Podcast

Yarım Yamalak Sicilya Rehberi: Tarih, Mafya, Yemek

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dünyadaki en kafa rahatlatan yerlerden biri Sicilya adası. Birkaç sene önce gitmiştim, dönünce de bloga notlarımı yazmıştım, ne zamandır aklımdaydı şunu podcaste dönüştüreyim diye, kısmet bugüneymiş. Bölümün ilk yarısında adanın karman çorman tarihini ve genel izlenimlerimi anlatacağım, ikinci yarısında da rotamız üstündeki başlıca yerlerin özetini geçeceğim.

Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon çıktı! Daha çevik, zeki ve ahlaklı.





Bölümler:


(01:00) Bonus podcast: Gürman ile Sığınmacı Meselesi (42 Dakika versiyonu / Patreon versiyonu).

(02:00) Sicilya: orijinal blog yazısı.

(02:50) Sicilya'nın kısa tarihi.

(04:30) Siraküz seferi.

(07:10) carthago delenda est!

(14:50) Araba kiralama macerası.

(17:25) Mafiosi.

(20:45) Palermo.

(24:05) Cefalu.

(25:05) Zingaro Rezervi.

(25:55) Trapani ve Erice.

(27:15) Hayalet kasaba Poggioreale.

(28:20) Tapınaklar Vadisi ve küvetler.

(30:05) Piazza Armerina mozaikleri.

(32:20) Barok mezarlık.

(33:00) Cavagrande.

(33:30) Syracuse.

(34:55) Patreon teşekkürleri.









Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.142 kelime · ~26 dk okuma

Selam flarsızlar, anneler gününüz kutlu olsun öncelikle. Ama annelikle de gündemle de tamamen alakasız bir içeriğim var bugün. Zaten ne zamandır gündeme doyduk ya, hatırlayacaksınız 3 bölümdür Macaristan seçimleri üzerinden siyaset, hukuk ve güç istencini konuşuyorduk. Hatta orada ABD Anayasa Mahkemesi'ndeki değişimden de bahsetmiştim.

Hemen ertesinde bazı belgeler sızdırıldı. Vallahi ben yapmadım bunu. Ve görünen o ki 50 yıllık kürtaj hakkı yasası geri çevrilecek yakın zamanda. Birçok eyalette tekrar yasaklanacak kürtaj demek.

Şimdi onun kavgası olur ara seçimlere kadar. Orayı da o tüketir. Türkiye zaten son sürat gidiyor. Geçenlerde Napolyon'a atfedilen bir sözü hatırladım.

Transkriptin tamamını oku

Düşmanın hata yapıyorken asla ona karışma. Bir de bunun Woodrow Wilson versiyonu var. İntihar etmekte olan birini öldürmeye çalışma diyor. Muhalefetin durumu da biraz ona benziyor.

Bir de geçen hafta Suriyeli Sığınmacılar konusunda bir kayıt yaptık. 42 dakika podcastine konuk olmuştum. Orada iki bölüm halinde yayınlandı. Onun yapımcısı Gürman zaten iyi araştırma yapıp geliyor bu konulara.

Bize konuk olduğu bölümlerden hatırlarsınız belki. Ben de hayatımın çoğunu göçmen olarak geçirmiş biri sıfatıyla birkaç şey ekledim. Rahat bir sohbetti. Ona buna atarlandık.

Hatta bir noktada beni biplemek zorunda kaldı. Yalnız bunca podcast bölümünden sonra kurgu konusunda tam bir kontrol manyağı haline gelmişim. Çünkü kaydı dinleyince dayanamadım ve kendi editimi yaptım. Buradan yayınlamıyorum tabii Gürman'a ayıp olur.

Patreon'a koydum ben de. Yani uzun ve rahat, doğal hali 42 dakika podcastinde herkese açık. Hızlı, çevik, atik, ahlaklı hali de bizim patronlara açık. Oradan kazanacakları 10-15 dakika ile de dünyayı kurtarabilirler.

Velhasıl. Bugün biraz rahatlayalım artık değil mi? Dünyadaki en kafa rahatlatan yerlerden biri de İtalya'nın güneyindeki Sicilya adası. Ben oraya yeni gitmedim.

Bayağı oldu. Birkaç sene oldu. Dönünce de oradan bloga notlarımı yazmıştım. Ve ne zamandır aklımdaydı şunu podcaste dönüştüreyim diye.

Kısmet bugüneymiş. Bu bölümün planı şu. İlk yarısında adanın karman çorman tarihini ve benim genel izlenimlerimi anlatacağım. İkinci yarısında da bazı başlıca yerler hakkında pratik bilgiler vereceğim.

Her zamanki uyarımı yapayım baştan. Ben siciliyebilir kişisi değilim. Sadece birkaç haftalığında turist turist gezdim orayı. Ve doğu kıyısındaki çoğu yeri de bir başka sefere bıraktım.

Onlara sıra bile gelmedi. Yani adanın en bilinen atraksiyonu Etna Yanardağı, ona gitmedim bile. Zaten Japonya'da da tam 3 ay kalmıştım Fuji Dağı'nı bir kere bile görmemiştim. Hayatımda Eiffel Kulesi'ne de çıkmadım.

Empire State Binası'na da, Galata Kulesi'ne de. Öyle alternatif takılırım. Sevin beni ya. Sicilya benim için ideal bir yer aslında çünkü aynı anda birçok şey birden oluyor.

Toskana'nın şarap bağları, Türkiye'nin arka sokakları, Akdeniz'in turkuas suları, Antik Yunan'ın kalıntıları, Bizans'ın kubbeleri, Arapların kemerleri, Orta Çağ'ın kaleleri, hepsi bir arada hatta buna Avrupa Birliği'nin fondları, Afrika'nın göçmenleri ve mafyanın gölgesi de dahil. İtalya'dan ayrı kendi başına bir ülke olsa yadırgamazsınız yani. Mimarisiyle, insanıyla, yemeğiyle acayip bir karışım. Tarihini özet geçmek bile insanın başını döndürüyor.

Bir kere en baştan göçmenlik adanın ruhunda var. İlk insanlar buraya İspanya Yarımadası'ndan gelmişler. Daha sonra ikinci dalga Ege bölgesinden geliyor ve bunların mitolojik atası Elimus diye biri. Truva'dan kaçmış, onu takip eden Truvalı sığınmacılarla birlikte buraya yerleşkeler kuruyorlar.

Adada baya büyük olduğu için İspanya'dan gelen grupla savaşmalarına gerek kalmamış. Çok sonraları Fenikeliler taa Levant'tan gelip adanın batısına yani ters tarafına yerleşiyorlar, Palermo merkezde olmak üzere. Yunan şehir devletleri de doğusundan yaklaşıyorlar, oraya demir atıyorlar, Siraküzü merkezi alarak. Zeytin ve üzüm geliyor adaya, ticaret artıyor, nüfus artıyor.

Koloniler de kendi kolonilerini kurmaya başlıyorlar. Ama genel olarak Batı tarafı Fenikeli, daha doğrusu en önemli Fenikeli şehir devleti olan Kartaca'nın etkisinde ki onların merkezi bugünkü Tunus'ta yani Levant bölgesinden çok uzaklarda. O yüzden kültürleri de farklı gelişmiş. Batı yarısında Kartacalı diyelim.

Doğu yarısı da Yunan etkisinde. Tabii yine Yunan etkisi derken şehir devletlerini düşünmek lazım. Öyle siyasi bir birlik yok. Sürekli savaşıyorlar bunlar kendi aralarında.

Hatta Safsatalar Ansiklopedisi'nden hatırlayacaksınız sen. Safsata dışında her şey var orada, buranın tarihi de var. Sokrat'ın davasının arka planının çok büyük bir kısmı Atinalıların Sireküze düzenlediği çıkartmaydı. Atina ile Sparta arasındaki uzun savaşın bir parçasıydı bu.

Atina tam 10.000 hoplit gönderiyor. Üstüne destek birlikleri ve bazı süvariler ve tabii binlerce tecrübeli denizciden oluşan bir donanma. Bu kuvvet Siracus'u alamamakla kalmıyor, donanmanın en sonundaki tahliye girişimleri de başarısız oluyor ve her şey kaybediliyor.

Bu o kadar komple bir yenilgiydi ki tüm siyasi coğrafya değişti. Atina müttefiklerini zaten anında kaybetti, şehirde demokrasi karşıtı ve Sparta yanlısı bir darbe oldu. Persler daha uzaklardan olaya dahil olup Sparta ile ittifak kurdular ve birçok isyanı finanse ettiler. Birkaç sene sonra da Atina zaten resmen işgal edildi Sparta tarafından.

Yunan dünyasını baştan aşağı değiştiren bu olaylar zincirinin merkezinde, bugün Yunanistan sınırlarında bile olmayan Siraküs vardı işte. Bu arada Atina bir daha palazlanamayacaktı ama bir şekilde ayakta kalmayı da başaracaktı. Örneğin bugün belki de en bilinen Atinalı olan Platon, savaş bittiğinde, Atina işgal edildiğinde henüz daha 20 yaşlarında bir gençti. Daha uzun seneler yaşayacak, çalışmaya devam edecekti yani.

Tüm bunlar olurken Yunan dünyasında bir yandan da büyüyen Kartaca İmparatorluğu ile Yunan şehirleri arasındaki savaşların da merkeziydi Sicilya. Aralıklarla bu iki gücün donanmaları adanın etrafında çarpışıp durdular ticaret üstünlüğünü elde etmek için ta ki Roma'nın yükselişine kadar. Roma, Yunan şehirleriyle anlaşıp adanın batı tarafına saldırıyor ve Kartacalıları yeniyor. Sicilya zaten İtalya yarımadası dışındaki ilk Roma bölgesi.

İmparatorluğun ilk adımı yani. Tabii Roma ile Kartaca arasındaki mücadele de çok uzun sürüyor. Punic Wars denen üç savaştan müteşekkil bir mücadele bu. İkinci savaşta Hannibal'ın fillerle Alpleri aşıp İtalya'yı birbirine kattığı yıllarda Siracus şehrinin Roma yanlısı Tiran'ı 45 senelik iktidarı sonrası ölüyor.

Yerine geçen eleman da Kartaca ile anlaşma yapıyor. Diyor ki biz Roma'ya karşı isyan ederiz, karşılığında bütün ada bizim olursa. Hay hay diyorlar ama isyan başarısız oluyor. Arşimet'in hani güneş ışınlarını dev aynalarla yansıtarak gemileri yakması hikayesi vardır ya.

İşte bu noktada oluyor. Siracus'un Roma donanması tarafından kuşatılmasında gerçekleşmiş. Sözde tabii. Bunun gerçek olup olmadığı belli değil.

Mythbusters'ın bir bölümünü hatırlıyorum bu konu hakkında. Çok ideal şartlarda bile bir gemiyi öyle aynalarla yakmayı bırak, duman çıkarmak bile epey sürüyordu. Ama başka şeyler yapmış Arşimet. Bayağı savunmayı tertiplemiş.

Yalnız yardım için gönderilen Kartaca ordusunda veba baş gösterince bir takım aksaklıklar da olunca Siracüs düşüyor. Arşimet de öldürülüyor zaten. 10 yıllar sonra gerçekleşen 3. Savaş'ın Sicilya ile pek alakası yok ama Kartaca'nın sonu oluyor.

O bakımdan alakası var. Hatta meşhur senatör Kato var. Yıllar boyunca bu. Senatodaki alakalı alakasız her konuşmasını ayrıca Kartaca'nın yok edilmesi gerektiğini düşünüyorum diye bitiriyordu.

Nihayet istediği oldu ve Kartaca istila edilip tamamen yok edildi. Hatta hiçbir şey yetişmesin diye tuzla kaplandığını duymuşsunuzdur. Orası yalan. 1970'lerde birileri uyduruyor.

Ondan önce böyle bir şeye atıf yok. Zaten tuz da çok değerli bir şey. Romalı askerler ödemelerini tuzla alıyorlar. Bu ödemenin adı salaryum, tuz latince sal demek.

E bugün İngilizce'de maaş anlamındaki kelime ne? Salary. Yani o dönemde bir yeri tuzla kaplamak, bugün bir yeri istila edip her yere dolar atmak gibi bir şey. Beş dakika durmazdı orada tuz.

Neyse artık Sicilya tamamen Roma kontrolünde. Mısır işgalinden önce burayı tahılambarı olarak kullanıyorlar. Ama adayı latinleştirmeye çok çalışmamışlar. Zaten genel olarak öyle bir manyaklıkları yok, latinleştirelim herkes latince konuşsun diye.

Millet Yunanca konuşmaya devam ediyor. Hatta Kartaca kültürü bile silinmiyor tamamen. İmparatorluk Mısır'a doğru genişleyince de burası epey önemsizleşiyor. Tam 500 sene sonra Roma'nın geri kalanı gibi burayı da Germenler istila ediyorlar.

İlginç bir şekilde kuzeyden değil, Afrika'dan dolanıp geliyor bunlar. 6. yüzyıldan itibaren de Bizans etkisi artıyor. Zaten adada Yunan kültürü hep kuvvetli kalmıştı.

Bizans burayı alıp, üs olarak kullanıp, İtalya'nın kalanını geri fethetme derdinde. Zaten o sıralar kendilerine Bizans demiyorlar. İtalya onların kaybedilmiş eski toprakları. Bu proje o kadar önemli ki bir imparator Siraküs'e taşınınca Bizans'ın başkenti olacak deniyor İstanbul'un yerine.

Hatta onu da öldürüyorlar zaten. Ve o arada da yükselen kuvvet olarak Araplar geliyor adaya 800 ile 1100 yılları arasında. Onların istilası bile karışık. Araplar, berberler, İspanya'daki Müslümanlar bunlar hep beraber geliyorlar.

Yahudiler de geliyorlar bu dönemde adaya. Bu medeniyetin de merkezi Palermo. Kozmopolit bir yer. Altın çağını yaşıyor.

Adada bugün bile hakim olan yemeklerin çoğu Araplarla beraber gelmiş. Özellikle de şeker ve badem. Bizans burayı tekrar işgale kalkışıyor. Sonra da onlara gıcık olan Papa, benim anladığım kadarıyla Araplarla ittifak kuruyor, adayı Norman hanedanlarına istila ettiriyor.

Normanlar kim? Fransa'nın kuzeyinden gelen insanlar, bunların ataları Vikingler. Yani İskandinavya nere, Sicilya nere. Normanlar sayıca az oldukları için ada halkının yerini almıyorlar.

Ama Romalıların yapmadığı Latinleşmeyi başlatıyorlar, Katolikleşmeyi de başlatıyorlar. Yunanca ve Arapça etkisini yitiriyor. Her yere kaleler inşa ediliyor. Bugünkü o tarihi görüntünün barok kasabaların, katedrallerin çoğu bu dönemden kalma.

Sonra Haçlı Seferleri başlıyor. Bu seferler sırasında geleceğin tarih öğrencilerinin kafasını iyice karıştırmalıyız diyen bir İngiliz kralı geliyor, ayaküstü Messina'yı işgal ediyor. Sonra fazla kalmayıp gidiyor ama Normanlar da miras kavgalarıyla bölününce Sicilya bir Alman hanedanı olan Hohenstaufen'a geçiyor. Ben bu noktada biraz uyuyakalmışım.

Uyandığımda papa Sicilya'yı komple İngiltere kralına satmıştı. O da adayı 8 yaşındaki oğluna hediye etmişti. Zengin çocuğu olmak başka bir şey. Bir sonraki papa da çocuklar böyle şımartılmaz deyip adanın kontrolünü Fransız bir hanedanı veriyor.

Feci bir baskı rejimi kuruyorlar, ada halkı bıkıyor ve bir isyanla Fransızları katlediyorlar. Oluşan otorite boşluğunu kim dolduracak? E kim kaldı? İspanyollar tabii ki.

Bir onlar eksikti zaten. Önce Aragon Hanedanı üyeleri yönetime geliyor. Pratikte bağımsız aslında. Kendi başına bir krallık.

Ama Aragon ve Kastil birleşince ada doğrudan İspanyol yönetimine geçiyor ve işler iyice sarpa sarıyor. Çünkü hem Engizisyon başlıyor bu dönemde hem de Sicilya iyice izole edilmiş, iyice terk edilmiş bir hale geliyor. Zaten o aralar İspanyollar Amerika kıtasını keşfetmişler. Dertleri çok, hayalleri çok, hep batıya yönelik.

Üstüne büyük yanardağ patlamaları da oluyor ve vebah salgınları gerçekleşiyor. Yani perişan oluyor ada. Sonra kafanız yeterince karışmamıştır diye Osmanlı bu sefer adaya musallat oluyor. Direktman değil de Osmanlı'ya bağlı hareket eden korsanlar aracılığıyla.

Hatta onların çıkarma yaptıkları yere bugün Türk merdivenleri deniyor. Sonra adanın kontrolü Habsburgların İspanyol kanadından Avusturya kanadına geçiyor. Daha sonra Bourbonlar geri alıyorlar İspanya adına. Bourbon hanedanı Fransız kaynaklı ama Avrupa tarihinde hanedanlar karmakarışık.

Bunlar da o dönemde İspanya'da ayrı bir hanedan haline gelmişler. O yüzden İspanya adına geri alıyorlar. O sıralarda Fransa'da Napolyon coşuyor, İtalya'yı fethetme derdinde. Ta Napolye'ye kadar geliyor.

Bu tehdide karşı İngilizler tabii ki artık sahneye çıkmışlar. Bölgede etkin hale gelerek kendi yönetimlerini kuruyorlar. Napolyon yenilince İngilizler adayı tekrar Bourbonlara bırakıyor. Sonra 1860'da Garibaldi, İtalya'yı birleştirmek için buradan yola çıkıyor Sicilya'dan ve popüler bir halk ayaklanması sonucu İspanyol devri bitiyor.

Sicilya yeni ilan edilen İtalyan krallığına bağlanıyor. Bu dönemde sanayileşme artık iyice hız kazanmış. Dolayısıyla adadan İtalya'nın kuzeyine doğru göç başlıyor sanayi merkezlerine doğru. Bu sırada Sicilya, yeni krallığın emperyalist düşleri için de bir üs oluyor ve Kuzey Afrika çıkarmalarında önemli bir rol oynuyor.

Bugün işte oraya gelen sığınmacıların dedelerini işgale gitmişler aynı limanlardan. Bundan sonra ne var? Mussolini rejimi var. Ada iyice zaten askeri üs haline gelmiş.

İkinci Dünya Savaşı'nın ortalarında müttefikler adayı işgal ediyorlar. Tam 500 bin askerle geliyorlar. Tarih boyunca orada dalgalanmış bayraklara bir de Amerikan bayrağı eklenmiş oluyor. Normandiya çıkarması provaları için de adayı bir üs olarak kullanıyorlar.

Yani şu çok komik aslında, asırlarca buraya hükmetmiş Norman krallarının memleketine onların denizci ataları Vikinglerin hayal bile edemeyecekleri kadar büyük bir amfibik çıkarma yapılacak ve bu çıkarmanın provaları Sicilya'da yapılıyor. Savaş sonrası Cumhuriyette Sicilya otonom bir bölge olmuş, toprak reformu gelmiş ama ne Kuzey İtalya'nın ne de sonraları Avrupa Birliği'ndeki komşuların endüstrisiyle bunların baş etmesinin imkanı yok. Ta 90'lara kadar görecek geri bir yer olarak kalmış ada. Ama 90'dan sonra yapılan yatırımlar ve turizm geliriyle kalkınmış.

Şimdi bir soluklanalım. Saydığımız topluluklara bakın. Truva, Yunan, Fenike ve Kartaca diyelim. Roma, Germen, Bizans, Arap, Berber, Yahudi, Norman, Avusturya, Fransız, İngiliz, İspanyol, İtalyan milliyetçileri, müttefikler Avrupa Birliği.

En son olarak da çoğu Kuzey Afrika'dan Avrupa'ya gelen bir sürü sığınmacı, bir sürü kaçak göçmen. Genetik olarak o kadar karışık ki çoğu ülkedekinin aksine kim yerli, kim birinci nesil göçmen, kim daha dün tekneden inmiş bunları anlamak çok zor. Türkiye-Yunanistan hattı bu kadar popüler olmadan önce Avrupa'ya geçmenin ana yollarından biriydi Sicilya. Biraz şanslı olanlar merkezlerde tutulmak yerine şehirlerde işportacılık yapıyorlar.

Yalnız devir değişmiş tabii. İncik boncuk yerine powerbank satıyorlar. Yani Çin'deki bir işçinin üretip buradaki yasa dışı göçmenin sattığı Fason powerbank ile bin dolarlık iPhone'larını şarj ediyor insanlar. Böyle şeyleri de düşününce bir garip oluyorum.

Hiçbirisinin mi canına tak etmez? Tüm bunları tabii ben öyle kendi kendime konuşmuyordum. Bizi Palermo'nun dışında, batısında Del Golfo diye bir yerde ağırlayan biriyle konuşuyorduk. Bahçe içinde gürültüden uzak bir ortamı var.

Pide fırını da yapmış oraya bir tane. Oh! Üstüne taze zeytinyağını bocaladığı pizzaları pişiriyor orada. Bu muhabbetin hemen ertesinde ailesini ağırlayacak.

Uzaktan geliyorlar. Ama hemen de ailesinin dedikodusunu yaptı. Dedi ki burası güzel de insanlar çok tutucular. Benimkiler bile öyle diyor.

Ailenin kadınları bu nesilden önce çalışmıyorlarmış hiç. O yüzden Barcelona'ya hayran. Bana garip geliyor bir İtalya'nın başka bir yere hayran olması. Daha güzel memleket mi var ya?

O gün bizim Sicilya'daki ikinci günümüzdü. İlk gününde Palermo'ya iner inmez araba kiralamayı planlamıştık. Tabii tam da İtalya'ya yakışacak şekilde rezerve ettiğimiz otomatik araba ortada yoktu. Rezerve etmediğimiz otomatik arabalar da yoktu.

Sadece manuel vardı ellerinde. Ben adamlara kızmaya hazırlanıyordum ki tam da Sicilya'ya yakışacak şekilde adamlar bana manuel kullanamadığım için kızmaya başladılar. Hem suçlular hem de güçlüler. Hem de yakışıklılar.

İşte İtalyanlar. Zaten ben de tam bana yakışacak şekilde ehliyetsizim. Bir yıl önce mi ne bitmiş ehliyetim? Bizimkinin ehliyeti var ama o da araba kullanmasını bilmiyor.

O yüzden ben onun adına kiralayıp sonra kaçak kullanacağım. Ama o da tam da ona yakışacak şekilde kredi kartını unutmuş. Aklınızda olsun debit kart yani banka kartı kabul etmiyor çoğu yer. Sonunda bizi havalına geri götürüp dediler ki başka şirketlerden otomatik bulursanız kiralayın farkı biz öderiz.

Bir düzine şirket var. Ve daha ilk sorduğum yer var galiba, bir bakayım deyince cesaretlendik. Ama sonraki cevaplar hızla kötüleşti. Biri diyor ki sadece BMW Zartsur serisi var, günlüğü 300 euro.

Sizin kart limitleri bunun sigortasına bile yetmez, yandakine sorun diye aşağıladılar bizi. Sordum yandakine, ya vardı ama sonuncusunu demin kiraladık. Bir yandakine geçiyorum, onun da daha da beter. Bizde zaten hiç otomatik yok, şirket tarihi boyunca da hiç olmadı.

Yandakine sorun. Böyle böyle yandakine gide gide kendimi terminalin dışında buldum. Artık piste çıkıp pırpır uçak sormama az kalmıştı. Geri döndüm.

Tam da filmlerdeki gibi umudumuz tükenmişken sormayı unuttuğumuz bir şirkette araba çıktı. Cüzdanımı olduğu gibi adama fırlattım. Ne gerekiyorsa alın, yeter ki bir araba verin. Tek sorun şu, araba dana gibi.

Başka yerlerde aynı fiyata daha büyük bir araba alınca upgrade sayılır. Sevinirsiniz. Sicilya'da tam tersi. Ne kadar ufak o kadar iyi.

That's what she said. Bir pratik tavsiye vereyim. Birçok firma baştan aşırı ucuz fiyat çekiyor. Sonra size en ufak çizik yüzünden hesabı geçirmek istiyorlar.

Burası Avrupa, burada olmaz demeyin. Uyanık olun. Burası Sicilya. Normal sigortalar herhangi bir zararın ilk birkaç yüz eurosunu karşılamıyorlar.

Suçlu kim olursa olsun. Bu kısma Avrupa'da excess deniyor. ABD'de de deductible deniyor. Ayrı bir sigortası var bunun.

Onu da araba şirketinden alabilirsiniz. O zaman tabii çizikleri kontrol etmiyorlar bile. Çünkü sizi kazıklama sebepleri kalmıyor. Kafanız rahat eder ama kira bedeline kıyasla çok pahalı oluyor.

Bu sigortaları satan siteler var. Tek seferlik alabiliyorsunuz veya yıllık. Ben bakın bütün bu hesapları yaptım, optimize ettim ama sonra gittim ehliyetsiz araba kullandım. Dolayısıyla aslında beni hiç dinlememeniz lazım ama neyse.

Birkaç saatlik gecikmeyle biz o havalından çıktık. Pizza fırında eve geldik. Ev sahibi dedi ki oturmaya mı geldiniz? Gidin yakında Scopello denen bir köy var.

Kılıç balığı buralarda meşhurdur. Güzel bir akşam yemeği yiyin. Gittik. Ortam rahat, açık hava.

Sandalyeler atmışlar. Ortasında dev bir banyan ağacı olan bir avludayız. Lan yan tarafa bir baktım, filmlerden fırlama bir grup var. Çizgili takım elbiseler, cart renkli gömlekler, kırmızı cep mendilleri, bir yantinli kafalar.

Bunlar Al Capone'un arkadaşları resmen. Arada sırada çevreden esnaf geliyor, el pençe divan hürmet ediyor. Bunlar da pek kafa çevirmeden bene bene diyorlar, sonra devam ediyorlar. Hani etrafta bunlardan çok olsa anlarım ama yok.

Sicilya mafyası hakkındaki tüm stereotipler toplanmış, bu tek masadaki karakterler de birleştirilmişler. Adanın kalanı normal. Konsantre mafya var orada yani. Bunlar bu arada kendilerine mafya değil, onurlu adamlar derlermiş.

Halk ise onlara mafyoz ediyor. Bu tabii her turistin aklında olan ve her yerliye de muhtemelen illallah dedirtecek bir muhabbet epey cılkı çıkmış. Mesela The Godfather filminin meşhur ettiği Corleone köyüne mafya turları var. Corleone ailesi uydurma bir aile.

Gerçek mafya babaları çıkarmış bir köy gerçi bu ama duyduğum kadarıyla turlar dandik. Bana ilginç gelen kısmı şu konunun. Mafya kültürü tıpkı bizdeki ağ sistemi ve çeteleri andıracak şekilde yolsuzlukla iç içe bir feodal yapının getirisi. Her türlü toprak reformuna karşı olmaları da bu yüzden zaten.

İşte Mussolini döneminde bu herifleri eziyorlar. Koskoca lider. Yerel ağların korumasına mı muhtaç olacak? Bu memleketin her köşesinde sonsuz otoritesi olmalı.

Bütün imajı onun üstüne kurulu. Mussolini'nin atadığı vali, bunların çocuklarını, ailelerini rehin alıyor, ailenin ortak mallarını, mülklerini yakıyorlar. O şekilde mafyayı dize getiriyorlar. Ve mafyanın ayağının kırılışı, faşizm için büyük bir propaganda kaynağı oluyor.

Hani tıpkı o günleri ananların, ama en azından trenler zamanında çalışıyordu demeleri gibi. Bu arada o da yanlış bir klişe. Trenler pek de zamanında kalkmıyormuş ama neyse. Ruh halini anlatmaya çalışıyorum.

Ama tabii mafya aslında bitmiyor. Müttefik işgali sırasında ve sonrasında tekrar canlanıyor. Bunu da bilerek yapıyorlar. Zira hem faşistlere karşılar hem de toprak reformu karşıtlığı yüzünden sosyalistlere ve komünistlere karşılar.

Müttefiklerin derdi sadece Hitler'i yenmek değil, Stalin'i de engellemek. Ama savaş sonrası dönemde mafya büyük bir değişime uğruyor. Nüfus artık şehirlere göç ettiğinden, ekonomi tamamen değiştiğinden, Bir kısmı ABD'ye ihraç ediliyor bunların ve oradaki yeni uyuşturucu ticaretini kontrol ediyorlar. Bir kısmı da İtalya içinde kalıp inşaat sektörüne el atıyor.

Belediye, ihale, rüşvet, taşeron bildiğimiz denklemler işte uzun uzun anlatmaya gerek yok. Mafyayla mücadele şiddetli biçimde devam etmiş, suikaste kurban giden yargıçlar, savcılar olmuş. 90'ların sonuna kadar dizginleyememişler bu işi. Yani çok yakın zamana kadar işler kötüymüş.

Güney İspanya da böyle bu arada. Akdeniz'in neredeyse tamamı böyle aslında. Çok geç açılıyorlar, geç gelişiyorlar. Ama sanırım belli bir kültürel ve beşeri sermaye olduğu için o maddi sermaye gelince onun getirileri kalıcı oluyor.

Ve kısa sürede fark atıyorlar benzer bölgeleri. Neyse bu kadar düşünce baloncuğu yeter bize. Buradan sonrası adanın batısından başlayıp, güney kıyısını takip ederek, ara arada içerlere girerek, doğudaki Siraküs'e kadar gelen bir rotanın keşfi. Palermo'dan başlayalım.

Benim gördüğüm en orijinal şehirlerden biri bu. Biraz önce anlattığım o tarihi karmaşayı çok iyi yansıtıyor. Eski zenginliklerin kalıntıları arasında uzun süre fakir kalmış bir yer bu. İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin bombardımanı sonucu merkezde hasar gören birçok bina uzun süreler tamir edilmemiş.

Onun yerine şehir kuzeye doğru büyümüş ama tamamen plansız programsız biçimde. 1950'lerden sonra İstanbul'un başına gelenlerin ufak ölçekle bir benzeri yani. Sanayileşme ile birlikte kırsaldan şehirlere göç artıyor. İtalya'nın kuzeyine gidemeyenler en azından Palermo'da toplanıyorlar.

Şehir çok kısa zamanda çok hızla büyümek zorunda kalıyor. Normalde de bu değişimi kaldırmak zor ama burada tam bir katliam yaşanmış. Mafya bağlantılı müteahhitler ve belediyeler yüzünden o güzelim bağlar, bahçeler, villalar yok ediliyorlar. Alt yapısı yetersiz bir beton ormanına dönüyor şehir.

Belki de İstanbul yerine Bursa'yı örnek vermek lazımdı. Neyse, Allah'tan bu dönemden sonra eski merkez tahmin edilmiş. Turizmle ve AB fonlarıyla tekrar kalkınmış şehir. Ama bu sefer de her sene artarak gelen mültecilerin getirdiği yeni bir yük var, yeni bir fakirlik var.

Bir sokak zengin bir Kuzey İtalya şehri gibiyken diğer sokakta çamaşırlarını balkona asan kadınlar var, bağıra çağıra dedikodu yapıyorlar. Özellikle bizim kaldığımız Kalsa mahallesi öyleydi. Zaten şehrin ayakta kalan en eski yeriymiş. Bu şehir genel olarak Sicilya'nın her anlamda merkezi.

Gastronomi anlamında da merkezi. Burada sürekli sokak yemeği yemeniz lazım. Her yerde sakatat var, işkembe var, arancini denen kızarmış pirinç topları var. İçleri çeşitli şeylerle dolu.

Sicilya pizzası var. Bunları yiyin. Aperitivo'yu biliyorsunuz. İtalya'da barlarda akşamları içkiyle beraber bazı yemekler ikram ediliyor.

Turistler anlasın diye hep yavr diyorlar buna. Normalde basit şeyler olur ama Palermo'da bu işi abartmışlar. Benim hatırladığım Kiwiwi denilen bir yer vardı. 5 euroluk kokteyl satıyorlar.

O saatlerde buna 1 euro fazladan veriyorsun. Kokteylle beraber istediğin kadar yemek geliyor. Çerez merez değil ha, pizzalar, etler, salatalar ne varsa. Her şeyi yedim en sonunda kafayı da yiyordum.

Türkiye'de 6 euroya kokteylin kendisini bulmak zor olur. Neyse yemekten vaktiniz kalırsa yürüye yürüye merkezi gezersiniz. Her rehber zaten aynı şeyleri öneriyor. Benim için en ilginç noktalar semt pazarlarıydı.

Çok eskiye giden bir pazar kültürü var burada. Ve merkezin azıcık dışındaki Cappuccini katakombu. 16. yüzyıldan itibaren ölen rahipler gömülmek yerine mumyalanmaya başlanmış.

Zamanla bu bir statüs sembolü haline gelince, gücü yeten herkes kendini mumyalatıyor, manastırın dehlizlerinde, katakomplarında sergilenmek üzere. Kullanılan teknikler farklı, o yüzden bazıları aynen korunmuşlar, bazıları zombi gibi, çoğu ise iskelet halinde. Ölenlerin aileleri bayramlarda onları ziyaret edermiş, el ele tutuşup şarkılar söylerlermiş. Bu iş 1900'lü yıllara kadar devam etmiş.

Binlerce ceset ve mumya birikmiş o yüzden de. Kadın-erkek ayrımı, zengin-fakir ayrımı tabii ki ölümde de var ama çok komik gözüküyor yani her iskelet aynı sonuçta. Ne fark edecek ki? Bunu anlayamadan ölmüşler hepsi.

Ayrı birer bölümü hak eden de iki grup var. Bir tanesi bakireler, saygınlık belirtisi olarak onları ayrı bir yere koyuyorlar. Diğeri de çocuklar. İşte orası iyice rahatsız edici.

Chucky filmlerinden korkanlar gelmesinler. Bu arada blogdaki orijinal yazımda resimler var ama siz Google'dan da bakın. Cappuccino yazınca gerçi kahve resmi falan çıkar. Neyse idare edersiniz.

Palermo bu. Oradan trenle 50 dakika mesafede bir tarihi sayfiye yeri var. Cefalu diye. Zamanı olan ve iyi yer bulanlar tam tersine orayı üs olarak kullanıp Palermo'ya günübirlik gidebilirler.

Biraz daha rahat orada kalması. Biz trenden indiğimiz gibi tepedeki kaleye tırmandık. Dört bir yanı manzara. Kalıntıların üstünde pinekliyorsun.

Sonra eski merkezin dibindeki plaja iniyorsun. Plajda bir numara yok gerçi ama su temiz. Giriş parası isteyen, şezlong kiralayan bunların hiçbiri yok. Zaten genel bir rahatlık hissi hakim.

Dağdan indiğin gibi denize atlıyorsun. Denizden çıktığın gibi katedral meydanına gidip kahveni içiyorsun, dondurmanı yalıyorsun. Kahveni içtiğin gibi de ödemeden çıkıp gidiyorsun. Sonra hapse giriyorsun, püfür püfür esiyor hücre.

Her şey güzel yani. Bu Cefalu dışında Palermo'dan yapılacak ikinci günü birlik seferde Monreal denen bir yer. Buraya tüm güne gerek yok, yarım gün yeter. Tek bir atraksiyon var, Norman Katedrali.

İçerisi dışarısından çok daha güzel olan tek katedral buydu sanırım. Biz bu noktada Palermo'yu bırakıp adanın batısına yollandık. İlk durak Zingara Doğal Rezervi. Bu rezerv deniz kıyısındaki dik bir yamaç üstüne kurulu.

Büyük bir yürüyüş rotası var, 6 saat sürüyor. Çoğunluk bunu yapmak yerine kıyıdan 1-2 saat gidip aynı yoldan geri dönüyorlar. Manzara zaten güzel, baharda çiçekler arasında ayrı bir güzel oluyor. Kafanıza esince dik merdivenlerden koylara inip yüzmek mümkün.

İlk koy girişe sadece 30 dakika mesafede olduğundan kalabalık. Bence en azından önce mağaraya kadar yürüyün, sonra dönüşte oradaki uzaktaki koylara gidip yüzersiniz. Oh mis gibi! Yüzme demişken buranın kuzeyinde herkesin met ettiği bir plaj var, San Vito la Capo.

Ama kimse o herkes, çıksın ortaya plaj nedir bilmiyorlar bunlar. Sanırım burada her yer çakıl taşı olduğu için kumsalların değerini abartıyorlar. Zaten genel olarak İtalya'nın denizi bir türkü pek etkilemez. Ama sahillerin dibinde biten o yüksek tepeler gerçekten muhteşemler.

Adanın batı kıyısının merkezi Trapani diye bir yer. Oradan Egadi Adalarına gidilecekse burayı üs olarak kullanmak akıllıca olabilir. Liman tarafında güzel alışveriş caddeleri var ama her yerde bulursunuz onları. Zaten Sicilya'yı da alışveriş caddesi görmeye gelmiyorsunuzdur.

Asıl buranın dibinde ta Fenikeller zamanında dağın tepesine kurulmuş bir kasaba var, Eriçe diye. Sonradan içi ve yamaçları kalelerle dolmuş. Buraya normalde trapaniden bir teleferikle çıkabiliyorsunuz. Biz arka yoldan arabayla gittik.

Çok kalabalık değildi çünkü. Ve güzel manzaralara doyduk. Bu Eriçe'de bence kalınmaz. Aşırı turistik bir yer.

Ama yarım gün için ideal. Burada herkes illa Gramatiko'da tatlı yiyin diye başımızın etini yedi. Oradan aldık tatlıları. Bir dükkandan da yerel şarap aldık.

Ekmek, domates ezmesi kaptık. Gittik surların oraya, gün batımı manzarasına karşı alemimizi yaptık. Eriçe ile beraber iyi bir gün programı olacak yerde Segesta. 2500 yıllık tek bir tapınaktan ibaret aslında ama çok iyi korunmuş vaziyette.

Savaşlar sırasında yıkılmamış. Burası adanın yerli halklarından birinin vatanı. Sonradan helenleşmişler. Biraz akınıp burada tepeye tırmandım.

Yine güzel bir manzara. Sonra geri yürüyüp yakınlardaki Kaplıca'da da rahatladım. Termesegestane diye aratırsanız bu halka açık termali bulursunuz. Bana da bir dua edersiniz.

Şimdi Batı kıyısından aşağı doğru iniyoruz. Marsala diye bir yer. Oranın şarapları meşhur. Adanın 3 şarap bölgesinden biri.

Bu arada her yer şarap bağı ama İtalya'nın en az alkolizm oranı Sicilya'da görülüyormuş. Mahzenlere veya bağlara gidip tadıyorsunuz bol bol. Ben Cantina Floria diye bir yere gittim. Bir sürü şey denedim.

Pek beğenmedim ama çaktırmadım ayıp olmasın diye. Siz de benim gibi ikiyüzlü olun, suratlarına gülüp arkalarından konuşun. Beni asıl etkileyen yer, adanın biraz daha içlerindeki bir yerde, Poggio Reale diye terk edilmiş bir kasaba bu. Hiçbir tarihi önemi yok bu arada.

Yeni bir kasaba ama fotoğraf meraklıları ve benim gibi hayalet şehir sevenler için ideal. Depremler yüzünden hemen her bina hasar alıp güvensiz hale gelince devlet birkaç kilometre ötede yeni bir kasaba inşa etmiş. Fakat eskisini de yıkmamışlar. Kasaba sakinlerinin duygusal bağı var.

Bir gönüllü organizasyonu oluşturuyorlar, burayı koruyorlar. Şimdi yavaş yavaş doğa onları geri yutuyor orada. Ve binalar hala tehlikeli olduklarından içlerine de girilebiliyor. O yüzden burası resmen bir turistik atraksiyon değil.

Etrafı çitle çevrilmiş ama kimse takmıyor. Herkes etrafına park edip çitlerden atlıyor. Adanın güney kıyısında Segestan'ın tarihi rakibi Selinunte diye bir yer var. Eğer Segesta'yı atlarsanız buraya gidin.

Daha büyük bir alana yayılmış daha fazla tapınak var. İki tanesi iyi korunmuş ve içlerinde yürünebiliyor. Yakınında da ufak bir sahil kasabası. Güneşin altında işkence çekmek yerine kalıntıları sabahın serinliğinde rahat rahat gezin.

Kırların arasında iki saatlik bir yürüyüş olur. Sonra dandik kumsalında denize girip rahatlarsınız. Öğlen sıcağı iyice bastırınca da sahildeki restorandan 10 euroya her şey dahil öğle yemeğinizi yiyip pineklersiniz. Fıstık gibi program.

Enerjisi olan akşam Agrigento'ya devam edip orada konaklar. Orası neresi? Orası adanın en önemli tarihi kalıntılarının olduğu yer. Tapınaklar Vadisi denen yerde.

Aslında bir vadi yok ortada. Bir tepenin üstüne kurulmuş antik şehir. En önemli tarihi alan orası diyorlar çünkü değişik dönemlerden kalma değişik tapınaklar bulunuyor. Hatta Hristiyanlar gelince de Kayılıkların kenarına kendi mezarlarını kazmışlar.

İyice cümbüş olmuş. Tüm önemli yapıları gezmek birkaç saat sürer. Bir de gelmişken az ötedeki müzeye gidin. Orada tapınaklarda sütun görevi gören insan şeklindeki heykellerin orijinali var.

Yani mimari tarihinde o sütün heykel fikri ilk defa burada kullanılmış. Benim için daha önemli bir şeyse küvetlerdi. Harika küvetler vardı orada. Niye şimdiki küvetlerimiz de sütunlarımız kadar sıkıcı hep bunu düşündüm.

Bir de ufacık banyoları hapsediyoruz küvetleri. Küvet dediğin şey güzel bir odanın ortasında olmalı aslında. Neyse, eğer tapınak işlerinde noşlanan biri değilseniz veya hava çok sıcaksa gezilecek gibi değilse, şehrin batısındaki Türk merdivenleri de uygun bir program. Burası Osmanlı'ya yarı bağlı olan berber korsanların gelip de yağma için çıkarma yaptıkları yer.

Adı böyle kalmış. biraz iç tarafa kayıp adanın yerlilerinden, greklerden, fenikelilerden uzaklaşıp Romalılara gelmeniz lazım. Çünkü Piazza Armerina orada. Kim olduğu belirsiz bir Roma soylusunun muhteşem bir villası.

Villa demek haksızlık olur gerçi. Tek başına bir köy. İçinde ve etrafında yüzlerce kişi yaşıyormuş zamanında. Depremler yüzünden toprak altında kalınca kimse yağmalamamış bunu asırlar boyunca.

Bu da ilginç bir ayrıntı. Çünkü villa kompleksinde bazı kuleler toprağın üstünde kalmışlar. Yani aşağıda bir şeyler olduğu belli oluyor ama hırsızlar uğraşmamışlar kazmakla. Bunun sonucu olarak hayatımda daha önce görmediğim bir mozaik koleksiyonu ortaya çıkmış.

Koca kompleksin içinde dolanıyorsunuz ve her odanın, her avlunun duvarları ve yerleri mozaiklerle dolu. Her biri de bir hikaye anlatıyor. Bu akıl almaz bir zenginlik çünkü düşünün orada gördüğünüz her şey el yapımı. Her şeyi birileri yapmış, tüm o mozaikler tek tek parça parça birileri tarafından toplanmış, resmedilmiş, şekillendirilmiş, oraya taşınmış, yerleştirilmiş ve temizlenmiş.

O yüzden zaten herhangi bir soylunun değil de imparatorluk ailesinden birinin olduğu düşünülüyor villanın. Mesela Google'dan arayın bakın meşhur bikini odasını. 2000 yıl öncesinin modasını görüyorsunuz. Onun ötesinde zamanında popüler olan sporlar resmediliyorlar kadınlar yoluyla.

Ağırlık kaldırma, disk atma, koşu, sonra garip bir oyun kimsenin bilmediği voleybol bunları oynuyorlar. Aşağısındaki bir resimde ise zengin bebelerinin araba yarışı resmedilmiş. Araba değil tabii ama konsept aynı. Bir hipodromdalar, at arabalarıyla yarışıyorlar.

Arabaları çeken hayvanlar at değil de egzotik kuşlar. Bebelerden bir tanesi yarışı kazanıyor, kendisine ödül sunuluyor. Muhtemelen villanın sahibinin çocuğudur. Zamanı sanat eserlerinin hepsinde böyle yalakalıklar var.

Olmak da zorunda. Çünkü hiçbir piyasa işi değil, patronaj işi hepsi. Bilim de öyle zaten. Jüpiter'in aylarını keşfediyor Galileo, Medici'lerin ismini veriyor.

Neyse villanın avlusunda onlarca metre boyunca uzanan dev bir mozaik var. Herhalde en etkileyici kısmı buydu. Egzotik hayvanların avlanması resmedilmiş. Yürüdükçe okuduğunuz bir resimli roman gibi.

Afrika'dan aslanlar var, Hindistan'dan filler var, her şey var. Buradaki alt metin de Roma İmparatorluğu'nun gücü ve çeşit çeşit coğrafyaya hakim oluşuyor. Adanın güneydoğu bölgesinde barok döneminden kalma bir grup kasaba var. Bunların en fotojenik olanı Noto, en dramatik olanı Ragusa ve bence kalmak için en uygun oladığı Modika.

Daha az turistik, daha doğal bir yer. Orayı üst belleyip etrafa seferler düzenleyebilirsiniz. Ragusa'yı özellikle öneririm. Bende garip bir huy var çünkü.

Mezarlık gezmeyi seviyorum. Orada da dayanamayıp Ragusa ve Chiaramonte arasında güzel bir tanesine uğradım. Bizdeki gibi mezar taşlarından ibaret bir alan değil. Yapılaşmışlar orada.

Müteahhitler oraya da el atmış. Ölüler için ufak evler var. Sokaklar, lambalar... Ya içerisi minik bir şehir gibi aslında.

Zaten boşuna Necropolis denmiyor. Ölüler şehri. Oradan Vendicari Parkı'na yollanırsınız. Başka yerlerde olduğu gibi agroturizm imkanı var.

Ama asıl gidilecek doğal rezerv burası değil. Asıl gidilecek yer Cava Grande Parkı. Siraküz yolunda bir yer burası. Sabahtan gelirsiniz tüm günü hiking artı vadideki zümrüt yeşili havuzlarda yüzerek geçirirsiniz.

Su buz gibi tabi ama kesinlikle değer. Aşağı suya inmek için fazla tembel olsanız bile en azından tepeden manzaraya bakarsınız Grand Canyon'un küçük kardeşi. Nihayet geldik batı kıyısına. Arşimet'in vatanı ve eski Yunan kültürünün adadaki merkezi olan Siracuse.

Palermo kadar ilginç bir yer değil burası. Ama daha güzel, daha şık, daha estetik bir yer. Her yerde arşimetin mirasını görüyorsunuz. Tabii antik dünyanın da Vinci'siydi bir nevi.

Mühendislik var, matematik, yazı, çize, her şey var. Mirasını her yerde gördüğünüz bir başka şey de papyrus. Adada papyrus bitkisi yetişiyor ve bir müze yapmışlar. Bunun nasıl kullanıldığını anlatıyorlar eski örneklerle beraber.

Bu tarihi yarım adanın dibinde de şaşılacak derecede temiz sular var, yüzülebiliyor. Ara sokakları da çok güzel, tam kaybolmalık bir yer. Ama kalacağınız yer bence o tarihi yarımadanın dışında olsun. Köprünün öte yanında daha ucuz yerler var.

Burayı üs olarak kullanıp Cava Grande'ye veya Pantelika'daki UNESCO mirasına günübirlik geziler düzenlemek mümkün. Ben Siraküz'den Palermo'ya döndüm artık. Eğer zamanım olsaydı buradan da yukarıya devam eder, Etna'ya çıkar, Taormina'yı ziyaret eder, çok meşhur bir yer. Sonra da Messina'dan vapura binip bir gece ansızın 82 Lipari, 83 Vulcano Adaları derdim.

Onlar da başka zaman artık. Gerçekten Japonya'dan sonra en çok dönmek istediğim ikinci yer sanırım. Bu arada unutmayın her yerde her zaman en güzel mevsim Eylül ve Ekim'dir. Bunu anayasaya yazdıracağım ileride diktatör olunca.

İkinci en güzel mevsim de dağ bayırın muhteşem olduğu Mayıs. Üçüncüsü denizin ısındığı ama hala çok kalabalık olmayan Haziranbaşı. Bunlardan başka ay yok. Diğer ayları yasaklıyorum.

Ama eğer destekçimseniz ve başka bir ay seviyorsanız size kıyak geçebilirim. Özellikle de şu isimlere. Özay Demirezen, Hoşgeldin Yeni Geldin, Savaş Günata, Banu Yelkovan, Doğan Can Bahan, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Berk, Tunç Mart, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Işıları Can, Atilla, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz ve son olarak da Refik Şekercoğlu. Hepinize teşekkür ediyorum.

Patreon'a koyduğum sığınmacı kaydını da tekrar hatırlatayım gitmeden. Destekçi değilseniz de önemli değil o zaman da 42 dakika podcast'ındaki uzun versiyonluğu herkese açık. Kafalar rahatlamıştır umarım biraz. Daha sonra tekrar ağır konularla döneriz.

O zamana kadar kendinize iyi bakın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)