
7.692 kelime · ~38 dk okuma
Benim bazı garip huylarım var. Japon ahşap ustalarının çalışma videolarını izleyerek uyuyorum bazen. Konumuzla biraz daha alakalı bir tanesi de dünyanın çeşitli yerlerinde genelde yanlışlıkla protestolara katılmak. Zamanında Myanmar'da kendimizi şehir merkezindeki bir protestoda bulmuştuk mesela.
O sırada askeri diktatörlüktü. Daha sonra Occupy Wall Street başladığında yine tesadüfen gidip, sonra ortamı beğenince uyku tulumlarımızla dönmüştük. Çok sonradan öğrenecektim tabii, o gösterilerin merkezindeki park aslında bir emlak şirketinmiş. Böyle meydan gibi gözüken, halka açık ama aslında özel mülk olan yerler var.
Tüm o protestoların da servet eşitsizliğinden çıktığını düşününce bu epey komik gelmişti. Ondan iki sene sonra da Gezi Parkı vardı. Henüz onun daha ne hakkında olduğunu bile bilmiyorken, o sırada proje yaptığımız müşterilerin mesai saati bitiminde peşlerine takılıp gitmiştim. Bana yolda anlatmışlardı.
İşte 2014 yılında da Budapeşte'de böyle bir gösteride bulmuştum kendimi. Fides Partisi üst üste ikinci kez iktidarı kazanmış ve internet vergisi diye bir şey ortaya atmış. Gigabyte kullanım başına yarım euro bir şey. 10 gigabyte kullandın mesela, o zaman da büyük miktar.
5 euro vergi. 10 binlerce insan sokağa döküldü. E ne yapalım, evde oturmaya mı geldik? Ben de katıldım bunlara.
Çok kalabalıktı ama gayet de sakindi. Polisle itişme, kakışma, öyle gaz bombası falan yok. Bu kadar tepkiyi beklemiyordu hükümet. Sonra dediler ki, biz bu vergiyi yine de geçireceğiz ama bir sınır koyduk.
Aylık 2,5 Euro'ya denk geliyor. Yani maksimum o kadar vereceksin eğer tekil kullanıcıysan. Ama bir kere kan kokusu almıştık biz. Mesele vergi değil, sen hala anlamadın mı?
diyerek halkı gaza getirdim. Bütün Budapest'e'yi peşime taktım. Ertesi gün 100 bin kişi toplandık. Şener Şen sesiyle söyleyeceğim bunu.
Başka şehirlerde de toplanıldı bu arada. Sosyalist Parti'ye karşı düzenlenen o gösterilerden biri en büyük, hatta tek büyük diyebiliriz, protesto bu oldu. Muhalifler barut fıçısı gibiler. Fides ne isterse geçiriyor.
Hem de büyük bir yolsuzluk meselesi var. ABD birkaç Macar yetkiliyi açıkça suçlamış. Yani hakikaten de mesele vergi değildi, o bardağı taşıran son damla oldu. Bayağı da büyük bir damla oldu ama.
Birkaç gün sonra, sanırım benim şehirdeki son günümdü, Orban çıktı dedi ki ya arkadaşlar yanlış anladınız. Bir şeyler geveledi, vergi tasarısını iptal etti. Bu, 4 sene boyunca sürekli kazanan iktidarın ilk geri adımıydı ve kan kaybını durduramadı da. Fides'in popülaritesi %40'lardan %25'lere düşmüştü.
Birkaç ay içinde mecliste de bir darbe yediler. Vekillerden biri Avrupa Birliği komisyoneri olunca istifa etmek zorunda kaldı ve bölgesinde yapılan ara seçimleri bağımsız bir aday kazanınca parti mutlak çoğunluğunu kaybetmiş oldu. Dolayısıyla o zamanlar muhalefetin içinin umutla dolması gayet doğaldı. İnsanlar sokağa çıkıp bir şeyleri değiştirebiliyorlardı yani.
Her dört seçmenden üçü iktidarı desteklemiyordu. Bir sonraki zaferin ne olacağını kimse tam bilmiyordu ama insanlar artık bir şeyler bekliyordu. Ve beklenen zafer geldi. Muhalefet 9 yıldan sonra Budapest'e belediyesini kazandı.
Ufacık bir aksilik vardı sadece, bu zafer için 5 sene daha beklemeleri gerekecekti. Selamlar, ben İmmanuel Tostoyevski. Orta Doğu ve Balkanların en fularsı zentenliğine hoş geldiniz. Bugün Orban hakkındaki mini serimizi bitireceğiz.
Vallahi de billahi de bitireceğiz. İlk bölümümüz bir değişim ve yükseliş hikayesiydi hatırlarsanız. Bir yandan da Macaristan hakkında bir arka plan oluşturuyorduk. İkinci bölüm bir güç konsolidasyonu hikayesiydi.
Zirveye çıkınca ne yapılacak yani? Roma misali bir cumhuriyetten imparatorluğa dönüşüm diyebiliriz. Ama bir yandan da hukuk hakkında konuşuyorduk esas. Bu bölüm için bir düşüş hikayesi demeyi isterdim.
Üçlemenin simetrisine uygun olurdu. Fakat Orban daha düşmedi, düşeceği de yok gibi. Ama yaşadığı bir takım tökezlemelerin hikayesini anlatabiliriz. Bir yandan da Avrupa Birliği ile aralarındaki kaçınılmaz duelloyu konuşacağız.
En sonda da Türkiye'ye uygulanabilecek dersleri. Hazır mıyız şimdi? Bahsettiğim bu vergi protestolarından birkaç ay önce Orban ikinci kez üst üste iktidar oluşunu kutlarken Transilvanya'da Macarlara yönelik bir üniversitenin şenliklerine katılmıştı. Orada çok fazla etnik Macar yaşıyor.
Zaten tarihsel olarak onların topraklarıydı hatırlarsanız. Konuşmasında aynen şunu dedi. Macaristan liberal ilkelerden vazgeçip illiberal bir demokrasi haline gelmiştir. Bugünün yükselen yıldızları olan Çin gibi, Singapur gibi, Türkiye gibi, Rusya gibi başarılı modelleri izleyecektir.
Şimdi gülmeyin tabi 8 sene önceydi bu. Gerçi kişi başına 56 bin dolar gelirli bir şehir devleti olan Singapur ile diğerlerini aynı cümlede kullanmak 8 sene önce de komikti diyebiliriz. Yalnız bu açıklama bir politikacının o anda rastgele söylediği bir şey değildi. Hem Macaristan'ın devlet politikası hem de onun sınırlarını aşan bir dünya görüşüydü aslında.
Bunun üstünde biraz zaman harcayacağız. Öncelikle bu illiberal demokrasi kalıbını Orban icat etmedi o noktada. Farid Zakaria diye bir yazar var. 1997'de Foreign Affairs'da yazdığı bir yazıyla bunu lugatımıza sokmuştu.
Zakaria'nın argümanı şuydu. Biz batıda sanıyoruz ki serbest seçimler, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, güçlü ve bağımsız kurumlar, bunlar böyle hep bir paket halinde geliyorlar. Bir yerde bir serbest seçim varsa diğer öğeler de mevcuttur. Bunu sanıyoruz.
Halbuki bizim modelimiz tek model değil. Hatta bizim modelimiz bu işin normali bile olmayabilir. Zira birçok ülkede bir yandan seçimlere yönelik bir trend varken diğer konularda anti-demokratik bir trend var. Sağlam kurumları olmayan yerlerde demokrasi kurunca, seçimler yapınca aşırı merkezileşmeyle sonuçlanıyor.
Bu fikri geçen bölümden hatırlıyorsunuz. Hatta ben bir adım ileri gidip bunun da kök sebebine kendi sermayeleri olan denk güçte grupların olmamasına, bunların eksikliğine bağlamıştım. Bazıları bu illiberal demokrasi kalıbını bir oksimoron olarak görüyorlar. Başka şeyler kullanıyorlar.
Rekabetçi otoriteryenlik gibi. Kompetitiv otoriteryenizm diye ararsınız. Burada önemli bir fikir ayrılığı yok benim gördüğüm kadarıyla. Bu iş bir skala.
Serbest seçimler bu skalanın demokrasi tarafına geçmemize yeter mi? Yoksa diğer üyeler olmazsa otoriteryen tarafta mı kalırız? Tartıştıkları bu. Yani sonuçta etiketler çok önemli değil.
Onların arkasındaki mantığı anlamak daha önemli. Bunu da anlamak için akla gelecek ilk soru, Dünya ne durumda yani? Kimlermiş bu liberal demokrasiler ve liberal olmayanlar? Öyle resmi bir liste yok elbette.
En çok atıf alan iki tane kaynak var. İlki ekonomistin demokrasi endeksi. Ona göre ülkelerin yüzde 44'ü, neredeyse yarısı tam veya hatalı demokrasi sınıfındalar. Macaristan'da hatalı demokrasiler grubunda.
Türkiye ise bunlardan çok uzakta. Hibrit rejimler grubunda ona da zar zor girmiş. Yine bakın bu etiketlerin de önemi yok yani ezberlemeyin kesinlikle. Birçok kıstasa göre bir puanlama sistemi icat etmişler.
Onları da böyle gruplara bölmüşler. Ben bu puanlama sisteminin detayına takılmaktansa, yıllara göre değişimi takip etmeyi daha doğru buluyorum. Yani mutlak skordan ziyade değişim daha önemli. 2006'dan beri de değişime bakıyorsun, Türkiye'de, Macaristan'da sürekli düşüş halinde.
Diğer önemli kaynak, çok atıf alan kaynak, köklü bir düşünce kuruluşu olan Freedom House'un yıllık raporları. Ben bir defasında bunların Washington DC'deki merkezine bir bahaneyle girip tuvaletimi yapmıştım. Aşağıdaki Starbucks'ın tuvaleti kapalıydı çünkü. Size kesinlikle gerekmeyen bir bilgi ama günün birinde kamera kayıtlarım çıkarsa o yüzdendir.
Sonra vay efendim İmmanuel'i bunlar mı fonluyor falan demeyin. Aslında tuvaletini kullandığım yerler kitabı yapmak istiyorum bir ara. Anavatan Genel Merkezi'ne de gitmiştim. Hayatımda bir kere gittim zaten.
Onda da Mesut Yılmaz'ın makam odasındaki özel tuvaletini kullanmıştım. Kendisi ortalıkta yoktu, epeydir uğramıyordu herhalde ama odayı hazır tutuyorlardı. Neyse, Freedom House 80 senedir aktif bir kuruluş. 1972'den beri de özgürlük raporu diye bir şey yayınlıyorlar.
O tarihten beri özgür sayılan demokrasiler tüm sistemler içinde %25-%30'lardan %40 üstüne çıkmış. Bir %35'te yarı özgür, kalanı da özgür değil. Genel trend belli yani, özgürleşmeye doğru gidiyor. Türkiye ise en alttaki %25'lik kesimde.
Yani özgür olmadığı gibi artık bir temsili demokrasi olarak bile sınıflanmıyor. Puanlamaya göre Haiti'den, Bangladeş'ten filan aşağıda. Yine mutlak puan ve sıralamalar önemli değil ama iki ülkede son yıllarda sürekli puan kaybetmişler. Herkes gidiyor Mersin'e, bunlar gidiyor Tersin'e.
Genel tabloyu anladık madem, biraz işin ayrıntısına bakalım. Tam olarak ne bir ülkeyi liberal demokrasi yapar? Burada üç ana şart var. Her şeyden önce özgür seçimler.
Önce oy güvenliği olacak, sandık güvenliği olacak, sonra oy verilecek en az iki farklı seçenek olacak. Bu seçenekler can güvenliği endişesi taşımadan rekabet edebilecekler ve verdiğin oyun da bir manası olacak. Biz daha zaten bu noktada patlıyoruz. Oy güvenliği geniş ölçüde var, yeterli sayıda seçenek de var ama bazıları meşruiyet sorunu yaşıyor.
%10 barajı da çok yüksek. Birçok oy heba oluyor. Macaristan da bu noktada patlıyor bu arada. Seçim sistemini uzun uzun anlatmıştım.
Yani görünüşte oyunu istediğine verebiliyorsun ama oylar eşit değil. İkinci şart ise siyasi rekabetin adil olması. Bunu değerlendirmek daha zor ama kabaca ortada bir fikirler piyasası olmalı. Hepsi halka ulaşabilmeli.
Bir sorun olduğunda hepsi yargı önünde eşit olmalı. Kamu bu rekabete taraf olamaz çünkü kamu kaynakları herkesin. Aslında biraz düşünürseniz bu prensibi sağlamak teoride de imkansız. Çünkü en basitinden iktidarlar kamu kaynaklarını kullanarak vatandaşa seçim rüşveti veriyorlar.
Mesela ABD'de bu ne yoluyla oluyor? Vergi indirimi yoluyla oluyor. Macaristan'da emeklilik ikramiyesine zam yapıyorlar, Türkiye'de makarna kömür, neyse artık. Hangi metodun kullanılacağı halkın devletle olan ilişkisine bağlı.
Halk devleti bir baba gibi görüyorsa, devlet baba diye bir kalıp varsa o zaman daha direkt yardım bekler. Herhalükâr da iktidarlar seçim öncesinde fazla fazla harcayarak borçlanmış oluyorlar. Bu borcu da geleceğe yıkıyorlar. Ya enflasyon yoluyla ya da faiz ödemeleri yoluyla.
Bunun önüne geçmek için tabii düzgün sistemlerde ne var? İktidardan bağımsız bütçe kurumları var, denetleme kurumları var, merkez bankası var. Bunlar siyasi iradenin o harcama refleksiyle ket vuruyorlar. İlkel yerlerde ise devletin tarafsızlığı ilkesi alenen çiğneniyor.
Mesela devlet medyasında adaylara aşırı orantısız süreler verilmesi, iktidardan yana olanların devletten iş almaları, reklam almaları, bunlar yaygın pratikler, mevzu bahis iki ülkede bu noktada patlıyorlar. Üçüncü ve son şartımız da sivil özgürlükler. Bu aslında devletin göreviyle de alakalı. Devletin asli görevi, liberal prensibe göre, çoğunluğun sopası olmak değil, azınlıkların ve bireyin haklarının korunması.
Çünkü kendi haline bıraktığında çoğunluk zaten boğucudur. Ona karşı bir dengi unsuru lazım. Bu role ek olarak devlet güç kullanma tekeline sahip olduğundan, bireyi bu gücün yanlış kullanımından da korumakla yükümlü. Yani devlet bireyi devletten korumalı.
Bunun da tek yolu var, devleti böyle hiyerarşik, yekpare bir yapı olarak tasarlamak yerine kuvvetler ayrılığı sağlamak. Çünkü devlet yekpare olunca bireyi ezer geçer. Bu üç şartın iyi kötü sağlandığı yerlerde genelde piyasa ekonomisi, mülkiyet hakkı ve yüksek gelir seviyesi de gözleniyor. İlla biri diğerinin sebebi değil.
O başka bir konu. İşte Singapur mesela bir istisna bakarsanız. Ama yine de genelde bunların aralarında bir ilişki var. Orban'ın 2014 konuşması bu ilişkinin reddiydi.
Singapur bir istisna değil, Avrupa'da tekrarlanabilecek bir model olarak görüyordu. E bu nasıl mümkün olabilir? Şimdi sahnemiz AB olsun. Demin anlattığım şartlara biraz tersinden bakalım.
Orban ne düşünüyor? Neler yapmak istiyor? Ona bakalım. İlkin, klasik liberalizmde birey esas değil mi?
Günümüz Avrupa'sında da Brüksel epey kuvvetli. Yani Orban'ın açısından ulus devlet bu ikisinin arasında birey hakları ile uluslarüstü yapıların arasına sıkışmış vaziyette. Halbuki ulus devlet esas olmalı. Bu ilk prensibi, ikincisi çok kültürlülükle alakalı.
Bu niye bir amaç olsun, niye bir hedef olsun? Evet, bazı yerlerde çok kültürlülük işe yarayabilir ama ufak ulus devletlerde gereksiz bir risk. Toplumsal istikrarın bozulmaması daha önemli. Macaristan Hristiyan bir ülkedir, dili Macarca'dır, göçmenleri de açık değildir.
Bu kalıba uymayanları gidip avlayacak, kovacak değiliz ama onları davet etmemize de gerek yok. 3. Geleneksel aile toplumun temelidir. Aileyi ve çocuk yapmayı teşvik eden programlar var.
Örneğin ilk çocuğundan sonra uygun faizle kredi çekebiliyorsun. İkinci çocukta kredi miktarı artıyor. Üçüncü çocukta o parayı sana hibe ediyorlar. Ödemen gerekmiyor krediyi.
En son baktığımda neredeyse 30 bin euroluk bir meblağıydı bu. Çok ciddi bir yardım birçok Macar için. Şimdi bu maddeyi de bir öncekinden ayrı düşünmemek lazım aslında. Çünkü nüfus azsa ve yaşlanıyorsa ve eğer ülke genç göçmen de almıyorsa veya alamıyorsa, bu şartlar altında sosyal güvenlik sisteminin patlaması kaçınılmaz.
O yüzden de çocuk ve aile politikası bu şekilde. 4. Herkesin işi olmalı, herkes çalışmalı. Bu tabii komünist dönemde insanların içine işlemiş bir şey.
İnsanların güvenlik algısının önemli bir kısmını oluşturuyor. Artı sosyal disiplini de arttırıyor. Sisteme dahil ediyor herkesi, çıkıntılık etmeyi zorlaştırıyor. Bu uğurda popüler bir program kurdu Fides.
Bir sürü insana uyduruk işler verip maaş bağladılar. Beşinci ve son madde, tek parti rejimi kötü bir şey değil. Uzun dönem planlamayı mümkün kılıyor. Boş boş işlerle uğraşacağımızı stratejik düşünebiliyoruz.
Argüman bu. Bu tabii faşizmin de ana argümanıydı. Siyaset kirli bir kelimeydi onlar için. Siyasetçiler de hep böyle günlük hesap yapan insanlardı.
Bir grup sürekli yönetimde olsun, işte devlet adamlığı yapsınlar. Onların fikri buydu. Orba'nın o faşizm örneklerinden farkı ne? Seçimler olsun ama çok yakın geçmesin.
Muhalefet olsun ama sesi fazla çıkmasın. Program bu. Yani aslında iki kat bir illiberallik var burada. Hem devletin politikaları bilinçli biçimde illiberal, hem de devletin işleyişi, yapısı, yani fiilen bir tek parti rejimi olması illiberal.
Aslında bu yapıları biz iki sene önce yaptığımız bir programda uzun uzun konuşmuştuk. Belki hatırlarsınız, Gürman ile Demokrasilerin Geleceği Üstüneydi ismi. İki parçalık bir içerikti. YouTube'da bile var, linkini koyayım.
Orada şunu demiştik, demokrasiyle yapılan kavga öyle ya da böyle topluma bir maliyet üretiyor. Çünkü en başlarda doğru hamleler yapsan bile, kaçınılmaz olarak bir şeyleri yanlış yaptığında onu düzeltecek bir mekanizma olmuyor. Geri adım atamıyorsun, şarampole yuvarlanıyorsun. Ve buna rağmen Türkiye'deki en büyük azınlık demokrasiye inananlar azınlığıdır demiştik.
Böyle bitirmiştik ilk bölümünü. Macaristan'da da durum çok farklı değil aslında. Demokrasiye inananlar zaten azınlıktaydı. Yani Orban o fikirlerini uzaydan getirmedi.
O yönde bir eğilim vardı zaten. Bu eğilimleri anlamak için komünizmden geçiş dönemini iyi incelemek lazım. Halkın rejim değişiminden umudu büyüktü, desteği de büyüktü. Yüzde 80'i kapitalizme geçişi destekliyordu.
Ekonomik gelişme istiyorlardı her şeyden önce. Fakat belki de bu beklentilerin büyüklüğünden dolayı umutları çabuk söndü. Pure Research'a göre 2009'da yani sadece 20 sene içinde bu destek oranı %46'ya gerilemişti. Aynı sene halkın %72'si ekonomik açıdan ülkenin sosyalizme kıyasla gerilediğine inanıyordu.
O sene tabii devasa bir global kriz vardı hatırlarsanız, bu cevaplar zaman geçtikçe biraz değişti. Ama çok da değil. Ta 2014'te bile insanların sadece çeyreği yeni rejimin totalde millete daha faydalı olduğunu söylüyor, %44'ü eskisini tercih ediyordu. İşin açıkçası halkın gözünde bireysel haklar, sivil özgürlükler, seyahat özgürlüğü vs.
bunlar iş güvencesi kadar önemli değiller. Ekonomik alanda birçok insan beklediği kadar bir ilerleme tecrübe etmediği için bu başarısızlığı toptan demokrasiye yordular. Sonuçta demokrasinin özdeşleştiği şeyler farklı oluyor bu geçişi hızla yaşayan ve beceremeyen ülkelerde. Bir ekonomik kriz döneminde mesela Fransızlara ya monarşi mi daha iyiydi, demokrasi mi daha iyiydi diye sorsan Cevaplar herhalde kriz öncesi döneme göre çok değişmez ama burada değişiyor işte.
Bu arada ekonomik iyileşme beklentileri de öyle girişimcilik, iş kurma kolaylığı, ne bileyim patent hakları gibi şeylerle anlamlanmıyor. Düşük vergi, yok öyle şeyler. Komünist geçmişin bir mirası olsa gerek, devlet baba bize baksın kafası çok yaygın. Yine Pew'a göre halkın demokrasiyle özdeşleştirdiği en önemli şeylerden birisi zenginlerin vergilendirilip fakirlere yardım edilmesi.
Küçük devlet anlayışı burada hayal bile edilemeyecek bir şey. Devlet her şeyi eline atsın, bunu toplumsal eşitliği ve düzeni korumak için yapsın anlayışı var. Bu yüzden de aslına bakarsanız bugün bütün partiler ekonomik açıdan solcular. Macaristan'da Fides'e sağcı diyoruz ama bir sürü sosyalist politika yürütüyorlar.
Bu da solunun işini çok zorlaştırıyor. Çünkü kendilerini farklılaştıramıyorlar. Farklılaştırmak için saçmalamak zorunda kalıyorlar bazen. Orban ne yaparsa tersini savunayım diye düşünüyorlar.
O zaman da birçok popüler programa karşı çıkıp puan kaybetme tehlikesi var. Bir de tabii solun tarihsel yükü çok ağır. Komünizmin yıkılışından Fides'in ilk tek başına iktidar dönemine kadar 20 sene geçmiş. Bu 20 senenin 12'sinde sol iktidardaydı ve benzer ülkeler daha hızlı gelişirken Macaristan toparladı.
O yüzden zaten ya biraz da bizimkiler çalsın düşüncesi var. Tüm bunlar illiberal bir yönetimi kolaylaştıran şartlar. Orban, Transilvanya'da o konuşmayı yaptığında bunun kendi seçmeni tarafından duyulacağını biliyordu. Zaten onlara yönelik yapıyordu.
Halktan büyük bir tepki görmeyeceğini düşünerek bunu yapıyordu. Bu işlerin çok önemli bir ayağı da tabii liberal değerlerin hakim olduğu Avrupa Birliği ile sürekli karşıtlık yaratması ve bunun üstünden de iç politikada puan kazanılması. Brüksel özellikle kolay bir hedef. Niye?
Uzaktalar, şanlı Macar halkının halinden anlamıyorlar, hiçbir şey yapmayıp bütün gün tartışan bürokratlar. Böyle bir stereotip. Buna karşılık Avrupa Birliği'nin çıkıntılık yapan üyelerini gerçek anlamda zorlayacak mekanizmalara sahip olmaması da çok önemli. İşte raporlar hazırlanıyor, bir takım kınamalar yapılıyor, sert bir dille uyarılıyor ama somut adımlar atılamıyor.
Zor bir iş zaten yani AB doğası itibariyle zor bir proje. Ben bu kadar işlediğine bile şükrediyorum. Normalde böyle bir şeyin çalışmaması lazım. Avrupa Birliği'ne kafa tutan lider imajının getirisi çoksa, götürüsü de neredeyse yoksa, bu siyasetçilere bir teşvik yaratıyor.
Orban bir yandan bu imajını güçlendirirken, bir yandan da dünya kadar AB fonu almaya devam ediyordu. Dünya kadar ile kastım, Gayr-i Safi Milli Aslan'ın %4'ü kadar. AB içindeki en yüksek oran. Yahut şöyle bakın, 2006-15 arası dönemde ekonomi senelik %4.6 büyümüş.
Hiç fena değil. AB fonları olmasaydı bu büyüme sadece %1.8 olacaktı KPMG'ye göre. Avrupa daha anca 2020 yılının sonunda bu finansal bağımlılığı avantajına dönüştüren bir mekanizma üstünde anlaşabilmiş.
Hali hazırda Covid'le ilgili bazı fonları Macaristan'a dağıtmamışlardı. Şimdi de hukukun zayıflığı bahanesiyle yeni fonlar da dağıtılmayacak. Bir başka deyişle AB fonları hukuksuz rejimlerde iktidarın kontrol ettiği bir yolsuzluk musluğu olmamalı. Bunu aktive etmek için seçimlerin bitmesini beklediler.
ve nihayet bu mekanizma ilk defa Polonya ve Macaristan'a uygulayacaklar. Ben bundan zarar göreceğim kişisel olarak ama kesinlikle destekliyorum. Aksi halde bir noktada AB tamamen işleyemez hali gelecek. Yani bu orbanın haklı haksız olmaması meselesi değil.
Ortadaki teşvikler belli. 5 sene sonra 5 tane orban olacak, 10 sene sonra 15 tane, 20 tane olacak. Herhangi bir sistemin yaşayabilmesi için onun kurallarına uymazsan bir takım yaptırımlar getirebilmesi lazım. Ama 2014'te henüz bu mekanizmadan eser yoktu ve Orban'ın Brüksel'le takışması o illiberal demokrasi konuşması sırasında bile aslında düşük yoğunlukluydu.
Gidişatı değiştiren ve onları gerçek anlamda kafa kafaya getiren şey ertesi sene yaşanacaktı çünkü 2015'te tarihi boyutlarda bir mülteci krizi gerçekleşti. 2015 mülteci krizini unutmuş olabilirsiniz. Tam 7 sene geçmiş. Ben sanki böyle 2-3 sene öncesi gibi hissediyorum hep.
Elbette mülteciler her daim Avrupa'ya geliyorlardı, öyle bir anda başlamadılar. En çok da Libya-İtalya koridoru kullanılıyordu. Ama çeşitli sebeplerden ötürü 2015'te bu akın kat ve kat arttı ve tam 1.3 milyon kişiyi buldu.
Bu grup daha ziyade Türkiye-Yunanistan koridoru üstünden gelmeye başladı. Bir kısmı Yunanistan'dan sonra AB topraklarını terk edip Balkanlara geçiyor. Sonra Kosova mültecileriyle birlikte Hırvatistan veya Macaristan üstünden AB'ye yeniden giriyorlar. Tabii pek kimsenin Macaristan'da kalma isteği yok yani.
Hem ekonomi kötü hem de oturum izni taleplerinin çoğunu geri çeviriyorlardı. Şöyle bir kıyas yapayım. İsveç o dönem başvuruların dörtte üçünü kabul ediyordu. Macaristan'da ise bu oran onda birden az.
Ama kafalarına göre insanlar İsveç'e gidemiyorlar tabii. İlk resmi giriş yaptıkları AB ülkesi neresiyse orada sığınma başvurusu yapmaları lazım. Kural bu. Yunanistan'da işlenmemişlerse bu Macaristan oluyor ama onların da her gün gelen binlerce insanı işleyecek kapasiteleri yok.
150 bin kişi kötü koşullardaki kamplarda birikmişlerdi. Bir noktada batıya giden tren seferleri de durduruldu ve tren istasyonu geçici bir mülteci kampına döndü resmen. Bunu birinci elden biliyorum ben çünkü o günlerde hemen her gün gidip konuşuyordum oradaki insanlarla. Hatta bir ara neredeyse yanlışlıkla Avusturya sınırına bırakılacaktım beraber.
Blogda bununla ilgili bir yazım var o günlerden kalan. Şimdi tekrar okudum da yani rakamlar dışında pek de bir şey değişmemiş. Neyse birkaç gün içinde bu insanlar yürüyerek Avusturya'ya gitmeye karar verdiler. Otoyolu kapayarak yürüdüler.
Macarlar da yeter artık deyip otobüsler gönderdiler. Onları sınıra taşıyıp bıraktılar. Burest karşısında Avusturya ve Almanya dediler ki gelip de oradan bize başvurabilirsiniz. Birkaç gün içinde tabi dünya kadar insan gelince ya o kadar da demedik kardeşim diye geri vites yaptılar ve Schengen'in içinde sınır kontrollerini başlattılar.
Olayların ortasında Avrupa komisyonu dedi ki, İtalya ve Yunanistan'da birikmiş olan çeşitli kaynaklar var, 120 bin diyorlar, 160 bin diyorlar. Böyle bir grubu AB ülkelerinin nüfuslarına ve ekonomik büyüklüklerine orantılı olarak dağıtalım. Yani sadece oralarda kalmasınlar. Bu önce yeterince destek görmedi, sonra kriz iyice büyüyünce normalde bu işler için kullanılmayan bir basit çoğunluk sistemi kullandılar ve karar geçti.
Üye ülkelere kota konuldu. İşte burada da film koptu. Üyelerin yarısı zaten buna gönüllü değildi. Macaristan, Çekya ve Slovakya daha da ileri gittiler, kararı uygulamayacaklarını açıkladılar.
Çekke mesela şaka gibi Yunanistan'dan 50 kişi alacağını duyurmuş, 12'sini almış sadece. Macaristan onu bile yapmadı yani kaç kişi alacaklarını bile duyurmadılar, hiçbir söz vermediler. Avrupa Adalet Divanı'na gidiyor konu. İlgili ülkeler suçlu bulunuyor ama dedim ya onları zorlayacak mekanizmalar sınırlı.
Daha da önemlisi duruşma sürerken kafalarında dank ediyor ki o ülkelerde ve hatta tüm kıtada sağcı partiler oylarını arttırıyorlar. Yani sağcı-solcu olması da önemli değil. Önemli olan aslında AB karşıtı partiler dememiz lazım. Küreselci-ulusalcı diyebiliriz, küreselci-yerel diyebiliriz.
Dolayısıyla Avrupa Birliği açısından bir tehdit bu. Orban bu alanda da özel bir yeri hak ediyor. Çünkü diğer ülkelerdeki sağ bir muhalefet olarak yükselirken, Orban zaten o illiberal düzenini kurmuştu çoktan, sistemi kendine bağlamıştı. Ülke liderleri arasındaki en sert retorik de ondaydı.
Gelişmeleri varoluşsal bir mücadele olarak çerçeveliyordu. Brüksel'in dediğini yaparsak Müslümanlar ülkemizi istila edecekler. Sizi ancak ben korurum, sizi geçtim. Hristiyan medeniyetini de biz koruyoruz." Mesaj bu.
Bu arada ben Orban'ın retorini değil ama mülteci politikasını yerinde buluyordum, halen de buluyorum. Macaristan ufak, zengin olmayan, homojen bir ülke. Suriye'de olan bir tanede bir alakası yok. Katar gibi, Birleşik Arap Emirlikleri gibi zengin Arap ülkeleri onları almıyorken, olayların baş kahramanlarından Rusya neredeyse hiç almıyorken, ABD'de kendi nüfusuna oranda çok az mülteci alıyorken, niye bunlar sorumlu olsunlar?
Hadi pragmatik düşünelim dense, zaten kalifiye Suriyeliler onlarda kalmayacak. Almanya'ya, Avusturya'ya gidecekler. Yani çıkarları az, riskleri çok. Almanya tek bir sene içinde 1,5 milyona yakın mülteci başvurusu aldı.
Bunların yarısından fazlasına oturum izni verdiler. Bu politikaya karşı çıkıyorlar. Çünkü Almanya'da olan Almanya'da kalmıyor. Serbest dolaşım var.
Aslında bu eleştiriyi Fransız Sarkozy de aynı bu şekilde yapmıştı Almanya'ya karşı. İsveç mesela otomatikman kalıcı oturum izni veriyordu. Suriye ile İsveç arasında 5000 km var. Arada 7-8 ülkeden geçmen gerekiyor.
Kalıcı oturum vermezsek ölecekler gibi bir durum yok. Ben alamadım onu ya. Çok istisnai durumlarda çıkarıp verirsin kalıcı oturumu ancak. Bunlar %75'lik kabul oranıyla otomatiğe bağlamışlar.
Bundan eninde sonunda Polonyalı da etkilenecek, Macar da, Fransız da vs. Anca 2016'da değiştirdiler. 3 senelik vermeye başladılar izinleri. Yine Sarkozy'ydi sanırım.
Abi politikasını şuna benzetiyordu. Borular patlamış, evi su basıyor. Biz suyu evin her odasına adil biçimde dağıtmaya çalışıyoruz ama su akmaya devam ediyor. Birkaç ay içinde havalar soğuyunca ve daha önemlisi Türkiye ile AB arasında 5-6 milyar dolar içeren bir anlaşma yapılınca o akan su da azaldı, eski haline döndü.
Ama orban daha yeni başlıyordu. Fırsat bu fırsat diyerek o ana kadar soğuk savaşta olduğu Soros'a karşı da cephe açtı. Onu bir şekilde istila dedikleri bu krizin mimarı olarak resmedebilirlerse, her şeyin de bir soliberal komplonun sonucu olduğunu insanlara inandırırlarsa, bir taşla kuş katliam yapmaları mümkün olacaktı. Burada bir parantez açıp zamanda birkaç sene ileri atlayayım.
Bugünkü Budapeşte belediye başkanı yeni seçildiğinde Orban'a mesajınız nedir diye soruyorlar. Cevabı şu oluyor. Orban sürekli birileriyle savaş halinde olmayı seviyor. Avrupa Birliği, mülteciler, Soros, liberaller, komünistler, UFO'lar... Ama Budapeştelilerle savaşmayı göze almasın çok fazlayız.
Ona mesajım bu olur. Sürekli düşman yaratarak, kendini de tek kurtarıcı olarak konumlandırarak ayakta kalmak eski bir taktik. Ülkeyi ne kadar kötü yönetiyorlarsa, düşmanlar da o kadar çok ve güçlü oluyorlar. Türkiye'den zaten aşinasınız buna.
Macaristan için de o dönemde sıra Soros'taydı. Bu konudaki en garip propaganda metodlarından biri, çakma referandum diye tanımlayabileceğim bir taktik, iktidar herkese bir dizi soru gönderiyor. Herhangi bir bağlayıcılığı olan bir şey değil, sözde amacı halkın nabzını ölçmek, Ama tabii gerçek amacı rıza üretimi. Sorulardan önceki açıklamalar gayet açık.
Mesela şunu diyor, Soros Planı'nın amacı, ki iktidar bu Avrupa Komisyonu çalışmalarına Soros Planı ismini taktı. Soros Planı'nın amacı, Avrupa ülkelerinin dillerini ve kültürlerini zayıflatarak her sene 1 milyon mültecinin gelmesini ve yerleşmesini sağlamaktır. Ondan sonra da soru geliyor, bu planı destekliyor musunuz? Kim evet destekliyorum diyecek buna.
Sonra da diyorlar ki, işte sonuçları topladık, halkın %97'si buna karşıymış. Bütün reklam panoları Soros'un suretiyle doluydu. Kimse ne yolsuzlukları, ne kötüleşen sağlık sistemini, ne artan emlak fiyatlarının birçok yerliyi evsiz bırakmasını, kimse bunları konuşmuyor. Bu arada aynı taktik birkaç sene içinde harfiyen Amerikan sağ tarafından da kullanıldı.
Geçen sene yaptığım bir bölüm var, blog yazısı da var, AB'nin mülteci kampı Türkiye diye. Orada biraz ayrıntıyla bahsetmiştim. 2018 yılında Honduras'tan ABD sınırına doğru bir dizi mülteci konvoyu yola çıkıyor. Tam da seçimler öncesi, ara seçimler.
Sağ medyada sadece bu konuşuluyor. Sosyal medyada da organize kampanyalar düzenliyorlar. İstila edecekler vs. E tabii ki bu istilayı kim finanse ediyor?
Soros. Ve Venezuelalı solcu militanlar, bunların içlerinde Orta Doğulu teröristler bile olabilir. Demokratlar da bunlara af çıkaracaklar gelince oy deposu yapacaklar. Yani adamlar bütün tuşlara basmışlar.
Seçimler olduktan sonra bu retorik bıçak gibi kesildi. Neyse biz Macaristan'a dönelim. 2017'de yeni hedef Soros'un kurduğu ve 25 senedir Budapest'te de devam eden Central European University idi. Ele geçiremedikleri tek ciddi üniversite bu ve sırf buna özel olarak, sırf onun işini zorlaştırma maksadı taşıyan kanunlar geçirildi.
Yabancı fonlar, ajanlar, zartürt, yandaş medyada ne tür muhabbetlerin döndüğünü tahmin edersiniz. Bu da gösterilere sebep oldu. Benim de katıldığım gösteriler de bunlar. Zira üniversitenin kapanması şehir için net kayıp.
Tam anlamıyla ayağına sıkmak. Ama bu olayı sadece Budapest deliler umursadı. Öyle 2014 protestoları gibi ulusal bir yanı yoktu. Sonunda okul birçok departmanını Viyana kampüsüne taşıdı.
Kademe kademe kapandı. Ha, o kadar fondement muhabbeti yaptıktan sonra ne yaptı Orban hükümeti? Özgür düşüncenin sembolü olan ve kesinlikle yabancı etkisinin bir aracı olmayacak olan Çinli Fudan Üniversitesi'ne kampüs yapmaya giriştiler. Bu üniversite 2019'da kendi tüzüklerinden akademik bağımsızlık ve düşünce özgürlüğü kısmını kaldırmış.
Yerine ne koymuşlar? Komünist Parti'nin liderliğini takip etmeye ant içiyoruz. Daha kötü kısmıysa, tüm devlet üniversitelerinin toplam bütçesinden fazla yaklaşık 1,5 milyar euroya mal olacak bir proje. Bu neredeyse %90'ını Macaristan karşılıyor.
Çinlilerden aldıkları borçta. Yani Çin'den borç alıyorsun, Çinli inşaat şirketlerine o işi veriyorsun, Çin Komünist Partisi'nin izinde giden bir üniversite inşa ediyorsun ama bir yandan Soros'a giydiriyorsun. İşte iyi ki onun üniversitesini kovdun, küreselcilere hadlerini bildirdin. Saçma sapan işler yani.
Peki iktidarın Soros'ta işi bitti mi sizce? Tabii ki hayır. Ertesi sene yani 2018'de Stop Soros diye bir kanun çıkardılar. Tabii bunları Stop Şoroş diye okuyorlar.
Bütün şeyler şey. Bu kanun sözde yasa dışı göçmenliğe karşı ama öyle bir yazılmış ki yasal olarak gelen sığınmacılara herhangi bir yardım, herhangi bir danışmanlık yapan sivil toplum örgütleri ceza alabiliyor veya tamamen kapatılabiliyorlar. Bunu tabii bu tip örgütlere karşı yürütülen genel bir savaş bağlamında değerlendirmek lazım. İlliberal sistemlerde güçlü bir sivil toplum ağına izin verilemez.
Devlet onu kendisine tehdit olarak görüyor. Bizim yakın bir arkadaşımızın sakat bir çocuğu var, o yüzden uzun yıllar önce engelliler için bir sivil toplum örgütü kurmuş. Çok çalıştı ve hükümet onları bile fonlamayı bıraktı. Çok zor yani o işleri burada yapmak.
Yalnız ilginç bir şey var. Gerek Orban'ın Avrupa Birliği'nin merkez ülkelerine karşı kendini konumlandırması, gerekse genel ekonomik beklentilerin gerçekleşmemesi, insanları halen Avrupa Birliği'nden soğutmadı. Birkaç sene önce Brexit'in hemen sonrasındaki atmosferde dahi, anket yapıyorlar, nüfusun 4'te 3'ü kalmaktan yanaydı. Sadece %13'ü ayrılmak istiyordu.
Bu aslında Orban için de iyi bir şey. Çünkü o da ABD kalmaktan yana. Burayı açayım biraz, biraz büyük resmi görelim flarsızlar. Orban esasen Avrupa Birliği içinde bir illiberal blok yaratıp onun lideri olmaya çalışıyor.
Mülteci krizi esnasında en sert çıkışları o yaptığı için ön plana çıktı. Trump'ın bir zamanlarki baş stratejisti Steve Bannon, Orban için Trump'tan önceki Trump demişti, övgü manasında. Şimdi Orban da bu krediyi kullanarak AB dışındakilerle yakın ilişkiler kuruyor. Önce komik bir örnek vereyim.
Türk Konseyi diye bir şey var. Tam adı Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi. Kim üye? Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkiye.
İki de gözlemci üye var. Türkmenistan ve Macaristan. 2014'te bu organizasyonlara katılmaya başlamışlar. Hep böyle Macarcı, Türkçe'ye çok benzer falan denir işte.
Cebimde elma var, cebimde almavan. Böyle bir örnek bulmuşlar. Ama gerçekten o kadar abartılacak bir şey değil. Çok yüzeysel bir benzerlik var.
Aktarma kelimeler var sadece. Bir iki de ortak gremer kuralı. Farklı dil gruplarındalar zaten. Şimdi ne arıyorsun sen Türk dili konuşan ülkeler konseyinde?
Ama işte bu genel bir stratejinin parçası. Daha önemli bir örneğe bakalım. Rusya ve Çin ile yakın ilişkiler. Şimdi düşünürsün ya normalde bu kadar ufak ve önemsiz bir ülkeyle ne yapsınlar ki bunlar?
Ticaret hacmi ne olabilir ki seni dikkate alsınlar? AB dışında olsaydı kimsenin umursamayacağı denize kıyısı bile olmayan bir ülkeden ibaret olacaktı ama Orba'nın gücü Avrupa içindeki Truva atı olmasından kaynaklanıyor. Kendini o şekilde pazarlayabilmesinden. Şimdi size çılgın bir örnek vereyim bu konu hakkında.
Birkaç ay önce Putin, Macar Dışişleri Bakanına bizzat bir nişan taktı. Bir yabancıya verilecek en üst düzey nişandı bu. Oysa o dönem Dışişleri Bakanlığı, Rus istihbaratına bağlı gruplar tarafından hackleniyormuş. Sadece bakanlıktaki yazışmaları değil, ekstra güvenlikli olması gereken gizli diplomatik mesajlara bile ulaşabiliyorlar.
Onun için yıllar önce özel bir sistem kurmuşlar. Oradaki şifrelemeyi yapan aletleri bile hacklemişler. Bir tane üst düzey yetkilinin bilgisayarına biraz değiştirilmiş bir TeamWeaver bile kurmuşlar. Adamın gördüğü her şeyi görüyorlar.
Ve bunlar hata 2010'larda başlıyorlar, 2012-2013'te başlıyorlar. Daha sonra 2014'te Rus firmasının nükleer santral işi aldığı duyurulunca, Bu işlerde biraz duruluyor. Tam da o sırada zaten Macaristan'ın siber güvenlik yapısı olayın farkına varıp güvenlik açıklarını da kapıyor. Ama bir şekilde bu yapı zayıflatılıyor, özerkliğini kaybediyor.
2016 sonrası saldırılar tekrar başlıyor. Macar dış işlerinde enfekte olan cihazlardan bir zombi ordusu oluşturmuşlar. Onu kullanarak diğer NATO ülkelerine saldırıyorlar. Yani o ülkeler açısından saldırıyı Macarlar yapıyor.
Bu senenin başına kadar da bu saldırılar devam ediyor hala. O nişan takıldığı sıralarda iyice ayyuka çıkmış yani herkes biliyor. Ulaşılan bilgiler arasında gizli NATO ve AB belgeleri olduğu da ortaya çıkmış. Ve bunca yıldır halka açık bir şey söylenmiyor.
Yani kalkıp da Rusya'ya mesela bir kınama bir sitemde bulunulmuyor. Araları bozulmasın diye. Artık ben hacklendiler diyorum da çünkü haberler bunu bu şekilde sunuyor. Ama işin yorum kısmına geçersek, en azından bir kısmına göz yumulmuş olması da gayet olası.
Hani biz sizin sistemleri kullanarak NATO belgelerine sızalım, karşılığında nükleer santral işini işte biraz daha hızlı yaparız. Neyse artık bunların arasındaki anlaşmalar. Ama buna gerek bile yok. O kadar delik deşik olmuş ki sistemleri.
Rus istihbarat her şeye ulaşmış. Bu arada bunlar Ukrayna'nın da Siber Güvenlik İttifakı'na katılmasını vetoluyorlardı. Rusların yine baskısıyla. Yani ufak bir ülkenin kendini böyle AB içindeki bir çıban olarak konumlayıp boyundan büyük işlere kalkışması bu.
Real politik tarafı bu. Bunun da bir de ideolojik tarafı var. O da illiberal demokrasi kalıbıyla anlattığımız şey. Evet arkadaşlar, yaklaşık son 10 senenin gelişmelerine Avrupa Birliği penceresinden baktık.
Son bir işimiz kaldı. Büyük fikirleri ve trendleri artık bir kenara bırakıyoruz. Macaristan seçimlerine ve Türkiye'ye odaklanacağız. Bazılarınızdan yorumlar almıştım son birkaç gün.
Yahu içimiz şişti. Resmen distopya anlatıyorsun. Biraz moralimiz yükselsin diye. Şimdi nihayet bir muhalefet zaferine daha geliyoruz.
2019'daki yerel seçimlere. Oradan da son düzlüğe çıkacağız. Önce bir zaman koordinatlarımızı hatırlayarak, toparlayarak işe başlayalım. Orban 2014'te ikinci dönemini kazanınca yüzünü Rusya'ya ve Çin'e dönmeye başlamıştı iyice.
Bu rejimleri ve Türkiye'yi de övmüştü. Sonra internet vergisi protestoları genel bir hükümet karşılıklığına dönüşmüştü. Ama o sene çıkan mülteci krizi ve sonrasında savaş momentumu tersine çevirdi. Genel seçimleri de 2018'de Fides yine yüzde 49 oyla kazandı.
Mutlak çoğunluğunu kordu. Geldik 2019'a. Budapest'te belediye başkanı, iki dönemdir aynı kişi, eski liberal bir fidesli. O sayede merkez iktidardan başkente rahatça para akıyor.
Rahatça derken sınırsız demek istemiyorum çünkü burada bir liberal merkez muhafazakar çevre çekişmesi var, onu unutmayalım. Çevre yerine periferi de diyebilirsiniz ama boynunuzda fular belirir, idareli kullanın o kelimeyi. Sonuçta iktidar para musluklarını ele geçirmiş. Bunu nasıl kullanacaklar?
Kendi oy depolarına mı akıtacaklar? Yoksa ne yaparlarsa yapsınlar, çoğunluğu elde etmekte zorlanacakları başkente mi akıtacaklar? Başkente hiç akıtmayalım da diyemezler. Orada olan biten orantısız biçimde ülkeyi etkiliyor.
Böyle bir denge tutturmaları lazım. Şimdi ben bunun Türkiye'de bir paraleli olduğunu düşünmüyorum pek. Merkez İstanbul tabii ama İstanbul göçle tam anlamıyla mahvolmuş ve kimliğini kaybetmiş bir şehir. Şu verileri ara ara hatırlamakta fayda var bence.
İstanbul'un nüfusu 1900 yılında 1 milyon, 1950 yılında da 1 milyon. Ondan sonra geometrik bir artış başlıyor, 1970'de 2'ye katlanıyor. 2000'de 9 milyon, 2020'de neredeyse 16 milyon. Yani 1950'den beri 70 sene geçmiş.
İki nesil demek. İki nesilde 16 kat artan bir nüfus var. Bu istilaya dünyada dayanabilecek bir şehir kültürü yok. O yüzden bahsettiğim merkez-çevre muhabbeti pek işlemiyor.
Şimdi Budapest'te de yerel seçimler yaklaştığında insanlar da bu iktidarın gücünü bildiklerinden şundan endişe ediyorlardı. Eğer muhalefet kazanırsa şehir bütçe bulamayacak. İşte merkezileşmenin kötü yanı da bu. Halkın parasını rehin tutuyorsun, bana oy vermezseniz size kendi paranızı harcatmam diyorsun.
Bu endişeye rağmen muhalefet bir atak yaptı ve ilk defa seçimlere birleşerek girdi. Bu ittifak 2014'teki protestolar sırasında bile hayal edilemeyecek bir şeydi. Başkentte 23 tane ilçe var. Hepsi için orada kimin adayı güçlüyse onun arkasında birleştiler.
Büyükşehir için de o sırada sanırım 44 yaşında olan Karaçoy'un ortak aday oldu. Karşısındaki rakip 71 yaşında. O adam da çok kötü değildi gerçi böyle bir Melih Gökçek vakasından bahsetmiyoruz. Ama sonunda iktidarın tüm çabalarına, tüm kaynaklarına karşın yenildi.
Dahası iktidar belediye meclisini de kaybetti. Yani onu ellerinde tutsalardı, en azından yeni seçilmiş muhalif başkanı engelleyebilirlerdi ama bu haliyle başkenti külliyen kaybettiler. Bir kez daha Türkiye ile bir paralellik var. Hani bu geçen ayki genel seçimlerde 6'lı ittifak muhabbeti bol bol edildi ya Türkiye'de.
Ama kimse çıkıp bu yerel seçimlerden bahsetmemişti. Sanki ilk defa deneniyormuş gibi. Denediler ve başarılı da oldular. Gerçi ufak bir fark var.
6'lı değil de 5'li ittifaktı. Liberaller, Sosyalistler ve Yeşiller. Sadece YoBİK Partisi o belediye seçimlerinde ittifaka dahil olmadı. Diğerleriyle arasındaki mesafe henüz çok fazlaydı.
Ama Karaçay'ın karşısına bir aday da çıkarmadılar. Pas geçtiler seçimi bir nevi. İşin bana ilginç gelen tarafı seçim platformunun kendisiydi, yani konuşulan konuların kendisiydi. Yürünebilir ve temiz bir şehir merkezi yaratmak.
Ana konu bu. Tabii benim standartlarıma göre hali hazırda çok temiz bir yer. Ama benim standardım düşük yani onu dikkate almanız lazım. Uzun süre vakit geçirdiğim yerlere bakıyorum.
Türkiye, ABD, Orta Doğu, Güneydoğu Asya. Hiçbirinde yaya merkezli, düzgün planlı bir şehircilik yok. O yüzden bana her şey güzel burada. Bu yeşil şehir kavgasının bu kadar büyümesinin de bir nedeni iktidar ile muhalefet arasındaki çekişmenin bir sembolünü içermesiydi.
O sembol de şehrin en büyük parklarından birinde yapılacak inşaatlar. Hükümet oraya birçok şey inşa etmek istiyordu ve Karaço'nun en büyük vaadi o parkı yeşil bırakmaktı. Bizdeki Gezi Parkı gibi aslında yani her şeyin neredeyse bir paraleli var. Bu parkın üstünde de kimin söz sahibi olduğu tam belli değil.
İlçe belediyesi mi, büyükşehir mi, hükümet mi hepsi kapışıyor. Belediye çok direndi tabii ama aslında Karacöy'ün tutamayacağı bir söz vermişti. Yani böyle bir ülkede o sözü veremezsin. Zaten o kavgaya son darbeyi alakasız bir şekilde pandemi vurdu.
Mart 2020'de meclis bir acil durum yasası geçirdi ve Macaristan fiilen bir diktatörlük haline geldi. Orban kanun hükmünde kararname çıkarabiliyordu mesela. Ara seçimleri pas geçebiliyorlardı. Bir yığın otoritesi var.
Sen dünya lideri misin kardeşim dedim. Ne bu yetki, ne bu ihtişam. O da bu olağanüstü yetkileri kullanarak Macaristan'a çağ atlattı dermişim. Yok ya, parktaki inşaatları onayladı.
Yaklaşık iki ay sonra bu arada meclis bu olağanüstü hali kaldırdı. Diktatörlükten yarı diktatörlüğe geçtiler geri. Fakat ufak bir ekleme yaptılar. Bundan sonraki tıp gerekçeli olağanüstü haller için meclis onayına gerek olmayacaktı.
Hükümet bunu kendi kendine alabilirdi. Biz kuvvetler ayrılığı diyoruz. Bunlar kendi yetkisini sınırlayıp hükümete devrediyorlar. Şimdi soracaksınız o park ne halde bugün?
Vallahi hiç fena olmadı aslında. Bir iki tane müze yaptılar. Ben memnunum her gün gidiyorum oraya. Ama tabii o planlar orijinal planlar değil.
Bu kavga esnasında bin kere değiştiler. İlk akıllarındaki şeyi yapsalar da herhalde korkunç olurdu. Neyse Karaçöy sonuçta elinde az yetkisi olan ama en önemli merkezi ele geçirmiş muhalefetin yıldızı olarak bir takım sembolik direnişler organize etmeye başladı. Mesela Visegrad Dörtlüsü denen bir grup var.
Macaristan, Çekya, Polonya, Slovakya bu ülkelerden oluşuyor. 91 yılından beri bölgesel bir işbirliği projesi. Tabi bu ülkelerin artık hepsi AB ve NATO üyesi aynı zamanda ama onlar içinde de ayrı bir blok olarak devam ediyorlar. Bunların başkentlerinin belediye başkanları ''Özgür şehirler paktı'' diye bir şey imzaladılar Karaçön'ün liderliğinde.
O ülkelerdeki merkez iktidarlarına kıyasla çok daha progresif ve AB yanlısı bir açıklamaydı. İşte bahsettiğim liberal merkez muhafazakar çevre çekişmesinin ölçeğini biraz büyütmüş oldu, sınırlarının dışına taşırmış oldu. Böyle ite kaka yürüdü işler ama genel seçimler yaklaştıkça hükümetle arasındaki savaş da şiddetlendi doğal olarak. Onu sabote etmek için şöyle bir kanun geçirdi hükümet.
Belediye iş yerlerinden aldığı vergiyle önce toplu taşımayı finanse etmek zorunda. Toplu taşıma da geleneksel olarak kısmen merkez hükümet tarafından finanse ediliyor, kısmen belediye. Şimdi yeni kanun diyor ki önce bunun masraflarını karşılayacaksın yoksa başka şeye para harcayamazsın. Bu pratikte demek ki diğer hizmetlerinden kısmak zorundasın belediye olarak.
Bu yüzden de belediyenin yeni bütçesi baya kötüydü. Gelirler hepi topu 800 milyon euro, giderlerse 1.2 milyar. Yani epey zarardalar, borç almışlar.
E borcunu da çoğunu devlet sağlıyor normalde. Onu vermeyi reddederlerse iyice sorun. Yani buradaki kurnazlık şu, iktidarın elinde belediyeyi kurutmak için sonsuz yol yordam var. Ama öyle bir şekilde yapacaksın ki bunu vatandaşı cezalandırıyor gibi gözükmeyeceksin.
Belediyenin beceriksizliğiymiş gibi gözükecek eninde sonunda. O yüzden ne kadar karmaşık bir süreç kullanırsan o kadar iyi. İnsanlar aradaki bağlantıları kuramazlar kolayca. Buna güveniyorsun.
Fakat iktidarın tüm çabalarına karşın genel seçimler yaklaştıkça anketler yakın gidiyordu. 2022'nin başına kadar neredeyse kafa kafa yaydılar. Ki buradaki en büyük sürpriz de şu muhalefet koalisyonunun içinde o ÖSÖK konuşmasından hatırlayacağınız sosyalist Gürçayn da vardı. Kendi partisini kurmuştu.
onu da ittifaka sokmuş bir şekilde. Bu tipler de işte istifa edip çekip gidemiyorlar bir türlü. Yani iktidar olma umudu zaten yok. Millet nefret ediyor bundan.
%3-5 oy alayım da kendimi bir şekilde bu pazarlıkların içine sokayım, bir bakanlık makanlık koparayım, kıyısından köşesinden siyasetin içinde kalayım. Çoğu ruh hastası bu insanların. Bağımlılar. Normal insan o dünyada o kadar uzun süre kalamaz zaten.
Hele ki bu kadar başarısız olmuşsan ve çoğunluk tarafından nefret ediliyorsan. Yalnız muhalefetin adayı belediye başkanı Karaçay olmadı. Muhalefet içindeki ön seçimlerin ilk turunda birkaç aday arasında ikinci gelmişti. İkinci turda da ilk iki aday yarışacaktı.
Ama ikinci tura birkaç gün kala geri adım attı ve kendisinden daha az oy almış bir adayı destekleyeceğini açıkladı. Genelde tersi olur değil mi? Üçüncü, ikinciyi destekler. Bunlar öyle yapmadılar.
Zira Budapest'e dışında desteği çok azdı. E peki o ilk turda en çok oy alan adayda niye birleşmediler? Clara Dobrev diye bir aday, uzun zamandır siyasetin içinde ama ufak bir zayıf noktası var. Muhalefetteki en zehirli ismin, yani Gürçay'ın karısı ve aileden de üstüne komünist geçmişi var.
Yani 40 yılda bir şansın var, onda da ittifak diye ülkedeki en nefret edilen politikacıyı dahil ediyorsun, eşini de aday yapıyorsun. Sürpriz olmayacaktır. İktidar medyası sürekli zaten bu Gurçay'ına hedef alıyordu. Herkesi onunla ilişkilendiriyorlardı.
Bu çamur atma yarışından görece temiz çıkan isim üçüncü sıradaki aday olan Marki Zoyd'i. Kırsal'daki bir bölgeden sorumlu bir siyasetçi. Yüksek bir profili yok. Kendisini Katolik bir milliyetçi olarak tanımlıyor.
Ama aynı zamanda AB yanlısı. Öyle kurt bir siyasetçi değil. Bunun arkasında birleşelim. Hem bizim taban kitleler destekler.
Orban olmasında kim olursa olsun diye hem de belki muhafazakarlardan biraz oy çalarız. Böyle düşündüler. Bu da tanıdık gelmiştir. Bu arada bu işbirliği sadece lider için geçerli değil.
106 tane seçim bölgesi var ulusal seviyede. Onun 106'sında da çalışma yapıp ortak adaylar çıkarmak zorundasın. Bunu yaptı muhalefet. Ama Ukrayna işgali gerçekten de her şeyi değiştirdi.
İşin ilginç yanı, en başlarda da bu işin nasıl değiştireceği belli değildi. Yani her dış krizde yönetim birazcık bonus puanı kazanır. Aman efendim istikrarı bozmayalım, liderimizin arkasında birleşelim. Böyle bir etki var.
Lakin Macaristan'a özel bir ters etki de olabilirdi. Orban yıllardır Rusların kankası. Bu ilişki kendisini batıracak diye düşünmüştüm. Tıpkı geçen hafta içinde Fransa'da Saaci Löpen'i batırdığı gibi.
Orban Rusya'ya bağımlılığı yüzünden mesela enerji alanındaki ambargoya hayır oyu kullandı. Sadece normalde hep takıştığı ülkelerden değil, Visegrad dörtlüsünden bile paparayı yedi. Oradan dışlandı Macaristan. Kendi aralarında buluşuyorlar.
Macaristan'ı davet etmiyorlar. Visegrad bu arada Macaristan'da bir yer. Yani kendi şehrinin ismini verdiğin gruptan dışlanıyorsun. Çek savunma bakanı çıktı, Macar politikacılar için ucuz Rus petrolü Ukraynalı kanından daha önemli dedi.
Kavgada söylenmeyecek laf. Hem bir duygusal argüman var, işte sen nasıl Putin'le kankasın, hem de uluslararası siyasette beceriksizsin. Bak biz kendi blokumuzdan bile dışlandık. Ama bunlar olmadı.
Onun yerine muhalefet adayı savaş hakkındaki görüşleri sorulunca NATO yanlısı birkaç şey söyledi. Göreci de normal şeylerdi aslında. Ama iktidarın tüm medya makinesi, o Gürçay'ın hedef almayı bırakıp, muhalefet gelirse bizi savaşa sokacak demeye başladı. Orban imzalı e-mail'ler geliyordu herkese, bana da geliyordu.
Ben ne alakayım diye sorarsanız, Covid döneminde iletişim bilgilerimizi Sağlık Bakanlığı almıştı. Tabii burası Dingo'nun ahırı olduğu için o bilgileri iktidar, siyasi propaganda için kullanmaya başladı birkaç ay sonra. E-mail atıyorlar sürekli. E-mailler iyiydi yalnız.
Basit ve direkt bildiğiyle yazılmışlar. Güzel bir propaganda. Orbanı savaşın önündeki tek engel olarak konumlandırıyor. Sadece ve sadece Macaristan'ın çıkarlarını gözettiğini insanların kafasına kakıyor.
Üstüne muhalefet bir yanlış adım daha atıp, sırf muhalefet olsun diye, hükümetin petrole ve bazı temel gıda maddelerine getirdiği fiyat kontrolünü eleştirdiler. Macaristan'ı 30 sene geriye götürdüler, diyordu Markizay. Halbuki halk gayet memnun o hareketten. Yanı başında savaş var, bunlar normal, diyor.
Tüm bunlara birkaç gaf da eklendi tabii, tecrübesiz bir siyasetçi olduğu için. Ve Mart ayı boyunca muhalefet tam 10 puan kaybetti. Gerçekten eşine az rastlanır bir çöküş ama hayat böyle işte. Bir de Orban bir cinlik yaptı.
Seçimi bir referandumla aynı güne getirdi. Muhalefetin de referandum teklif etme hakkı var. Onlar Fudan Üniversitesi inşaatını referanduma sunalım dediler ve işsizlik yardımlarının uzatılmasını sunalım dediler. İktidarın kontrolündeki seçim komitesi bunlara izin vermedi.
İktidarın kendi referandum fikri şu, medyada ve okullarda cinsel yönelim eğitimi. Şimdi bu işin referanduma ihtiyacı yok. Bir. İkincisi, hiçbir aciliyeti de yok.
Yapay bir gündem tamamen. 1. Anne babanın izni olmadan küçük çocuklara cinsel yönelim dersleri verilmesini destekliyor musunuz? %96 hayır demiş.
2. Küçükler için cinsiyet değiştirme ameliyatlarının tanıtılmasını destekliyor musunuz? Yine %96 hayır. Şimdi bu sorunun dili özellikle güzel.
Küçük çocukların gelişimini tamamen etkileyecek cinsel içeriklerin sınırsızca onlara sunulmasını destekliyor musunuz? %95 hayır. Son olarak da cinsel kimlikle alakalı medya içeriklerinin küçüklere gösterilmesini onaylıyor musunuz? Yine %95 hayır.
İşin komik yanı, bunca desteğe rağmen referandum geçmedi. Çünkü gereken %50'lik katılımın altında kalmıştı. Seçime katılım %70 civarı, referanduma ise %45. Ama zaten sorulardan da bellidir.
Referandumun amacı bunları yasalaştırmak değil, kültür savaşçılarını sandığa çekmek ve diğer pusuladaki kararını etkilemek. Yalnız tüm bunlara rağmen seçim sonucu Orban'ı bile şaşırttı. %54'e %33'te. İttifak dediğin şey normalde sinerji yaratmalı.
Burada tam tersi oldu ve ittifak üyelerinin geçen seçimde tek tek aldıklarından daha az oy aldı. Özellikle zamanla sağdan merkeze doğru kayan Jobbik'te büyük kayıp oldu. Çünkü onların seçmenler arasında kesinlikle liberallerle, yeşillerle ittifak yapmayı kendine yediremeyenler vardı. Ne yaptılar?
Yeni kurulan sağcı bir Vatanımız Partisi'ne oy verdiler. Ve %7 ile onlar meclise girdiler. Şüphesiz bunda ne dersler gizlidir. Bunlar böyle masa başında basit aritmetikle hesaplanacak şeyler değil.
Doğru düzgün bir sağı araştırması gerek. Hiçbir seçmenin oyuna garanti gözüyle bakılamaz. Bir de Macar sisteminde gayet beklendik bir sonuç olsa da, yine de sembolik bir darbe olarak, muhalefetin adayı Markizay kendi seçim bölgesini dahi kazanamadı. Anca ulusal listeden meclise girebildi ama o koltuğunu da reddetti.
Köşesine çekildi bir nevi. Hezimetten sonra muhalefet liderlerinin ona karşı tutumu bence gerçekten çok kötüydü. Nasıl yenildiğin de önemli bir şey çünkü. Teşekkür konuşması yaparken podyumda tamamen yalnız başına bırakılmıştı.
Sonra ailesini çağırdı yanına ve sanki hani orijinal planı oymuş gibi davranmaya çalıştılar ama asıl plan o değil, diğerlerinin de gelmesi lazımdı. Ama diğer tüm liderler kendilerini ondan uzaklaştırdılar ve birbirlerini de suçlamaya başladılar. Bir umutsuzluk mesajı veriyorsun. Şimdi kimse bir sonraki yerel seçimlerde muhalefetin ne yapacağını bilmiyor.
Sanırım en büyük derslerden biri muhalif liderlerden birinden geldi. Şunu diyor, kendi aramızdaki güç dengesine çok vakit harcadık. Sosyal problemlere eğilemedik. Fakir fukara bile fidese verdi.
Yani kendisini fakir bırakmış partiye verdi. Elitist bir seçim kampanyası yürüttük. En önemlisi de seçmeni başka bir iktidar altında daha rahat yaşayacaklarına ikna edecek mesajı veremedik. Bu zor bir problem tabii.
İttifak o kadar farklı görüşleri bir araya getirdi ki. Ortak mesaj bulmak zaman aldı. Her partiyi memnun edecek adaylar genelde de silik adaylardır. O da bir tuzak.
Güçlü bir adayda ısrar edeceksin ve bir an önce basit bir takım mesajlara sağa inip ölene kadar bunları tekrar edeceksin. Bu arada şunu da unutmayın. Orba'nın seçimi kaybetmesi, muhalefetin kazanmış olması anlamına gelmeyecekti. Ne demek istiyorum?
Tüm kurumlardaki hakimiyeti ve temel politikaları mecliste üçte ikilik çoğunluk olmadan değişemezdi, bunu hatırlıyorsunuz. Yeni bir bütçe oluşturmak için dayı Fides'in onayı gerekecekti. Yani tüm devlet organlarını reyine almıştı Orban. Bu benzer tüm ülkeler için geçerli.
Kendini devletle özdeşleştirmiş partiler ve tabii ki boğazına kadar yolsuzluğa batmış partiler normal bir siyasi parti gibi gidip gelemezler. Hani iyimser bakarsak, yeterince fark atıldığı sürece sandıktaki mağlubiyeti kabul ederler ama gitmeden her yeri bu bir tuzaklarıyla kaplarlar. O yüzden kimse kısa vadede çok bir şeyin değişeceğini beklememeli. Bu daha uzun bir dövüşün ilk roundu olacak sadece.
Böyle ufak ufak dersler çıkabilir. Belki biraz da neyin ders olarak alınmaması gerektiği konusunda bir şeyler söylememiz lazım. Eninde sonunda Macaristan kişi başına 16 bin dolar gayri safi milli hastası olan bir ülke, ticaret fazlası olan bir ülke, kamu borç yükü az olan bir ülke, iş gücüne katılım oranı %70'lerde, işsizlik oranı da resmi rakam %5'in altında. Avrupa Birliği ülkelerinin kapısı açık, istediğin yere gidip çalış, oradan evine para gönder veya dönünce kendin harca.
Kesinlikle bir cennet tasviri yapmak istemiyorum tabii ki. Bu istatistiklerin detaylarına girince türlü türlü sorunlarla karşılaşıyoruz. Mesela satın alım gücünü oranlayınca Macaristan ilk 50 ülke arasına bile zar zor girer. Ama yine de halk, Türkiye'nin son zamanlarda yaşadığı krizden de önceki haline kıyasla daha iyi durumda.
Dahası mültecilerle ilgili bir sorun yok toplumda. ABD'deki en az mülteci kabul eden ülke. Türkiye'deki anketlere bakıyorsun yeni, yani mültecileri geri gönderelim diyenlerin oranı herhalde laik cumhuriyeti savunuyorum diyeceklerin oranından fazla. Ve MHP'lisi de HDP'lisi de aynı oranda, %90'ın üstünde destek veriyor buna.
Macaristan'da iktidar, biz ülkeyi mültecilerden koruduk diye oy toplayabiliyor. Bizdeki iktidarın rolü tam tersi. Bunlar çok büyük farklar. Macaristan'da iktidar eşittir istikrar mesajını verebilecek şartlar mevcut.
Türkiye'de bunun imkanı yok. Neredeyse hiçbir ülkede yaşanmayan boyutlarda ikiz kriz yaşanıyor. Bu şartlar altında her şey mümkün. O yüzden öyle yüzeysel bakıp da aman oradaki aday şöyleydi burada böyle olmasın, aman altılı ittifak şöyleydi burada olmasın, kestirme dersler çıkarmamak lazım.
Muhalefet hiçbir şeyi garanti görmeden çalışırsa ciddi bir farklı kazanması olası. Bu olasılık Macaristan'da çok az ama Türkiye'de var. Evet flarsızlar, serimize başlangıcı Macaristan seçimleriyle yapmıştık, kapanışı da Türkiye seçimleriyle yaptık. Ama asıl önemlisi benim açımdan, bu seçim sandviçinin ortasındaki malzemeydi.
Komünizmden demokrasiye geçiş, Avrupa Birliği'nin işleyişinin zorluğu, onun içindeki konumunu kullanarak boyundan büyük işlere kalkışmak. mülteci krizleri sayesinde hızlanan ulusalcı-küreselci kamplaşması, bununla paralel giden şehir-kırsal kamplaşması, liberal demokrasi-rekabetçi otoriteryenlik çekişmesi ve hukukun üstünlüğünü sağlayan, kalıcı olarak sağlayan şartlar. Esas malzemelerimiz bunlardı. En azından bu konulara giriş niteliğinde bir içerik olmuştur umarım.
Daha sonra bunların bazıları üstüne ayrıca odaklanırız eğer merakınız varsa. Bu arada ufak bir duyuru yapayım. Mayıs ayında daha çok bölüm çıkarmayı planlıyorum. Hem bizimkiler geliyor yardıma hem de bizim hanımın dizi ameliyat sonrası nihayet iyileşmeye başladı.
Ben de rahat rahat ortamlara akacağım. Ortam ne? Benim çalışma odam. Başka gidecek bir yer yok.
Bu podcast'ı Soros fonlamıyor ama başka baronlarımız, baroneslerimiz var Patreon'da. Furkan Polat katıldı aramıza hem de senelik üyelikle. Onu da hatırlatayım senelik yapınca indirim var. Bir alana iki bedava patron çıldırdı bu espriyi yapmak için de tam uygun konu Patreon'a.
Evet Furkan sağolasın. En son kaldığımız yerden devam Öner Can Yıldız, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Batuhan Avcı, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Yücel Balım ve Salih Yunal. Size, diğer tüm patronlara ve beleşçi çoğunluğa hepinize sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.