
3.604 kelime · ~18 dk okuma
Selam Fularsızlar. Bugün AGES'e hayat ve emeklilik sponsorluğundayız. Emeklilik konusu için de çok güzel bir gün. Çünkü şu an normalde kayıt yaptığım yerde değilim.
Emekli hayatı yaşanan bir göl kenarındayım. Ama göl kenarı deyince böyle şahane bir manzara hayal etmeyin. Aslında arabanın içindeyim. Çünkü Fularsız Enterliği'nin ilk bölümünü kaydettiğim yer burası.
Aile saadeti yaşamaya geldik. Şu anda ev içinde her türlü şey koşturuyor. Köpekler, çocuklar, cik cik cik böcekler. Biraz sessiz olsun diye arabanın içine girdim.
Çok komik bir durumdayım şu anda. Keşke videolu çekseydim bunu. Bu sponsorlu içerikleri hakkında da kısa bir hatırlatma yapayım. Epey zaman geçti sonuncusundan beri.
Benim bu konulardaki duruşum belli. Bir milyon dolar verene ruhumu satıyorum. Ne yazık ki kimsede o kadar para olmadığından biz de bazen sponsor alıyoruz. Bu iki şey demek konuyu belirliyorlar ve o bölüme bir daha herhangi bir spot reklam alınmıyor.
Yalnız bölümün kendisinin dev bir reklama dönüşmemesi için şirket profili falan yapmıyoruz bölümlerde. Yani kuruluş hikayesiydi, pazar payıydı, CEO'larının dünyayı ele geçirme planlarıydı. Bunlar bizim işimiz değil. Biz daha ziyade alakalı bir tema üstünde anlaşıyor, herkesin yıllar sonra da faydalanacağı içerikler yapmaya çalışıyoruz.
O yüzden bugün emeklilik kavramından bahsedeceğim. Emeklilik nasıl ortaya çıkmış, nasıl değişmiş? Bu konu beni kişisel olarak da ilgilendiriyor çünkü muhtemelen standart bir emekliliğim olmayacak. Toplam 3 ülkenin sosyal sigorta sistemindeyim şu ana kadar ama hiçbirinden maaş alamayacağım bu gidişle.
Kurumsal bir emeklilik planım da yok artık. Kısacası eski usule dönüyorum kendi çapımda. Kafam çalıştığı sürece ben de çalışacağım. Belki siz de aynısını planlıyorsunuz.
Bu gidişle emekli olabilecek misiniz? Hatta olmalı mısınız? Bunları konuşuruz. Emekliliği işi gücü bırakıp bir köşeye çekilmek kadar geniş tanımlarsak herhalde bu işin tarihi ilk insana kadar gidiyordur.
Ama bu nadir bir şeydi. Üretmeden yaşamak toplumun kalanı için büyük bir yük sonuçta. Üretim fazlası verdiği için buna imkan tanıyan yerlerde dahi sosyal olarak dışlanmana sebep oluyordu çoğu zaman. Dolayısıyla insanlar ölene kadar veya elden ayaktan düşene kadar çalışıyorlardı.
Zenginler dahil. Hani onların işleri ağır olmasa bile topraklarını, tarlalarını yönetmeye devam ediyorlardı ölene kadar. Hadi bunların tarihini bilmek zor iş ama kralların tarihini hepimiz zorla öğreniyoruz okullarda. Oradan hatırlayın, birçoğu ölene kadar kral veya sultan.
Emekli olup işi gücü çocuğuna bırakan, buna da zorlanmadan yapan, gönüllü olarak bunu yapan çok az kral var. Tek tük durumları geçip bir sistem olarak emeklilik kavramının izini süreceksek tüm yollarda olduğu gibi bu yolda Roma'ya çıkıyor. Bugün savaşa garibanlar gider ama eskiden tam tersi geçerliydi. Hali vakti yerinde erkekler bu sayede statü yarışına giriyorlardı bir nevi.
Zaten savaşların ölçeği küçük ve süreleri de kısa. Dolayısıyla öyle sürekli ordu gibi, asker maaşı gibi kavramlar yoktu. Fakat Cumhuriyet döneminin son demlerinde ordu profesyonelleşti ve bu iş bir meslek haline geldi. Yıllar süren seferlere çıkıyordu askerler artık.
Julius Caesar'ın Gaul seferi mesela 8 sene sürmüştü. Onun 2 sene öncesinde komutasına giren ve en çok güvendiği askerler olan 10. Lejyon bu seferdeki tüm muharebelere katılmış. Ta İngiltere'ye kadar gitmişler.
Sefer bittiğinde de işleri bitmiyor. Bu sefer de Sezar'ın iç savaşına katılıyorlar. Roma'nın imparatorluğa dönüşmesinin önemli bir dönüm noktası. M.Ö.
61 yılından 45'e kadar, 45'te dağıtılıyor bunlar. 16 sene boyunca neredeyse aralıksız savaşmış olan birkaç bin kişilik bir gruptan bahsediyoruz. Şimdi bunları nasıl dağıtacaksın, nasıl evlerine göndereceksin bunca seneden sonra? Ne yapacaklar dönünce onlar?
Birinin yanına çırak olarak girip çalışacaklar mı? Bu askerlere genelde hizmet süreleri bitince toprak veriyorlar. 10. Lejyon adı Güney Fransa'dan toprak dağıtmışlar.
Tabii bu toprağın belli bir büyüklüğü yok. Her toprakta aynı şey yetişmiyor aynı verimlilikte ama hizmet sürene ve rütbene göre bir şey ayarlıyorlar. Onca savaş sonrasında hala beden ve kafa sağlığının yerindeyse işçilerle birlikte süreceğin bir toprağın oluyor kısacası. Bu iş bir nesil içinde, Augustus Cesar'ın döneminde bir sisteme oturtulmuş.
M.Ö. 13 yılındayız. Giderek artan ayaklanma ve darbe girişimi tehlikesine karşı bir emeklilik sistemi öneriyor lejyonerlerine.
Bunun bir şartı var tabii, 20 yıl aktif görevde kalmaları gerekiyor, 5 senede rezerv birliklerinde. ama bu süreyi doldurmuşlarsa yaklaşık 13 senelik maaşlarına denk olacak bir ikramiye alıyorlar. Sonuçta 20'sinde orduya girmiş olsan ve 45'inde emekli olsan toplamda minimum 38 senelik maaş kazanmış oluyorsun o noktaya kadar. Herhalde bu ölene kadar çalışmama lüksü sağlamıyordur kimseye ama bir emeklilik ikramiyesi anlayışı oturmuş bu sayede.
Bir sonraki emeklilik çeşidi dul fonları. Almanya'da bir bölgede 1600'lü yılların ortalarında ilkin ruhban sınıfının dulları için, sonrasında da öğretmen dulları için bir fon oluşturulmuş. Daha sonra dulları değil, çalışan erkekleri de kapsamaya başlıyorlar itfaiye, öğretmen, polis gibi meslekler için. Ama bizim anladığımız anlamda evrensel bir emeklilik programı için ta 1800'lerin sonunu beklemek gerekti.
Yine Almanya'da ortaya çıkıyor, öncülük etmişler. Tarihin bir cilvesi, o emeklilik hakları solcuların hızını kesmek isteyen muhafazakarların şahı Bismarck'ın fikri. Ve bu konuyu araştırırken beni en çok şaşırtan şeylerden biri emekliliğe karşı direnç oluyor. Yani insanların direnci.
Birçok sanayileşmiş ülkede esas sorun emekli maaşlarını ve ikramiyelerini finanse etmek değil, insanları emekliliğe ikna etmek. Yani insanların hem ekonomik endişeleri var hem de hiçbir şey yapmadan hayatlarını geçirmeyi hayal edemiyorlar. O kadar yabancı bir konsept ki bu. Babaları, anaları hiç kimse yapmamış.
Öyle medyada yok. Televizyondan bakıp da görecekleri böyle emekli hayatı yaşayan insanlar da yok. Ama o dönemde Bismarck'ın derdi genç işsizliği azaltmak ve bu sayede solun daha da popülerleşmesini engellemek. Genç işsizliği azaltmak için de yaşları emekliye zorlamak gerekiyor.
Bunun için sakatlara ve ihtiyarlara devletin bakması gerektiğini savunmuş 1880'lerin başında ama ancak 1889'da yeterince siyasi kredi elde ediyor ve bir emeklilik sistemi kurabiliyor. 70 yaşına gelenler bu sisteme göre zorla emekli edilecekler, maaş bağlanacak onlara. Ama ortalama yaşam süresi ne kadar? O da 70.
Bu emekliliği sonradan 65'e indirdiler gerçi. Birçok yerde de bu standart oldu. Bu arada bu dengi ABD'de daha da beter. Orada devlet bu işi elini 1935'te atıyor.
Ondan öncesinde başka şeyler var. Mesela American Express'in özel emeklilik paketleri var insanlara sunduğu. Sigorta gibi düşünün. 1875'te başlamışlar bu işe.
Daha sonraları da demir yolları ve petrol gibi endüstrilerde çalışanlara o şirketler bir emeklilik paketi sunuyorlar. Zaten o zamanlar bu sektörlerdeki şirketler devlet gibiler. İşçiler şirket kasabalarında kalıyorlar, şirket okullarında okuyorlar, şirket hastanelerinde tedavi ediliyorlar. İhtiyarladıklarında da şirket tarafından bakılmaları doğal.
Ama işte zamanla devlet büyümüş, bu konuya el atmış, sosyal güvenlik sistemini kurmuş. Bu sistemde de emeklilik yaşı 65 ama o dönem ABD'de erkeklerin yaşam süresi ortalama 58. Özellikle erkeklerinki önemli çünkü pek az kadın çalışıyor. Yani birçok erkek bir kere bile emeklilik maaşı alamadan ölmüş.
Ama o nesilden sonra işler epey değişiyor. 1960'a gelindiğinde ortalama yaşam süresi 70'e çıkmış. Şu an neredeyse 80. Yani birçok ülkede sistemin kurulduğu ve sihirli yaş olarak 65'in belirlendiği zamandan beri inanılmaz bir değişim var.
Daha fazla insan ömrünün daha uzun bir süresini emekli olarak geçiriyor. Buraya kadar özetle, emeklilik anlayışı önce askerlere ikramiye olarak, sonra dullara fon olarak, sonra genç işsizlerin devrim yapmasını engellemek amacıyla yaşlılara bir nevi rüşvet olarak gelişmiş. Tüm bu süreç boyunca toplumun az bir kesimini etkilemiş ama son yüzyılda öyle bir hale almış ki tıpkı ilk öğretim gibi daha önce olmayan ama şimdi insan hayatının standart dönemlerinden biri haline gelmiş. Emeklilik hayatı diye bir şeyin de ortaya çıkmasının ilginç sonuçları var bu arada.
Mesela ABD'de değişik şehirler, hatta eyaletler emeklileri kendilerine çekmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Piyasa mantığının sınırı yok tabii. Burada Florida öne çıkmış. Ta 100 sene öncesinden beri kendilerini bir emekli cenneti olarak pazarlamaya girişmişler.
Bunların da mesajı şu, sizler hayatınız boyunca eşek gibi çalışıyorsunuz arkadaşlar. Önce eğitim kredilerinizi ödüyorsunuz, sonra 30 senelik morgacı alıp onları ödemeye başlıyorsunuz. Öyle Avrupalı kuzenleriniz gibi de zırt pırt tatil yapmıyorsunuz. Ama işte nihayet emeklisiniz veya emeklinize yaklaştınız.
Kendinizi ödüllendirmenin zamanı geldi. Bakın gayrimenkul fiyatları veya borsa uzun dönemde sürekli artmış. O yüzden birikmiş zenginliğiniz vardır. Gelin bu zenginliğinizi alın, buraya taşın, buradan bir ev alın.
İklimimiz güzel, yaşamımız rahat. Hayatın tadını çıkarın, ölmeden o paraları da ezin. Yani bu iş benim yorumuma göre tabii bu. Amerikan rüyasının bir parçası haline gelmiş ve o rüyanın da geri kalan kısımlarını ayakta tutuyor.
Sağlamlaştırıyor. Normalde bu kadar zengin bir ülkenin insanlarının bu kadar az işçi hakkını mesela tahammül etmemeleri lazım. Ama işte o emeklilik rüyasına da inanıyorlar. Cennet vadi gibi geliyor.
Bu dünyada çektiğin acıların karşılığını Bahamalarda, Florida'larda alacaksın. Tüm gün yatarak, kokteyl içerek, golf oynayarak, kruz gezilerine giderek, neyse artık. Emeklilik demek, önceki 40-45 senenin acısını çıkarırcasına, eğlenceden eğlenceye, tüketimden tüketime koşmak demek. Tabii bel ağrıları ve sağlık engelleri izin verdiği sürece ama orasını pek düşünmeyin siz.
Şemsiyeli, renkli kokteyllere odaklanın. Orası iyidir. Şimdi biz rüyadan uyanıp gerçek dünyaya bakalım. Bu tip bir emeklilik anlayışı sürdürülebilir değil.
Hem devletin maliyesi açısından sürdürülebilir değil, hem de kişisel mutluluk açısından. Devlet açısından her ülkede aynı üç başlı sorun var. Vergilendireceğin vatandaş azalıyor, ödüllendireceğin yani emekli maaşı dağıtacağın vatandaş artıyor, vermen gereken ödülün de miktarı artıyor. Hepsini böyle tek cümleye sıkıştırınca arka arkaya kafa karıştırıcı olabilir ama gayet basit mesele.
Baştan başlayalım. Öncelikle bu sistem nesiller arası bir anlaşma aslında. Sen şimdiki harcamalarından kısıntı yapıp yaşların bakımını finanse ediyorsun ki zamanı gelince genç nesiller de sana baksınlar. Bu sistem bir kere dengeye oturdu mu gayet güzel bir şekilde ilerler.
Ama sistemin hiçbir bileşini dengede kalmıyor, sorun o. Bir kere insanlar daha az çocuk sahibi oluyorlar ve daha uzun yaşıyorlar, o yüzden nüfus yaşlanıyor. Bunu ölçen ortanca yaş diye bir kavram var mesela. Ortalama değil, ortanca.
Ben doğduğumda Türkiye'nin ortanca yaşı 20'nin altındaydı. Yani nüfusun yarısından fazlası 20'den gençti. Şimdi bir düşünün, 20 ile 100 yaş arası diyelim mesela maksimum için. 20 ile 100 arası bütün insanları toplasanız her biri başına 0 ile 20 yaş arası biri düşüyor.
Ben de onlardan biriydim. Bugün ortanca yaş 32. Bir bu kadar daha değişim olursa neredeyse Almanya ve Japonya'yı yakalayacağız. Emeklilik ile daha da doğrudan alakalı bir veri.
65 yaş üstü insanların oranı. Buna yaşlı nüfusu da deniyor. Ben doğduğumda yine Türkiye'nin yaşlı nüfusu %5'ti. %5'in altındaydı.
Bugün %10'a dayanmış. 2040'ta %16, 2060'da %22, 2080'de %25 olacak. Yani kabaca uzun bir ömre sahip olacağımı farz edersem bir ömür içinde 20 kişiden birinin yaşlı olduğu bir toplumdan 4 kişiden birinin yaşlı olduğu bir topluma dönüşmüş oluyoruz. Tabii TÜİK'in bu tahminleri mülteci akınının ne kadar göz önüne alıyor bilmiyorum ama onlar dahi bu trendi değiştiremezler.
Sadece geciktirirler. Şimdi sorun şu. Ortanca yaş ve yaşlı nüfus oranı arttıkça çalışan nüfus oranı azalıyor demek değil mi? Emekliye dağıtacağın para çalışanı yarattığı değerden çıkmalı.
Buna da aktif pasif oranı deniyor. Sosyal güvenlik sistemini finanse eden çalışanların, sigortalı çalışanların o sistemden ödeme alanlara oranı bu. Amerika'daki sistem 1935'te kurulmuştu hatırlarsanız. Bir 10 sene sonrasına bakın, 45'teki aktif-pasif oranı 41 idi.
41 kişi katkı sağlarken 1 kişi ödeme alıyordu. Tabii sistem yeni kurulduğunda bu kadar yüksek bir oran olması normal. Bu dönemlerde zaten kasayı dolduracaksın ki sonradan rahat edesin. 60'ta bu oran 5'e düştü.
70'te 4'ün altına düştü. Zaten 70'lerden 2000'lere kadar 3,5 civarında seyrediyor. Bugün 2,7. Türkiye'de ise şimdiden 2'nin altında.
Ve Türkiye'deki yaşlı nüfus demin dediğimiz gibi bir nesil içinde ikiye katlanacak. O zaman durum ne olacak? Tüm bunlara ek olarak emeklilerin beklentileri ve sağlık masrafları da artıyor. Yani teknoloji sayesinde karşılaştıkları sağlık sorunları giderek daha az öldürücü oluyor.
Daha uzun yaşıyorlar. Daha uzun yaşadıkları için daha çok sağlık sorunuyla karşılaşıyorlar. Mesela bugün Türkiye'de 65 yaşına ulaşan bir kişinin kalan yaşam süresi erkeklerde ortalama 16.3 yıl, kadınlarda 19.6 yıl.
Yani emekli olabilen birinin, bir kadının ortalama emeklilik süresi 20 sene. Şimdi bu sistemin iflas etmemesi için yapabileceğin şeyler sınırlı. Katkı payını yani vergiyi arttırabilirsin gerek çalışandan gerek işverenden. Emeklilik yaşını yükseltebilirsin ki bu her yerde kaçınılmaz zaten.
Bir de genç çalışan nüfusunu arttırmayı deneyebilirsin. Geçen yüzyıldaki belki de en önemli değişim, sadece konumuz açısından değil, birçok konu açısından en önemli değişim, kadınların iş gücüne toplu halde katılmalarıydı. Ondan önce çalışmıyorlardı demek değil bu, iş yapıyorlardı ama artık birçoğu kayıt altında, daha verimli, daha üretken oldular. Bu da sosyal güvenlik sistemlerine büyük katkı sağladı.
Ama bu bir kerelik bir katkıydı. Bir daha böyle bir şey olmayacak. İş gücün bir anda ikiye katlanmayacak bir daha. Robotlar olmadığı sürece tabii.
Potansiyel destek oranı diye bir şey var. Oraya bağlayacağım konuyu. 20-64 yaş arası nüfusu yaşlı nüfusa oranlıyor. Yani şu anda çalışan değil ama çalışabilir olan teorik olarak.
O nüfusu düşünelim en ideal senaryoda eli iş tutabilen herkesin kayıtlı işi olursa aktif-pasif oranı ne olur? Bunu cevaplamaya çalışıyor. Dünyanın en yaşlı nüfuslarından biri Almanya'da. Oradaki potansiyel destek oranı 2.9.
bu yüzyılın sonunda yarıya inecek. Yani en ideal şartlarda bile 1.4 çalışana 1 emekli olabilir. Gelişmiş ülkeleri bir kenara bırakalım, genç nüfuslu ülkelerdeki çöküş daha da dramatik.
Aynı dönemde, aynı veriyi karşılaştırırsak, Çin 7.8'den 1.8'e iniyor. Brezilya 8.6'dan 1.5'e,
Hindistan 11'den 2.3'e düşüyor. Her ülkedeki emeklilik sistemi ve emeklilik anlayışı çok büyük değişimlere gebe. Her halükarda böyle bir dünyada yetişen ve deminki verilere de bu kadar kolayca ulaşabilen insanların emekliye bakışı önceki nesillerinki gibi olmayacaktır.
O Florida masallarıyla şu verileri kıyaslayın bakın. Bugün Amerikalı çalışanların neredeyse %90'ı konforlu bir yaşama yetecek kadar parayla emekli olabileceklerine dair güven duymuyorlar. 10 kişiden 9'u. Yarısından fazlası oturup hesaplamamış bile ne kadar kazanç gerekli diye.
Çeyreğinin hiçbir birikimi yok. Hadi onlar belki gençtir diyebiliriz. Sadece 55 yaş üstündekilere bakarsak bunların yarısının 50 bin dolar birikimi yok. 50 bin doları şimdi Türk parasına çevirince çok büyük meblağ ediyor tabii de.
O bizim fakirliğimiz. Tabii Türkiye'nin şu anda yaşadığı kriz esnasında normal emeklilik hesaplarının geçerliliği yoktur. O yüzden bunu daha uzun vade, daha genel geçer bir yaklaşım olarak görün. Emeklilik işlerini 50 yaşında düşünmeye başlamışsanız geç kalmışsınız demek.
Burası çok bariz. Erken başlamanız lazım ama burada size birleşik faizin gücü konulu bir sunum yapmak istemiyorum. Hepimizin kafası basıyordur. Bir yatırımı ne kadar erken başlatırsan o kadar iyidir.
Önemli olan kısım şu, bunun amacı illa zengin olmak değil. Yani 65'inde 1 milyon dolar biriktirmiş olayım. Amerika'daki klişe oydu çünkü yıllardır. Sonra da işte gideyim kokteylleri hüpleteyim.
Tek amaç bu değil. Daha mütevazi bir hayat ama daha erken emeklilik. Bu giderek popüler olan bir hedef oldu. Hatta bu işe gönül vermiş oluşumlardan biri de ve son zamanlarda çok yayıldı, FIRE diye bir hareket.
Financial Independence, Retire Early demek. Yani Finansal Özgürlük, Erken Emeklilik. Bu spesifik bir yatırım tavsiyesinden çok yaşam stili hareketi aslında. Kısacası diyorlar ki kamusal sisteme bel bağlayamayız, kendi başımızın çaresine bakacağız.
Ömür boyu aynı işte çalışmak da istemiyoruz. İlk adım çıkış yolundaki tüketim kültürüne ters gidip tutumlulukla para biriktirmek. Şöyle bir hesap yapıyorlar. Normalde önerilen %10'luk tasarruf payıdır.
Kazancının %10'unu tasarruf edeceksin. Bunu yaptığını düşünelim ve işi bırakınca aynı hayat standardını devam ettirmek isteyeceğini düşünelim. Yine normalde bu aslında %80'dir. Yani çalışırkenki hayat standartın harcamalarının %80'i emeklilikte hedeflenir.
Biz basit olsun diye aynı hayat standartını hedefleyelim. Öyleyse diyorlar, bir senelik emeklilik için bizim 9 sene çalışmamız gerekecek. Yani 10 sene emeklilik mi yaşayacaksın? 90 sene çalışman lazım.
E bu mümkün değil. Ama tasarruf oranını arttırırsak, mesela %50 gibi bir tasarruf oranı tutturabilirsek çalıştığın her sene emeklilikteki bir seneni finanse edecek. Tabii bu alt gelir grupları için gayet manasız bir tavsiye. Onların tasarruf edecek hali yok zira.
Ama orta sınıftaki bazı insanlar için gençlik yıllarında tüm lükslerden ve birçok da konfordan kaçınarak daha erken emekliliği hedeflemek mümkün. İkinci adımı bu işin, bu birikimleri yastık altında tutmamak lazım. O zaman çünkü enflasyona kurban gidiyorlar. Onun yerine yatırımlara yönelteceksin.
Pasif gelir elde edebileceğin bir duruma gelmek amaç. Bazıları gidip işte ucuz bir arazi alıp onun üstünde ev yapıyorlar kendileri. Do it yourself hareketiyle de çok örtüşüyor çünkü bu insanların hareketi. O şekilde bir bağımsızlığa ulaşmaya çalışıyorlar ama illa buna gerek yok.
Geleneksel yatırım araçları da olabilir. Bu uğurda çok sık tekrarlanan bir şey var. Yüzde dört kuralı. Yüzde dört, emekliliğinde hedeflediğin hayat standardını devam ettirebilmek için birikimlerinden her sene çekebileceğin miktarı belirtiyor.
Önce emeklilik hayatıyla kastettiğin şeyi belirlemen lazım. Part time mı çalışacaksın? Kendi işine mi odaklanacaksın? Yan gelip yatacak mısın?
Dedim ya ben mesela çalışmayı tamamen bırakmayı planlamıyorum. Podcast ve kitap işi kafam muşmuluya dönene kadar yapmak isteyeceğim bir iş. Belki 10 sene sonra çok sıkılmış olurum, yorulmuş olurum ama o boşluğu başka bir şeyle doldurmaya çalışırım kesin. O boşluk öyle yan gelip yatarak, kokteyl içerek dolmaz.
Neyse siz de bu emeklilikle kastedilen hayatı somut olarak belirleyin ki bu hayatta gerekecek geliri tahmin edebilirsiniz. Gereken masrafı tahmin ettin mi, gereken toplam birikimi de tahmin etmiş oluyorsun. Eğer en az 30 sene boyunca böyle yaşamak istiyorsan masrafını 25 ile çarpacaksın çünkü bu birikimden senelik %4 çekerek yaşayabilmelisin. Bu rakam Trinity Study denen bir çalışmadan gelmiş.
Birçok yatırım çeşidinin simülasyonunu yapmışlar ve her sene %4'ü aşmadığın sürece paranın en az 30 sene dayanması neredeyse garanti. Bunu bulmuşlar. Diyelim ki mesela part time çalışacaksın ama oradan alacağın para yetmeyecek. Ekstradan sana 1000 Euro lazım.
Senelik 12.000 Euro harcayacaksın demek. Bunu da her sene enflasyona göre arttırmalısın bu arada. Bunu da hesaba katıyor araştırma.
Dolayısıyla 300 bin euroluk bir birikim elde edebilirsen 50'sinde emekli olup 80'e ne kadar geçinebilirsin. Sonrası biraz şansa kalmış. Yani paran bitmiş de olabilir, aynı paran devam ediyor da olabilir. İşin o kısmı değişiyor.
Bu 300 bin euro geleneksel olarak hisseler ve bonolar karışık oluyor. Eğer daha ziyade hisse ağırlıktaysa, mesela %75'e 25 gibi bir oran varsa tabii volatilite daha yüksek oluyor. Yani bazı seneler çok kaybediyorsun, bazen çok kazanıyorsun. Ama disiplinini koruduğun sürece, %4'ü aşmadığın sürece uzun vadede o yatırımın getirisi de fazla olacak, seni epey idare edecek.
Şimdi bu yaklaşıma epey eleştiri gelmiş. Bir eleştiri ekonomi odaklı. Bu plana başladığın ilk senelerde şansına borsa kötüyse ve sen bunu adapte olmadan böyle %4 çekmeye devam edersen epey dezavantajlı oluyorsun. Çünkü daha sonradan borsa yükselişe geçse bile senin elinde bunu değerlendirecek daha az kaynan kalmış oluyor.
Şansına ilk senelerde borsa iyiyse bu sefer yaşadın. Yani o bir sene erken veya geç başlaman inanılmaz farklar yaratabiliyor. Mesela paranın tamamen bitmesiyle milyon dolarlara çıkması kadar fark oluşmuş tarihsel verilere göre simüle edildiğinde. O yüzden baya bir şansa kalmış bu iş.
Benim ekonomi dışında da eleştirilerim var birkaç boyutlu. İlki en bariz olanı. %50 tasarruf demek çok kazanmıyorsan hayatını yaşayamamak demek. Şimdi senin en güzel zamanların 20'lerin, 30'larınsa mesela.
Bu yaşları gerçekten yaşayamıyorsun. Hani demin dedim mutlaka tasarrufa başlayın erkenden diye ama onun da bir oranı var. Yani mesela 40 ile 80 yaş arası hayatınızı biraz daha rahatlatmak için 20-40 yaş arası hayatınızı epey karartmak mantıklı mı? İkinci eleştirim de şu, tam da size yetecek kadar birikim elde etme üstüne kurulu bir hesap bu.
Yani öldüğünüz gün birikiminiz sıfırlanmış olsa bu sisteme göre optimum hesabı yapmışsınız demektir. Mümkün olan en erken zamanda emekli oldunuz ve parasız kalmadınız. Ama siz bir tek kendiniz için mi yaşıyorsunuz? Etrafınıza yardım etmek istediğiniz insanlar olacaktır, genç yaşlı.
Belki beklenmedik şeyler oldu. Size de oldu, başkasına da oldu. Yakınlarınıza destek olabilecek konumda olmalısınız. Hem de öldükten sonra da birilerine bir şey bırakabilmek güzel.
Yani bu hesabı yapacaksınız. Bence ona göre bir pay bırakarak yapmak en azından daha mantıklı. Çünkü bizler tek başına yaşayan canlılar değiliz. Bir düzlüğün ortasında tek başına dikilmiş ağaçlar değiliz.
Birbirimize destek oldukça da mutlu oluyoruz. Senin sonuçta maksimize etmeye çalıştığın şey mutluluk ve konfor. Son olarak ilgimi çeken bir araştırmadan bahsedeyim. Az önceki istatistiklere benziyor ama ben bunu sona sakladım bir sebepten ötürü.
18-34 yaş arası genç yetişkinlere sormuşlar birçok ülkede, emekli olabileceğinizi düşünüyor musunuz? Yahut ölene kadar çalışmayı mı bekliyorsunuz? Bu soru hem sisteme güveni hem de çalışma hayata sevgisini ölçüyor. Ortaya karışık yani.
O yüzden tam böyle nedensel ilişkiler kurulamaz ama ülkeler arasındaki farkı görmek açısından değerli. Japonların üçte birinden fazlası ölene kadar çalışmayı bekliyor, genç Japonların. Çin'de bu oran beşte bir, Yunanistan'da yüzde on beş ve Yunanistan en yüksek ülkelerden biri Avrupa'da, Almanya'da onda bir. İspanyollar ayrı bir dünyada yaşıyorlar.
Sadece %3 evet demiş. Şimdi %3 nere? Japonya'daki %37 nere? Japonlar niye böyleler diye düşünürken National Geographic'te çıkmış bir yazı okudum.
Okinavalılar hakkında, onlar uzun yaşıyorlar ya. Uzun yaşama sırlarıyla alakalı böyle sayısız makaleden biri olarak başlamıştı. 100 yaşını geçmiş insanların alışkanlıklarına bakıyorlar işte. Az yiyorlar, %80 doymuş hissettiklerinde yemeği bırakıyorlar, diyetleri sağlıklı.
Bir de küçüklüklerinden beri muay dedikleri bir sosyal arkadaş grubuyla yetişiyorlar ve beraber yaşlanıyorlar. Çevreye bağlılık önemli. Ve şunu ekliyor, emekli olmuyorlar diyor. Yani iş değiştirebiliyorlar, iş yükü azalıyor ama tamamen çalışmayı bırakmak diye bir şey yok.
O kadar yok ki emeklilik için kullandıkları bir kelimeleri bile yok. Yazar onun yerine iki gaye kavramına odaklanmış. Yani yaşam amacına, sabahları yataktan kalkmana sebep olacak bir şeye odaklanmış. Ve bunu soruşturuyor.
7 senelik bir araştırmadan bahsediyor. 10 binlerce yetişkin üstünde yapmışlar bu araştırmayı. 2 gaye sahip olduğunu söyleyenlerin %95'i o 7 sene sonunda halen hayattalardı. 2 gayesi olmayanların ise sadece %83'ü hayatta kalmış.
Dolayısıyla iyi bir emeklilik hayatı için bir sosyal çevren olacak, yataktan kalkma sebebini olacak, zihnini zinde tutacak yeni şeylerle uğraşacaksın ve kendini de mümkünse daha büyük bir şeyin bir parçası olarak hissedeceksin. Bu illa tabi dini olmak zorunda değil. Seküler bir grubun da, bir amacın da parçası olarak hissedeceksin. Böyle bir çıkarım yapmışlar.
Ben bu bakış açısını finans dünyasının gerçeklerinin ötesinde olarak görmüyorum. İkisinin de el ele gideceğini düşünüyorum. Yani hesabını, kitabını yap ama hiperbireysel bir açıdan yapma. Ve çok da katı hesaplar yapmana gerek yok.
Hayatta zaten bir sürü becerisizlik var, onları önceden tahmin edemezsin. Çoğumuz zenginlik hayallerinden ziyade özgürlük hayalleri kuruyoruz. Belli bir konfor seviyesini tutturabildiğimizi düşünürsek. Ama özgürlük de tek başına değerli bir şey değil.
onu verimli bir şekilde, üretken bir şekilde, kendine ve çevrene faydalı bir şekilde nasıl kullanabileceğini de düşünmek lazım. Evet flarsızlar, bugünlük benden bu kadar. Eğer emekli olmuş olanlarınız varsa veya oraya yakın olanlarınız varsa ki dinleyici verilerinden takip ediyorum. Epey böyle insan var.
Bana ulaşabilirsiniz, hikayelerinizi anlatabilirsiniz, anekdotlarınızı. Sonraki bölümlerde paylaşabilirim bunları. Ne beklediniz, ne gördünüz? Bunlar önemli.
Mesela önemli bir şey daha paylaşayım gitmeden. Yine ABD'de yapılan bir araştırma. Emekli olunca depresyona girme şansı ciddi oranda artıyor. %40 daha fazla.
bir anda boşluğa düşüyor bazı insanlar. Böyle anekdotlarınız olabilir, başka türlü anekdotlarınız olabilir. Bana e-mailden ulaşabilirsiniz. immanuel.tostoyevski at gmail.
AGS Hayat ve Emekliliğe teşekkür ediyorum. Her zaman olduğu gibi patronlarıma da teşekkür ediyorum. 1-2 tane mini seriyi yarıda bırakmıştık. Söz veriyorum emekli olmadan önce dönüp onların hepsini bitireceğim.
Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.