Podcast

Aptallaşıyor muyuz 2: Zeka ve IQ

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam Fularsızlar. IQ zekayı ne kadar isabetle ölçüyor, konumuz bu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerine verilen ve ilk büyük çaptaki IQ testi olan "Army Alpha" sorularını denemek isterseniz burada.



(Duyuru: Bunca bölümdür devam etmemi sağlayan en önemli şey, Patreon'dan irili ufaklı destek veren sizin gibi dinleyiciler. Bu destek doğrudan bana geliyor, normal reklam gelirleri ise (varsa o ay) yapımcımla paylaşılıyor. Ayrıca patronlara e-kitabım bedava, yoksa da buyrun: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon)





Bölümler:


(00:35) Önceki bölüm

(01:15) Çoklu Zeka

(04:40) Kargalar ve soyutlama

(06:35) Sincaplar ve aldatma

(07:35) Zorunlu temel eğitim

(10:20) Zeka yaşı

(11:20) 9 bin subaydan 200 bine

(12:15) Stanford-Binet

(16:10) Önyargılar

(17:30) IQ ve ekonomik baskılar

(20:20) Patreon Teşekkürleri


.

Kaynaklar:



What is intelligence


MEASURING INTELLIGENCE IN AUTISM


Chimp vs Human! | Memory Test | BBC Earth


Bird Brains


Crows Do Not Use Automobiles as Nutcrackers


IQ test: Army Alpha


.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.950 kelime · ~15 dk okuma

Şu üç şeyden en az biri doğru. Bir kasiyer size fazla para üstü verir. Siz de bunu fakirlerle paylaşırsanız aptalsınız. İki, benim IQ'um 160 civarı.

Üç, dünyanın en büyük beşinci ekonomisinde bir ırka ama sadece o ırka IQ testi uygulamak yasak. Hangisi sizce doğru? Selam fularsızlar, Zeka'yla ilgili serimize devam ediyoruz. Bir önceki bölümde şimdiki gençler şikayetlerinden başlamıştık hatırlarsanız.

İdiokrasi filmi üstünden de Dysgenics kavramını ve onun tersi olan öjeniğin tarihine bakmıştık. Sonra da filme dönüp, hakikaten de insanlığın giderek aptallaşıp aptallaşmadığını sormuştuk. Cevap önce evetti, aptallar daha çok yürüyorlardı zira. Ama bu etkiyi katbekat ezen esrarengiz bir sebep yüzünden net olarak IQ'muz artıyordu.

Transkriptin tamamını oku

Hem de bayağı bir artıyordu. Flynn etkisi denen bu etkinin ayrıntılarına girmeden bırakmıştık konuyu. Bu bölümde biraz temel oluşturacağız. Yani zeka ve IQ testleri arasındaki ilişkiye bakacağız.

Zeka hakkında bilinmesi gereken ilk şey, herkesin üstünde anlaştığı bir tanımının olmaması. Herkesin anlaştığı bir şey varsa, o da zekanın çok boyutlu bir şey olduğu, hatta çok boyutlu bir şey yerine birçok ayrı yetenek için kullandığımız genel bir kategori de diyebiliriz. Balina ve sivrisinek de epey alakasız canlılar ama ikisine de hayvan diyoruz. Mesela bu analojiyi anlamak için hem bilgi hem de zeka gerekiyor değil mi?

Önce sivrisinek ve balina arasındaki farkları bilmeniz lazım. Bunların hayvan kategorisinde olduklarını bilmeniz lazım. Sonra da bu ilişkinin hafıza, soyut düşünme gibi farklı bilişsel yetenekler ile zeka denen o genel kategori arasındaki ilişkiye benzetildiğini anlamanız lazım. Tabii daha fazla bilgi ve zekanız varsa bu benzetmenin de kalitini yapabilirsiniz.

Gardner'ın 1983'te ortaya attığı çoklu zeka, multiple intelligences kavramı benzer bir fikir üzerine inşa edilmişti. Yani ona göre geleneksel olarak biz sadece sözel ve sayısal becerileri zeka kategorisi içinde görüyorduk. Halbuki örüntü tanıma, işitsel yetenekler, beden koordinasyonu, uzamsal beceriler, kısa dönem hafızanın boyutu ve hızı, strateji kurma, sosyal işaretleri okuyabilme, kendini iyi tanıyabilme yani içgörü sahibi olma bunların hepsi ayrı birer zeka çeşidiydi. Eskiden bitki sandığımız canlılar, sivrisinek ve balina ile aynı kategoridelerde artık, öyle düşünebiliriz.

Şimdi bu çoklu zeka teorisi hakkındaki fikrinize birazdan dönelim. Onu aklınızda tutun, ben bir iki detay vereceğim size. Mesela zeka çeşitliliği ile nöroçeşitlilik, epey örtüşen kavramlar, oradan girelim konuya. Otizm spektrumunda olanları düşünelim.

Rain Pan diye bir film vardı, hatırlıyor musunuz? Onun yüzünden bir nesil otistiklerin süper kabiliyetleri olduğuna inanarak yetişmişti. Gerçekte ezici çoğunluğu savant değiller ama kolay anlaşıldığı için savantları örnek olarak kullanabiliriz. Birçok bilişsel eksiği bulunan ama bir iki dar alanda akıl almaz seviyede yetenekli olan insanlar bu savantlar.

Peki onları aptal veya akıllı diye tek bir etikete sığdırabilir miyiz hakikaten? Bazı insanlar var mesela hayal güçleri çok aktif olduğu için hiçbir şey okuyup dinleyemiyorlar. Cümlenin ortasında o şeyi kafalarında canlandırıp yarattıkları bu gerçekçi dünyanın içinde kayboluyorlar. Bir romancı için çok değerli bir yetenek, bir sinemacı için ama herhangi bir sınavda başarılı olmanızı engelliyor.

IQ testlerini tamamlamanı da engelliyor doğal olarak. Bu insanlara da mı aptal diyeceğiz? Yahut hayvanlar. YouTube'da tonla deney var şempanzeler hakkında.

Ekranda bir sürü rakamı aynı anda görüyorlar mesela. Sonra sayıların üstü kapatılıyor ve doğru sırayı hatırlamaları isteniyor. Hayvan bakın rakamları öğrenmiş, deneyin amacını anlamış, bunlar yetmiyormuş gibi çatır çutur 3 saniyede çözüyor hepsini. Bense müthiş zeki insanlığı temsilen ilk 3 rakamdan sonrasını hatırlamıyorum bile.

Deneyin koordinatörü de öyle. 20 kez denemiş, 1 kez başarılı olmuş anlatıyor. Şimdi bu kadar örnek yeter herhalde. Gardner'ın fikirleri eğitim sisteminde popüler oldular.

Tabii zeki etiketi alamayan çocukların ebeveynleri için çekici bir fikirdi. Ama bilimsel çevrelerde pek kabul görmemiş. Ben onun ayrıntısını bilmem, teknik eleştirileri. Benim konuya bakışım daha ziyade şu yönde.

Zeka konusunun nüansları var gördüğümüz gibi. Ama bu çoklu zeka fikri bana yarışa katılan herkese madalya vermeyi andırıyor. Zekayı tanımlayamıyoruz ama bir geri zekalı görünce bunu tanıyoruz. Yani sırf ritim duygusu iyi diye, bedenini iyi kontrol ediyor diye veya hafızası kuvvetli diye herkesin de zihnini kutlamamıza gerek yok.

Daha doğrusu şöyle diyeyim, her şeye zeka demek hiçbir şeye zeka dememek gibi. O yüzden benim sevdiğim zeka tanımı daha ziyade şu, öğrenebilmek ve öğrendiklerini daha önce karşılaşmadığın yeni bir problemin çözümünde kullanabilmek. Dolayısıyla algılamayı ve hafızayı içeriyor ama onun üstüne kat çıkıyor. Mesela şehirlerde yaşayan kargaların ceviz kabuklarını kırmak için onları araba yoluna attıkları, trafik hafifleyince inip ceviz işlerini topladıklarını duymuşsunuzdur.

Muhtemelen tesadüfen keşfedilmiş bir davranışı tekrarlamak gerçek bir kavrayışa işaret ediyor mu? Eğer biz yeterince zekiysek bu farkı test edebilmemiz lazım değil mi? Bir grup araştırmacı da aynen bunu yapmaya çalışmış. Oturup gözlemişler.

Arabalar yaklaşırken o sert kabuklu yiyecekleri, yola atma sıklıkları değişiyor mu, değişmiyor mu ona bakmışlar. Değişmiyormuş. Demek ki arabalardan ziyade sert bir yüzey olan asfaltı kullandıklarını düşünmüşler. Gerçi aynı şeyi Japonya'da kırmızı ışıklarda yapan kargalar olduğunu da okudum.

Japon kargalar tabii, ne de olsa zekiler. Bunlar kırılmayan cevizleri yüksekten atmak yerine asfalta yerleştiriyorlarmış. Ama o örnekte de aynısını sorabiliriz. Bu gerçek bir kavrayış mı yoksa öncekinden gördüğünü mü tekrarlıyor sadece?

Bence biraz bir kavrayış var. Buradaki kilit yetenek de soyutlama. Kuşlar önce kayalara sert kabuklu cisim düşürerek yiyecek bulmayı öğrenmişler. Sadece kargalar yapmıyor bunu bu arada.

Sonra asfaltın da kaya kadar sert olduğunu öğrenmişler ve eski bildiklerini bu yeni şartlarda uygulamışlar. Yani kaya ve asfalt yol tamamen farklı şeyler ama sert yüzey olarak soyutlaştırılmışlar. Bir adım ileri gidip arabaların kabukları açmada yardımcı olduğunu anlayıp anlamadıklarını da test edebiliriz mesela. Nasıl?

O işi öğrenmiş kargalara alırsın. Örneğin fillerin kullandığı bir toprak yolu yakınına yerleştirirsin. Toprak yol tek başına o kabukları kırmak için yeteri kadar sert değil. Ama eğer karga, arabayı da fili de ağır bir şey olarak soyutlayabilmişse kabukları da onların yolu üstüne yerleştirmeyi akıl edebilir.

Yani eski bildiklerini kullanarak yeni bir problemi çözmüş olacaklar. Bu arada planlama ve aldatma da zekanın önemli bir bileşeni. ABD'deki birçok kampüste olduğu gibi bizim kampüs de sincaplarla doluydu. Bunlar biliyorsunuz yiyemediklerini gömerler, uzun vade düşünürler.

Bitcoin'lerini de aldıktan sonra soğuk cüzdanlarda taşırlar. Yemekleri gömdükleri yer belli olmasın diye toprağın üstünü örtüyorlar yapraklarla ve gömdükleri yerleri de hatırlıyorlar. Fındık kadar beyinle bu kadarı bile etkileyici zaten. Ama asıl ilginç kısım şu.

Toprağa yaşayarken başka bir sincap tarafından izlendiklerini anlarlarsa veya sizi sincap sanarlarsa yiyeceklerini gömmüyorlar. Panikleyip kaçıp gitmiyorlar da o yiyecekleri gömermiş gibi yaparak casus sincapları kandırmaya çalışıyorlar. Yani toprağı eşeliyorlar, bir şeyleri oraya iter gibi yapıyorlar. Sonra ıslık çala çala başka yere doğru gidiyorlar.

Casus sincaplar da aptal değil. Operasyon merkezini arıyorlar. Lanet olsun beni tanıdı. Kim bu kahrolası sincapa?

Özel eğitimle olduğu belli, diyor. Operasyon şefi de biraz duraksıyor ve ekliyor. Ta 1800'lü yıllarda zekanın sınıflandırılması birçok insanın hobisi haline gelmişti ama kimsede güvenilir bir ölçüt yoktu. Mesela ilk bölümden hatırlayacağınız Galton refleksleri ölçmeye çalışmıştı yokluktan.

Çünkü sinir sistemi hızlı tepki verenlerin daha hızlı düşünebilecekleri hipotezini deniyordu. Fena fikir değil aslında ama pek bir yere varamadı. Daha da yaygın bir hipotez, kafa tası büyüklüğüyle zeka arasındaki ilişkiydi. Onları da ölçüp içti, bir yere varamadı.

Biz genelde bu tarihsel olayları kişi merkezli anlatmaya alışığız. Dehaların isimlerini arka arkaya sıralıyoruz. Bir kronoloji veriyoruz. Bunu da tarihi öğrenmek sanıyoruz.

Benim genel bakışımsa kişilerin sadece birer sembol olduğu, esas öğrenilmesi gereken şeyin o dönemki büyük akımlar olduğu. 1800'lerdeki büyük akımlardan biri de zorunlu evrensel temel eğitimdi. Ki bu da kısmen eğitimi merkeze alan protestan reformunun, kısmen de milliyetçilik akımının bir sonucu. Neyse o taraflar başka konu.

Ama mesela ulus devletin doğum yeri sayılan Fransa'yı düşünün, devrim Fransa'sını. O sırada nüfusun sadece yarısı Fransızca konuşuyormuş. Yani Fransa Fransızların değil. Seküler eğitimin ulus bilincini herkese aşılayacak bir araç haline gelmesi için tam 100 sene daha geçmesi gerekecekti.

1800'lerin sonundan bahsediyoruz. Komik değil mi aslında? Bugün evrensel temel eğitimin olmadığı bir yer yok gibi. Ama fi tarihinden bahsetmiyoruz.

İşte daha Atatürk'ün doğduğu sene. İlk defa o zaman kız erkek tüm çocukların temel eğitimi zorunlu kılınmış Fransa'da. İngiltere'ye bakayım dedim aynı dönemde. Ertesi sene Atatürk 1 yaşındayken bir iş kanunu çıkmış.

Çocuk işçilerle ilgili ilk kanun bu. 9 yaşından küçük çocukların tekstil atölyelerinde çalışması yasaklanıyor. Güzel, okullara gitsinler. Ama sonra ekliyor, 10-12 yaş arası çocukların haftalık çalışma süresi 48 saat ile sınırlanacak.

13-17 arasındaki çocuklar ise haftalık en fazla 69 saat çalışabilecekler. İyi ki sınırlamışlar. Pazar günü de dahil olsa günde 10 saat ediyor ya. Bugün o yaştaki çocuklar ortaokuldalar.

Dediğim gibi fi tarihi değil bu. Neyse parantezi kapayalım. Fransızlar evrensel eğitimle birlikte anlıyorlar ki her çocuk aynı hızda öğrenmiyor. Özel ve ekstra eğitim alması gereken bazı çocuklar var.

Bunların belirlenmesi gerekiyor. Bunun da kararını Eskiden olduğu gibi fazla önyargılı, fazla dindar veya fazla duygusal olabilecek yerel otoritelere ve ailelere bırakmak istemiyorlar. Bilimsel bir test yapalım diyorlar, merkezi hükümet ve psikologlara çağrıda bulunuyorlar. Bir test oluşturmak işin kolay kısmı.

Asıl mesele akademik başarıyı önceden tahmin edebilecek bir test hazırlamak. Bunun için de çocukları bir süre takip etmek gerekiyor. 1905 yılında Bine ve Simon birçok deneme yanılma sonucu 30 farklı şeyi ölçen bir teste çıka geldiler. Sözel yeteneklerin epey önemli olduğu bu testlerin sonucunda tek bir puan almıyordun, onun yerine zeka yaşı kavramı vardı.

Eğer bir çocuk yaşıtlarının ortalamasından ilerideyse, Zeka yaşı da yüksek oluyordu. Hangi yaş grubunun ortalamasına yakınsa skorları, zeka yaşı o oluyordu. Biney aslında zamanının ötesinde biriydi. İsmini taşıyan testin zeka denen şeyin hakkını veremeyeceğini, günün birinde zekanın her boyutunu ölçebilecek olsak bile bu sonuçları tek bir düzleme indirip insanları sıralayamayacağımızı söylemişti.

Dahası zekanın tamamen kalıtsal ve sabit bir şey olduğunu da düşünmüyordu, zamanla değişebileceğini düşünüyordu. O sıralarda Stanford Üniversitesinde çalışan bir psikolog var, Thurman isimli, bunları dinledi dinledi, ya bırak hocam diyerek tam ters istikamete gitti. Ölçüm metodlarını değiştirdi biraz testin, sonuçları da tek bir puana indirgedi. Bugün bizim IQ olarak bildiğimiz şey, Intelligence Quotient, yani zeka oranı zeka katsayısı diyebiliriz.

Zaten bu işin doğal gidişatı standartizasyona doğruydu. Dönem Birinci Dünya Savaşı dönemi çünkü. O savaşın başlangıcında ABD ordusunda 9000 subay var hepi topu. Savaş bittiğinde kaç tane oluyor biliyor musunuz?

200.000. 4 senede bu kadar insan ağaçtan yetişmiyor. Bunları bir şekilde seçmen lazım kimi subay olarak yetiştireceksin.

Uzun süredir mevcut olan birliklerde zamanla bazı bireyler öne çıkabilirler, alaylı usulü. Ama bu kadar kısa sürede, bu kadar genişleyecek bir kuvvet için böyle organik yöntemler mümkün değil. Mümkün olsaydı bile zaten istenen bir şey olmazdı muhtemelen. Çünkü savaş giderek daha teknik bir hale geliyordu.

Alaylı olsun, okullu olsun, herkes sudan çıkmış balık gibiydi bu yeni savaş karşısında. Çünkü yüzlerce yıldır kullanılan süvari ve piyade hücumları artık saniyede 10 kurşun atabilen makinalı tüfekler tarafından tek kalemde bitirilebiliyorlardı. Yeni bir çağdı bu. Bu yeni nesil savaşı yönetecek de yeni nesil subaylar gerekiyordu.

Onların da yeni nesil yöntemlerle seçilmeleri gayet doğal. ABD'ye uyarlandıktan sonra Stanford-Binet diye anılan test, o dönemde tam 1.7 milyon askere uygulandı. Askerler her zamanki gibi denekler.

İlk geniş çaplı zeka testi uygulaması bu. Bu arada tabii askerlerin çoğu ne? Erkek. Dolayısıyla bunlar da hep erkekler üzerinden yürüyor.

Yani bir kere bu bakımdan toplumu temsil etmiyorlar. Bunun üstüne sosyoekonomik olarak da toplumu temsil etmiyorlar, garibanları temsil ediyorlar. Ama bazı sorular bu testteki dümdüz genel kültürü ölçüyordu, zeka ile pek alakası yok. Mesela Boston hangi eyalettedir?

Turquoise rengi hangi renge yakındır? Aşağıdakilerden hangisi bir ayakkabı markasıdır? Tyroid bezi nerededir? Bilmem ne savaşının tarihi nedir?

Böyle böyle sorular var. Hani aynı sosyo-kültürel arka plandan gelsem bile genel kültür yaşa bağlı arttığı için genç askerlerin düşük puan almaları da daha doğal. Bazı sorular bunları da değil, dil bilgisini ölçüyor. Yahut dizeler arasında kafiye bulman gerekiyor.

Halbuki aynı dili konuşanlar arasında bile telaffuz farkı var. Kafiye de telaffuza bağlı bir şey. Şaşırtıcı olmayacaktır. Meksikalılar, Güney Amerikalılar ve Zenciler özellikle düşük skor aldılar bu ilk testlerden.

Anası, babası hatta birçok durumda kendisi de okuryazar olmayan bu zavallıları böyle sözel ağırlıklı testlere sokup sonra aptal damgası basmanın aptallığı bize bariz geliyor ama onlara öyle gelmemiş. İşin aslı, eğitimli ve zeki olanlar için bile birçok soru resmen hatalıydı. Orduda uygulanan ilk test olan Army Alpha testinin interaktif bir versiyonu var nette. Bazı soruları paylaşayım sizle.

Şöyle diyor, neden çocukları okula göndermeliyiz? Seçenekler, çünkü onları yetişkin hayata hazırlıyor okul. Onları yaramazlıktan alıkoyuyor. Çocuklar çalışmak için fazla gençler.

Bence hepsi doğru. Yani ilk cevabın yetişkin hayata hazırlığın en fazla puanı kazandıracak cevap olduğu belli ama en yanlışı da o bence. Diğerleri de gayet geçerli sebepler. Bir başka soru, yağmur yağmıyor, eğer bitkiler ölüyorlarsa ne yapmalısınız?

Seçenekler, sularım, bir uzmana sorarım, daha fazla gübre koyarım. Sularım dememiz lazım ama bitkinin yağmur yağmadığı için öldüğünü nereden bileceğiz? Ben bir uzmana sorardım. Bir tane daha soru, bir ev çadırdan daha iyidir, çünkü daha pahalıdır veya daha konforludur veya ahşaptan yapılmıştır.

Seçeneklerimiz bunlar, üç tane. Bunların hepsi doğru olabilir ya. Ahşap pahalı bir şey mesela. Veya askerin yetiştiği mahalledeki evler çok kötü durumdadırlar.

Çadırdan iyi olduğu şüphelidir. İki tane daha soru vereceğim. Bunlar iyice saçma bence. Altın demire kıyasla para için kullanılması daha uygun bir madde.

Neden? Seçenekler. Çünkü daha güzel. Çünkü demir paslanıyor.

Çünkü altın daha nadir ve daha değerli. Yine bunların hepsi geçerli aslında. Güzellik önemli bir şey. Yoksa altından daha nadir şeyler de var.

Bir şey piyasada değerli kılan da sadece arzın kısıtlılığı değil, nadir olması değil. Ona rağbetin derecesi de buna etki ediyor. Son bir örnek vereyim. Bu da çoktan seçmeli kılığına girmiş bir ahlak felsefesi sorusu aslında.

Eğer bir manav size para üstünü fazla verirse ne yapmalısınız? O parayla şeker alırım. İlk gördüğüm fakir insanla paylaşırım fazla parayı. Üçüncü seçenek manava hatasını bildiririm.

Doğru cevap sonuncusuymuş. Örnek bir vatandaş olduğunuz için öyle yapmanız lazım ama ikinci seçenek bana hiç de fena gelmiyor. Manavına ve fakirine göre değişir. İşin kötü yanı şu ki, bu testler savaş zamanı aciliyeti yüzünden askeriyenin ister istemez kullanmak zorunda olduğu.

Savaş bitince de bıraktığı bir işe alım sınavı olarak kalmadılar. Bu kadar büyük bir deney yaparsanız bunun sonuçları üstüne kitaplar yazılır, kariyerler inşa edilir. En az bir nesil boyunca yetişen bilim insanlarını etkilersiniz. Burada da öyle oldu.

Thurman'ın çıkarımlarına göre demin saydığım o etnik grupların soyut düşünme kapasitesi yüksek değildi. Dolayısıyla eğitimde ayrıştırılmalılardı ve isyan etmeyecek işçiler olarak yetiştirilmelilerdi. Yani daha birkaç sene öncesinde yardıma muhtaç olan çocukları belirlemek için geliştirilmiş ve nüanslı biçimde yorumlanan testler şimdi bir sürü yetişkine veriliyor ve bildiğin ırkçı bir kas sistemine temel oluşturuyor. Artık esas işlevi bireylere yardım değil, kişiselleştirilmiş eğitim olanağı değil, yığınları sınıflandırmak.

E o sınıflandırmayı da zaten eski önyargılarına göre yapıyorsun. Bu işi daha da kötü yapan şey, o psikologların çoğunun zekanın tamamen kalıtsal ve tamamen sabit bir şey olduğunu düşünmeleriydi. Zaten böyle olmasa toplumun her alanına işlemiş ayrımcı politikaları da açıklamak çok zorlaşırdı. Pazar günü kiliseye gidip İsa'nın sevgi dolu, barış dolu mesajlarını dinleyen, sonra da doğalarına bu uygun diye köle çalıştıran insanlardı bunlar.

En azından ana babaları öylelerdi. Thurman mesela Kuzey-Güney Savaşı'ndan hepi topu 10 sene sonra doğmuş. Esas mevzu onun veya bunun kişisel inançları değil. O farklı düşünse başka birinin ismi öne çıkmış olurdu.

Mühim olan içinde bulundukları toplumun değerleri, kurumsal hafıza ve bilimin de bunlar tarafından şekillendirilmesi. Geçen bölümden hatırlıyorsunuz, bu iş bu noktada kalmayacak zaten. Göçmen gruplar yalan yanlış stereotipleştirilecekler birkaç sene sonrasında. Vatandaşlar zorla kısırlaştırılacaklar.

Bir nesil içinde de Nazi rejiminde resmen bir ölüm kalım testi olarak kullanılacaktı bu testler. Öjenik'in 2. Dünya Savaşı ertesi tabulaşmasını görmüştük ama IQ testleri bu kaderi paylaşmadılar. Hatta tam tersine yayıldılar.

Bu da ilginç bir problem, üstünde düşünmeye değer. Eminim ki Öjenik'in ekonomik getirisi daha somut olsaydı hiçbir ahlaki çekince onun uygulanmasına engel olmazdı. Ama Öjenik belirsiz ve uzun vadi bir proje. En azından bir nesil muhtemelen daha fazla beklemen gerekiyor, herhangi bir sonuç görmek için o da ve çok geniş ölçekte yapman gerekiyor illa.

O kısırlaştırma programlarında hepi topu 60 bin kişiden bahsettik. Onlarca sene devam etmesine rağmen. O dönemde ABD'nin nüfusuna ne oldu? 100 milyondan neredeyse 250 milyona geldi.

60 bin dediğin okyanusta su damlası. tam tersine anlık, bir kurum, okul, şirket neyse artık bunların açısından çok çabuk getirileri var. Çünkü hangi adayı işe almam lazım, hangi öğrenciyi kabul etmem lazım, kimi terfi etmem lazım bu sorulara cevap verdiği düşünülen sihirli bir sayı. Birkaç saat içinde elinde.

O yüzden ekonomide daha verimli olma baskısıyla yaygınlaşıyor bu da. İlla en iyileri işe alalım demek değil bu arada bu baskı. Bazı işler için mesela hem taban hem de tavan IQ puanı belirlenmiş. Ona aşanlar işe alınmıyorlar.

Motivasyon kaybı yaşayıp erken istifa edebilirler. O ana kadar onlara yaptığımız yatırım da heba olmuş olur. Verim, verim, verim, verimli olma baskısı yüzünden her yere yayılıyor. Her sene milyonlarca kişi, özellikle de okul çağı çocukları test ediliyorlar.

Testler de çeşitleniyorlar. Bugün 200'ün üzerinde farklı IQ testi varmış. Ama altın standart Weskler testleri. Yetişkinler ve çocuklar için ayrı testler var.

Şu anda dördüncü versiyondalar. 10 tane alt testten oluşuyor. Ve sözel algılama, akıl yürütme, kısa dönem hafıza ve işlem hızı alanlarında ayrı ayrı skorlar veriyor. Bir de genel bir skor veriyor.

Eski testlerde yetişkinleri birbiriyle kıyaslamak daha zordu ama Veskler bu işe basit bir çözüm bulmuş. İnsanların performansları bir çan eğrisini andırıyor. Çoğunluk ortada birbirine yakın, azınlıkta uçlarda. Öyleyse büyükçe bir grup insan teste sokulsun, sonra bunların sonuçları ortalama 100 olacak şekilde normalize edilsinler.

Standart deviasyonu da 15 puan yapalım. Bu ne demek? O testi alacak insanların neredeyse 3'te 2'si, %68'i 85 ve 115 puan arasında olmalı demek. Puanlamayı öyle bir ayarlayalım ki işte insanlar bu şablona otursunlar.

Zamanla diğer testler de bu yönteme geçtiler. Dolayısıyla IQ skoru mutlak bir ölçü değil, bir kıyas. Normalizasyon için kullanılmış olan gruba göre daha iyiseniz 100'ün üstünde olacak skorunuz. Ama ya o grup sizin gibileri yeterince temsil etmiyorsa?

Birinci Dünya Savaşı'ndaki testlerin yaptığı hataları tekrarlamayacaktık artık değil mi? Yani 1970'lere gelmişiz. Tekrarlamayız herhalde, değil mi? O kadar iyimser olmayın.

Bir sonraki bölümde, ki onu da kaydettim hiç bekletmeyeceğim sizi, modern testlere geleceğiz. Pek muhterem, pek zeki patronlarıma teşekkür etme vakti geldi. Ceren Durgun bu ay aramıza katılmış. Çok sağ olasın.

Son bölümde kaldığım yerden devam. Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben, Bora Demiralan, Ömür Uluaş, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Uğur Gökdolga, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz ve Bülent Boyacı. Bugün sen de duralım Bülent. Diğer tüm patronlar, tüm dinleyenler, tüm sincaplar, Birinci Dünya Savaşı'nda o teste almış tüm askerler.

Hepinize teşekkür ederim. Yakında görüşeceğiz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)