğreniyorlar. Yani bir araştırmada olduklarını biliyorlar da ne kadar genç yaşta buna dahil olduklarını yeni öğreniyorlar. Erken yaşta bu araştırmada olduklarını ve dahi diye etiketlendiklerini bilenler ortalama da daha mutsuzlar. Çevrelerindekilerin beklentileri yükseltildiği için olmalı.
İşte bu beklenti-başarı ilişkisi hakkında Pygmalion etkisi denen bir kavram var. Ne zamandır ondan bahsetmek istiyordum, burada iyi oldu. Yüksek beklentilerin yüksek performansa, düşük beklentilerin de tersine yol açması hipotezi. Bu fikrin kökü 60'larda yapılan bir araştırmaya dayanıyor.
Bir okuldaki öğrencilere çaktırmadan bir IQ testi veriyorlar. Gerçek skorlar öğretmenlere gösterilmiyor hiçbir zaman. Ama onun yerine rastgele bazı öğrenciler seçiliyor ve onların isimleri veriliyor öğretmenlere. Deniyor ki, bak bunlar bu sene çok ilerleme kaydedebilirler.
Göz kırpıyorlar, hani sonuçları söylemiyoruz ama sen yine de bil. Bu bilginin öğretmenlerin çocuklara yaklaşımını değiştireceğini düşünmüşler ve o yaklaşımın da öğrenciler tarafından içselleştirileceğini düşünmüşler. Yani senin zeki olduğuna inanırsam, sana ona göre davranırsam, sen de buna inanıyorsun bir süre sonra hakikaten de zekan artıyor mu? En azından performansın.
Bunu ölçmek için tabii bir süre sonra aynı testi çocuklara tekrar veriyorlar. Ortalama skorlar herkeste yükselmiş IQ testlerinden beklediğimiz üzere ama özellikle alt sınıflardaki seçilmişlerin yani ismi öğretmenlerle paylaşılmış olanların puan artışı daha fazla. Diyorlar ki öğretmenlerin beklentileri genç öğrencilerin performansını etkiliyor. Tabii öğretmen öğrenci arasındaki bu ilişkiye Pygmalion ismini vermeleri biraz talihsiz bir seçim olmuş.
Biliyorsunuz her şeyde olduğu gibi bu da Yunan mitolojisinden geliyor. Kıbrıslı bir heykeltıraş Pygmalion. Sanırım tarihte abazalıktan şişme kadına aşık olan ilk erkek olabilir. Bu bir sebepten ötürü bekar kalmaya karar veriyor, seks yapmamaya karar veriyor.
Kendini işe güce veriyor, işte heykel yapıyor sabah akşam. Fakat bir süre sonra yaptığı bir kadın heykeline aşık oluyor. Sürekli ona bakıyor, ona hediyeler almaya başlıyor ve gidiyor Afrodit'e dualar ediyor. Afrodit de bir noktadan sonra bıkmış olacak gibi müdahale ediyor.
Heykel yavaş yavaş canlanmaya başlıyor. Bizimki onu öptükçe gerçek bir kadına dönüşüyor. Önce dudakları yumuşuyor, sonra ten rengi açılıyor falan. Sonra da evlenip pembe sütunlu bir eve taşınıyorlar.
Mutlusun. Benim bundan çıkardığım ders kafayı yeterince üşütürseniz mutlu olabilirsiniz oldu. Ama işte bu araştırmacılar beklentilerin gerçeğe dönüşmesi kısmından bağlantı kurmuşlar. IQ puanı hayatınız boyunca değişiyor mu sorusu için son bir longitudinal çalışma örneği vereceğim.
Güzel de bir tesadüf içeriyor İskoçya'dan. Bu çalışmanın ilk kısmı ta 1932 yılında ülke çapındaki tüm 11 yaşındaki çocuklara yapılan bir IQ testinden oluşuyor. Böyle bir şey yapan da tek ülke bu arada. Aynı yaştaki 90 bin çocuk teste girmiş.
Sonra 1947'de bunu tekrarlıyorlar. Yine o tarihte 11 yaşında olan 70 bin çocuk teste giriyor. Bunun da amacı aradan geçen zamanda disjenik etkiler yüzünden ortalama bilişsel beceriler düşmüş mü düşmemiş mi bunu bulmak. Bu orijinal araştırmaların sonuçları ne bilmiyorum ama zaten bir noktada unutuluyorlar bir devlet dairesinde depolanıp toz toplamaya başlıyorlar.
Ta ki 1990'lara kadar. Araştırmacılar bu verileri keşfedince gözleri parlamış. Ne güzel ya bu insanları arayıp bulalım, ikna ettiklerimizi tekrar bir araştırmaya sokalım, bakalım ne olmuş bunlara. Yani o kadar çok soruya cevap bulabilirsin ki mesela IQ'su yüksek olanların hayatta kalma ihtimalleri daha mı yüksek?
Cevap evet bu arada. Beden sağlıkları nasıl? Genetik bilgilerinden bir şey çıkarabilir miyiz? Ve tabii 30'larda yaşıtlarına göre zeki olanlar halen öyleler mi?
İlk gruptakilerin 500 tanesini bulup başlıyorlar çalışmaya. Ortalama yaşları 80. 12 sene boyunca veri topluyorlar. Artık o çalışmanın son rounduna sadece 129 tanesi kalabilmiş.
Ortalama yaşları 90 olmuş. Aynısını ikinci grup için de yapıyorlar bu arada. Orada sayılar biraz daha fazla. Velhasıl buldukları şu.
Birebir örtüşme olmasa da 11 ile 79 yaş performansları arasındaki korelasyon 0.73. 11 ile 90 yaş performanslarına bakarsak 0.67'ye geriliyor.
Bunlar psikoloji alanında yüksek değerler. Hatta Belkörf kitabında bundan bahsediyor. 0.5'ten yüksek değerlere pek rastlanmaz deniyor.
Şöyle özetleyebiliriz aslında, tam 80 senelik farklı farklı yaşam tecrübeleri edinmişler bunlar orijinal testten beri. Ve tüm bu olan bitenler zeka puanlarındaki varyasyonun sadece 3'te 1'ini açıklıyorlar. Hani 3'te 1 sıfır değil, dolayısıyla kader falan diyemeyiz ama 80 sene de az değil be kardeşim. Ya bu arada bu muhabbetleri yapınca da aklımıza illa genetik determinizm geliyor ama bu kesinlikle şart değil.
özgür irade serisini hatırlatayım size. Determinizmin zıttı özgürlük değildi. Kontrolümüz dışında olan ama önceden belli olmayan bir sürü şey var. Hamilelikteki şans faktörleri mesela veya küçükken yaşanılan rastgele olaylar.
Bunlar da etkileyebilir. Sonuçta bu çalışma ne kadar zeki olacağımız, hangi zeka diliminde yaşamımızı sürdüreceğimiz üçte iki oranında önceden bellidir demiyor. Belli bir yaştan sonra içinde bulunduğumuz zeka dilimi az değişiyor diyor. Şimdi şeytanın avukatlığını yapıp bu verileri aslında şöyle yorumlamak mümkün.
Zeka çok stabil falan değil. Çocukken akıllı olan yaşlığında aptal olabilir veya tersi. Ama şöyle bir şey oluyor diyebiliriz. Çocukken ortalama üstü skor alanların yaşlılıktaki bilişsel dejenerasyonu daha az oluyor.
O yüzden de yeni testlerde bunlar hep tepede çıkıyorlar. Diğerleri göçtükleri için. Yani bunlar hep ortalama üstü zekada kalmadılar. Ama bir noktada diğerleri çakılmaya başladı.
Bunlarsa biraz bağışıklılar o duruma. Şimdi bu hipotezi nasıl test edersiniz? Dersiniz ki ya bilissel çöküş genelde öyle bir anda olmaz, kademeli bir şey. Bu insanların 80 yaşındaki halleri de elimizde, 90 yaşındaki halleri de, aradaki tüm halleri de.
Kimisi çok göçtü o arada, kimisi az, kimisi zaten göçüktü. O zaman soru basit. Ya bu değişimler 11 yaşlarındaki skorlar ile ilintili mi? Yani çocukken yüksek puan alanların genel bilişsel performansı yaşlılıkta daha mı yavaş dejenere oluyor?
Cevap hayır. Akışkan zeka biraz daha hızlı düşüyor demiştik ama genel sonuçları oynatacak kadar değil demek ki. Dolayısıyla diyorlar ki herhalde bu insanları 40 yaşında da test etseydik performans dilimleri benzer olacaktı. Zeka görece stabil bir özellik.
Bunların aslında anektodal olarak da farkındasınızdır. Bir arkadaş ortamınızı düşünün mesela. Bazı arkadaşlarınız çok hazır cevaptırlar. İyi kelime oyunu yapabilirler.
Muhabbeti bir yerinden tutup 10 dakika önce konuşulan şeye bağlayabilirler anında. Belli yani bir zekaları, bir ışıltıları var. Bazıları bunları yapamaz ama esprileri anında anlarlar, eşlik ederler. Bazılarıysa yavaştır.
Birilerinin açıklaması gerekir espriyi veya uyum sağlamak için sırıtırlar. Tabii bu rolleri tek bir espriden anlayamazsınız. Herkes aynı dikkati göstermiyor. Ama yüzlerce kez tekrarlanınca kafanızda oturur kimin neci olduğu.
Şimdi aynı arkadaş ortamını bir sene sonra kursanız, beş sene sonra kursanız, roller ne kadar değişiyor? Benim tecrübeme göre pek değişmiyor. Ama bu örnek zekanın sınırlarını göstermesi açısından da değerli. Grubun en hazır cevap insanı aynı zamanda en şerefsizi de olabilir.
İnsanlar da bunu sezerler ve onu dışlarlar. Öte yandan esprileri yavaş anlayan biri ilginç bir hayat yaşadığı için ve iyi de bir hikaye anlatıcısı olduğu için, bunu öğrenmiş olduğu için grubun merkezinde konumlanabilir. Merkez onu dinler. Yani sosyal başarı genel zeka dışı faktörlere de bağlı.
Ya da şöyle diyelim, zekanın görece stabil oluşu, başarının da stabil oluşu demek değil. Bir de biraz beyninizi gıdıklaması amacıyla iddialı bir fikir ortaya atayım. Benim orijinal fikrim değil. Nerede okuduğumu bulamadım ama kaynak veremiyorum o yüzden.
Şöyle diyor, zekanın stabil olması aslında iyi bir şey. Çünkü aksi çok daha korkunç sonuçlar doğururdu. Bakın biz hep bu konudaki irade eksikliğimiz yüzünden rahatsız oluyoruz. Potansiyelimizin kısıtlı olmasına takıyoruz.
Ama madalyanın öteki yüzü de var. Düşüş potansiyeliniz de kısıtlı. IQ ve G faktörü hayatınız boyunca çok daha oynak olsalardı, eğitimle iyileştirilebileceği kadar bozulabilirlerdi de. E kötü eğitim iyi eğitimden daha ucuz, daha yaygın, her nesilde daha da çürürdük o zaman.
Tabii her nesil bir sonrakinden şikayetçidir, orası standart da. Burada nesiller arasındaki farkın üstüne nesil içindeki değişimden de bahsediyoruz. Yani bireylerin kendisi değişiyor. Her genç günbegün gerzekleşiyor, bunu düşünsenize.
Ve bu herhangi bir şeytani planın parçası olmadan Sırf işlerin gidişatının, ekonominin doğal sonucu olarak da meydana gelebilirdi. Üstüne bir de şeytani planları ekleyelim. Otoriter bir rejim düşünün. Bugün de dezenformasyondan besleniyorlar.
Halkta doğruya ulaşma konusunda bir çaresizlik, harekete geçme konusunda da bir yılgınlık halinin yerleşmesini istiyorlar. Belki bunun için optimum bir IQ seviyesi vardır. Çok da aşağıda değildir o zaman toplum işlemez ama belli bir azınlık dışında herkesi biraz aptallaştırmaya hedefleyebilirler. Hatta sevmediklerini de ceza olarak moronlaştırırlar.
Yani eğer bir rejimin amacı devamlılığını sağlamaksa bu imkanlara dayanabileceğini sanmıyorum. Üstün ırk üretmek nesiller sürecek bir projeydi. Üstün değil de aşağı ırk yaratmak tek nesillik bir proje olurdu. O yüzden de mevcut durumdan memnunum ben Şansen.
Peki tamam. Genel zekamız hayatımız boyunca çok da değişmiyorsa. Yine bin kere tekrarlıyorum hani bu tek tek bireyler üzerinden genelleme değil, gruplar üzerinden yapılan çıkarımlardır diye. Çünkü illaki birileri çıkıp bir anekdot veriyor.
Yani benim kaynım öyle değildi, amcam böyleydi diye. İnsanın tüm enerjisini emiyorlar. Her cümlede uyarı lazım. Neyse zeka hayat boyunca çok değişmiyorsa bunun ima ettiği şey nedir?
Sosyal programların, çevrenin etkisi kısıtlı. Yani IQ'muz öğretmenimizinkinden çok anamızınkine, babamızınkine benzeyecek. İşte bu hipotezle birlikte kitabın da son önemli ön kabulüne geliyoruz. Zekanın yüksek kalıtsallığına.
Kalıtsallık yanıltıcı bir kavram. Bunu görmüştük, özel bölüm yapmıştım. Hatırlamanızı istediğim önemli şey şu. Kalıtsallık genlerin etkisinin mutlak bir ölçütü değil.
Yani genler senin zekanın yüzde kırkını belirlemiyorlar. Onun yerine bir gruptaki zeka farklılıklarının yüzde kırkı genlerdeki farklılıklarla açıklanıyor diyorlar. Ne farkı var diyebilir bazılarınız. Şöyle düşünün, her grup aynı değil.
Bazıları birbirine daha çok benziyor, bazıları daha az. Çok gerçekçi bir örnek düşünelim. Star Wars'daki klon ordusunu mesela. Bunları Darth Vader bir IQ testine soksun.
Ve diyelim ki bu evrende genetiğin zekaya etkisi aşırı yüksek. Neredeyse genetik determinizm var. O yüzden de skorlar birbirine çok çok çok yakın olacak. Yani varyasyon az.
Ama işte o azıcık varyasyonun tamamını genetik dışı etmenler açıklıyor. Çünkü genler hepsinde aynı dolayısıyla sonuçlardaki farklılığı açıklayamaz. Yani genetiğin zekâya etkisi çok yüksek olsa bile böyle bir grupta zekânın kalıtsallığı %0 çıkacaktır. Bu çelişkiyi sindirdiyseniz şimdi galaksinin öte yanına gidip Jedi'lere bakalım.
Jedi'ler Kulon ordusu gibi değil. Her türden Jedi var. Ahtapot kafalısı, yeşil cücesi, uçanı kaçanı. Genetik olarak çok çeşitliler.
Ama küçüklükten beri ağır bir eğitimden geçmişler. Diyelim beyinleri tamamen yıkanmış. Bu arada Jedi dediğimiz de resmen devletin tepesine çöreklenmiş kafa kesen dinci tarikat. İyi falan değil bu insanlar.
Palpatinciyim ben. Haksızlık ettiler Palpatine. Estağfurullah şefim. Neyse bunları IQ testine soksak, sonuçlar arasındaki farkları ne açıklayacak?
Büyük oranda genetik farklılık diyelim. Atıyorum kalıtsağlık %80 çıkmış olsun. Nasıl oluyor galaksinin bir ucunda zekanın kalıtsağlığı %0 iken diğer ucunda %80? Çünkü zekanın kalıtsallığı diye bir şey yok.
Zekanın X ülkedeki Y zamandaki Z demografisi içindeki kalıtsallığı diye bir şey olabilir ancak. Tamamen incelediğin nüfusun yapısına, çevresel etkileri tecrübe edişlerine bağlı. Kıssadan ise şu, SALT kalıtsallık oranlarına bakarak genlerin etkisi şu kadardır, yüzde bilmem nedir denilmez. Başka bazı verilerle desteklemek lazım bu çıkarıma ulaşmak için.
Belkör de biraz yanıltıcı bu konuda. Çoğu zaman kalıtsallıkla başladıkları bir düşünce dizisini çaktırmadan genetik determinizmle bitiriyorlar. Neyse, şimdi bu bilgileri kullanalım biz. Bu alandaki yaygın hipotezlerden biri, ki benim de bakış açım bu, genetiğimizin bize bir çerçeve çizmesi, bir maksimum potansiyel belirlemesi, çevresel şartlarımız ve seçimlerimiz de potansiyelin ne kadarına ulaşacağımızı belirliyorlar.
Örneğin dahi potansiyeli taşıyan bir çocuk yeterince iot almazsa, ne bileyim demir eksikliği çekerse, çok stresli bir ev ortamında büyürse, okula gitmezse bir moron olabilir ve öyle de kalır. Ama tam tersi doğru değil. Normal şartlarda yetişen birini alıp fazladan iot sevgi ve ilgiyi yükleyerek onu bir dahi yapmak zor. İstisnai durumlar olur herhalde.
Bu bir fikir şimdi. Bu nasıl test edilecek? Bir yolu evlat edilme çalışmalarına bakmak. Fakir ailelerden zengin ailelere giden çocuklar da 12 ila 18 IQ puanı arasında artış gözlemlenmiş.
Çok büyük bir artış. Zaten yazarların da önerdikleri nadir IQ geliştirme yollarından biri bu. O kadar ki tek başına çocuk yetiştiren ebeveynleri düşünüyorlar, bunlar gönüllü olarak çocukları durumu iyi ailelere versinler, bunu teşvik edecek programlar yapmalıyız diyorlar. Biraz daha karmaşık bir çalışmaya geçeyim.
Fakir bir ailede yetişenlerin IQ'ları benzeşiyor ama genlerinden bağımsız olarak benzeşiyor. Mesela o evde iki öz kardeş, iki de evlatlık varsa öz kardeşlerin skorları diğerlerinden çok da ayrılmıyor. Hepsi benzeşiyor ve tabii ortalama altında kalıyor genelde. Hali vakti yerinde olan ailelerde ise durum tam tersi.
Genetik çok daha belirleyici. Yakın akrabaların IQ'ları çevrelerinden bağımsız olarak benzeşiyor bu sefer. Mesela farklı orta sınıf ailelerde yetişen ikizlerin puanları o evdekilere değil birbirlerine benziyor. Bu da tabii şöyle ironik bir duruma yol açıyor.
Sosyal bir devletteki performans farklarının çoğu genetik kaynaklı olacak. Nitekim deminki çalışmanın aynısını başka araştırma grupları Batı Avrupa'da ve Avustralya'da tekrarladılar. Orada genlerin performansa etkisi sosyoekonomik duruma o kadar bağlı çıkmadı. Yani kalıtsallık oranı fakir ve zengin evler arasında değişmiyor.
Nihayet tüm bunları birleştiren bir örnekle mevzuyu bugünlük toparlayalım. Hollanda'da bir grup çocuğu silme tokat dövüyorlardırmış. Bilim adına dövüyorlar. Yok.
Bunları topluyorlar. 5, 7, 10, 12 ve 18 yaşlarında testlere sokuyorlar. 13 senelik bir periyoddan bahsediyoruz. Değişimlerini gözleyebiliyorlar.
Ama bu çalışmanın farkı şu. Hepsi ikizler. Yani longitudinal çalışmaları ikiz çalışmalarıyla birleştirmişler. ve sözel sayısal kabiliyetlerin değişimlerini de ayrı ayrı ölçüyorlar.
Sizi rakamlara boğmadan kısa keseyim, evet hem istikrar hem de kalıtsallık yüksek. Ve beni çok şaşırttığını daha önce söylediğim bir şeyi tekrarlayacağım. Ayrı çevrelerde yetişen ikizler yaşlandıkça performansları farklılaşmıyor, benzeşiyor. Çünkü yaşlandıkça kendi çevrelerini daha çok seçebiliyorlar, o çevreler beyin yapılarını değiştiriyor, o yapılar da sonraki çevre seçimlerine etkiliyor, böyle bir döngüye giriliyor.
Bir başka deyişle genetik kodunun benzeşmesi demek doğuştan yeteneklerinin aynı olmasından ziyade çocukluktan sonra benzeşme potansiyelinin yüksekliği demek. O potansiyelin gerçekleşmesi doğru çevre etkileşimlerine bağlı, sosyoekonomik imkanlarda bu etkileşimleri mümkün kılıyorlar. İşte zaten Belkör ve getirilen en büyük eleştirilerden biri, bu ilişkinin karmaşıklığını olduğu gibi göstermemesi. Kalıtsallık oranlarını hep biraz şişirmişler.
Sosyoekonomik seviyenin de etkisini olması gerekenden biraz daha indirmişler. Ama işte bunun öneminin biraz azaltılması kazara yapılmış bir şey değil. Zira kitap aslen bir politika kitabı. Politika derken policy kitabı.
Yani esas hedefi sokaktaki insan değil, siyasetçisinden teknokratına kadar eğitim ve sosyal politikaları belirleyenleri etkilemek. Kitap onlara yazılmış. E şimdi zeka hakkında konuşuyorlar. Sosyoekonomik durumun önemini ne kadar azaltırsan, liberal politikaların da altına o kadar kazımış oluyorsun.
O yüzden kavga çıkıyor. Zaten bir sonraki kısım da tam da bununla alakalı. Yani Belkörv'ün orijinal araştırma kısmının büyük iddiası şu. Zeka seviyesi birçok şeyi tahmin etmekte ebeveynlerin sosyoekonomik seviyesinden daha belirleyici.
Genç bir insan düşünelim, bu insan hakkında benim bildiğim tek şey IQ puanı olsun, sizin de bildiğiniz tek şey sosyoekonomik durumu olsun, anası babası kaç para kazanıyor, eğitim seviyeleri ne vs. Bu kişinin ileride yoksulluğa düşüp düşmeyeceğini sizden daha iyi tahmin edebiliyorum. Okulu bitirip bitiremeyeceğini, uzun süre işsiz kalıp kalmayacağını, kürtaj olup olmayacağını, suça karışma oranını hatta oy kullanma ihtimallerini dahi sizden daha iyi tahmin edebiliyorum. Böyle bir şey olabilir mi?
Çok iddialı bir iddia. Bu çıkarıma nasıl varmışlar? Başkaları bu işe ne diyor? Onlara da gelecek bölümde bakalım.
Zira biz güzel bir noktadayız. Kitabın ön kabullerini tamamladık. Bunların üstünden de kaç bölümlük tekrarımızı yapmış olduk, yeni örneklerle pekiştirmiş olduk. Artık kitabın bu iddialarına ve polemiklerin ortasına dalacak zırhımız var.
Bize bir şey olmaz. Bu noktaya kadar benimle birlikteyseniz bu ağır konuları böyle uzun uzun dinlediğiniz için teşekkür ederim. Kolay iş değil biliyorum. Her zaman yaptığım gibi kaynaklar ve timestamplar bölüm açıklamalarında.
Gelecek bölümde hiç tatava yapmadan kaldığımız yerden aynen devam ederiz. O zamana kadar hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.