
3.681 kelime · ~18 dk okuma
Birkaç sene önce benim blog üzerinden 18 yaşındaki bir lise öğrencisinden şöyle bir mesaj almıştım. Kendimi de pohpohlayan bir şey ama başka bir amacı var, birazdan göreceksiniz. Merhaba, yazılarınızın birçoğu kafamı kurcalayan sorulara cevap niteliğinde. Öncelikle bunun için teşekkür ederim.
Olabildiğince çok kitap, blog, dergi okumaya çalışıyorum. Benden yıllar önce doğmuş, yaşamış, tecrübeleri olmuş bir insanla aynı arayışlar içinde olmak bana haz veriyor çünkü. Uzunca bir süredir dünyanın herhangi bir yerine gidip orada yeni şeyler öğrenmenin, yeni insanlar, yeni hikayeler tanımanın ve kendimi keşfetmenin hayalini kuruyorum. Fakat ailevi sorunlar ve eğitim sisteminin getirdiği iç buhran nedeniyle bunun sadece bir hayal olarak kalmasından korkuyorum.
Şu anda hayatımda olup biten çoğu şeye tepkisizim ve anlamını sorguluyorum. Her sabah istemeye istemeye kalkıp gideceğim ve emeğimin karşılığını alamayacağım bir işte çalışmak için çabalıyorum. Ailem böyle istiyor çünkü. Taş Caddesi 60 yıl daha yaşayıp öleceğim.
Ölmeden önce güzel hayatta emeği geçen herkese teşekkürler diyerek son nefesimi vermek istiyorum. Hepsi bu. Biraz daha devam ediyor bu mektup ama bu kadarı yeterli. Ben 18 yaşındayken kendimi bunun yarısı kadar dahi dürüstçe ve düzgünce ifade edemiyordum.
Bir kere her şeyden önce insanın bu duygu ve düşünceleri kendinde görüp tanımış olması lazım. Çoğunluk daha orada takılıyor. Daha sonra bunları bu şekilde bir incelikle kelimelere dökecek bir yetenek lazım. En sonda da onları paylaşacak cesaret lazım.
Hepsine birden sahip olmak zor iş. Şimdi normalde benim gençlerden şikayet etmem lazımken bunu övüyorum. Nedir? Bende bir sorun mu var?
Biliyorsunuz yeni nesillerden şikayet etmek bir atasporudur. Sıkça Sokrat'a atfedilen bir alıntı var. Şimdiki gençler lükse düşkünler diyor. Davranışları kaba, yaşlılara karşı saygısızlar ve çalışmak yerine lak lak etmeyi seviyorlar.
Çocuklar artık evin hizmetkarları değil, efendileri. Ana babalarına itiraz ediyorlar, bacak bacak üstüne atıyorlar. Öğretmenlerine de kaba davranıyorlar. Her ne kadar onun tıpkı ananız babanız gibi şikayet ettiğini düşünmek eğlenceli olsa da bu alıntı orijinal değil.
100 sene öncesinde yazılmış bir doktora tezinde, antik dönemlerde gençlere yönelik şikayetleri özetlemek için yazılmış. İnternette buna benzer alıntılar gırla. Kimi gerçek, kimi uydurma, kimisi de bağlamdan cımbızla çekilmiş. En çok şikayet sebebi olan konuların başında kıyafet ve dilin kullanımı geliyor.
Bu aralar bir sesli kitap dinliyorum ben. John McWhorter diye bir dil bilimcinin Story of Human Language. Orada zaten sık sık görülüyor. Her nesil bir sonrakini dili çürütmekle suçlamış.
Ama yeni dillerde böyle meydana geliyorlar eskilerinin bozulmasıyla. Velhasıl şimdiki gençler serzenişinin bir evrenselliği var, bir ölümsüzlüğü var. Bunun bir sebebinin nostalji olduğunu düşünüyorum ben. Birkaç ay önce 80'ler ve nostalji üstüne bir bölüm yapmıştık hatırlıyorsanız orada bol bol bahsetmiştim.
Dönemeyeceğin bir geçmişe özlem duyuyorsun ve karşında özlediğin o şeyleri, o alışkanlıkları, o gelenekleri bozan veya onları umursamayan birileri var. İçten içe gıcık ediyor seni. Yani o gençler bu nostaljinin acı yanının sembolü oluyorlar bir nevi. Bununla alakası olmayan bir başka kısmı da var işin.
Eğer bir konuda iyi olduğunuzu düşünüyorsanız, o konuda gençlerden şikayetiniz de artıyormuş. Yani çok eğitimli veya çok zeki olmayanlar, şimdiki nesilden o kadar da şikayetçi değiller. Eğitimli, zeki veya yetenekli olanlar ekstra şikayetçiler. Ve herhalükârda eğitimli olsanız da olmasanız da kendi geçmişinizi isabetli biçimde hatırlamıyorsunuz.
Şimdi çok mu kitap okuyorsunuz mesela ve gençleri yeterince okumadıkları için azarlıyor musunuz? Büyük ihtimalle o yaşlarda siz de sandığınız kadar okumuyordunuz. İnsanlar şu andaki hallerini alıp kendi geçmişlerine yansıtıyorlar, sonra o hayali genci bugünkü gençlikle, onun da en kötü örnekleriyle kıyaslıyorlar. Bu şekilde hem kendilerini iyi hissediyorlar hem de nostalji duygularını tatmin ediyorlar.
Olayın özeti bu. Vallahi bu etkiler bende de mevcut ve önceki nesillerin aksine geçerli bir sebebim olduğunu da düşünüyorum. Çünkü internet var. İnternetin insanı aptallaştırıcı, tembelleştirici, agresifleştirici birçok yanı var.
Ama bana o mesajı yazan o gencin durumunda olduğu gibi düzgün insanlar da gayet düzgün oluyorlar. Benim 28'inde belki ulaştığım kafa yapısına yahut farklı görüşleri olan açıkla 18'inde ulaşanlar var. Herhangi bir konuda dünyada o konunun en iyisi olanlarla iletişim halinde büyüyorlar. Bu muazzam bir zenginlik.
Bu arkadaşın mesajını okuyunca kafamda şu çakmıştı. Belki de yeni nesillerin %90'ının zombileştiği, %10'unun da übermenşe döndüğü bir çağdayız. İşte bunları tekrar düşünürken bir vesileyle şunu merak ettim. Ya nesiller arası kıyas yapmanın objektif bir yolu var mı?
Mesela okuma alışkanlıklarını, günlük dilde kullanılan kelime haznesini. Hadi daha da damardan girelim. Zeka seviyelerini karşılaştırabilir miyiz? İnsanlık genel olarak aptallaşıyor mu?
''Giderek aptallaşıyor muyuz?'' sorusunu konuşurken, yaklaşık 15 sene önce çekilmiş bir komedi filmi olan ''İdiokrasi'' ile başlamak kanunen zorunlu biliyorsunuz. Bundan daha önce de bahsetmişimdir kesin. Filmde askeri bir deney için iki sıradan insan donduruluyor ama tabii ki deney unutuluyor.
Bizimkiler de 500 sene boyunca uykuda kalıyorlar, sonra uyanıyorlar. Bir bakıyorlar ki etraflarındaki herkes aptal. Ve her şey şirketlerin eline geçmiş. İnsanlar şirket logolarıyla dolu kıyafetler giyiyorlar.
Normal konuşmalarına bile sponsorluk mesajları alıyorlar. Sağlık hizmeti desen kumarla iç içe. Hastane lobilerinde slot makineleri var. Orada oynayıp kazanırsanız bedava sağlık hizmeti alabiliyorsunuz.
Bunun yanında dil gerilemiş, altyapı çökmüş, tarım bitmiş, mahkemeler birer realite şovu haline gelmişler. ABD başkanı da elinde makinalı tüfekle gezen eski bir TV yıldızı. E bunlar için 500 sene beklemeye gerek yok ki diyeceksiniz. Evet, bazıları çoktan gerçekleşti bile ama bunların iyice abartılı hallerini düşün.
Komedi filmi sonuçta. Öyle çok ses getiren bir film değildi bu arada. Happy Topu birkaç milyon dolar bütçeyle çekilmiş zaten ve onu bile çıkaramamış, 500 bin dolar kazanmış sinemalardan. Ama ilk 5 dakikası epey akılda kalıcı.
Toplumun aptallığıyla ilgili her konuda, her tartışmada tekrarlanan bir örnek oldu. O kısım da şundan ibaret. Eğitimli ve zeki bir çift çocuk yapma hakkında uzun uza diye konuşuyorlar ama bir türlü karar veremiyorlar. İşte yok kariyerimiz için şu noktada iyi değil, yok ekonomi kötüye gidiyor biraz erteleyelim.
Böyle diye diye bunların soy ağacı kuruyor. Aptal ve fakir bir adam ise tavşan gibi ürüyor. Başka aptal kadınlardan bir sürü aptal çocuğu oluyor. Onlar da aynı şekilde davranıyorlar.
Soy ağaçları giderek kalabalıklaşıp tüm ekranı kaplıyor. 500 sene sonra da bütün dünya bunlardan oluşmuş zaten. Şimdi burada anlatılan kavramın genel bir ismi var. Dysgenics.
Türkçesi yok sanırım. Öjenik kavramının, eugenics'in tersi. İstenmeyen, kötü olan genetik özelliklerin yayılması demek. Tabii istenmeyen nedir, kötü nedir, bunlar subjektif şeyler biraz.
Doğa açısından bakarsak düşük zeka illa kötü bir şey olmak zorunda değil mesela. Çevresine harika uyum sağlamış ve milyonlarca yıldır başarılı biçimde üreyen bir sürü geri zekalı hayvan var. Balık balık varsa yanınızda kulaklarını tıkayın ayıp olmasın. Yani başarılı olmak için zekaya gerek olmadığını mevcut türlerin zaten %99'u varlıklarıyla kanıtlıyorlar.
Hatta zeka negatif bir özellik bile olabilir. Çünkü çevresel şartları değiştirmeyi sağlıyor. Eğer çevreni çok kısa sürede, çok ciddi biçimde değiştirecek kadar akıllıysan ama onunla arandaki dengeyi koruyamayacak kadar aptalsan, kendi bindiğin dalı kesmiş oluyorsun. Sadece senin bindiğin değil, başka bir sürü canlının da bindiği dalı.
Biz o kadar zeki aptallarız ki zaten, o dalı kestikten sonra aşağı düşerken bir de o dalı birbirimize satmaya çalışıyoruz. Sonra gayrı safi milli haslamız büyüdü diye seviniyoruz. Toplumsal mesaj kısmı bitti. Hadi çevreye uyumu bir kenara bırakalım.
İnsan topluluklarının iç amaçları açısından bakalım. Mutluluk, adalet, güvenlik, uzun yaşam, özgürlük. Neyi önceliklendiriyorsanız artık. Düşük zeka bunları ulaşmayı engelliyor mu, zorlaştırıyor mu?
Çok düşük zeka sorun tabii ama zaten o noktada üremeyi engelleyici hale geliyor. O yüzden öyle sıfırlanana kadar türün zekasının gerilemesi gibi bir tehlike yok. Daha gerçekçi soru şu. Ortalama zeka mesela %10 artarsa daha mutlu veya daha özgür veya daha adil bir topluma yakın sarmayız?
Zekamız %10 azalırsa bu hedeflerden uzaklaşır mıyız? Bence bunun kolay bir cevabı yok. Bugün halkların IQ ortalamalarına bakarsanız en tepedekiler Singapur, Hong Kong, Tayvan, Güney Kore, Japonya, Çin ve en yaşanılacak ülkeler bunlar mı? Veya en mutlu, en özgür halklar?
Benim cevabım şu, ortalamadan ziyade dağılım belirleyici. Herkes aynı oranda aptallaşırsa sistem bir anda çökebilir tabii ama doğada işler öyle yürümüyor. Bir çan eğrisi var, bunun ortalaması değişiyor sadece. Dolayısıyla asgari bir meritokrasi olduğu sürece eğrinin bir ucundaki akıllı insanlar önemli mevkileri tutmaya devam ederler, toplumda işler.
Bu iddiamın biraz daha zayıf bir hali var, o da şu. Ortalama zeka ile toplumun gelişmişliği doğru orantılı olabilir ama zekanın getirisi giderek azalır. Kurumların etkin ve çalışır kalması çok daha önemli medeniyetin başarısı için. Bu kurumların tabii en başta meydana gelmeleri için yüksek bir zeka belki şart ama devam etmeleri için o düzeyde kalmasına gerek yok ortalama zekanın.
Aslında bu fikirlerin bir benzeri, ideokrasinin ilham kaynağı olan ve ta 1951'de yazılmış bir bilimkurgu romanında işlenmişti. The Marching Morons isimli. Orada da sıradan bir insan uzun bir derin uyku süreci sonunda kendini aptallaşmış bir gelecekte buluyordu. Fakat romanın farkı, dünyadaki 5 milyar morona karşılık halen birkaç milyon zeki insanın kalmış olmasıydı.
Sistem bu insanların çabalarıyla ayakta kalıyordu. Yazar bunu ideal bir senaryo olarak sunmuyor tabii. ama ortalama bireyin aptallaşmasının bir son olmadığını örnek olarak verilebilir. Çok daha geriye gidersek, bunun ütopik bir versiyonunu Platon'un devlet eserinde bulabiliriz.
Orada toplumu gardiyanlar denen bir yönetici sınıfı ayakta tutuyor. Platon, halkın zamanla moronlaşacağını düşünmüyordu ama onların hali hazırda yeterince aptal olduklarını, Daha doğrusu demagoglar tarafından kolayca aptallaştırılabildiklerini düşünüyordu. Hocası Sokrat'ın idamı da bu önyargısına tuz biber ekmişti. Toplumun düzgün idaresi için elit bir sınıf hayal etti.
Özel malı mülkü olmayacak, sıkı bir eğitimden geçecek insanlar da bunlar. Ama eğitimlerinden de önce gelen bir kısım var. Çiftleşme. Gardiyanların çiftleşmesi planlı olmalıydı.
İlla diğer gardiyanlarla eşleştirileceklerdi ve meydana gelen çocuklar da ebeveynleri tarafından değil, onlardan uzakta diğer gardiyan çocuklarıyla bir arada bir komün olarak yetiştirileceklerdi. Zira o çocuklar her şeyden önce devletin malıydılar, milletin ortak kaynaklarıydılar. Eğer tüm bu planlamalara rağmen sakat veya kötü karakterli bir çocuk meydana gelirse, gruptan hemen uzaklaştırılacaktı. Dolayısıyla Platon, bir çeşit komünizm ve öjenik kombinasyonu hayal etmiş, yani seçici eşleşmeyle bireylerin kalitesini arttırmayı.
Aslında sakat veya hasta doğanların toplumdan uzaklaştırılmaları çok yaygın bir şeydi. Platon'un komşusu olan Spartalılar da bunu yapıyordu mesela. Bir sürü hayvan da bunu yapıyor. Aralarında memeliler de var.
Bir sorun sezdikleri yavrularına ekstra bakım sağlamak şöyle dursun, onlara süt vermiyorlar. Çünkü onlara verecekleri her şey diğer yavrulara gitmeyen kaynak demek. Hatta bazı durumlarda onları öldürüp yiyorlar. Bolluk zamanlarında işler kolaydır ama kıtlık zamanlarında öyle ay canım cicim diyecek lüksün olmuyor.
E hangi zamanın bolluk hangisinin kıtlık getireceğini de önceden bilemiyorsun. O yüzden birçok hayvan bu yavrulara karşı aşırı önyargılı olacak şekilde uyum sağlamış. Tabii sakatlık doğum sonrası hemen fark edilebilen bir şey. Zekanın geriliğini veya karakterin bozukluğunu görmekse zaman alıyor.
O yüzden baştan daha iyi planlama yapmak gerekiyor. Bu açıdan aristokrasinin sürekli birbiriyle çiftleşmesini de bir özenik denemesi olarak düşünebiliriz. Elbette malların yabancıya gitmemesi veya taht savaşlarının engellenmesi daha kök sebepler bu uygulama için ama o soyun kirlenmemesi muhabbeti bu kök sebeplerin bir aracı haline gelmiş, onlara eşlik etmiş. Tabii ironik olarak üst üste gelen akraba evlilikleri, müthiş özellikleri olan çocuklara yol açmıyor, sakatlık ve zihinsel engel ihtimalini artırıyor.
Özellikle de aristokrasi piramidinde tepeye tırmandıkça bu risk artıyor. Çünkü eş havuzun daralıyor. Bir kraliyet ailesi mensubunun evlenebileceği insan sayısını düşünün, düşük bir seviye aristokratinkine göre daha azdır. O yüzden bir noktada bütün Avrupa monarşileri birbirleriyle akraba oluyorlar.
Velhasıl bu tip girişimler epeydir var, demek istediğim bu. Ama doğal seçilim hızlandırma ve yönlendirme fikrinin yayılması için, sistematik bir uygulamaya dönüşmesi için bazı şeylerin sindirilmiş olması gerekiyordu. Özellikle de genetik biliminin ve Darwinizmin. Dönemin her boku bilen adamı olan Galton, uzaktan kuzeni olan Darwin'in çalışmalarını okuduğunda kalıtım konusuna kafayı takıyor ve çeşitli özelliklerin ne kadar kalıtsal olduğunu araştırmaya koyuluyor.
Bir sürü deney yapmış, genelde genlerin çevreye baskın çıktığı sonucuna varmış. Ama kendini de çok ciddiye almıyor çünkü diyor ki esasen farklı ortamlarda yetişen ikizleri ve başka ırklardan çocukları evlat edinenleri gözlemek gerekiyor. Kendinden sonra gelenler bu dediklerini yapacaktı bu arada. Onun zamanında bu tip araştırmaları için gerekli olacak istatistiki araçlar dahi yok henüz.
Onları da kendi geliştirmiş. Hatta eugenics kelimesi de onun icadı. Yunanca eu yani iyi ile genus yani soy kelimelerini birleştirmiş. İyi soy, sağlam soy.
Bu Galton'un fikirleri ABD'ye ithal edildiğinde öyle üstün ırk yaratma derdinden çok insanlığı Disgenics tehlikesinden korumak için bir çare olarak görülüyordu. Çünkü 1900'lere gelindiğinde bir takım değişiklikler oldu toplumda. Bir kere nüfus artıyor, çocuk ölümleri azalıyor, sosyal devlet kavramı oturmaya başlıyor. Bir yandan da 1800'lerin ortalarından biri zeka seviyesiyle çocuk sayısının ters orantılı olduğu fikri tedavülde.
Her durumda geçerli değil bu tabii ama istatistiki bir ortalama olarak böyle olduğunu düşünüyorlar. İlk zeka testlerinin yaygınlaşmasında çok etkin bir isim olan Amerikalı psikolog Goddard var. Diyor ki, ulen böyle giderse aptallık bir salgın hastalık gibi yayılacak, toplum çökecek çünkü sosyal politikalar ve artan zenginlik sayesinde Aptallar hayatta kalabiliyorlar, aptallıklarına orantılı olarak da ürüyorlar. Kısacası medeniyetin doğal hali Dysgenics'e kayıyor.
Bununla aktif şekilde mücadele edilmesi gerekiyor. Burada önemli bir nüans var. Goddard'ın en çok korktuğu kişiler aslında en aptallar değiller. Onlar zaten soylarını devam ettiremiyorlar.
O yüzden türün kalanı için sorun teşkil etmiyorlar. Hayatlarını yaşayıp gidiyorlar kimseye zararları olmadan. Devletlerin de onlara bakacak imkanları var. Asıl sorun moronlardı.
Bu kelimeyi literatüre sokan da kendisi bu arada. Moronlar normalden biraz daha aptal olan grup. Zeka yaşı 8 ila 12 arası olan yetişkinler olarak tanımlamış onları. Yürüyebiliyorlar, suç işleyebiliyorlar, çeşitli siyasi hareketler tarafından organize edilebiliyorlar.
Yani aptallık ve tehlike katsayısı en yüksek olan grup bunlar. Şimdi Goddard'ın elinde güvenilir bir zeka testi veya bir kişilik testi yoktu. Ama yine de bu düşüncelerle bir takım uygulamalara geçildi. Hangi alanda?
İlkin göçmenlik alanında. Göçmenler genetik standartımızı düşürmesinler. Bu fikir uygulanması en kolay politika çünkü göçmenlerin henüz bir siyasi gücü yok itiraz edecek. Avrupa kıtasından gelen milyonlarca insanın işlendiği Ellis Adası'nda 1913 yılında çeşitli zeka testleri deniyor Goddard.
Burada biraz sıkıntılı bir durum var. Metodoloji sağlam olmadığından kafalarına göre bir grup seçiyorlar. Bu gruplar ortalamayı temsil etmiyorlar. Biraz sorunlu gözüken tiplerden oluşuyorlar genelde.
Zaten 1. ve 2. sınıf gemi biletleri olan kimseyi almamışlar çalışmalara. Hep fakir kesimden seçilmiş adaylar.
Bir örnek var mesela, 35 Yahudi, 22 Macar, 50 İtalyan, 45 Rus. Denekler bunlar. Her bir alt grubun yüzde 80'inde belli bir dereceye kadar zihinsel gerilik tespit etmiş. Yüzde 80!
Bu sonuçlara kendi de güvenmeyince biraz rastgele bir şekilde moronluk sınırını kırka çekecek şekilde yeniden düzenlemiş testleri. İşin daha kötü kısmı şu, bu sonuçlar genele yansıtılarak gelen göçmenlerin yüzde 80'i veya yüzde 40'ı moron şeklinde yayılmış her yere. İnsanlar öyle anlamışlar. Şimdi daha sonra yapılan testlere bakıyorsunuz, Yahudiler, Aşkenazi Yahudilere ortalama üstü çıkmaya başlıyorlar.
Öyle de kalıyor. Yani o zamanki testlerin ne kadar isabetsiz olduklarını, metotların ne kadar güvenilmez olduklarını Ve o halleriyle bile sonuçların halk tarafından yanlış yorumlandığını anlamak önemli. Genelde Goddard'ın bu deneylerinin göçmenlik yasasını etkilediği düşünülüyor. 1924'te bir yasa var.
Asyalı göçmenleri neredeyse tamamen yasaklamış. Diğer birçok ülkeye de kota getirmiş. Ama bu kotaların kıstası zeka testi değil. Önceki yasalara baktım.
Mesela 1917'de bir göçmenlik yasası var. Hastalıklı ve zihinsel engelli göçmenlerin girişini yasaklamış. İngilizce okuyabilmelerinde şart koşmuş. Bunun da öncesinde 1882'de bir yasa var.
Orada dahi zihinsel sınırlar var. Şöyle diyor, alkolikler, suçlular, sarı hastaları, aptallar, okuma yazma bilmeyenler, deliler, bedensel özürlüler, anarşistler, hayat kadınları ve poligamistler. Bunlar da ne alakaysa birbirleriyle. Almıyoruz seni diyor.
Vatandaşlık şartları değil bu bakın. Göçmenlerin ülkeye kabul edilip edilmeme kıstası. Goddard'dan önce de oradaki memurlar kafalarına göre bir zihinsel test yapıyorlar yani. Veya şöyle bir bakıyorlar, seni tartıyorlar.
Sonra bu sebeplere göre seni reddedebiliyorlar. Tabii hiçbir eğitimden geçmeden. O testlere bir standart getirilmeye çalışılmış işte. Hatta yine bu testler sonucu hali hazırda ülkeye alınmış bazı göçmenler de sınır dışı ediliyorlar.
Yani evet bakın, fazla aptal olduğunuz için bir ülkeye alınmadığınız, alınmışsanız da sınır dışı edildiğiniz dönemler vardı. Bu arada Goddard'ın tek derdi moronları filtrelemek değil. Yani öyle bir karakter değil. Bütün gün zihinsel engellerle birlikte çalışıyor.
O yüzden okullarda onlara özel bir eğitim verilmesi gerekliliğini savunuyor. Bunun kampanyasını yapıyor. Üstüne cezai ehliyet kavramını halka tanıtıyor. Yani tamamen deli biri bir suç işlerse sorumluluğu aynı olmamalı diyor.
Aynı zamanda askeriye gibi kritik kurumlara girişte zeka testleri yapılması gerektiğini savunuyor. Fakat özenik politikalarının daha sert bir boyutu var, vatandaşlara yapılan zorunlu kısırlaştırmalar. 60 bin insan, orantısız bir kısmı da kadın veya zenci, bu şekilde kısırlaştırılmışlar. Hepsi IQ yüzünden kısırlaştırılmıyor ama esas kısmı böyle.
Hatta bu yönde bir anayasa mahkemesi kararı bile var 1927 tarihli. Zorla kısırlaştırılan bir kadının kendisi de, annesi de, ananesi de doktorlara göre embesil. Yargıçlardan biri bunlara bakıyor, üç nesil embesillik yeter deyip kısırlaştırmaya haklı kılıyor. Bazı eyaletlerin programları 1980'lere kadar devam etmiş.
Başka ülkelerde de benzer programlar var. Ama çoğunluğu II. Dünya Savaşı'ndan sonra kuruyup kalmış. Zira Kavgam kitabında ABD'deki uygulamaları yetersiz görse de övüyor Hitler ve nihayetinde tabii onları benimseyip cılgını çıkarıyor, Özenik de bir tabu haline geliyor.
Bazen düşünüyorum Özenik Nazizm ile özdeşleşmeseydi ne olurdu diye. Belki şu an Mars'taydık, belki de çok daha beter şeyler olurdu. Yani tabuları kıralım edelim diyoruz hep ama tabu dediğin şey, teknolojisi anlayışından önde olan toplumlar için gerekli. En azından kısa bir süreliğine.
Şimdilerde yeni eugenics denen bir akım var. Benim gördüğüm kadarıyla 20. yüzyıldaki uygulamalara kıyasla da dört büyük farkı var. Birincisi ve en barizi ırkla mırkla işi yok.
Parayı bastıranın genetik özelliklerini iyileştirelim mantığı hakim. Grupçu değil, bireyci. İkincisi, devletin bu işe karışmaması gerektiği düşüncesi hakim. O embriyonun sahibi kimse, onlar karar verecek.
Üçüncüsü, yasaktan ziyade teşfiğe dayalı. Yani istenmeyen genlerin yayılmasına engelleyici politikalara odaklanmıyorlar, nazilerle özdeşleştirilmemek için. Onun yerine sağlıklı, zeki, toplumla uyumlu kişilerin üremesini sağlayacak çeşitli finansal veya teknolojik teşviklerden yanılır. Buna pozitif özenik deniyor.
Dördüncü ve bence en önemli fark artık üreme odaklı bir yaklaşıma gerek olmaması. Genlere doğrudan etki edecek teknoloji yakın zamanlara kadar olmadığı için hep üreme üstünden ilerlemiş bu tartışma, eşleşme, çiftleşme neyse. Ama artık nesiller arası deneyler yapmana gerek yok. Doğrudan genler üstünde oynama yapabiliyorsun.
Bence bu işlerin artık tabu olmaktan çıkıp konuşulması lazım. Zaten zorunlu da olacak konuşma. Bu gen değiştirme teknolojileri ucuzlayıp ayağa düştükçe çocuklarının veya kendilerinin geri kalmamasını isteyen aileler talep edecekler. Herkesten önce bunu zorlayacaklar.
Bu konu hakkında psikolog Robert Plomey'nin bir sürü YouTube'da videosu var. Çok da rahatlatıcı ve rahat anlaşılabilir bir konuşması var. Onları tavsiye ederim. Ama herhalükârda birkaç sorun var.
Yani yeni, özenik daha güzel ama bazı sorunlar halen geçerli. Birincisi biyolojik. Şu gen iyidir, bu gen kötüdür diye seçim yapmanın bilinmeyen uzun vade etkileri olabiliyor. Özellikle de bu seçimler bir kültürel norma yakınsıyacakları için yani çoğunluk benzer seçimler yapacağı için gen çeşitliliği azalacak.
Bunun etkileri önceden bilinemez. Belki sizi daha zeki yapan birkaç gen var ama bunlarla oynayınca erken Alzheimer ihtimali artacak veya narsisist kişilik bozukluğu ihtimali artacak veya henüz bilinmeyen bir salgın hastalığa karşı bağışıklık düşecek. Tanrı olmadan Tanrı'yı oynamak zor iş. İkincisi, devletlerin işe karışmasını engellemek çok zor.
Yani kağıt üstünde bunu herkes diyebilir ama pratikte çok zor bir şey. Devlet her şeye karışır kardeşim. Şöyle bir senaryo uydurayım. Diyelim ki sosyal uyum geni gibi bir şey bulundu.
Buna sahip olanların çıkıntılık yapma ihtimalleri azalıyor. Devlet açısından buna sahip olanlar tabii ki istenen vatandaş tipi. Ne diyecek devlet biliyor musunuz? Valla ben kimseyi zorlamıyorum ama çocuklarınız bu gene sahip olurlarsa size vergi indirimi yapacağım.
İşte teşvikse teşvik, pozitif özenik. Bir şekilde devletin işe karışmamasını sağladık diyelim. Ama bu dünyanın asıl büyük meselesi sınıflar arası uçurum. Öjenin'in serbest olduğu ve iyi işlediği de bir dünyada.
Kimlerin çocukları daha üstün olacak? En iyi mevkilere gelmenin şartı mesela genetik hastalık riskinin sıfır olmasıysa, bunu da ancak pahalı prosedürler sayesinde sağlayabiliyorsan, kimlerin çocukları o mevkilere gelecek? Aradan 25 sene geçmiş ama Gataca halen bu konudaki en iyi filmlerden biri. Tavsiye ederim kesin.
Aslında orada eriştirilen düzeni kısmen yaşıyoruz. Yani şöyle denilebilir, birçok mevkiye gelmek için dünya kadar kontrolden geçiyorsun hali hazırda. Gittiğin üniversite, kredi skorun, sicilin, sağlık raporun, türlü türlü kişilik testleri, hatta bazen zeka testleri, bunlar yapılıyor. Ve ortalamada zaten üst sınıflara avantaj sağlıyorlar.
Bunlara genetik testlerin eklenmesi niye kötü olsun ki? Benim bu argümanlı derdim şu, günümüzde zengin-fakir ayrımı veya yönetici-yönetilen ayrımı bunlar rastgele şekilde oluyorlar birazcık. Yani toplumun en düzgün kesimleri başarılı olup da daha zengin olmuyor. Özellikle Türkiye'deki yeni zengin tayfaya bakarsak bu bariz.
10 tane bakkal dükkanım olsa birini teslim etmeyeceğim insanlar ülke yönetip milyar dolarlar batırıyorlar, milyon dolarlar kazanıyorlar. Bu barbarların çocuklarının hali hazırda geri kalanlara göre devasa avantajları var. Şimdi böyle bir dünyaya özenik teknolojisi vermek demek, ona parası yeteceklerin çocuklarıyla diğerleri arasındaki farkın bir daha hiç kapanmaması demek. En hak etmeyen tiplerin çocukları kalıcı bir yönetici kasta olacaklar.
Nerede Platon'un Ütopik Gardiyanları, nerede bunlar? Hepimiz sosyal merdivenleri tırmanmaya çalışıyoruz ve hiçbir dönemde bu yarış adil değildi. Ama merdivenin bir noktada bittiğini düşünün. Çıktınız çıktınız, en hızlı sizsiniz, en tepeye siz vardınız, merdiven bitti.
Sonra yanınızdakine bakıyorsunuz, sırtına bir jetpack geçirmiş, düğmeye basıyor, roket gibi yükselmeye devam ediyor, siz de kalıyorsunuz geride. Bizdeki durumu tasvir ediyorsak, o jetpack'in parasını da siz ödemişsiniz üstelik. Ölcenin etkisi bu olacak. Ben bu noktada ideokrasi filmine dönüş yapmak istiyorum.
İşin komik yanı ne biliyor musunuz? Distopya diye sunulan o sistem bizim şu anda yaşadığımızdan daha meritokratik bir sistem. Çünkü zeki ve bilgili insanları tepeye çıkarıyor. Kahramanımızın zeka testi sonucu belli olunca onu bakan yaptılar ve toplumu ilgilendiren en acil meseleyi çözmekle görevlendirdiler.
üstüne de yaptığı öneriyi dinlediler ve uyguladılar. Yani filmin en gerçek dışı yanı insan ırkının o kadar aptallaşmış olması değil, aptalların aptal olduklarının farkında olmaları ve akıllılara, bilgililere şans vermeleriydi. Bizim böyle bir lüksümüz yok. Yani asıl ideokraside yaşayan bizleriz.
Peki hakikaten de toplumun bu şekilde giderek aptallaşma riski var mı? Bilimsel olarak bakarsak gerçekten de böyle bir şey var mı? Kapanışı bununla yapalım. Evet, disjenik doğurganlık bir gerçek.
ABD'den bir araştırma ekledim açıklamalara. 1900 yılı ile 1979 arasında doğum yapmış farklı gruplar nesilden nesile incelenmişler. İstikrarlı bir biçimde doğum oranıyla zeka arasında bir negatif korelasyon var. Gördüğüm kadarıyla bu etkinin her nesilde 0.9 IQ puanı düşüşe neden olduğu sanılıyor.
E filmdeki gibi de 500 sene böyle gittiğini farz edersek, 25 senede bir nesil diye hesaplarsak toplam 18 IQ puanı düşüş demek. Gayet ciddi aslında. Ama gerçekten ne oluyor biliyor musunuz? Bu hesaplara veya sosyal medyada gördüklerinize ters olarak IQ skorlarında düşüşte ile artış var.
Hem de her nesilde 9 puanlık bir artış var. Yani discjenik doğurganlığın etkisinin 10 katı büyüklüğünde pozitif yönde bir etki. Son 100 senede 30 puan artmış skorlar. İşte gelecek bölümde Flynn etkisi denen bu artışa bakacağız.
Gerçekten de daha zeki hale gelmiş miyiz? IQ testleri zekayı nasıl ölçüyorlar? Benim IQ'um niye bu kadar yüksek? Bu soruların hepsini gelecek bölümde cevaplayacağız.
O zamana kadar kendinize iyi bakınız. Yüksek zekalı patronlarıma teşekkür ediniz. Özay Demirezen, Furkan Polat, Tuncay Baylan, Nigar Ceylan, Neslihan, Başak Paşalı, Mehmet Ceran, Barış Pazarbaşı, Murmur, Gökhan Kazcılar, Zerrin E, Uğur Aladinler, Atlas Pera ve Elif Koca Taşkın. Her zamanki gibi sizlerin ve diğer patronların süregelen desteği için çok teşekkür ediyorum.
Yakında tekrar buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.