Podcast

Futbol Ekonomisi 6: Şeyhler Dönemi (Sportswashing)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam Fularsızlar. Futbol ekonomisine odaklı son bölümdeyiz ve bugün de tema mülkiyet. Türk Telekom özelleştirmesiyle giriş yapıp, Man Utd'ın akıl almaz satışına, İspanya'nın socios kültürüne, Arap sermayesine, sportswashing kavramına ve futbolun geleceğini sinyalleyen devasa yatırım fonlarına uzanıyoruz.

Bundan sonra biraz ara vereceğiz 1-2 gündem bölümüyle, sonra da Kaan Kuralla yaptığım söyleşiyle serimize geri döneceğiz ve tabii ki konu NBA olacak. Plan budur. Tüm notlar ve kaynaklar aşağıda, sevgiler.

Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon çıktı! Hem kitapçılarda hem de e-kitap olarak blogda.







Bölümler:


(00:05) Kaldıraçlı soygun 1: Türk Telekom özelleştirmesi.

(05:20) Kaldıraçlı soygun 2: Manchester United'ın satışı.

(12:15) Almanlık gibisi yok: 50 artı 1 kuralı.

(15:00) Red Bull'un vitrini olarak futbol.

(17:50) Socios: Şirketleşmeye direnen milyarlık kulüpler.

(20:15) Manchester City 1: Devrik başbakan devri.

(22:20) Manchester City 2: Araplar ve gerçek küreselleşme.

(24:45) Hitler'den Katar'a, sportswashing.

(32:00) Taraftarlığın manası.

(35:15) Patreon teşekkürleri.




Kaynaklar


German football's 50+1 rule unproblematic says regulator

Bayern Munich: Why Does The Bundesliga Look So Easy To Them?

Why everyone hates RB Leipzig!

Who owns Real Madrid?

Private vs Public Ownership

How Manchester City became the Disney of Football

How One Industry Controls Football

The Olympic Games (1936)

Revealed: 6,500 migrant workers have died in Qatar since World Cup awarded

How Qatar ‘sports-washed’ its global image

WHY rich regimes are ruining football

Who are Newcastle's Prospective New Owners?

How Nike signed Liverpool FC

WHY only idiots invest in football nowadays







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.055 kelime · ~25 dk okuma

Bu bölüme ekonomi tarihimizin kilometre taşlarından biri olan bir talan hikayesiyle başlayacağım. Türk Telekom özelleştirmesinin çok çok kısa tarihi de diyebiliriz. Bizim spor ekonomisiyle bağlantısı için biraz sabredin. dört yüz önce sattığın telefon bugün dokuz nokta üç milyar dolar ediyor.

Eğer tertemiz bir adamsan, eğer dürüst bir adamsan, tüm dinleniş şekilinin hakkını yerden hesap toplasın. 2005 yılında kamuya ait olan Türk Telekom'un yüzde 55'i Otaş denen yabancı bir şirkete satıldı. Bunların ardında Hariri ailesi var ki bu aile yıllarca Lübnan'ı yönetmiş bir aile. Şimdi düşünün, insan stratejik öneme sahip iletişim altyapısının işletmesini başka bir ülkenin başbakanının yönetim kurulu başkanı olduğu bir şirkete niye verir?

Biden'ın veya Putin'in kişisel şirketine demir yollarımızı emanet ettiğimizi düşünün. Bunun tek bir mantıklı sebebi olabilir, o da ne kadar mantıklıysa, Ülkeye inanılmaz miktarlarda döviz girecek olması. Satış etiketi 6.5 milyar dolardı bu özelleştirmede.

Transkriptin tamamını oku

Türkiye tarihinin en büyük özelleştirmesi. Ama ülkeye 6.5 milyar dolar girmedi. Önce 1.3 milyar peşinat ödediler.

Ertesi sene 1.2 milyar dolarlık bir ödeme daha yapmışlar. Buraya kadar güzel. Ama baktılar ki bu taksitlerin faizi ağır geliyor.

2007'de yerli ve yabancı tam 29 bankadan daha uygun şartlarda kredi buldular ve bu krediyle devlete olan borçlarını tek seferde kapattılar. Buraya kadar da güzel, devlet de alacağını almış. Türk Telekom dünya kadar gelir olan bir şirket. Bu gelir nasıl dağılır?

Bir kısmı işletme masraflarına ve vergilere gider. Bir kısmı yatırımlara gitmeli. Teknoloji şirketi ne de olsa, altyapı yatırımı zorunlu. Kalanı da kar payıdır, yani temettü olarak hissederlere dağıtılır.

Kısacası temettüye giden her dolar, şirketi uzun vadede sağlamlaştırmak için değil de yatırımcıyı kısa vadede memnun etmek için harcanan paradır. Şaşırmayacaksınız, Türk Telekom en fazla temettü ödeyen firmalardan biri olmuş o yıllarda. 2006-2018 arası ödenen bürüt temettü, kardan yüksek. Bu ödemeye kim karar veriyor?

Yönetim kurulunu kontrol eden OTAŞ. O günkü kurlardan hesaplayınca o taşa akan para en az 6.5 milyar dolar. Yani ihale parasını çıkarmışlar.

Ama ta 2013 yılında bir kredi yapılandırmasına gidince herkes anlıyor ki bunca senedir borçlarının çoğunu ödememişler. Bu sefer de başını Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası'nın çektiği çoğu yerli 26 bankadan tam 4.75 milyar dolarlık borç alıyorlar. Eski borçlarını bunda kapıyorlar.

Türkiye tarihinin en büyük kredi yapılandırmasıydı bu. Peki bizim bankalar niye böyle bir risk aldılar? Yani böyle bir şirkete borç verir misin? Türk Telekom hisseleri teminat olarak gösterildi.

O taş borcunu ödemezse hisseler bankalara geçecekti. Şimdi size 10 puanlık uzmanlık sorusu geliyor. Ödemelere başladı mı 2016'da? Hayır, bunlar yıllardır Türk Telekom'u piyasaya borçlandırmışlar dolar üstünden.

Dolar kuru artınca da bu senelerde bu borç ödemeleri coştukça coşuyor ve 2016'da Türk Telekom ilk defa zarar yazıyor. Bir tekeli zarar ettirmek büyük başarı. Sonuçta bu krediler de battı. İki sene yeniden yapılandırmak için uğraştıktan sonra 2018'de o taş kepenk kapayıp gitti.

Bankalarda değeri iyice düşmüş hisseleri devraldılar. Geçenlerde de anlaşma imzalandı. Varlık fonu bankalara 1.6 milyar dolar verecekmiş.

Hisseleri geri kamulaştıracak. Hani dersin ki belki tüm bunlara değdi. Zira o taş dünyada eşi benzeri olmayan efsanevi bir yönetim gösterdi. Türk Telekom'u çağı atlattı.

E öyle bir şey de yok. Ben bunu tecrübe etmiyorum günbegün. Siz daha iyi bilirsiniz. Ama bunu işten çıkarılan binlerce kişiye ve işte her gün internet kalitesine küfreden milyonlarca kullanıcıya sorarsak cevabını alırız.

Ara adımları atlarsak olayın özeti şu aslında. Yabancı bir devlet liderine doğrudan bağlı bir şirket var, ufak bir şirket. Türk sermayesiyle kurulmuş dev bir şirketi, Türk bankalarından aldığı krediyle bizzat o şirketin varlıklarını teminat göstererek satın alıyor ve gelirlerini dışarı akıtıyor. Alt tarafı 2,5 milyarlık sermaye girişi için hem onca gereksiz ulusal güvenlik riski al, hem kötü bir yönetime mahkum ol, hem de 12 sene içinde 6,5 milyar dolarını dışarı at.

Bundan daha gerzekçe bir iş anlaşması düşünmek gerçekten zor. Üstelik bu işin sadece bir kısmıydı. Satış anlaşmasına paralel yapılan bir imtiyaz sözleşmesi var, ayrı bir saçmalık. Kurumların hepsi uyumuş.

Türk Telekom'un yönetim kurulu da uyumuş. Zaten orada Yiğit Bulut var. Hayırlı bir iş olmayacağı oradan belli. Tüm ayrıntıları merak edenler için biraz daha uzun bir bonus kayıt hazırlayacağım birkaç güne.

Hem buraya hem Patreon'a koyarım onu. Peki, biz bunu serimize nasıl bağlayacağız? Çok basit. Türk Telekom'un özelleştirildiği sene dünyanın en zengin futbol kulübü de anlattıklarımın epey benzerini yaşayacaktı.

Hatta bazı yönlerden daha bile kötüsünü. Evet, Fularsız Enterli'ye hoş geldiniz arkadaşlar. Futbol ekonomisine odaklı son bölümümüz olacak bu. Bundan sonra biraz ara vereceğiz 1-2 gündem bölümüyle.

Sonra da Kaan Kural'la yaptığım söyleşiyle serimize geri döneceğiz. Planım bu. Bugün de mülkiyet temasından devam edeceğiz. Biraz uzun bir bölüm olacak.

Belki de iki bölümlük içeriği buraya sıkıştırıyorum. Eğer zamanınız yoksa sindire sindire, ara vere vere gidin, rahat edin. En son biz Abramovich defterini kapamıştık ve demiştik ki süper zengin sahip modeli içinde olabilecek en iyi örnekti kendisi. Kötü bir örneği ise Manchester United yaşadı, halen de yaşıyor.

Hatırlayın Alex Ferguson ile İrlandalı ortaklar arasında bir yarış atı meselesi olmuştu. Ondan önce Manchester United halka açık bir şirket, bir sürü insanın hissesi var. Bu hissedarlardan biri de bir Amerikan futbol takımı sahibi, milyarder Malcolm Glazer. Yavaş yavaş bu hisselerini arttırıyor ve 2005'te İrlandalıların neredeyse o %30'u bulan hisselerini Kaddafi'den önce satın alıyor, yönetim kurulunu kontrol eder hale geliyor, hisse alımını sürdürüyor ama doymuyor adam.

Belli bir eşi aşınca zaten diğer ortakların hisselerini zorla alabiliyorsun. Glazer da toplam 800 milyon pound fiyat etiketiyle kulübün tek sahibi haline geliyor. Fakat artık etiketlere aldanmamayı öğrenmişizdir umarım. Türk Telekom hikayesini biraz da o yüzden anlattım.

6,5 milyar deniyor ama o para Türkiye'ye girmedi. Glazer da o parayı İngiltere'ye sokmadı. Bu satın alımı Borç'ta yaptı. Ama asıl çakallığı şuydu.

Borc'un bir kısmını Otaş'ın yaptığı gibi kendi şirketleri üstünden alırken ciddi bir kısmını da bizzat Manchester United üstünden aldı. Onlara yıktı borcu yani. Bir başka deyişle eski hissedarlar paralarını alıp gidiyorlar. Ama para Glaser'dan gelmiyor, bankalardan geliyor ve bu yükün yarısı kulübün üstüne kalıyor.

Glaser'da sanki para babasıymış gibi her şeyin sahibi oluyor. Ey Manchester, benim tarafımdan satın alınma şerefine erişmen için borçlanman lazım. Ben gerçekten bunun yasal olmasına halen inanamıyorum. Üstelik Manchester'ın bir şeye ihtiyacı da yoktu.

O sıralar dünyanın en değerli kulübüydü, 5 kuruşta borcu yoktu, kar ediyordu da her sene. Şimdi bir anda 100 milyonlarca poundluk borç yükümlülüğü kulübün üstüne binmiş oldu ki faiz oranları da çılgın seviyelerde, %7 ile %20 arasında değişiyor. Sırf bu faiz kulübe senelik 60 milyon pound'a mal oluyordu. Birçok kulübün bütçesi bu.

Ama durun, daha bitmedi. Glazer, Manchester'a aldırttığı borçları kulübün gelirleriyle kapatmasına da izin vermedi. Tamamen lüzumsuz bir faiz ödemesi devam ettikçe etti. ve JP Morgan gibi Amerikan yatırım bankalarını zengin etti.

Kendi adına olan borçları da diğer şirketlerinden değil, kulüpten ekstra para çıkararak ödemeye çalıştı. Kulübü iyice aile kumbarası gibi kullanmışlar. Bakın 6 kardeş kulüpten 10 milyon pound borç alıyorlar, %5 faizle. O sırada bireysel kredi faizleri %11-12 genelde.

Sonra şaka gibi iki sene sonra kardeşlerden biri Manchester United'dan 10 milyonluk bonu alıyor %8 faizle. Rakamlar birbirine karışmış olabilir. Şöyle özetleyeyim. Zamanında aşırı düşük faizle kredi çekmiş kulüpten.

Şimdi o parayla kulübe daha yüksek bir faizle borç veriyor. Kendi sahibi olduğu kulübe tefecilik yapmış. Böyle bir şey olabilir mi ya? Tüm bunlar olurken de 3 kuruşluk kadın futbol kolunu kapıyorlar para getirmiyor diye.

Bilet fiyatlarını yükseltiyorlar %50'ye varan oranlarda. Maksimum vampirlik seviyesi. Yok, daha oraya gelmedik. Dahası da var.

2012'de şirketin vergi lehvası Old Trafford'dan taşınıyor. Pek yakın bir yerde taşınmıyor. Cayman Adaları'na taşınıyor. Biliyorsunuz Cayman Adaları çok sıkı vergi kurallarıyla ve finansal regulasyonlarıyla tanınan bir ada.

Şimdi oranın bir avantajı da şu. New York borsasında listelenecekse şirketin, bazı normal yükümlülüklerden muaf oluyorsun. Nitekim aynı sene bunlar da New York borsasında halka arz yapıyorlar. Ama arzdan önce hisseleri ikiye bölmüşler, A ve B sınıfı diye.

Tüm B sınıfı hisseler ailede. Arz edilen A sınıfı ise 10 kat az oy hakkına sahip. Sermaye sağlayacaksın ama söz hakkın olmayacak. Bu yüzden açılış fiyatı epey düştü.

Ama buna rağmen halen dünyanın en değerli futbol kulübüydü. Biraz daha ileri saralım, 2015'e gelelim. Glazers'lar sanki kulübün borçlarını ödemişler de düzlüğe çıkarmışlar gibi. Dediler ki, biz hissedarlara temettü dağıtacağız.

Zaten hisseder dediğin hemen hemen hepsi sensin. Senelik 20-25 milyon pound çekmeye başlıyorlar aksatmadan. O taşın çektiği 6,5 milyar dolarla kıyas kabul etmez tabii de yine de fena değil. Yani kulüp bir yandan Glazer ailesine yönetim kurulunda oturdukları için eşek yüküyle maaş ödüyor, vay bizi ne güzel yönetiyorsunuz diye.

Bir yandan onlara temettü veriyor, vay bizi ne güzel satın aldınız alın bu da kar payınız diye. Bir yandan da kendi üstüne yüklenen ve kapatmasına da bir türlü izin verilmeyen borçlar için yatırım bankalarına faiz ödemesi yapıyor. Vay bizi nasıl kazıklıyorsunuz diye. Mükemmel bir sistem.

2018'de Guardian gazetesi bir rapor yayınlamış. 2005'den beri Glazer ailesinin kulübe toplam maliyeti, katkısı değil maliyeti 1 milyar pound'u geçmişti. Bunun 125 milyonu temettü, 230 milyonu borcun geri ödenmesi, 700 milyonu da borç faizi. Vallahi Kaddafi alsaydı, ne bileyim Myanmar'daki o general alsaydı, bunlar kadar iyi soyamazlardı.

Futbolla alakası olmayan benim bile kanım kaynıyor. Düşünün doğuma büyüme bir Manchester United taraftarı olsanız ne hissetmişsinizdir. Yıllarca zaten protesto ettiler onlarda ama yapılan her şey kanuni. Zaten asıl sorun böyle bir şeyin kanuni olması.

Daha en baştan itibaren 2005'te Kırmızı Şövalyeler denen bir grup ortaya çıkıyor. Zengin taraftarlardan oluşan bir grup bu. Aralarında Lordlar, Sirler, Gırlar. Kulübü Glazer ailesinden satın almak istiyorlar.

Ama işin saçma tarafı, genel olarak tüm elit kulüpler aşırı değerlendiğinden Glazer ailesi sürekli daha yüksek bir meblağı istiyor. Ve en sonunda bu iş taraftar grubunu aşıyor. Alamıyorlar. Nitekin Forbes dergisine göre 2020 yılında en değerli üçüncü kulüptü Manchester United.

Zaten işin Türk Telekom meselesinden en farklı yanı da bu. Tüm bu kambura rağmen kulüp büyümeye devam etti. Kaç bölümdür görüyoruz. Endüstri zaten katbekat genişliyor her anlamda. yapısal eşitsizlik de perçinlenmiş oluyor.

E hali hazırda büyük olan isimler iyice markalaştılar. Yani United'ı ben bu halimle yönetsem batıramazdım herhalde. 600 milyon poundluk bir sponsorluk anlaşması yapıyorlar mesela. Bu yüzden her sene ödedikleri on milyonlarca poundluk temettüydü, faizdi, onları öldürmüyor.

Şövalyeler de bu duruma bakıp taktik değiştirmişler ve kulübü satın almak yerine özel yatırımcıları sınırlayan kanunlar için lobi yapmaya başlamışlar. Özellikle de Alman ligindeki 50 artı 1 kuralı benzeri bir düzenleme için. Çünkü Almanya'da bu sayede ne Abramovic'ler mümkün ne de Glazer'lar ne de daha sonra göreceğimiz başka şeyler. E nedir bu 50 artı 1?

Önceki bölümlerde rekabet hakkında konuşurken Alman liginin özel bir konumu olduğundan bahsetmiştik. Hem taraftarları ön plana alan bir kültürü var hem de tek bir takımın yani Bayern München mutlak dominasyonu var. E İngiltere'de, Fransa'da, şurada burada milyarderler fink atıyorsa niye kimse Almanya gibi dev bir ekonomiye yatırım yapmamış? Niye mesela bir milyarder Bayern'in olası bir rakibini ucuza alıp, onu güçlendirip ortamlara salmamış?

E evet, Financial Fair Play bu işi biraz zorlaştırıyor ama onun öncesinde de yapılmamıştı. 1998'den önce Alman kulüpleri dernek yapısındalar. Daha sonra kulüplerin futbol operasyonlarını şirketleştirmelerine yol açılıyor. Yani dernek bünyesinde bir limited şirket kuruluyor futbol için.

Bu şirket doğal olarak özel yatırım da alabiliyor. Ama bir şartla ana kulüp futbol şirketi hisselerinin en az %50'sini arttı bir tane de hisseyi kontrolünde tutmak zorundaydı. Yani yatırım grubu olsun, milyarder olsun, vakıf olsun %50 hisseye asla ulaşmamalı dışarıdan gelip. Ulaşırsa o takım Bundesliga'da oynayamaz.

Dolayısıyla Almanya bir orta yol bulmuş. Futbola yatırımcı çekeyim, sırf kulüp aidatlarına ve gelirlerine bağlı kalmayayım. Bu yatırımcılar bize çağı atlatsınlar, sınıfı atlatsınlar ama kontrol onlarda olmasın. Son söz her zaman derneğimizde, taraftarımızda olsun.

Kuvvetli futbol kültürünü paranın erozyonuna mümkün mertebe uğratmamak için olası bir yol. E öte yandan her şeyimin negatif yönü de var tabi. Yatırımcılar kontrol edemedikleri bir şeye çok para koymak istemezler. Lig genelindeki ekonomi o yüzden çok büyümüyor.

Dahası lig içindeki statüko da korunmuş oluyor. Büyük takımlara yeni rakip çıkması zorlaşıyor. Fakat Alman da olsan yine de her kuralın istisnası var. 50 artı 1'in istisnası da bir kulübü aralıksız 20 sene boyunca ciddi boyutlarda desteklemiş yatırımcılar varsa onlar kontrolde kalabilirler.

En bariz örnek ilaç devi Bayer. Onun desteklediği Bayer Lever Kuzen. Zaten 1903 yılında şirketin çalışanları tarafından kuruluyor. Daha Alman Ligi ortada yokken de Bayer indi takım.

50 artı 1 kuralı geldiğinde hali hazırda 100 senelik bir mazileri vardı. Şimdi Bayer'e kalk git diyemiyorsun. Bu garip bir durum yaratıyor tabi. Zira Bayern'in 41 milyar dolarlık cirosu var.

6 milyar dolar da nakit parası varmış. Bundesliga'yı toptan alabilecek bir kaynak bu. Kanunlar izin verseydi. Ama işte 10 senedir üst üste şampiyon olan takım Leverkusen değil.

Yani o kadar paranın etkisi bir şekilde dizginlenmiş. Zaten o yüzden de Alman futbolunda hedefte Bayern yok veya benzer istisnalar. Onlar yerine kağıt üstünde 50 artı 1 kuralına uyan ama pratikte onunla resmen dalga geçen RB Leipzig takımı var, daha doğrusu onların ardındaki kurum olan Red Bull. Red Bull, klasik modelin ötesinde bir yatırımcı.

Birçok spor dalında birçok takımı ve sporcuyu destekliyor. Kendilerine öyle bir portföy yaratmışlar. Bunun başını da 2006'da yürürlüğe koydukları bir plan çekiyor. Tamamen şirket tarafından sponsor edilen bir takım istiyorlar.

Bayer'in aksine, futbol sektörü Red Bull ürünleriyle ve şirket imajıyla daha uyumlu. O yüzden de stadın adıydı, takımın adıydı, her şey Red Bull olsun istiyorlar. Yani arka planda duran sessiz bir yatırımcıdan ziyade, Kulübü topyekün kendi markalarının vitrinine dönüştürüyorlar. Ana amaç futbol değil burada, Red Bull'un reklamı.

Elbette futboldaki başarı bu reklamı yayıyor ama ikinci bir sonuç bu. Tabi Alman taraftarlar tepki gösteriyorlar Almanlıklarından ötürü. Red Bull da anlıyor ki köklü bir kulübü satın almak imkansız. Onun yerine gidiyor, ta 5.

ligden bir takım bulmaya çalışıyor. Ve bu bile 3 sene sürüyor. Zira öyle her önüne gelen takımı da alamıyorsun. Senin hayallerin büyük, sen Red Bull'sun büyük düşün.

Alacağın takımın, şehrinin altyapısı yeterince iyi olmalı. Büyük bir stadı kaldırabilecek derecede olmalı. Ulaşımı düzgün olmalı. Bin tane parametre var.

Sonunda Leipzig üst olarak seçiliyor. İnşallah da Leipzig diye okunuyordur yani. Leipzig falan çıkarsa rezil olurum sonra. Neyse takım 7 sene içinde 1.

lige çıkıyor. Sonraki sene de Şampiyonlar Ligi'ne hak kazanıyor. Chelsea'nin yükselişini İngiliz Ligi hazmetmişti ama Almanlar bu roket gibi yükselişi hazmedemediler. Özellikle de göstere göstere o 50-1 kuralının yanından dolanıldığı için.

Evet, kağıt üstünde kontrol halen ana kulüpteydi ama dernek dediğim bir tiyatro. 2013 yılında sadece 9 üyesi varmış. Hepsi de Red Bull çalışanı. Dolayısıyla futbol şirketini yöneten yönetim kurulu da Red Bull çalışanlarından oluşuyor.

Kıyası için Borussia Dortmund kulübünün aidat ödeyen ve oy hakkına sahip olan 150.000'den fazla üyesi var. RB Leipzig kendi üye sayısını bu kadar az tutmayı başarabilmiş çünkü normalde 40-50 euro olması gereken aidatları 800 euro olarak belirlemişler ve bu da oy hakkını garantilemiyor Aidatı ödedikten sonra bile yönetim kurulu seni üyelikten atabilir. Bunu böyle yaptıkları için normal taraftar riske etmiyor tabii, niye üye olsun?

Ama daha ilginci, bunlara gıcık kapan başka takım taraftarları da üye olup derneğin kontrolünü ele geçiremiyorlar. Herhangi bir Truva atına geçiş yok. Federasyonla kavga ediyorlar tabii bu yüzden. Bu kurallar biraz değişiyor, üye sayısı biraz artıyor.

Ama artık geçmiş kaç sene bunlar da çoktan birinci lige demir atmışlar. Şimdi olan bitene bir adım geriden bakalım derim ben. Almanya'da dernek bünyesinde kısmen şirketleşmeye izin veren bir hibrit model oluşmuş. Bazı gruplar ise tamamen eski usul dernek yapısında kalmayı diretiyorlar.

Hem de bunu hiç tahmin edemeyeceğiniz bir yerde, futbol piramidinin en tepesinde yapıyorlar. Yani Real Madrid'de ve Barcelona'da. Aslında İspanya dernek yapısını Almanya'dan da önce, 1990'da bırakmaya başlamış. Dernek olmayı bırakmak demek illa tek bir zengin gelip kulübü satın alacak demek değil.

Onun yerine kulüpler halka açık şirket olmaya zorlandılar. Belki bunca şeyi anlattıktan sonra derneklere biraz romantik bakıyor olabilirsiniz ama Dingo'nun ahırı gibi yönetilmeleri önünde hiçbir engel yok. Halka açık limite şirket olunca yönetimler daha sıkı kurallara tabi oluyorlar. Tam da o yüzden şirketleşmeye zorlanmanın istisnası şuydu.

Son 5 senedir düzgün yönetim sonucu kar etmişsen dernek olarak devam edebilirsin. Bu şartları da sağlayan sadece 4 takım vardı, Real ve Barcelona dahil. Sosios denen sistem basit. Dernek üyeleri aslında ama işte İspanya'dan bahsettiğimiz için öyle bir kelime kullanmamız lazım.

Bunlar senelik 100-200 euro civarı aidat ödüyorlar. Derneğe katılmaları için mevcut üyelerce de kefil olunmaları lazım. Birkaç senede bir bir araya gelip yönetim seçiyorlar. Bu kadar.

Ama seçilenler öyle halktan birileri değil. Yani seçme hakkınız var da seçilme hakkınız pek yok. Yönetim kurulu üyelerinin zengin olmaları lazım. Çünkü acil durumda takıma para sağlayabilmeleri lazım.

Kulüp şirketleşmiş olsa hisse senede satabilir mesela. Böyle bir şey yapamıyorlar. Real Madrid başkanı Perez'in serveti 2 milyar dolardan fazla. Barcelona yine daha insaflı, başkanın serveti sadece birkaç milyon dolar.

Bu dernekleri futboldaki genel mülkiyet trendlerine karşı örnek olarak sunuyorum ama ekonomik açıdan tıpkı şirketleşenler gibi taraftarlarından kopmuş vaziyetteler aslında. Gişe gelirleri zaten genel olarak herkes için önemsizleşiyor, bunu konuşmuştuk. Bu sosyolardan gelen aidatlar da pek bir şey değil. 150 bin kişi 200 euro verseler senelik, 30 milyon.

Messi o parayı bir haftada yer ya, beraber çıkarız, ortamları akarız. Ama diğer gelirleri bu kulüplerin o kadar çok ki her şeyi toplayınca bu iki takım senelik 1,5 milyar euro yaratıyorlar. İspanya Liginin kalanının toplamı kadar. Yani hakikaten ilginç bir kombinasyon.

Bilmem ne şeyhi, bilmem ne milyarderi gelip seni alamıyor, adeta halka mal olmuş bir kurum olmuşsun, yelel kimlikle bütünleşmişsin. Ama bir yandan da bir dünya devi olarak gezegenin her köşesinde forma satıyorsun, milyar dolarlık borç çeviriyorsun, UNICEF reklamında o şeyhlerden mehlerden aldığın reklamlarla değiştiriyorsun. Dolayısıyla üyeler bu yapı üstünde ekonomik bir hakları olduğunu hissetmiyorlar. Yani kulüp hem yerel hem değil.

Şimdi Spektrum'un diğer ucuna gidelim. Bu gibi ikilemleri hiç yaşamayan, yerelliğin tamamen ötesine geçmiş, hatta yabancı zengin mülk sahibi modelinin de ötesine geçmiş, her anlamıyla küresel bir model izleyen Athletic Interest kanalının deyimiyle futbol dünyasının Disney'ine bakalım. Manchester City 2012'de şampiyon olduğunda 44 yıldır tatmadığı bir başarıyı tadıyordu. Ama bunu Chelsea'nin bir başka versiyonu gibi düşünmek yanlış olur.

City tam anlamıyla global bir futbol portföyünün amiral gemisi. Tarihine baktığımızda klasik evrim çizgisini görüyoruz. 19. yüzyılda şirketleşmiş, zamanla kulüp, yerel yatırımcılardan medyaya ve daha büyük zenginlere geçmiş.

Fakat özellikle 2007'den sonrası ilginç. Çünkü orada sahneye bir devrik başbakan çıkıyor. Tayland Başbakanı Thaksin satın alıyor kulübü. Devrik derken öyle 15-20 sene önce devrilmiş de herkesin unuttuğu bir anda ortaya çıkmış değil.

Taze taze devrilmiş. Ağır yolsuzluklar yüzünden millet sokaklara dökülmüş. Bu da erken seçim düzenliyor. Ama seçime herkes boykot edince sonunda askeri darbe oluyor.

Thaksin de kaçıyor. Tayland Devleti bunun varlıklarının büyük kısmını dondurmuş. O haldeyken Manchester City'yi 80 milyon pound civarı bir paraya alıyor. Ama tekrar hatırlayın, Trink diye parayı verip almıyor.

Para verip bir şey satın almak fakirlere veya bizim gibi orta halledere mahsus. Hani şimdi bugünlerde oligarkların yatlarına katlarına çöküyorlar ya, bir de güzel konuşmalar yapıyorlar. Ulan sen böyle şaibeli tiplere Premier Lig takımı sattırmışsın. Alt tarafı 3 kuruş kapital girecekti.

İşin etik kısmını falan geçtim. Ekonomik açıdan da saçma bir karar oldu. Birkaç ay içinde belli oldu. Çünkü o dondurulan paralar bırakılmadığı gibi taksinin karısı da yolsuzluktan hapse mahkum ediliyor.

Bizimki de kendi mahkemesine gitmek yerine İngiltere'ye iltica başvurusu yapıyor. Tayland diyor ki bunu sınır dışı edin kardeşim. Verdin vermedin derken davası onun yokluğunda başlıyor. Bu ne demek?

Paralar gitti gümbürtüye demek. Bizimki de kulübü aldıktan sadece bir sene sonra yeni birine satıyor. Abu Dhabi United Group. Kısacası Siti, Tayland'a dönseydi hapse girecek olan bir devrik başbakanından, Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı olan ve bugün 20 milyar dolar serveti olan bir Arap şeyine satıldı.

Bence kepazelikten başka bir şey değil. Arap veya Tayland'da olmalarında değilim. Zaten Rus ve Amerikalı milyarder örnekleriyle başladık. Ama giderek saçma bir hale aldığı kesin bu işlerin.

O dernekler veya 50 artı 1 gibi kurallar bu yüzden önemliler. Neyse buradaki esas ilginç mesele Şeyh Mansur'un vizyonu. Mansur zaten yatırım fonu aracılığıyla dünya kadar iş kolunda aktif. City'yi aldıktan 4 sene içinde de Federasyon Kupası'nı ve Lig Kupası'nı kazanınca iyice gaza geliyorlar ve seri biçimli spor kulübü yatırımları yapıyorlar.

ABD, Avustralya, Japonya, İtalya, Çin, Hindistan, Belçika, Fransa, İspanya, Uruguay. Hepsinden takım alıyorlar. Ya ufak ya da büyük ortak olarak. Tüm bunlar City Football Group denen bir şemsiyenin altına giriyorlar.

Bu alımlar sadece tek düzlemde bir genişlemeyi temsil etmiyor bu arada. Her biriyle birlikte yeni bir dizi şirketle, yeni bir dizi medya grubuyla ticari ilişkiye giriliyor. Yani tıpkı Disney gibi. Hem eğlence, hem teknoloji, hem spor şirketi olunuyor.

Sahada oynanan futbol gerçekten işin ufak bir kısmı. Bu açıdan Red Bull'un Leipzig ile yaptığına benzer bir durum var ama çok daha büyük bir ölçekte. Özellikle de yaratılacak sinerjiyi bir düşünün. Genç bir yetenek mesela Uruguay'daki takımla sözleşme yapıyor, orada keşfediliyor.

Birkaç sene sonra iyice pişmesi için sözleşmesi Belçika'daki takıma geçiriliyor. Performansının zirvesindeyken Manchester City'ye veya La Liga'ya geliyor. Sonbaharında ABD'de yaşıyor ve kariyerini böyle tek bir kurumsal şemsiye altında tamamlamış oluyor. Her halükarda bonservisti monservisti, efendim olası sponsorluk çakışmalarıydı, yayın hakları kavgasıydı, böyle şeyler yok.

Bir cepten diğer cebe geçiyor sözleşmeler ve paralar. Bu süreçte City Futbol Grubu'nun mülkiyeti de küresel hale geldi. Çoğunluk hissesi halen Abu Dhabi'de ama %20'si de Amerikan ve Çin fonlarının. Yani ABD, Çin, Arap sermayesi birleşmiş, dünya çapında birçok kulübe ve ticari ilişkiye yatırım yapmış.

Manchester City bu bakımdan futbolun geleceğini temsil ediyor. Çok büyük bir ölçekte hem dikey hem yatay entegrasyonlar var. Fakat City örneğinin bize anlattığı bir şey daha var, ekonomik vizyonun ötesinde, o da sports washing kavramı. sporu kullanarak sorunlu bir imajı düzeltme, göz boyama çabası olarak görülebilir.

Tabi geniş anlamıyla bakınca bu işin içindeki herkes aslında bunu yapıyor. Yani her turnuva ev sahipliğinin de, her ünlü takım sahibinin de sportswashing'e giriştiğini söyleyebiliriz. Daha önce kullandığımız bir örnek vereyim mesela. Antik Roma'da ekmek ve oyunlar kalıbı kullanılıyordu sık sık.

Yığınların ikna edilmelerinin kolaylığını eleştirmek için. O aynı Roma topraklarında yaklaşık 2000 sene sonra Berlusconi bu reçeteyi harfi harfine uygulayabilmek için hem futbol takımı sahibiydi hem medya kuruluşu sahibiydi hem de bunları kullanarak elde ettiği siyasi güçle tabiri caizse ekmek dağıtıyordu. Kendi içinde kapalı devre bir sistem kurmuş orada ne güzel. Ama bu iş çok daha büyük ölçeklerde, ulus devlet seviyelerinde de yapılıyor.

Herhalde bunun en klasik örneği 1936 olimpiyatlarıdır, nazi rejiminin ev sahipliğinde yapılan. Guardian gazetesinin zamane editörü açılıştan hemen önce şu yorum yapmış. Birkaç senedir olimpiyatların ev sahibi için kazançlı olduğu biliniyordu zaten. Ama bu sene Berlin'de, bırak bunu veya dünya barışını, hatta bırak tek bir ulusun gururunu, ilk defa bir siyasi partinin propaganda aracı haline geldi oyunlar.

Yani o zamanlardan bu işin potansiyeli anlaşılmış. Bu televizyondan da yayınlanan ilk olimpiyatlardı bu arada ve naziler bir açıdan amaçlarına ulaştılar. Bir kere hem stadyumlar görkemliydi, hem törenler nizamiydi, hem Hitler insanüstü bir varlık olarak resmedildi, hem de hemen hemen tüm Yahudi sporcularının katılımını yasaklamalarına rağmen en fazla madalyeyi Almanlar kazandı. Öte yandan turnuvanın en başarılı sporcusu bir Alman değildi, Amerikalı Jesse Owens'dı.

Dört altın kazandı, yani herkesin önünde tam dört kez. Bir zenci, podyumdaki diğer beyazların üstünde yer aldı. O aryan üstünlüğü anlatısına çomak soktuğu için Hitler epey gıcık kapmış. Yalnız ilginçtir, Owens'ın elini sıkıyor Hitler yani, tebrik ediyor.

Ve olimpiyat dönüşünde, katıldığı muhalif bir siyasi mitingde Owens diyor ki, ''Hitler bana hiç de ters davranmadı. Beni tersleyen kendi başkanımdı. Bir telgraf bile yollamadı.'' Bu örneğin modern zamanlardaki izdüşümü herhalde Çin olabilir.

Diğer büyük ekonomilerin aksine bu organizasyonlar Çin için çok daha büyük bir gurur meselesi. Hem ulusal gurur var hem de tek parti rejimi olduğu için bir parti propagandası. Adamlar yapmış abi ya diye ağzımız açık açık bakıyoruz. Tüm baskıcı politikaları da kaynayıp gidiyor.

Ama futbolu üzerinde sportsforging deyince akla bence ilk gelen şey dikta rejimleriyle yakın ilişkilerde olan enerji sektörü. Bunun sebeplerini akıl etmek çok zor değil. Doğal enerji kaynakları sınırlı. O yüzden vakit varken başka sektörlere yayılmak zorundalar.

İkincisi de futbol bunların içindeki en iyi seçeneklerden biri çünkü PR gücü çok yüksek. Bakın mesela 140 senelik geçmişi olan Newcastle United Kulübü birkaç ay önce doğrudan Suudi Arabistan'ın varlık fonuna satıldı. Fonun başında da Muhammed Bin Salman var. Bir petrol krallığının de facto diktatörü yani.

Bin Salman bir yandan tüm rakiplerini tek tek sindirirken, ezerken bir yandan da batıya hoş gözükecek birkaç adım atıyor. Bu satın alımda imaj çalışmasının bir yansıması. Yoksa böyle bir adamın futbol yatırımını ekonomik sebeplerle yapmasına pek imkan yok. Sırf yatının değeri 500 milyon euro ya.

Kulübün tamamından daha pahalı. 300 milyonu almışlar. Bu satın alımın başka ilginç boyutları da var bu arada. Premier Ligi'nin Orta Doğu yayın hakları Katar devletine ait.

Fakat Suudiler bunları ülkeden kovuyorlar. Katar, Suudi Arabistan arasındaki gerginlikten kaynaklı ve maçların korsan yayınına izin veriyorlar. Yahu sen İngiliz spor kulübüsün düşün, Orta Doğu'daki iç gerginlikler yüzünden oturup bunları tartışıyorsun meclisinde. Ve futbol bu işin sadece bir ayağı bakın.

Suudiler için konuşursak 650 milyon dolarlık bir Formula 1 anlaşması yaptılar. Dünya kupası için de lobi yapıyorlar. Durmak yok yola devam. Şimdi Suudiler tek örnek değil.

Şöyle de sorabiliriz. Chelsea ile Paris Saint Germain şampiyonlar liginde karşılaşınca tam olarak ne oluyor? Rus petrol sermayesi ile Katarlı doğal gaz sermayesi Gazprom'un sponsorluğunda karşılaşıyorlar. Olan o.

Barcelona mesela. 111 yıllık geleneklerini yıkıp gidip Katar Vakfı'nın reklamını aldılar. Bunun ve Paris Saint Germain'in satın alımının Katar'ın Dünya Kupası çıkışıyla paralel gittiğini söylemiştik. Ben 2010'daki Dünya Kupası kararı sonrası defalarca Doha'ya gittim iş için.

Her yer şantiyeydi, her yerde devasa inşaatlar vardı ve kişi başına düşen gelir bakımından dünyanın açık ara en zengin ülkesinde her Allah'ın günü işçiler ölüyordu. O karardan beri 2021'e kadar en az 6500 işçi ölmüş. Her gün ölüyorlar derken abartmıyordum. Günde bir buçuğa denk geliyor.

Evet tahmin edeceğiniz gibi işçilerin hiçbiri Katarlı değil. Orada adı konmamış bir kast sistemi var. Hiçbir yerde gözükmeyen Katarlılar en tepedeler. Sonra Batılı yöneticiler.

Sonra benim gibi beyaz yaka tipler. Ev hayvanları, arabalar, en sonunda da göçmen işçiler. Gerçi ev hayvanları benden de değerlidir. Batılı yöneticilerle eş statüde olabilirler.

Şimdi bu işçilere bakıyorsun nereden gelmişler. Nepal, Sri Lanka, Bangladeş, Filipinler böyle yerlerden geliyorlar. Görfez ülkelerine giriş çıkış çok sıkı olduğundan geldikleri andan itibaren şirkete bağımlılar. Ödeme mi almadılar, izin mi kullanmadılar?

Vallahi geçmiş olsun kime şikayet edeceksin ki? Elbette eşitsizlik her yerde var, suistimal her yerde var ama ben bu kadar zenginlikle, bu kadar çaresizliğin yan yana yaşandığı bir yer herhalde görmedim. Ve bu insanların bizzat elleriyle yaptıkları yapılarda dünyanın parası çarçur edilerek törenler düzenlenecek birkaç aya Katar reklamı yapılacak. Daha sonra da petrol ve gaz parasıyla daha başka spor kulüpleri ve medya şirketleri satın alınacak, Disneyleşme ve Sportswashing devam edecek.

Birleşik Arap Emirlikleri de Katar'dan farklı değil. City Futbol Grup içindeki bütün takımlar Etihad Havayolları'nca sponsorlanmış. Birleşik Arap Emirlikleri'nin diğer havayolu Emirates de koskoca Real Madrid'in formasında, hatta Arsenal Emirates tadında oynuyor maçlarını. Yani bu projeler onlar için ekonomik projeler değiller.

Zaten 3 kuruş, 5 kuruş. O fonları yöneten insanlarla devleti yönetenler de aynı. Uzun yıllara yayılan bir pazarlama ve imaj tazeleme hata bu. Şimdi ben biraz karşıtlık yapacağım yalnız.

Çünkü sportswashing lehine bir argüman da var. Diyelim ki çok prensipli davrandın. Ve insan haklarını böyle sistematik biçimde çiğneyen ülkelerden yatırıp matırıp almadın. Hatta bir adım ileri gittin, diktatörlüklere silah dahi satmadın.

Süper tutarlısın diyelim, kimse sana whataboutism yapamıyor. E bu neye yarıyor? Bir şeyleri iyi yönde değiştiriyor mu? O yönetimler zaten dünya kadar para kazanmaya devam edecekler, özellikle doğal kaynaklara dayalı olanlar.

Ve bunları harcayacakları bir spor piyasası mutlaka bulacaklar. Sen olmasan başkası. Yok harcayamadılar diyelim. O zaman da kendi kendilerine çalıp oynarlar ama sonuçta insan hakları konusunda, neyse artık oradaki derdin, bir iyileşme sağlanmayacak.

Oysa sermayeyi kendine çektiğin zaman iyi yönde baskı yapmanı sağlayacak bir güç de elde ediyorsun. En basitinden onlar vitrine çıkıyorlar. Bunun için de en azından bir miktar iyileşme kaydetmek zorundalar. Bence biz genelde bunu düşünmüyoruz.

Çoğu insan kendisini iyi hissettiren şeyi seçiyor. Şimdi tüm bu tabloya biraz geriden bakalım mı? Taraftarlar açısından bakarsak kulüp ile, daha doğrusu kulübün temsil ettiği şeyler ile aralarına koca bir kurumsal tabaka girmiş artık. Ben bu seriye Premier League ile başlamıştım, oradan örnekle kapatayım.

Takım sahiplerinin çoğunun İngiliz olmadığını zaten gördük. 20 takımdan sadece 4'ünün teknik direktörünün, sahadaki her 3 oyuncudan da sadece 1'inin İngiliz olduğunu biliyoruz. Bir tek taraftarların çoğu İngiliz. O da anca stadyumdakiler için geçerli, küresel ölçekte bakarsak onların da çoğu yabancı.

İngiliz futbolu diye bir şey yok yani. Premierlik şirketi futbolu var. O şirkete hissedar olan diğer şirketleri de gördük işte. Yeri geldiğinde en köklüsü bile Tastarağa toplayıp Cayman Adalarında taşınıyor.

Diğer Avrupa Ligleri biraz daha az uluslararası bir haldeler ama çok da farklı değiller. Öyleyse 10 puanlık uzman sorusu gelsin bakalım. Taraftar tam olarak neyi destekliyor? Yani eskiden mahallenin, fabrikanın, okulunu desteklemiş oluyordun takımında.

Bu çeper bir noktada giderek genişledi. Sosyal sınıfını, mesleğini, şehrini destekler oldun. Mesela Liverpool limanı sayesinde önemli bir ticaret şehriyken Manchester kasabası dokuma sanayindeki patlamayla Liverpool'a rakip oluyor. Önce şehir statüsü kazanıyor, sonra da gemi trafiğinin bir kısmını doğrudan kendine çekiyor.

Yani bu şehrin takımları arasındaki maçların ardında böyle bir tarihsel çekişme var. Şimdi ne var? Liverpool takımında mesela o şehirde doğup büyümüş kaç kişi oynuyor diye baksak güleriz herhalde. İki takımın da sahibi Amerikalı yatırımcılar.

Hani sadece o işe odaklanan yatırımcılar olsalar neyse. Liverpool'un sahibi milyarder aynı zamanda Boston Red Sox beyzbol takımının da sahibi. LeBron James'in bile %2 hissesi var Liverpool'da. Bu şirketlerin hisse değerleri artsın, bu hisselere sahip olanlar zengin olsun, o paraların bir kısmıyla daha önce hayatında İngiltere'ye hiç adım bile atmamış birkaç yıldız oyuncu getirsinler.

Uluslararası medya devi maçlarımızı yayınlasın. Formalarımızda ve stadlarımızda alakasız şirket isimleri, vakıf isimleri olsun. Kadrolarımızda Çin'e ve Güneydoğu Asya'ya hitap edecek bir iki yakışıklı oyuncumuz olsun. Şampiyonlar Ligi'ne de kalırsak değerimiz artar, belki seneye bizi Katar Vakfı satın alır, ihya oluruz.

Onlar da gerçi sonra Amerikan yatırım bankalarına satarlar. Çok hızlı bir liberalleşme ve büyüme sonrası tüm gezegenin dört bir yanına yayılmış taraftar ordularına sahip bir avuç süper takımın, bir avuç süper zenginin ve bir avuç da süper oyuncunun domine ettiği tuhaf bir tiyatro. Fakat bu tiyatronun sırf negatiflerine odaklanmak yerine iç çelişkilerindeki ilginçlikleri yakalamak istedim seri boyunca. Bir yandan her şey ticarileşirken, bir yandan da dünyanın en büyük kulüplerinin dernek yapısında diretmeleri buna bir örnekti.

Bir yandan kulüpler her zamankinden çok kazanırken, bir yandan da batıyor olmaları. Bir yandan birçok takıma yatırım yaparak sinerji yaratan dev sermaye grupları sahneye çıkarken bu işleri optimize ederken, bir yandan da hiçbir ekonomik mantığı olmadan har vurup harman savuran milyarderlerin olması. Bir yandan spor herkesi bir araya getiren demokratik bir girişimken, bir yandan da en baskıcı rejimlerin bir vitrine haline gelmesi. Velhasıl biz bu işe ilk futbol liginden başladık arkadaşlar.

Bosman davasına, rekabet analizlerine, heysel faciasına, medyanın büyümesine, Şampiyonlar Ligi'nin yeniden doğuşuna, eşitsizliğin kalıcı hale gelmesine, oligarklara kaldıraşlı satın alımlara ve dev şirketlere. Umarım futboldan çok dünyanın geçirdiği değişim hakkında biraz fikir sağlamıştır bu size. Her zamanki gibi tüm kaynaklar ve bölüm başlıkları açıklama kısmında ve yine her zamanki gibi bu uzun bölümleri, günlerce okuma ve binlerce kelimelik not gerektiren bölümleri mümkün kılan herkese teşekkür ederim. Rahmetli Başkan Kennedy, Taçsız Kral Pele, Beken Bauer, Batuhan Avcı, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Cet, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Yücel Balım, Salih Ünal, Savaş Günata, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğan Can Bahan, Deniz Silahçılar ve Erman Korkut.

Hepiniz sağ olun, umarım asla yalnız yürümezsiniz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)