
3.955 kelime · ~20 dk okuma
%54. Öz hakiki Türklerin başbuğu Viktor Orban Reis, geçen hafta Macaristan seçimlerinde %54 oy aldı ve dördüncü kez üst üste başbakan oldu. Hem de meclisin mutlak kontrolünü alarak. Şanlı Macar milleti yumruğunu masaya vurdu, liberalleri de, Sorosçuları da, LGBT lobisini de, globalist kertenkeleleri de hep birlikte kudurttu.
Tamam, tamam sakin. Podcast'ım hacklenmedi merak etmeyin. Ben halen bildiğiniz İmmanuel Tolstoyevski. Tam olarak kendimde değilim gerçi.
Geçtiğimiz haftayı otopilotta geçirdim diyebiliriz. Hanımın diz ameliyatı vardı. Şimdi dinleniyor ama tam ameliyat günü de herkes hastalandı. Tamam dedim bu hafta şenlik var.
Yani her şeye dayanıyor insan da bebek hastalanıp uyuyamayınca o bir kaldıraç etkisi yaratıyor. Zorluk seviyesini arttırarak oynamış oluyorsun hayat oyununu. Ben o kafayla şu seçim için bir mini seri yazmaya başladım. Malum, Türkiye'de ağız olan konuşuyordu bu konu hakkında.
Çünkü iki ülkenin genel siyasi durumu epey benzerlik gösteriyor. İkisinde de altılı muhalefet ittifakları var. Şansa bak. Hazır Spor Ekonomisi serisine de ara vermişken biraz.
Dedim bu sonuçlar Türkiye'ye ne derece uyarlanabilir? Macar halkı çomar mı? Niye seçiyor bu insanı sürekli? Sokakların nabzını tutunca kaç çıkıyor?
Seçimlerde hile yapıldı mı yapılmıyor mu? Bizim arkadaşlar neler diyorlar? Sandık gözlemcesi olan var aralarında. Bunlardan başladım.
Sonra iş biraz büyüdü. Avrupa Birliği'nin ortasında Bazılarının rekabetçi otoriteryenizm dediği veya illiberal demokrasi dediği böyle bir rejime yer olup olmamasını düşündüm. Macaristan'ın yakın siyasi tarihi ve orbanın yükselişi bunlara daldım. Ben bitirene kadar tabii Türkiye'de gündem 50 kere değişti.
Önceki hafta Will Smith'in tokadını tartışanlar, ertesi gün Macar seçimini anlatıyorlar TV'de. Şimdi kim bilir hangi konulara geçmişlerdir. Her şeyden önce ben Macaristan uzmanı falan değilim. Bu cehaletin biraz bilinçli bir durum.
Zaten gündeminden kaçamadığım iki ülkenin vatandaşıyım. Bari dedim Macaristan kalsın. Bir de bunlara sinirlenmeyeyim her gün. O yüzden rahatım.
Kopuklumun bir kısmı da Budapest'te de olmaktan kaynaklı. Çünkü hakikaten burası ayrı, ülkenin geri kalanı ayrı. Türkiye'de bunun bir paraleli olduğunu düşünmüyorum. Zira Türkiye'nin kalbi İstanbul olsa da İstanbul karmakarışık bir yer.
Üstüne zaten yapay bir merkez olarak Ankara var. Onla rekabet eden liberal merkez de İzmir. Adana'yı da unutmayalım. Kebap dünyasındaki jeopolitik önemini koruyor hala.
Şimdi tüm bu rollerin tek bir şehirde olduğunu düşünün. Geçen günkü genel seçim sonuçları da bu ayrılığı gösteriyor aslında. Muhalefet ittifakı Budapest'te de %47 aldı. Ülke genelindeki ortalaması %35.
Budapest'e çıkarsan herhalde %30 olur. Ciddi bir fark var. Tabi burayı da bir kurtarılmış bölge olarak görmemek lazım. Sonuçta iktidar %41 oy aldı.
Az değil. Ama özellikle merkezdeki hayat herhangi bir Avrupa başkentinden hiç de farklı değil. Toplu taşıma var tıkır tıkır işliyor. Binalar güzel.
Çeşit çeşit restoranlar. İşte kafeler Macbooklarından çalışanlarla dolu. Parklarsa sabah koşusuna çıkanlarla dolu. yabancı şirketlerde çalışan bir sürü yerli var, benim gibi de bir sürü yabancı var burada yaşayan, üstüne bir sürü de turist.
Herkes kafasına göre takılıyor. Yani öyle sağcı bir polis devletiydi efendim, xenofobik bir distopyaydı. Böyle bir şey tecrübe etmiyorsun, normal normal yaşıyorsun. Yine buradaki kişisel tecrübelerden devam edersek, hani buranın halkını bırak, devlet görevlilerini düşünüyorum mesela.
Bugüne kadar Türk olduğumu öğrenen hiçbir memur, polis, doktor bana bir sorun çıkarmadı. Ki biliyorsunuz burası 150 sene Osmanlı idaresinde kalmış bir yer. Ama daha da önemlisi diğer benzer yerlerin aksine bizim Mohaç Zaferi dediğimiz şey bunların ortak hafızasındaki en büyük travma. Bağımsız ve güçlü Macaristan'ın o gün bittiğini düşünüyorlar.
Halen de başına kötü bir şey gelen birine Muhaç'ta daha fazlası kaybedilmişti diye teselli ederler. Günlük hayatta sık kullanılan bir kalıp bu. E bu tabii tarihsel olarak yanlış bir tutum. Osmanlı hakimiyeti Muhaç'ta başlamıyor bile.
15 sene sonrasında başlıyor. O da Macaristan'ın bir kısmı için geçerli. Macarlar güçlerini bir günde değil de Habsburglar ve Osmanlılar gibi iki tane süper güç arasında kalmış bir savaş alanı olarak neredeyse 100 seneye yayılan bir süreçte kaybediyorlar. Ama tarih bilimi başka şey, mitoloji başka.
Toplumsal hafızaya öyle kazınmış da dönüm noktası Mohaç ve Türklerdir diye. İşte buna rağmen bugün gelir bir Türk olarak rahat rahat yaşayabilirsiniz bu fanusun içinde. Bazıları der ya hani oralarda ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz diye. Bence onlar Türkiye'de daha da sık biçimde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardır ama fark etmiyorlar, kanıksamışlar.
İkinci seviye bir ayrım da Budapest'in ötesinde genel olarak şehirler ve kırsal arasında. Bu zaten epey yaygın bir şey, buraya özel değil. Yine seçim sonuçlarından gidersek muhalefet şehirlerin çoğunu aldı ama kırsalda bir tane bile bölge kazanamadı. Şimdi bu kırsal nasıl bir yer?
Ben bizim Yuri'ye yaptığımız gezilerden biliyorum en çok. Yuri tam bir zengin köylü karakter. Gürültücü, misafirperver, alkolik, yüzde bin maskülen, sıfır duyarlılık. Böyle iki metrelik dost canlısı bir öküz olarak özetleyebilirim kendisini.
Arkadaş çevresi de böyle. İşte 40 yılda bir ziyaret edince yiyip içiyoruz hep beraber. Hepsi okumuş, gezmiş, haberlerini internetten alan insanlar. Ama sorsan herhalde yarısı orbancıdır.
Onları ilgilendiren şey aldıkları tarım sübvansiyonları, biraz Macar gururu ve şehirli kimliğine besledikleri düşük dozlu diyeyim bir hınç. Kendileri çok çalışıp çok kazanıyorlar. Sonra televizyondaki protestoları görünce işte bu tembeller de her şeyi devletten bekler kafasına giriyorlar biraz. Onların altında çalışan daha eğitimsiz ve parasız köylülerin ise hemen hemen tamamı orbancı zaten.
Ama farklı sebeplerle. Biraz daha uzaklaştığında da merkezden ve kötü yerlere çıktığında onlarla daha çok karşılaşıyorsun. Çok değişiyor ortam zaten. Şöyle bir kıyas yapayım.
Viyana Budapest'e arası otobüsle veya trenle 3 saat hepi topu. Eskişehir, İstanbul gibi. İki şehri kıyaslarsanız fazla fark görmezsiniz. Viyana tabii biraz daha zengin, temiz ve görkemli.
Ne de olsa koca imparatorluk merkezi olmuş kaç sene. Ama çok da fark yok. Aynı işi orada yapsan yaşayacağın hayat pek farklı olmaz. Fakat iki ülkenin kırsalını karşılaştırırsanız aradaki fark devasa.
Macaristan'daki bazı yerlere bakınca buranın Avrupa'da ne işi var dersiniz. Türkiye daha iyi dersiniz. Böyle bir kopukluk var. Dolayısıyla Budapest'lerin içinden ülkenin kalan %80'ini anlamak zor.
Macarlar da anlamıyorlar zaten. Bunun en güzel örneğini ben seçim gözlemcilerinde gördüm. Muhalefet bu seçimde epey kaynak harcayarak ülkedeki her sandığa en az ikişer gözlemci gönderdi merkezden. Çünkü hakikaten de önceki seçimlerde hile yapıldığına inanıyorlardı ya da en azından bu seçimleri şansa bırakmamak lazım dediler.
Bu arada Avrupa Birliği de aynı fikirdeydi. 200 kişilik bir heyet gönderdiler geniş yetkilerle donatılmış. Normalde bu misyonları başka bir AB ülkesi için yapmıyorlar. Ama bu seçimlerin öncekilerden çok daha yakın geçeceği anlaşılınca ilk anketlerde tabii işi şansa bırakmayalım dediler.
Ortalık gözlemci dolu yani. Şehirlerde bu iş kolay tabii ama ülkenin öbür ucundaki köylere de gittiler ilk defa. Bunlar da seçim sonrasında tecrübelerini Facebook forumlarına yazdılar. Aralarında bir iki tanıdık da var.
Oraya gitmeden önce kafalarındaki imaj bu insanların kesin kandırıldıkları, seçimlere hile karıştığı, normal şartlar altında iktidara kesinlikle oy vermeyecekleri yönündeydi. Hatta bir tanesi nüfusunun %98'i Çingen'e olan bir yere gitmiş. Önceki seçimde bu bölgeden Orban'a çıkan oy %48 inanamıyor. Ne de olsa çevresindeki herkes Orban iktidarının Çingen'e karşıtı, azınlık karşıtı politikalar güttüğünde hemfikir, bu insanlar bile isteye bunlara oy veremezler diyor.
Tanıdık gelmiştir herhalde. Şimdi bir haber vereceğim. Kendinize hakim olun. Trafikteyseniz arabayı sağa çekin.
Aynı bölgeden bu seçimde Orban'a çıkan oy oranı %90. %48'e inanamamıştı, %90'a ne yapmıştır kimdir? Birçok kişinin oy kullanırken yardıma ihtiyacı varmış. Ya göremiyorlar yazılanı, ya kalem tutamıyorlar, ya okuma yazmaları yok.
Gözlemciler de onlara yardımcı olmakla mükellefler. Böyle böyle 100 kişiye yardım etmiş bizimkisi. Yani azılı bir muhalif olarak kendi eliyle Fides Partisi'ne 100 defa basmış oyu. Hayat insana neler yaptırıyor.
%90 nasıl olmuş peki hile yoksa? Gözlemcilerin normalde insanlarla siyaset konuşmaları yasak ama oradaki insanların çekinceleri yok, patladanak gelip anlatıyorlar. En büyük sebep diyorlar, savaşa bulaşmak istememeleri. Orban bizi savaştan korur, diğerlerinin ne yapacağı belli değil.
Bu her yerde aynı. Bahsettiğim Çingeneköy'ün de en az bunun kadar geçerli bir sebep daha var, o da suçun azalması. Bu tip yerler için eğer oradan geçerken arabayla birine çarparsan sakın inme, seni öldürürler, bas git. Kalıbını çok duymuştum zamanında.
Böyle kanunsuz, aşiretvari ortamları düşünün, bu işler azalmış sözde. Ben şimdi bir veri görmedim tabii, o yüzden iddialı değilim. Ama en azından o bölgedeki insanlar için öncelikler belli, barış ve güvenlik. Yoksa efendim yolsuzluklarmış, bunlar onlara uzak.
AB ile ilişkiler, Rusya'ya bağımlılık, hele hele azınlık hakları yok efendim. Çingen'e ayıp bir kelime Roma demek lazım. Böyle tartışmaları umursamıyorlar. Oradaki köylünün umurunda değil.
Bu bakımdan durum ABD'deki Hispanikleri andırıyor bana biraz. Çoğu Meksika kökenli olan vatandaşlar, demokratlar bunları cepte oy deposu olarak düşünüyorlar. Ama rutin olarak üçte biri, bazı yerlerde yarıdan fazlası cumhuriyetçilere oy veriyor. Nasıl olur diyorsun?
Cumhuriyetçiler genelde göçmenlik karşıtı, ceza reformlarına karşı, sosyal sağlık sistemine karşı, bunların hepsi orantısız olarak siyahları ve hispanikleri etkiliyor. Yani sen kendi çıkarına karşı nasıl oy kullanabilirsin? Bunu merak ediyorsun. Sonra gidip bu insanlarla konuştuğunda başka bir tablo ortaya çıkıyor.
Mesela Hemen hepsinin yasa dışı yollarla gelen bir yakını olmasına rağmen veya kendileri öyle gelmiş olmasına rağmen yasa dışı göçmenliğe karşılar. Diyorlar ki dünya değişti artık, biz geldiğimizde başkaydı, şimdi başka. Çok daha kutuplaştırıcı olan bir mesele sınır duvarı. Neredeyse yarı yarıya destek var.
Daha ilginç bir şey söyleyeyim. Demokratların mesajlarında bunlar yardıma muhtaç birer sistem kurbanı olarak resmediliyorlar. Diğer tarafın ise kendi ayaklarınız üstünde durun, devletten yardım beklemeyin gibi mesajları birçoğuna daha çekici geliyor. Kendilerini yeni bir ülkeye gelip veya orada yetişip tüm aksiliklere ve zorluklara rağmen başarılı olan Amerikan rüyasına erişen güçlü kuvvetli bireyler olarak görmek istiyorlar bu insanlar.
Şimdi bu çok önemli bir bulgu. Çünkü mesajını ona göre şekillendirmen lazım. Ama bu tartışmalardan çok daha fazlası, tırıvırı şeyler hakkında. Bir ara dendi ki mesela, Hispanik kelimesi İspanya'yı çağrıştırıyor.
Bunların eski sömürgecileri. O yüzden Latino kelimesini kullanalım. 90'larda oluyor bu. Şimdilerde de cinsiyetsiz kelime kullanma modası çıkınca, Latino veya Latina demeyelim, Latinx diyelim.
Hoppala. Pew Research gidip sormuş bu insanlara. %3'ü bile kullanmıyor Latinx kalıbını. Ama asıl önemlisi kendilerini tek bir grup olarak görmemeleri.
Meksikalı, Kübalı, Portorikolu diyeceksin. Neyse biraz uzattım ama iyice pekiştirmek istiyorum şu fikri. Uzaktan varsayılan önceliklerle sahadaki öncelikler farklı olabiliyor. Macar kırsalında da böyle.
Ama bu demek değil ki öyle başkentten ahkam kesen muhalifler oralara gidince aslında cahil olanın kendileri olduğunu gördüler, köylülerin gerçekleri daha yalın bir şekilde gördüklerini anladılar. Ya yok öyle bir şey olabilir mi Allah aşkına? Kırsal'a bakıyorsun, medya propagandasının etkisi bariz. Orba'nın savaştan kaçınmanın, kurtulmanın yolu olarak görülmesi bir tesadüf değil.
Devlet kanalında muhalefetin adayına kanunen gerekli minimum süreyi veriyorlar. Orba'nın kıldanyünden konuşmaları aynı gün içinde 8-9 defa tekrarlanıyor. Bu medya hakkında daha sonra konuşacağız zaten. Benim asıl konuyu getirmek istediğim nokta şu.
Kimse bu işler adildir demedi. Kurallara uygun olan kavga sadece boks ringinde olur, 3-5 tane liberal demokraside olur. Kalanımız daha sert şartlarda yaşıyoruz. Sen adil olmayan bu kavgayı kazanmak için ne yapıyorsun?
Madem elinde medya gücü yok, oralara gidip teşkilatlanıyor musun? Madem mesajını 8-9 kere değil de 1 kere verme şansın var, ona uygun, akılda kalıcı bir mesaj verebiliyor musun? Yani öyle detaylı bir programın olmasına da gerek yok aslında. Sırf orada olmak, kendini göstermek, bir iki basit mesajı tekrar tekrar insanların kafalarına kakmak çok büyük sonuçlar veriyor.
Birçok insan orada sadece Orban'ın adını bildiği için, tanıdık geldiği için oy veriyormuş. Siyaseti bir kenara bırakırsak, bu sandık görevlilerinin hep bir ağızdan söyledikleri bir şey vardı. O da oralara gidip o insanlarla tanışmanın ne kadar pozitif bir tecrübe olduğuydu. Çoğu ilk defa kırsala gitmiş, iyi vakit geçirmişler, yiyip içmişler ve en azından bunlar hile olmadan bu kadar oy vermezler ön yargıları bitmiş.
Bu şehirli idealist gençlerin kırsalla tanışmaları teması da bana Rusya tarihindeki Narodnik hareketini hatırlattı. Ya bu arada bu çağrışımları podcast için kuruyorum arkadaşlar. Yoksa günlük hayatta böyle biri değilim. Yani birisi gelip de seçim tecrübesini anlatırken araya girip, ''Dostum bu bana neyi hatırlattı biliyor musun?'' ''19.
yüzyılda Bakune'nin fikirsel önderliğinde yapılan o halka gidiş hareketini hatırlat.'' Böyle şeyler demiyorum. Fularlı entellik olur mu? Biz fularsız kalalım.
Neyse. Narodnikler, Rusya'da devrin yapabilmek için şehirlerdeki işçilerin yeterli olmadığını, esasen gidip köylüyü eğitmenin, onları örgütlemenin gerekliliğini düşünüyorlar. Yani esas halk o. Narodnik kelimesi de zaten çoğunluktan geliyor.
Ve genelde spontan bir hareketle Moskova ve St. Petersburg'da yaşayan eğitimli yüzlerce, binlerce genç uzak köylere gidiyorlar 1870'lerde. Adeta birer misyoner gibi onlara kutsal kitaplar veriyorlar ve kurtuluş vaat ediyorlar. Ama tabii bir kere bu gençlerin oraya uyum sağlamaları imkansız.
Bazıları aristokrasi mensubu. İlk defa kırsal hayatıyla tanışıyorlar ve hiç de öyle hayallerindeki gibi olmadığını görüyorlar. Zorluklara göğüs gerip oralarda kalmayı başaranlarsa, dertlerini köylülere anlatamıyorlar. Bazı köylüler özel mülkiyet içeren bir toprak reformundan yanalar, bazıları bildiğin yobaz, işte tanrılığın atadığı çara karşı gelinmez kafasında, fazla ileri gitmiyor.
Ki aslında bakın, demin bahsettiğim o teşkilatlanmayı hali hazırda yapmış bir kurum var, o da kilise. En ufak yerde bile temsilcileri var. Bunlar zor şartlarda yaşamaya hazırlar, yerel halkla kaynaşmış haldeler ve güveniliyorlar. Sen şimdi gidip, bunlar da sizi sömürüyor, kırın zincirlerinizi diyorsun ve sen Petersburg aksanıyla diyorsun bunu.
Kısacası olmamış bu iş. Tıpış tıpış dönmüşler ve hatta yargılanmışlar da. Ama çabaları boşa gitti de denemez. Çünkü bu yargılamalar sonrası çok daha organize bir grup ortaya çıkıyor, aynı fikirlere sahip olan.
Bunların bir kısmı da, spoiler alert, Çar'a suikast düzenliyorlar. Ve esas Rus devrimi gelip çattığında o dönemki en büyük sosyalist oluşum olan sosyalist devrimcilere, Esar'lara öncülük ediyorlar. Tabii Rus tarihinde Esar devrimi diye bir şey yok. Çünkü çok daha ufak bir grup olan Bolşevikler tarafından alt edilmişler.
Ki ironik olarak Bolşevik'in manası da çoğunluk. Evet, işte kaşla göz arasında Macar köyündeki Çingeney'i Rus devriminin PR taktiklerine bağlayan ilk ve tek podcast Fullarsız Enterlik. Şimdi biraz soluklanalım derim ben. Reklam verenimiz varsa bu ay reklam alalım.
Yoksa da sessiz sessiz bakışalım. Sonrasında ben biraz bu Macar demokrasisinin tarihine gireceğim ve Orban'ın geçirdiği değişime, pardon değişim değil gelişim, ona odaklanacağız. Klasik hikayedir işte, bir zamanlar savaştığın şeye dönüşmek. Birkaç hafta önceki uzun bacaklı Maria bölümünü atladıysanız onu mutlaka öneririm.
Yakın Macar tarihi ve yaşlı bir komşum hakkındaydı. Bu sefer o kadar geriye sarmayacağız. Komünist rejimin yıkılışından başlayacağız. Rejimin son yılları tüm bölgede devam eden bir ekonomik çöküşün gölgesinde geçti.
Macaristan kaynak zengini bir ülke değil biliyorsunuz. Aslında öylelerdi de, Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Trianon Antlaşması var, topraklarının üçte ikisini tek kalemde kaybediyorlar. Bu topraklar altındaki kaynaklarla ve üstündeki 3 milyon Macar'la birlikte yeni kurulan çevre ülkelere ve eski komşuları Romanya'ya katılıyor, halen de çok büyük yaradır bu. Kaynak zengini olmamalarının yanında, Sovyetlerin izin verdiği ekonomik reformlar da yeterli olmadı ve 80'ler boyunca real alım gücü giderek düştü.
İş öyle bir noktaya gelmiş ki, ülkenin son komünist başbakanı, piyasa ekonomisini kurtuluş için tek çare olarak gördüğünü söylüyordu. Aksi halde millet ayaklanacaktı. Zaten artık Rusların uydu devletleri bastırmaya hali de yoktu. O yüzden 88 ve 89 yılı boyunca tek parti rejimi içindeyken kansız bir şekilde çok partili düzene geçildi ve Macaristan Cumhuriyeti ilan edildi.
Yani komünizm sonrası en travmasız geçiş dönemi yaşayan ülkelerden biri aslına bakarsanız. Bizim Viktor Orban da siyaset sahnesine ilk defa bugünlerde çıkıyor. 88'de Genç Demokratlar İttifakı ya da kısaltılmış haliyle Fides diye bir hareket kuruyor. Parti değil henüz.
Bunlar bildiğin liberal gençlik. Halkta pek karşılıkları yok ama Orban yaptığı bir konuşmayla siyaset sahnesine göbeğinden dalıyor. O uzun bacaklı Maria bölümünde de adı geçen İmranac'ın naaşı tekrar defnedilecek. Törenler düzeltenmiş.
1956 devrimi başarısız olunca Sovyetler tarafından idam edilmişti bu. Öyle bir figürün kutlanmasından bahsediyoruz. Dolayısıyla artık Sovyet devrinin bittiğinin de bir sembolü bu tören. Orban da çıktı, tüm Sovyet askeri birliklerinin Macaristan'ı terk etmesi gerektiğini söyledi herkesin önünde.
Bakın demiştim bu bir dönüşler, döngüler bölümü diye. Sovyetleri kovarak ünlenen liberal Orban'ın bugün Avrupa Birliği içindeki en büyük Rus destekçisi olması, ve İlliberal Demokrasi Hareketi'nin lideri olmaya çalışması leziz bir dönüş yani. Ama daha da fantastik bir şey var. Onun da kökü bu noktada atılıyor.
Yeni ünlenmiş olan Orban, Oxford'da siyaset bilimi çalışmak üzere burs kazanıyor. Kimden kazanıyor bu bursu? Uluslararası Dış Mihraklar Komiteleri'nin fahri başkanı George Soros. Her ülkenin fantezisindeki kötü adam.
Ama burada özellikle büyük bir hedef çünkü adam macar asıldı. Zaten Soros diyorlar, biz Soros diye devam edelim. Açık Toplum Vakfı aracılığıyla yüz milyonlarca dolar fon akıtıyor komünizm sonrasında ülkeye. Orban da ilk yıllarında bundan yararlanmış.
Sonra güce kavuşunca toplumu daha da açmanın pek işine gelmediğini görecek ve sonrasında takışmaya başlayacak. Özellikle de 2015'teki mülteci krizi sürecinde onu bir numaralı halk düşmanı ilan edecek. Sadece halk düşmanı da değil, Avrupa'daki Hristiyan medeniyetinin düşmanı. Yahudi bir banker olması ve tipinin de Palpatine'e benzemesi büyük bonus da bir Orban için.
Bugün hala sokaklardaki reklam panolarında böyle gri filtreden geçmiş, şeytani bir sureti boy gösteriyor. Ben kötü adamım, sizle aramdaki tek engel Orban. O olmasa sizi ele geçireceğim diye mesajlar veriyor. Şimdi zamanda geri dönelim.
Orban, Oxford'dan dönüyor. 1990'da yapılan ilk seçimlere artık bir parti olarak katılıyorlar. Fakat dedim ya, liberallerin halkta bir karşılığı yok. Meclise vekil olarak giriyor ama muhalefette.
İktidar sağ partilerin. Bu durumu hemen kavruyor Orban ve unutmuyor. Liberalizmde ekmek yok. O sırada Fides'in başkanı da değil bu arada.
Öyle bir mevki yok zaten. Fides bir kurul tarafından yönetiliyor. Öğrenci Hareketi olarak kuruluşundan beri. Ama birkaç sene içinde Orban bu yapıyı kaldırıyor, liderliği ele geçiriyor.
Yani önce parti içinde otokrasi sağlıyor. İronik biçimde tam da bu aralar liberal enternasyonelin başkan yardımcısı oluyor Orban. Sosyalist enternasyoneli duymuşsunuzdur ama bunun bir de liberal versiyonu var işte. farklı ülkelerdeki liberal ideolojileri savunan partileri koordine etmeye çalışıyorlar.
Orban da yavaş yavaş kendi partisini klasik liberalizm çizgisinden çıkarıp milliyetçi muhafazakar bir yola ittirme derdinde. Bu süreçte tabii eski yoldaşları kendilerini ihanete uğramış hissettiklerinden ayrılıyorlar, yeni bir liberal parti kuruyorlar. Ama aynı AKP gibi o günlerde halen Avrupa'dan yana Orban. O kadar yana ki.
94-98 arasında meclisteki görevi ne biliyor musunuz? Avrupa ile Entegrasyon Komitesi'nin başkanlığı. Şimdi Avrupa Birliği içindeki Çıban kariyerine böyle başlamış. Döngüler, dönüşler işte.
98'de bu görevinden ayrılıyor. Bıktığı için değil. Nihayet diğer sağcılarla yaptığı koalisyonla seçimi kazanıp başbakan olduğu için. İlk başbakanlığı bu.
Bu dönemde içindeki otoriter tandan zaten iyice gözükmeye başlamış. Zira bir noktadan sonra meclis oturumlarını sınırlamışlar, meclisin hükümet üstündeki denetleme yetkilerini sınırlamışlar ve başbakan olarak meclise hesap vermesi gereken oturumlara da gelmeyi reddetmiş. Hatta diyor ki biz meclisi muhalefetsiz de yürütürüz. Ve yine o dönemde, yani İmrenac'ın defin törenindeki konuşmasından tam 10 sene sonra, Rusya'ya sert bir dille karşı çıkmaya devam ederek NATO'ya katılıyor, Çek Cumhuriyeti ve Polonya'yla beraber.
ABY'de giriş kapıda birkaç senesi kaldı. Bu iktidar sürmüyor. Ekonomik sıkıntılar var, bazı yolsuzluk davaları var. 2002 seçimlerinde sosyalistlere kıl payı kaybediyorlar.
Kıl payı kısmı önemli çünkü sosyalistlerin ittifakında kim var biliyor musunuz? Özgür Demokratlar İttifakı diye bir şey var. Bunlar Orban'ın eski liberal arkadaşları, kendi partisinden ayrılan. Onların zaten gidip sosyalistlerle ittifak yapması ayrı bir şey.
Kimin kiminle düşüp kalkacağı belli olmuyor. Ama Orban'ın otokratik eğilimlerinin dönüp dolaşıp onu kıçından ısırması çok güzel bir ironi. Tabii kaybedenler seçimde hile yapıldı diye ortalığı yaygaraya veriyorlar. Avrupalı gözlemciler var o sırada.
Bunların seçimlerle ilgili buldukları tek sorun, tam tersine devlet televizyonlarının fidesi fazla kayırdığı yönündeydi. Zira basın yayın kadrolarını bunlar almışlar. Foreshadowing denen bir şey var ya hani geleceği birazcık gösterme, bu tam ona bir örnek. Sosyalistler sonraki seçimi de kazanıp ülkeyi aralıksız 8 sene yöneteceklerdi.
Ama bu, solun son zaferi olacaktı. Çünkü ülkelerin tarihini tamamen değiştiren ve ne yönde değiştireceği de en başlarda tam belli olmayan bazı rastgele olaylar vardır ya, işte 2006'da yapılan bir konuşma aynen böyle bir olay oldu. ÖSÖT Konuşması 2006 Sosyalist Parti Kongresi'nde dönemin başbakanı Gürçay'ın kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşma. 4 sene iktidarda kaldıktan sonra daha yeni bir seçim kazanmışlar.
Bir zafer kongresi bu aslında. Ama Jurchen bu kongrede kendi partisine saldırıyor. 4 sene boyunca hiçbir halt etmediklerini, ufak hesaplar peşinde koştuklarını, seçim vaatlerini gerçekleştiremediklerini, halka yalan söylediklerini, kendisinin bizzat yalan söyleyerek seçildiğini açıklıyor. Bunu da inanılmaz küfürler eşliğinde yapıyor.
Hani bu milletin bilmem neresine koyacağız ayarını da küfürler düşünün ama hedefte millet yok da partisi var. Tabii ki konuşmanın kayıtları dışarıya sızdırılıyor ve bir radyo programında yayınlanıyor. O noktadan sonra da kıyamet kopuyor. İşte tarihin böyle dönüm noktalarını düşünmek çok eğlenceli benim için.
Çünkü bu konuşmayı kendi partisinin vizyonsuzluğundan ve yolsuzluklarından bıkan dürüst bir politikacının isyanı olarak da çerçevelemek mümkündü. Hatta benim aklıma gelen ilk şey bu kaydın bizzat öyle bir politikacı tarafından sızdırılması. Zaten bir sonraki seçime 4 sene daha var ve iktidar senin elinde. Bu kayıt sayesinde halk desteğini arkana alırsın, parti içindeki rakiplerini elersin ve popülist reformlara girişirsin.
Benim planım bu olurdu. Bizim hanıma göre zaten aynı durumda Orban olsaydı kesin kahraman olarak çıkardı bu durumdan. Ama Gürçen bunu yapamadı. Zengin bir iş adamı olarak bu ortamlara atılmış olmasından ötürü zaten öyle kendisine bağlı bir taban yok.
Yetenekli bir siyasetçi de değil. Gelen tepkileri bir türlü kontrol edemediler. Üstüne polis şiddeti yaşandı, daha da kötüleştirdi bu işleri. Ve tabii bir yandan da protestolar Fides tarafından kışkırtılıyor sürekli.
Bunlar sonucu o sene yapılan belediye seçimlerinde Fides büyük zafer elde etti. Şimdi tabii buna dönüm noktası diyoruz ama elbette bu olaylar bir boşlukta gerçekleşmiyorlar. O dönemde küresel bir finansal kriz oldu biliyorsunuz. ABD'deki morgaj krizinin tetiklediği, Macar hükümeti kemer sıkma politikalarına gitmek zorunda kaldı.
Bunu yapan hiçbir hükümet popüler olamaz zaten. Yani ben bu işleri şöyle hayal ediyorum hep. Uzun vadeli bir takım döngüler var. Ekonomik büyümeyle ve krizlerle tanımlanıyor.
O döngüde doğru yere denk gelirsen yaşadın. AKP bundan çok faydalandı. Dolar bol ve ucuzken, bize benzer ülkeleri de akıyorken başa geldiler, onun ekmeğini yediler bol bol. Yahut mesela Bill Clinton.
Çok başarılı bir başkan olarak algılanıyor ve bunun en önemli sebeplerinden biri internet patlaması denen döneme denk gelmesiydi. Ama bazen de ters döneme denk geliyorsun. İşte o sırada da Bir tane de olağan dışı bir olay olursa, ÖSÖT konuşmasının sızdırılması veya etkilerinin kötü yönetilmesi gibi, o zaman sisteme reset atılıyor. Orban bu fırsatı görmüş ve giderek zaten sağa kaymıştı.
2010 seçimlerinden hemen önce o da kendi partisine bir konuşma yaptı. Macaristan'ı en az 20 sene boyunca yönetecek, istikrar sağlayacak bir merkez sağa iktidardan ve onun etrafına örülecek bir güç kalkanından bahsediyordu. O güç kalkanı kalıbı yüzünden konuşma epey meşhur oldu. Nihayet 2010 seçimleri gelip çattığında Sosyalist Parti iyice tükenmişti.
%45'lerden %20'ye düşmüştü desteği. O boşluğu da başka biri dolduramadı. Zira sol her zamanki solluğunu yapıp fraksiyonları ayrılmış vaziyette. Asıl boşluğu dolduran yeni kurulmuş aşırı sağcı bir parti, Yo Big Partisi.
Kısa sürede %15'lere dayanıyorlar. Ondan korkanlar da, soldan bıkanlar da, liberallerden medet ummayanlar da tek sağlam kale olarak fidesi gördüler. İşte bu mükemmel şartlar altında Orban, komünizm sonrası dönemde yapılan ve kendi girdiği 6. seçimde ilk defa tek başına iktidar oldu.
Hem de parlamentonun üçte ikisini kontrol ederek, yani anayasayı tek başına değiştirecek güçle. 6. seçiminde bakın. Kendi diyor zaten.
Büyük kazandığınız sürece bir defa kazanmanız yeterli. Bundan ne kastettiğini anlamak için fazla beklemeye gerek kalmadı. Bakın bu noktada Macaristan'ın iyi kötü 20 senelik bir çok partili demokrasi geçmişi vardı. Önce NATO'ya sonra AB'ye girmişti.
Bizzat Orban'ın çabalarıyla. ve otoriter rejimlerden liberal demokrasilere kansız geçiş için model ülkelerden biri olarak görülüyordu. Ama bu noktadan sonra ülkedeki çok parti rejimi kağıt üstünde olmasa da pratikte bitti. Sol tamamen tükendi.
AB ile ilişkiler durma ve gerileme dönemine girdiler. Genel olarak da diyebiliriz ki liberal demokrasi bitti. Bunun ilk adımı damarlarınızda dolaşan asil kanınız sayesinde tahmin edebileceğiniz gibi vakit kaybetmeden anayasayı değiştirmekti. Bu değişimlere bir sonraki bölümde bakalım derim ben.
Bazıları tanıdık gelecek, çok onlar üzerinde vakit harcamayız. Bazıları ise yeni. Hatta onları sıralamadan önce liberal demokrasi ne demek, bunun yok olması ne demek, onu net bir şekilde tanımlayacağız. Zira Orban birkaç seneye Macaristan'ı illiberal demokrasi ilan edecekti, kendi sözleri bu.
Bununla tam olarak ne kastettiğini anlamak Avrupa Birliği'nin geleceği açısından epey önemli. Ve ben de bundan kısa bir süre sonra Orban'la bir cenazede karşılaşacaktım, onu da anlatırım. Şimdi sizi son bir ufak detayla bırakayım. Bu mevzubahis anayasa 1949 anayasasını değiştirmiş.
Yani komünist rejim 89'da devrildiğinde bile anayasa değişmemiş. Sadece ek maddelerle yeni rejime, yeni düzene uyumlanmış. Sonraki 20 senede öyle devam etmiş. Sanmıyorum ki bunun başka bir örneği olsun.
Biz spor olarak anayasa değiştiriyoruz biliyorsunuz. Komünizme girip çıkmamız minimum 3 anayasa demek olurdu. Evet flarsızlar, bugün burada duralım. Her zamanki gibi hunharca övgülerinizi ve eleştirilerinizi beklerim.
Bu bölüm tabii en çok benim sayemde oldu, kendimi tebrik ederim. Ama patronlarım da hiç fena değiller. Onların da katkısı yatsınamaz. 15 isim sayacağım yine son kaldığımız yerden.
Erdem Gelal, Berk, Tunç Mart, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Işıl Arıcan, Atilla, Aydın Kahraman, Enes Çankarı, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu ve Ali Özbek. Hepinize teşekkürler. Devam bölümünde görüşelim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.