Podcast

Orban Forever: Bir Avrupa Demokrasisi Nasıl Yok Edilir

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam Fularsızlar. İkinci Macaristan bölümüne hazır mıyız?

Bir Avrupa demokrasisini birkaç yıl içinde nasıl tek adam rejimine çevirirsiniz. 2010 yılında ilk kez tek başına Macaristan'da iktidar olan Orban bunu başardı. Bunun üç adımı: Anayasayı baştan aşağı yenilemek, her alanda merkezileşmek ve seçim sistemini değiştirmekti. Konular bunlar ama daha derinde, hukukun ve demokrasinin gerçek temellerinden bahsedeceğiz. Ha, en sonda da Orban'la tanışmamı anlatıyorum. Tüm notlar ve kaynaklar aşağıda, sevgiler.

Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon çıktı!







Bölümler:


(01:35) Rehber: Anayasa mahkemesi nasıl ele geçirilir.

(05:10) "Court packing" ve hukukun temeli.

(12:50) Nükleer seçenek.

(14:55) Merkezileşme: Hortumu kendilerine bağladılar.

(19:05) Medya oligarkı ile düello.

(22:10) Seçmen ithalatı.

(25:30) Seçmen turizmi.

(26:50) Anayasada komünizm kınaması.

(28:45) Gelecek bölüm.

(29:45) PS: Orban'la tanışmam.

(31:20) Patreon teşekkürleri.




Kaynaklar


What is court packing?

Macaristanda evsizlik

Yolsuzluk Araştırma Merkezi raporu

Inside the fall of the oligarch who turned against Orban

Makale: Orbán courts voters beyond fortress Hungary







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.396 kelime · ~22 dk okuma

Merhaba flarsızlar, yaklaşık 10 günlük bir aradan sonra tekrar beraberiz. Saçma bir hastalık geçirdim ben bu arada. Öksürük, ateş, nezle, şu bu, hiçbir MRS yok. Tek belirtisi var, sabahları yumruk yemiş gibi uyanıyorum.

Ya da ben hastalık sandım ama hakikaten de geceleri biri gelip beni dövüyordu. Neyse, yeni yeni rahatladık. Bugün mini serimize kaldığımız yerden devam edeceğiz aynen. Ve aslında hukuk ve demokrasi kavramları üstünde konuşacağız.

Yani Macaristan kılıfı içinde Türkiye, kılıfı içinde hukuk ve demokrasi. Böyle hayal edin. Önceki bölümde biraz Budapest'e balonundan bahsetmiştim. Biraz da Recep Viktor Orban'ın döne döne yükselişinden bahsetmiştim.

Transkriptin tamamını oku

Soros bursuyla Oxford'a gitmiş. AB ve NATO yanlısı bir genç liberal olarak başladığı yolculuğunun 6. durağında, 6. seçim döneminde Macaristan'ı en az 20 seneliğine yönetme planı yapan bir sağ iktidarın lideri haline gelmişti.

Ne demişti? Büyük kazandığınız sürece bir defa kazanmanız yeterli. Şimdi şu soruyla başlayalım biz işimize. Diyelim ki hakikaten büyük kazandınız.

Mecliste mutlak çoğunluk oldunuz. Yapı itibariyle fırsatçı ve narsis birisisiniz. Zaten siz öyle olmasanız dahi peşinize o tip de insanları takmışsınız. Kazanan ata oynamış olduklarının bilinciyle sizden büyük beklentileri var.

İlk yapacağınız şey ne olur? Siz bunu düşünürken ben de arkada jingle'ma gireyim, profesyonel bir yapım imajı oluşturalım. Mutlak iktidar olduktan sonra yapacağınız ilk iş, komünizmin çöküşünde bile çöpe atılmamış olan anayasayı değiştirmek. Bunun için ne bir referanduma ihtiyacınız var, ne bağımsız uzmanlara danışmaya, ne de muhalefetle uzlaşmaya.

Tüm güç sizde. Valla çok anayasa değiştirmiş olduğumdan değil de yapacağınız herhangi bir değişikliğin kalıcı olmasını istiyorsanız herhalde önce yargıyı, hele hele anayasa mahkemesini ehlileştirmelisiniz. Bunun iki yolu var. Ya mahkemenin yetkilerini kısıtlayacaksınız ya da mahkemeyi ele geçireceksiniz.

Ya da Orban gibi bir siyasi deha olacak ve ikisini birden yapacaksınız. Kısıtlanma kısmı şöyle oldu. Yeni mahkeme, meclisin geçirdiği yeni yasaları anayasaya aykırı bulabilirdi ama yeni anayasaya veya ona sonradan yapılacak eklere karışamazdı. Yani anayasa mahkemesi anayasaya karışamıyor.

Dolayısıyla meclis bir şeyi kesin yasalaştırmak istediğinde onu normal yollardan değil de anayasaya ekleyerek amacına ulaşmaya başladı. Absürt bir örnek vereyim. Hükümet 2010-2011 yıllarında evsizliği yasa dışı ilan etti. Şaka değil.

Evsizler kamusal alanlarda yaşayamazlar diyor kanun. Zaten kamusal olmayan bir yaşam alanı olmadığı için evsiz adam. Kimse keyfinden sokaklarda yaşamıyor. Bu arada ciddi bir problem.

10 ila 60 bin arası evsiz var ülkede. Çoğu Budapest'te de yaşıyor. Şehir nüfusunun %1'inden fazlası ediyor bu. Korkunç bir rakam aslında.

Bazıları için tesis var ama hepsine yetmiyor. Ve polis gelip ceza yazabilir, hapse atabilir, tüm eşyalarına el koyabilir. Yapacak hiçbir şeyin yok. Zaten kendilerini savunabilecek insanlar da değiller.

Yarısının hiçbir geliri yok düzenli olarak. Çeyreği ise ciddi psikolojik rahatsızlık yaşıyor. Anayasa Mahkemesi bu yasaları 2012'de iptal etti. Bunun üstüne hükümet anayasaya ekleme yaptı ve iktidarla belediyelere evsizliği kriminalize edecek yasa geçirme yetkisi verdi.

Mahkeme tabii böyle bir yetki veremezsiniz anayasaya aykırı dedik ya dediyse de yetkinin kaynağı artık anayasanın kendisinde olduğu için ve anayasada olan şeyin anayasaya aykırılığına anayasa mahkemesi bakamayacağı için olay kapandı. Aynı mekanizma evsizlik konusu dışında bir sürü konu için kullanıldı. Anayasaya defalarca eklentiler yapıldı, büyütüldü. Bakın, Amerikan Anayasası'na 234 sene boyunca hepi topu 27 tane madde eklenmiş.

Son yapılan değişiklik 30 yıl önce. Tüm anayasa zaten 4 sayfa, eklentileriyle beraber de 7500 kelime ediyor. Benim bundan daha uzun blog yazılarım var ya. Çünkü bu anayasalar toplumun geniş kesimleri tarafından üzerinde mutabakat sağlanmış.

Kalıcı ve temel bir çerçeve olmak için tasarlanmış. Bu normal. Ama Orba'nın anayasası, güncel siyasi gündemin ve kavgaların biriktirildiği bir yere dönüşmüş neredeyse. Yargının ehlileştirilmesinin ikinci adımı da mahkemeyi ele geçirmek.

Bunu üye sayısını arttırarak ve emeklilik yaşını düşürerek, dolayısıyla bazı üyeleri emekliliğe zorlayarak yaptılar. Bu şekilde hemen olmasa bile zamanla tüm mahkemelerin içi parti tarafından dolduruldu. Buna İngilizce'de court packing deniyor. Yakın zamanda Amerikan Anayasa Mahkemesi için de büyük gündem olmuştu bu.

Biraz bunun üstünde vakit harcayalım derim ben. Çünkü hem aynı tartışmaların, aynı mücadelelerin kurumları çok daha sağlam olan bir sistemde ilerleyişini görmek ilginç. Siyasal deney işte. Hem de bu bahaneyle anayasaların ve hukukun doğası hakkında biraz düşünmüş oluruz.

Çünkü hukuk, bir kağıda güzel şeyler yazmakla sağlansaydı her devlet zaten bir hukuk devleti olurdu. O yüzden uzunca bir ABD parantezi açıyorum şimdi. Orada ta iç savaştan beri yargıç sayısı anayasa mahkemesi için dokuzda sabit. Görev süreleri de ömür boyu.

Bu yapıya en son ciddi saldırı 1930'larda yaşandı. Roosevelt döneminde. Gerçi iki tane Roosevelt var. Buna isminin baş harfleri olan FDR diyelim.

FDR dönemi önemli, AB'de bir eyaletler koleksiyonundan merkezi bir devlet olmaya yakınsıyor iyice. Mesela Sosyal Güvenlik Kurumu kuruluyor, federal devletin bütçesi katlanarak büyüyor, Büyük Buhran'ın da etkileriyle mücadele için birçok finansal regulasyon ilk defa deneniyor. Tabii bunca köklü değişiklik olunca doğal olarak mahkemede işini yapıyor ve bu değişikliklerin bazılarını frenliyor. Eftiyar bir noktada anlıyor ki hayalindeki reformlar bu şekilde olmayacak.

Mahkemeyi büyütecek bir yasa tasarısı hazırlıyor. 70 yaş üstündeki her yargıç için ben de bir tane yeni yargıç atayayım. Böyle bir yasa uydurmuş. Bu sayede altı yeni yargıç olacak, tüm dengeyi bozabilecek.

İşte bu noktada ABD'nin garipliği ön plana çıkmış. Karşı partiden önce kendi partisindeki direniş sayesinde tasarı engellenmiş. Kuvvetler ayrılığını bozamayız, biz bu işi başlatırsak gerisi çorap söküğü gibi gelir, karşı taraf da aynısını yapar, diyorlar. Yani bunu diyecek kadar uzun vadeli düşünebiliyorlar.

Biz beceremedik mesela. Niye beceremedik? ABD'de ne farklı? Ben şu şekilde basitleştirerek izah ediyorum kendimi.

En ilkel toplumları düşünün. Orada zaten hukuk muhuk yok. Güç kimdeyse kuralları kafasına göre o koyuyor. Bunun ilginç bir tarafı yok.

İlginç kısım şurada başlıyor. Bir hukuk vardır ama bu silah zoruyla korunur. Millet kurala değil de silaha saygı duyar. Dolayısıyla herkes kurallara uyar ama silaha sahip olanın kurallara uymama veya onu kafasına göre değiştirme lüksü vardır.

Güçlü bir kral gibi. Eninde sonunda da bu lüksü kullanır zaten. ve hukukun üstünlüğüne dair bir inanç gelişmez, kökleşmez. Bu sistemde hukuk, silahın kılıftaki adıdır sadece.

Daha medeni yerlerde ise farklı bir şey oluyor. Çıkarları çatışan, birbirine de az çok denk grupların uzlaşı arayışı sayesinde korunuyor hukuk. Dere beylerinin ve kralın birbirlerini yemek yerine anlaşmaları gibi. Bu bir analoji bile değil bu arada.

Bildiğin hukuk örneği. Zira Magna Carta dediğimiz aynen buydu. Dere beyleri ve kral arasındaki ilişkinin hukukuydu. Bunu da sürdürmek kolay değil bu arada.

Magna Carta'nın ilk ömrü zaten çok kısa oluyor. Savaş çıkıyor sonra. Ama ilginç bir şekilde sonradan diriliyor. İkinci bir yaşama oluyor.

Bir mit haline geliyor çünkü. Sanki sıradan insanların haklarının temelini atmış gibi. Ve modern anayasalara ilham oluyor. Ben de kek gibi okuldayken o miti öğrenmiştim.

Vay demiştim adamlar 1215'te insan haklarından bahsediyorlar. Yok öyle bir şey. Ama bu magna kartayı önemsiz yapmıyor. Bilakis güç dengesi kavramının hukukun temelinde olduğunu gösteriyor.

Velhasıl bu hukuk bir şekilde yeterince uzun süre yaşarsa o zaman kerameti kendinden menkul bir şeye dönüşüyor. Onun da kendi miti oluşuyor yani. İnsanlar tıpkı paraya inandıkları gibi hukuka da inanmaya başlıyorlar. Eğer sadece bir kişi bir kağıt parçasının değerli olduğuna inanırsa ona deli deriz.

Hepimiz birden inanırsak o şey para olur. Hukuk da böyle. Kağıt üstündeki kurallara uyuyorsun. Bunu tek başına yaparsan enayisin.

Herkes yaparsa medeniysin. Toplum bu seviyeye geldiğinde o çatışan gruplardan biri geçici olarak diğerlerini bastırsa dahi o teamüller korunabiliyorlar. FDR'ın partisindekilerin yaptığı buydu mesela. Tabii tarih ironilerle dolu.

Olayları kendi haline bıraktıktan sonraki birkaç sene içinde epey bir emeklilik ve ölüm yüzünden mahkemedeki 9 yargıcın 7'si FDR'ın atadığı yargıçlar olmuştu. İstediği kanunu da geçirdi mahkemeden. Şimdi biz yaklaşık 80 yıl ileri atlayalım. Arada bir sürü kriz yaşıyor ABD'de, siyasi krizler, ekonomik krizler.

Mahkemenin yapısı hiç değişmiyor. Ama Obama döneminin son senesinde bir kırılım yaşandı. Görevinin bitmesine 9 ay kala Obama'nın bir yargıç atama şansı oldu. Fakat meclisi kontrol eden cumhuriyetçiler, karşı parti bunlar, bunu engellediler.

Normalde atanan yargıçlar senato tarafından onaydan geçmek zorundadır. Bakalım düzgün biri miymiş diye sözlüğe çıkarırlar bir nevi ama cumhuriyetçiler bu süreci başlatmadılar. Adayı onaylamadılar değil, onu sözlüğe bile kaldırmadılar. Son senesindeki bir başkan ömür boyu sürecek bir atama yapamaz gibi uydurup bir bahane kullandılar, anayasa da bu konularda net olmadığı için.

Birçok şey teamülle ve yorumla yürüdüğü için böyle siyasi manevraları alan var. Demokratlar da fazla yaygara koparmadılar işin açıkçası. Nasıl olsa Hilal'i kazanacak diye, atamayı da o yapar diye. Ama tabii evdeki hesap çarşıya uymadı.

Turuncu Reis kazandı. Bir yargıç atamasını bu şekilde çalmış oldu. Sonra şansına yargıçlardan birinin emekliliği sonucu ikinci bir atama da yaptı. Yetmedi, giderayak ölen bir liberal yargıç yüzünden üçüncü bir atama şansı eline geçti.

Dört senede üç atama. Epey olağan dışı bir şey. Asıl ipler de burada koptu zaten. O yargıç Eylül'de ölmüştü.

Ekim ayında senato yeni adayın onay sürecini başlattı. E nasıl oluyor bu? Kasım'da seçim var. Obama'dan çok daha az süresi kalmasına rağmen senatörler dediler ki bizim turuncu oğlan seçimi kazanamayacak büyük ihtimalle.

Hemen adayını onaylayalım da üstünlüğü uzun bir süreliğine ele geçirelim. İşte o noktada demokratlar bir tehditte bulundular. Atamay'ı giderayak onaylarsanız sıra bize geldiğinde Eftiyar'ın yapamadığını yapar bu mahkemeyi büyütürüz dediler. Şimdi diğer taraf cumhuriyetçiler basit bir hesap yaptı.

Eğer bu tehdit blöfse blöflerini görmemiz lazım. Yok değilse daha da iyi. Bir sonraki seçim döneminde, vay bunlar kuvvetler ayrılığını yok ettiler, 1869'dan beri değişmemiş bir şeyi yıktılar. Böyle yaygara koparırız, seçimi de kazanırız.

Zaten o değişikliği de geri almaya yetecek siyasi kredimiz olur. Bu hesapla üçüncü atamayı da yaptılar. Mahkemede hakikaten uzun bir süreliğine muhafazakarlaştı. Öyle de kalacak.

Zaten Trump'ın en kalıcı mirası bu. İşin komiği ne biliyor musunuz? Geleneksel olarak senato onayları 5'te 3 çoğunluk gerektiriyordu. Çok radikal adaylar yerini uzlaşmacı adayları teşvik etmek için bu.

Ama Trump'ın bütün yargıç atamaları 5'te 3'ten az bir destekle onaylandılar. Çünkü birkaç sene öncesinde Demokratlar senatonun hakimiyken, kendi çıkarları için kuralları değiştirmişlerdi ve %51'i bulan basit çoğunun yeterli olmasını sağlamışlardı. Bir başka deyişle, bir centilmen kavgasına bıçak getirdiler ve birkaç sene sonra da diğer taraf tabanca getirdi, 3 kurşun sıktı ve gitti. Demokratların o tehdidi blöf müydü peki?

Geçen sene bir grup vekil hakikaten de mahkemeyi genişletecek bir yasa tasarısı hazırladı. Ama ne kendi grup başkanları bunu oylamaya sundu, ne üst meclisten zaten geçecek hali var, başkan Biden bile bundan yana olmadığını açıkladı. Yani olayı hasır altı ettiler şimdilik. Çünkü cumhuriyetçilerin, siz eğer mahkemeyi genişletirseniz biz kesin sonraki dönem geliriz ve biz de genişletiriz, tehdidini ciddiye aldılar.

Şimdi tüm bunları şunun için anlattım. Siyasi kurumları köklü olan hukuk devletlerinde dahi hukukun üstünlüğü miti kendi başına ayakta kalmakta zorlanıyor. Çünkü fırsatını bulduğunda siyaset acımıyor. Bu örnekte bir kanun çiğnemediler ama kanunun ruhuna bariz biçimde aykırı hareketler gırlaydı.

Gerek efdiyar zamanında, gerekse güncel bu örnekte, hukukun üstünlüğü hikayesine destek olan ve işin çığırından çıkmamasını sağlayan bir şey var, oyun teorisi. Eğer fırsatçılığın derecesini kaçırırsak, onlar da seneye aynısını yaparlar, bu sistem patlar, ikimiz de zarar görürüz. Bu kadar basit bir mantık. Bu mantığın işlemesinin basit bir şartı var.

Yakın zamanda karşı tarafın iktidara gelme ihtimali olmalı. ABD'de periyodik olarak iktidarı değişen iki tane grup var. Bunların kemik kitleleri, sermayeleri, sivil toplum örgütleri, medya organları var. Zaten o yüzden mahkemenin genişletilmesi gibi dramatik adımlara nükleer seçenek diyorlar.

Soğuk savaştan almışlar bu terimi. Bir taraf nükleer seçeneği seçerse, diğeri de seçer. Ya aynı anda ya da hemen sonra. Ve hepimiz mahvoluruz.

O yüzden de kimse seçmiyor. Hukuk böyle korunuyor. Şimdi dönelim nihayet bizim taraflara. Türkiye'nin 100 yılı aşkın bir çok partili demokrasi geçmişi var, bol bol kesintiler olsa da.

Macaristan'da o bile yok. Demokrasiyle imtihanları Orban'ın ilk mutlak iktidar dönemindeyken sadece 20 yaşındaydı. Hiçbir kurumun oturup kök salması için, halkın da inanması için yeterli bir süre değil bu. Peki birbirine denk olabilecek farklı partiler, onları da besleyecek farklı sermaye grupları var mı?

E o da yok. Çünkü sermaye bağımsız değil, devlete bağlı. Devlet ihalelerle seni zenginleştirebilir, vergi cezalarıyla seni fakirleştirebilir, hatta malını mülkünü kamulaştırarak seni bildiğin yok edebilir. Ki bunlar da tabi hukuka dair inancın zayıflığından ileri geliyorlar.

Mülkiyet hukukuna mesela. Pek çok yerde hem bu inançlar zayıf, yani bu kurallar çiğnenince kimse böyle gaza gelip de sokaklara dökülmüyor, hem de denge unsuru olacak gruplar zayıf. Ama iktidarın fırsatçılığı evrensel. Kuralları çiğneme kapasitesi evrensel, o her yerde kuvvetli.

Dolayısıyla böyle yerlerde birisi tek başına iktidar olduğu anda oyun bitiyor. Hemen her şeyi kendine göre değiştiriyor, ortada demokrasi memokrasi kalmıyor. En azından çok ciddi bir krize veya iktidar içindeki bir kavgaya kadar. İşte bu noktada Orba'nın ikinci önemli stratejisine geliyoruz.

Nedir bu? Siz bunu düşünürken ben de reklam varsa reklam gireceğim. Dur ya, sürekli böyle cliffhanger yaratmak zorunda değiliz, dizi yapımcısı değilim ki ben. Sonraki adım şu, merkezileşme.

Her alanda merkezileşme. Bunlar kendilerine bağladılar Fortum'u, kendilerine bağladılar. Ne Fortum'u? Merkezileşme sürecini Türkiye'de yaşayanlara anlatmak tereciğe tere satmak olacak biraz.

O yüzden bazı ayrıntıları hızlıca geçiyorum. Bunlar devlet içinde kuvvetler ayrılığını sağlayan tüm bağımsız kurumları potansiyel bir tehdit olarak görüp ele geçirdiler. Devlet yayın organları ve medya denetimcileri zaten ilk hedefti ama Merkez Bankası'nın bile yetkileri sınırlandı. Daha sonra yerel yönetimlerin yetkilerini sınırladılar.

Vergi toplama ve harcama güçlerini sınırladılar. Yerel belediye rantından bir sermaye oluşturup da iktidara karşı çıkmayı zorlaştırmamız lazım. Mantık bu. Tabii merkezileşme böyle birkaç stratejik hamleyle sınırlı kalan bir şey değil.

Daha ziyade bir tsunami gibi. Bir başladı mı her şey yıkıp geçiyor. Burada da şu noktaları vardı. Mesela Allah'ın unuttuğu yerdeki bir okula müdür atanacak değil mi?

Oranın halkı bu müdürü seçemiyor, oranın belediye başkanı bu müdürü atayamıyor, illa merkezden atanacak. Müfredat tabii ki merkezden, devlet üniversitelerini dahi kendilerine yakın vakıflara bağladılar, formalite icabı bile bir denetlemeyle uğraşmasınlar, genç nesil kadrolarını yetiştirecek programlara para akıtılabilsin, türlü türlü şeyler yapılabilsin. Tüm bunlar aslında bir trajedi. Hatırlarsanız Orban, siyasi hareketini toplumun en liberal ortamında, yani bir üniversitede başlatmıştı.

Ve komünizmin son demlerinden beri bilinçli bir yerelleşme, bir gücü yayma hareketi vardı. Çünkü merkezi planlamanın ne kadar kötü sonuçlar doğurduğunu ilk evden tecrübe etmiş insanlardı bunlar. Orman da bu dalganın genç neferlerinden biriydi. Ama bir kez işte tek başına iktidar oldu mu zamanı tersine çevirdi.

O aynı sistemi kendi etrafında kurdu. Sadece bir iki sene içinde hallettiği bu yasal, idari merkeziyleşmeyi kalıcı hale getirecek asıl şey tabii ki özel sektörün kontrol altına alınması. Bildiğiniz beşli çete ihale modeli. Yalnız burada dörtlü bir çete var.

Tek fark o. Yolsuzluk Araştırma Merkezi diye bir merkez var. Bunun bir raporuna bakıyorum. 2010-2016 arası yapılan tam 126 bin devlet ihalesini incelemişler.

Bu dörtlü çeteden en az birine giden ihalelerin orantısız bir kısmı rakipsiz ihaleler. Hediye etmişler. Hoş illa rakip olacak diye zorlasan yani kağıt üstünde onun hukukunu oluştursan ne olacak? Onun da etrafından dolanmanın yolları var.

Yine orbanın kankalarına şirketleri girer. Bir rekabet sanrısı, ilüzyonu yaratırlar. Sonra köşelerine çekilirler. Yine kazanacak olan şirket kazanır.

Mühim olan kurallar değil. Orada yazan şey değil. Merkezden dağıtılan paranın ekonomideki payı mühim. Bu bay büyükse, dünyanın en iyi kurallarını da yazsan, onları delmenin ve parayı da yandaş bir ittifak oluşturmak için harcamanın yollarını bulursun.

ABD'de de bu yok mesela işte. Yani Trump veya Biden kalkıp da kimin ne otoyol ihalesi alacağını, kimin ne yapacağını belirleyemiyor. Zaten federal hükümetin dağıttığı ihaleler sınırlı. Hemen bakalım, 2019 yılında federal hükümetin ihaleleri harcadığı para 600 milyar dolar.

Bunun zaten 360 milyar doları savunma sanayine gidiyor. Aynı dev şirketler alacak ihaleleri, iktidar kim olursa olsun. Geriye kalıyor ne kadar? 240 milyar dolar.

Hani onun içinde de NASA falan var da yine de hepsini toplasak gayrisafi milli hasılanın %1'i ediyor. O sene Türkiye'nin GSMES'i 720 milyar dolardı. Yani %1'i 7 milyar dolar ediyor. Sanıyorum 2020'de sırf Kalyon'un aldığı ihale o kadardı.

Kurallar, kanunlar önemsiz demiyorum. Ama onların öyle kalabilmesi için, işte anlamlı olabilmesi için paranın merkezden dağıtılmaması lazım. Yalnız bu anlattıklarım için de Türkiye'de olmayan bir faktör var. O da Avrupa Birliği fonları.

Şöyle bir cinlik yapıyorlar. Herhangi bir fon alması muhtemel şirketleri ve vakıfları belirliyorlar ve Orba'nın çevresi bunları zorla satın alıyor. Alakasız bir bakanlıktan günün birinde bir telefon geliyor sana. Ya şirketini satılığa çıkardığını duyduk diyorlar.

Sen de ya öyle mi diyorsun mesajı alıyorsun. Hayatın boyunca geliştirmek için çalışıp didindiğin şeyi bir başkasına satıyorsun. Yok mesajı alamadın, kafan biraz kalın. O zaman bin bir tane vergi cezasıyla seni sindiriyorlar.

Böylece ne oluyor? Hem çakma oligarklar iyice semirdikleri için memnun kalıyorlar, hem de iktidar memnun. Çünkü gelecekte herhangi bir muhalefeti finanse edecek sermaye azalıyor. Yani kendilerine bağlanmamış sermaye azalıyor.

Muhalefet kendi yağında kavrulmak zorunda. İşin medya kısmı belki daha da ilginizi çekecektir. Zira o oligarklardan biri, Şimiçka, Orban'ın eski dava arkadaşı. Yani fidesi beraber kuruyorlar.

Orban politik tarafta lider, bu da iş tarafında lider. Daha sonra politik taraf başarılı oldukça, devlet ihaleleri yoluyla Şimiçka kendine koca bir medya ve tabii ki inşaat imparatorluğu kuruyor. Bir noktada Macaristan'ın en zengin ilk 10 insanından biri oluyor ve en etkin de ilk 3 insanından biri. Hatta şöyle deniyor, Orban bunun rızası olmadan kabine atamaları yapamıyor.

Fakat işte bizdeki Gülen Erdoğan kavgasına benzer biçimde, bunlar da tam aynı dönemlerde kafa kafaya tosladılar. Şimiçka bir anda iş yapamaz hale geldi. Ne gazeteleri, medya organları devletten reklam alabiliyordu ne de inşaat şirketleri devletten ihale alabiliyordu. Dedim yani devletin dağıttığı para ekonomide büyük pay sahibiyse sırf o hareketinde baskı yaratabiliyorsun.

Şimdi tabii eğer Şimiçka'nın elindeki medya ağını kullanabilecek bir muhalefet olsaydı, kuvvetli ve birleşmiş bir muhalefet, o zaman belki farklı bir şeyler anlatıyor olurduk. Ama o sıralar öyle bir şey yoktu. Şimdi o da o sıralar aşırı sağ olan ve Fides'e tek gerçekçi alternatif olan Jobig Partisi'ni desteklemeye karar vermişti. Ama iş işten geçti.

2018 seçimlerinin arefesinde ulusal medyanın yaklaşık %90'ı ve bence belki de daha önemlisi, yerel gazete ağlarının %100'ü ya devletinde ya da orbanın kankalarının diyelim. Fides seçimi rahat kazandı. Seçim sonrasında da Şimiçka elinde kalan 3-5 şey de satarak gün batımına doğru atını sürdü. Koca bir siyasi ekonomik imparatorluktan geriye kalan şehir dışında ufacık bir çiftlik bir arazi.

Bunun bir benzerini Rusya'nın en zengin iş adamının Putin'le yaşadığı takışmada görmüştük. Spor Ekonomisi serisinde anlatmıştım. Orası tabii daha ilkel, daha saf bir mafya devleti olduğu için adam direkt 10 sene hapis yatmıştı. Ama alınan mesaj aynı.

En büyük para babasının başına bile bu geliyorsa, ya ben hiç kafamı kaldırmayayım anında ezerler. Bu arada bu Şimiçka Orban mücadelesini çok ayrıntılı bir şekilde anlatan bir yazıyı ekliyorum açıklamalara. Oradan ilgimi çeken bir detayı paylaşayım sizinle. 2014'te bunlar arasındaki kavga hali hazırda başlamışken ama kamuoyu daha bilmiyorken, Şimiçka yakınındakilere söylediğine göre bir video kaydı hazırlıyor.

Onca yıldır yedikleri tüm illegal haltları sıralamış tek tek. Kendi iş imparatorluğu nasıl gelişmiş? Orban'ın aile şirketleriyle nasıl bir alakası var? Bir siyasi ekonomik itiraf.

Bundan da üç kopya hazırlıyor, üçünü de ayrı yerlere götürüyor ve Orban'a haber veriyor. Kardeşim ben böyle bir şey yaptım. Ayağını denk al. Ama bunu hiçbir zaman kullanmıyor ve hiçbir zaman da kamuoyuna açık bir şekilde söylemiyor.

Sadece kapalı kapılar ardında bunun imasını etmiş, o yüzden de halen bir söylenti. Sonuçta yenilgiyi kabulleniyor. Ve diyor ki kardeşim biz bir canavar yarattık. Ben buna çok geç karşı çıktım, artık elimden bir şey gelmiyor.

Anayasa mahkemesinin içini doldurduk. Hortumları da, ekranları da kendimize bağladık. Şimdi de sandıkların içini boşaltalım. Yani üçüncü strateji seçim sistemini değiştirmek.

Tabii seçimleri kaldırmak gereksiz bir risk olur. Demokrasi mitingine çoğumuz inanmış haldeyiz ama yüzeysel bir versiyonuna inanmış haldeyiz. Birçok insanın 4 senede bir sandığa gidip oy kullanmanın ötesinde bir beklentisi yok demokrasiden. Öyleyse o kısmı kalsın dediler, oyların gücüyle, etkisiyle oynayalım.

Önce bağımsız adayların şansını azaltmak için bir kere vekil sayısı düşürüldü. Sonra seçim komisyonlarında kadrolaşıldı. Daha sonra da seçim bölgeleri yeniden çizildi. İşte bunun üstünde biraz vakit harcayalım.

Macar sisteminde vekillerin yarısı ulusal listelerden seçime giriyor, toplam oy oranına göre dağıtılıyorlar, yarısı da seçim bölgelerine bağlılar. Bu karma sistemin daha adil olduğuna dair makalelere rastladım ama seçim bölgelerini kötü çizersen hiçbir adalet falan kalmıyor tabii. Bu iş bütün demokrasilerde sorun bu arada. Zaten bu iş normal haline bırakıldığında da yapısal olarak sağ lehine dönüyor.

Çünkü sol veya liberal kesim şehirlerde toplaşıyor. Onları az sayıdaki seçim bölgesine hapsetmen çok daha kolay. Ama Macaristan'daki durum bunun hormonlu hali. Bir seçim bölgesi komşusundan üçte bir oranında daha kalabalık olabiliyor.

Bu da fırsatçı planlamıcılara çok büyük esneklikler sağlıyor. Yani her oy eşit değil. 2014 seçimlerinde bakın, Fides'in oyu %53'den 45'e düşmüştü. Oransal olarak büyük başarısızlık.

Ama seçim bölgelerinin tam %91'ini kazandılar ve yine kıl payı biçimde meclisteki üçte ikilik çoğunluklarını korudular. 2018'e gelin %49 oy aranı yine mecliste mutlak çoğunduk. Bakın halkın yarısından azının iradesiyle mecliste %67'lik temsiliyet kazanıyorsun ve bu da her şey üstünde %100 kontrol gücü veriyor. %45, %67 oluyor, o da %100 oluyor.

Bunun adı demokrasi işte. Bazı analizlere göre seçim bölgelerinin iktidar yararına ayarlanması onlara mecliste yaklaşık %10'luk bir vekil avantajı sağlamış. 13-14 koltuk ediyor. Fides mutlak çoğunluğa sadece 1 veya 2 koltuk farkla sahip oldu bunca yıldır.

Yani sırf bu değişiklik fiilen tek parti rejimine yeterli olmuştur. Ama durun, daha bitmedi. Seçim yasasını ek olarak seçmenler de değiştirildiler. Triyano'nun anlaşmasından bahsetmiştim, onun sonucunda milyonlarca etnik Macar Macaristan dışında azınlık durumuna düşmüştü.

Fides dedi ki, ben tüm Macarların babasıyım, ben ne dersem o olur, onlara vatandaşlık imkanı vereceğim. İsterlerse gelip burada okuyabilirler, sağlık hizmeti alabilirler, sosyal yardım alabilirler ve tabii ki oy da kullanabilirler. Çevre ülkeler bu himayeci tavra biraz tepki gösterdiler de nihayetinde 1 milyondan fazla etnik Macar vatandaşlık aldı. Zaten ülke 10 milyonluk.

Tüm seçmenin %10'u ediyor bu. Ve bunların Fides'e oy oranları ne biliyor musunuz? %95. Şimdi buradan Türkiye'ye bir çizgi çekmek hiç zor değil.

Bulabildiğim istatistik şuydu. 2021 sonuna kadar, birkaç ay öncesine kadar, 200 bin kişi vatandaşlık almış hükümetimizin ısrarlı çabaları sonucu. Fakat Türkiye'de yaklaşık 60 milyon seçmen var. En son genel seçimde kullanılan geçerli oy sayısı 50 milyon.

Yani o devşirme seçmenin hepsi yetişkin olsa, hepsi sandığa gitse, hepsi de AKP'ye oy verse bile, geçerli oyların %0.4'ü ediyor. Tabii ki diğer boyutlarıyla ele alındığında bizdeki çok travmatik bir göç ama seçimlere etki bakımından Macaristan'da yaşanan yaklaşık 25 kat daha büyük bir değişim. Bu da yetmedi.

Seçmen turizmi diye bir şey icat edildi. Normalde ne olması gerekiyor? Yurt dışında yaşayan vatandaşların oy kullanır. Yeni vatandaş olmuş, eskiden beri vatandaş, neyse fark etmez.

Bunlar oy kullanır ama bunların seçim bölgeleri olmaz. Yani ulusal listelerden giren vekilleri seçebilirler. Ama bilmem ne bölgesinden aday olanları etki edemezler çünkü o bölgede yaşamıyorlar. Gayet basit.

Fides gitti bu insanlara kritik seçim bölgelerinde uyduruk adresler verdi. Sanki orada yaşıyorlarmış gibi. Oradaki adaylar için de oylarını geçerli saydılar. Sonra da bu rezaleti yasalaştırdılar 2021 yılında.

Dediler ki artık seçmenin kayıtlardaki adreste yaşamasına gerek yok. Biz gidip kontrol etmeyeceğiz. Bu ne demek? Macaristan'da yaşamayan Fides seçmenini en optimum biçimde çeşitli adreslere dağıt ve yerel seçimleri iyice domine et demek.

Yetti mi? Yetmedi kardeşim, yetmiyor. Fides seçimleri ve seçmeni değiştirdiği gibi muhalefeti de değiştirdi. Burada üç taktik göze çarpıyor.

İlkin, riskli bölgelerde muhalif oyları bölmek için gittiler sahte partiler kurdular. Bunların seçimlere katılmaları için gerekli imzaların ölü seçmenlere veya Fides üyelerine ait olduğu sonradan anlaşılacaktı. Bir tanesinin adayı evsiz biriymiş galiba. O kadar saçma bir organizasyon.

Bu şekilde ufak oynamalar yaratmaları yetti zaten o riskli bölgeleri kazanmaları için. İkincisi daha ilginç. Çünkü anayasayla ilgili. Şimdi anayasanın bir kısmında ne var biliyor musunuz?

Komünizm kınaması var. Komünizme laf ediyorlar bir araba. Tamam normal, anti-emperyalist bir reflekstir. Sovyet boyunduruğunun mirası.

Ama sonra Macar Sosyalist Partisi'ni o komünist dönemin mirasçısı olarak tanımlıyorlar ve suçlarına ortak ediyorlar. Şimdi bu teknik olarak doğru, yani bugünkü Sosyalist Parti komünist dönemdeki tek partiyle aynı. Ama onlar tabii 90'dan sonra büyük reform geçiriyorlar, bunu anlatmıştık. Hatırlayın zaten Orban bunlara seçim kaybetmişti.

2002-2010 arasını bunlar yönetmişlerdi. O parti bu parti. Sen daha dört sene önce halkın yarısının oy verdiği bir muhalefet partisinin kınanmasını anayasaya yazdırıyorsun. Böyle bir şey mi anayasa?

Üçüncüsü belki de en önemlisi. Son bir sigorta artık bu. İktidar anayasaya şöyle bir eklenti yapıyor. Vergi politikaları, tarım politikaları gibi temel birçok konudaki yasa değişiklikleri için basit çoğunluk değil, üçte ikilik mutlak çoğunluk gerekmektedir diyor.

Yani kazara sonraki seçime bir muhalefet koalisyonu kazansa, Hiçbir önemli konuda adım atamayacaklar, elleri kolları bağlı oturacaklar. Zira fides dışında bir gücün mutlak çoğunluğu elde etmesi gördüğümüz gibi imkansıza yakın. Özetle, iktidar seçmen ithal ediyor, bunları istediği bölgeye yazdırabiliyor, o bölgelerin sınırını istediği gibi değiştirebiliyor, sahte partiler kuruyor, legal partileri kınatıyor, bir sorun olduğunda da bunlara bakacak komisyonları kontrol ediyor. Yani işi baya sağlam almışlar.

İşte arkadaşlar, 2022 seçimleri geçtiğimiz ay yaşanan böyle bir zeminde yapıldı. Yani iktidarın tek başına yaptığı bir anayasa altında, her şeyi kendine bağladığı bir düzende, seçimleri kaybetseler bile meclisi kaybetmelerinin çok zor olduğu bir sistemde yapıldı. Dolayısıyla Türkiye'de bolca gördüğünüz, efendim muhalefet şöyle yapsaydı, aday böyle olsaydı kazanır mıydı, bu muhabbetlerin çoğunun bir manası yok. Tabii şimdi üç koldan ilerlemiş bu stratejiye bakınca insan umutsuzluğa kapılıyor.

Nedir yani? Sonsuza kadar hiçbir şey değişmeyecek mi? Hiç yenilmeyecekler mi? Türkiye'de mi böyle?

Valla Flarsızlar tarih, bin sene süreceğini iddia eden ama anca on iki sene dayanan imparatorluklarla dolu biliyorsunuz. Her şey değişir. Önümüzdeki bölümde bu fides makinesinin hali hazırdaki yenilgilerine ve gelecekteki muhtemel yenilgilerine bakacağız. Bunun iki ayağı olacak.

Birincisi Türkiye'deki muhalefetin çıkaracağı doğru ve yanlış dersler. İkinci ayağı da bence daha ilginç bir konu olan Avrupa Birliği'nin geleceği çok kültürlülük ve yeni sağ. Çünkü Orban 2014 yılında Macaristan'ı açık açık illiberal bir demokrasi olarak ilan ederek kendini bu muhabbetlerin merkezine yerleştirmişti ve Amerikan sağının dahi epey ilgisini çekmişti. Halen de çekiyor.

Biz bu bölümde o demokrasi kısmının tam olarak ne olduğunu gördük. Biraz da şu illiberal kısmına bakarız. Visegrad dörtlüsüne bakarız ve nihayet AB'nin silkinip karşılık vermesine bakarız. Bu noktaya kadar Türkiye ile çok paralellik kurduk da ben bu bölümü en azından genç neslinin Türkiye'de hiç yaşayamayacağı bir tecrübeyle kapatmak istiyorum.

Bir arkadaşın babasının cenazesine gitmiştik. Epeydir hastaydı. Sonunda vefat etti, kurtuldu diyelim. Öğretmende adam.

Arkadaşın durumu da mütevazidir. Gittik, cenaze beklediğimden daha kalabalık. Okuldan öğretmenler ve öğrenciler gelmiş tabii. Merasimin yapıldığı güzel sözler söylendi.

Hepimiz birer gül attık tabutun üstüne. Ayrılacağız artık. Ufak bir grubun yanından geçerken tanıdık bir yüz gözüme çarptı. Lan Viktor Orban bu.

Yıl 2018'de sanırım. Gerçi fark etmez. Zaten sürekli başbakan adam. O sırada da öyleydi.

Pratikte Macar İmparatoru. Ve orada mezarlığın bir köşesinde üzgün üzgün duruyordu. Yok ya olamaz diyorum bir benzeridir. Geri döndük evet hakikaten o.

Gidip merhaba dedik konuştuk. Orman futbol meraklısı tıpkı Erdoğan gibi hem kişisel merakı var hem de onu bir politika malzemesi olarak kullanmayı seviyor. Bir futbol akademisi vesilesiyle tanışıyorlarmış bizim arkadaşın babasıyla. O yüzden gelmiş cenazesine.

Bir tane koruması yoktu yanında. Yani öyle mezarlara gizlenmiş gizli servis komandoları varsa bilemem tabii. Normal korumalarını, bize görünen korumalarını yüzlerce metre ötede mezarlığın girişinde bırakmıştı. Kamera da yok bu arada ortamda.

Bu kadar kutuplaştırıcı bir insan, o noktada da çok kutuplaştırıcıydı. Öyle normal bir insan gibi takılıyor. Laf atan yok, selfie çektirmeye çalışan yok, etrafında bir kalabalık yok. Biraz konuştuk, uzatmayıp ayrıldık.

Çok değişik gelmişti bana bu. Ne diyelim bu sisteme? İleri otokrasi diyelim. Umarım size yeni bir şeyler düşündürebildim.

Eğer düşündürtmediysem bunun suçlusu ben değil beni destekleyen Patreon'culardır. Onlara kızınız. 20 tane kıdemli destekçimin ismini vereceğim bu bölümde. Demet Sina Hakman ve Korhan Kaftanoğlu.

Bu serinin 3. ve son bölümünde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)