
2.857 kelime · ~14 dk okuma
Selam flarsızlar. Bugün biraz arada kaldım. Günlerdir kafanız savaşla şişmiştir diye tahmin ediyorum. Ama bir yandan da dibimizde Rus ayısı bağırıyorken böyle spor ekonomisi, tarihi de onlardan bahsetmek biraz garip geliyor.
O yüzden üçüncü bir yoldan gideyim dedim. Gündemle biraz alakalı kişisel bir hikaye anlatacağım bugün. 1956 yılı etrafında dönen. Bir grup Macar'ın Sovyet yanlısı iktidara karşı giriştikleri başarısız bir isyandı 1956.
Bazı milletlerin kuruluş mitleri zaferlerden geçiyorken bazılarınınki ise gururlu mağlubiyetlerden geçiyor. Macaristan ikinci grupta. Kimliklerini oluşturan büyük bir travma bu 1956 olayları. Bunu anlamak için önce Macaristan'ın bağımsız bir cumhuriyet olarak epey genç bir ülke olduğunu hatırlamak lazım.
1989'da kuruldu alt tarafı. İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri bir Sovyet uydusuydu. 45 sene yani. Bunun ilk dönemleri bildiğin Stalinizm.
Herkesi fişliyorlar, hapse atıyorlar veya mallarına el koyuyorlar. Okullarda Rusça öğretiliyor, kilise devlet kontrolünde, basın özgürlüğü hak getire, komünizm tek ideoloji. Bırak liberalleri, Stalin'den ayrı düşen ve kendi yolunda giden Tito Yugoslavya'sı bile düşman sayılıyor. Sempatizanı olursan ajan diye içeri alabiliyorlar.
Bu baskıcı dönemde benim hanımın ailesinin evine de el konulmuş. Bu arada hanım hanım diyorum hep de. Aslında evli değiliz. Türk örf ve adetlerine pek uygun bir durum olmadığından bu.
Alıştığımız üzere hanım diyorum. Neyse. Bunun ailesinin evine el konulmuş. Bunlar da böyle aristokrat bir aile değil.
Bildiğin orta sınıf. Kendi elleriyle o evi dikmişler. Kelimenin tam anlamıyla kendi elleriyle. Bizzat yapmışlar.
Komünist parti liderleri gelip çökecekti az kalsın o eve. Sonra vazgeçmişler. Yani binlerce evi öyle gasp ediyorlar da bizimkiler bir şekilde kurtarmış. Beğenmediler mi evi, ne yaptılar artık onu bilmiyorum.
Ama bu rahatlık çok kısa sürüyor. Çünkü köyden şehirlere getirilen bir nüfus var. Onları zorla insanların evine yerleştiriyorlar. Evin metrekare hesabına göre işte şu kadar kişi almalısın diye emir geliyor.
Tabii o metrekare hesabı üstünden dönen rüşvetleri hayal edebilirsiniz. Veya 3 kişi alacaksınız diye kayıt yapılıyor. Ertesi hafta eve 6 kişi geliyor. Ne yapacaksın yani?
Kime başvuracaksın? Bizimkinin ailesi de evlerini hiç tanımadıkları bir aileyle paylaşmak zorunda kalıyorlar. Çoluk çocuk cümbür cemaat. Aynı tuvaleti kullanıyorsun, yeterince oda olmadığı için araya çarşaflar geriyorsun, öyle bölmeler oluşturuyorsun.
Gitmiyorlar da yani bira iki ay olsa neyse de temelli oradalar. Zaten yıllar içinde evin bir kısmına çöküyorlar. Tapuyu ayırıyor yetkililer. Rezalet yani aslında.
Sanırım bu tip bir fedakarlığı etrafındaki herkes yaptığı sürece çekmek mümkün olurdu. O da çok zor tabii de en azından mümkün olurdu. Ama bu kadar adam kayırmacılığa tanıklık ederken bir yandan iyice çekilmez olmuştur. Ben kızı ilk ziyarete geldiğimde kaldığımız ev o evdi işte.
Komşularda o misafir ailenin sonraki nesliydi. O zamanlar hayatın genelinde zor. Yani sadece bizimkilerin başına gelenleri söylemiyorum. Ülke, milli gelirin beşte birini savaş tazminatı olarak Sovyetlere veriyor.
Nazilerden özgürleşme bedelini böyle ödüyorlar yani. Tazminatın üstüne de orada konuşulanan Kızıl Ordu'nun masrafını da Macar halkı ödüyor. Yolsuzluk zaten gırla. Herkesin işinin olduğu ama kimsenin harcayacak parası kalmadığı bir düzen var.
Yani sefalet değil ama savaş öncesine göre fakirler. Harcanabilir gelirleri 3'te 2 seviyesine girilemiş. Ki çok daha büyük yıkım gören Batı Avrupa ülkelerinde kişi başı gelir savaş öncesi dönemi yakalamışken hem de. Nihayet Stalin ölünce, Kuruçye yönetimi altında Stalinizm'den uzaklaşma politikası güdülüyor.
Uydu devletlerdeki iktidarlar yumuşuyorlar biraz, Varşova Paktı kuruluyor. Buna göre de Doğu Bloku ülkelerinin iç işlerine karışılmayacak. Böyle bir ittifak. Ertesi sene Polonya'da bir isyan başlıyor ve bu isyan sonucu Moskova biraz geri adım atıyor.
İşte bunu görünce ve CIA propagandası da bir yandan Doğu Bloku vatandaşlarına gaz vermeye devam ettikçe, Bazı Macarlar Polonya örneğinden feyz alıyorlar, Sovyet boyunduruğundan çıkabileceklerini düşünüyorlar. İstekleri şunlar, tek parti rejiminin bitmesi, serbest seçimler olması, toplantı ve basın haklarının genişletilmesi, toprak reformu, Birleşmiş Milletler'e tam üyelik ve tabii ki Sovyet birliklerinin ülkeyi terk etmesi. Ve aslında makul istekler. Öğrenci gösterileri olarak başlıyor bunlar.
Kısa sürede daha büyükçe bir gösteriye dönüşüyor. Şimdi o sırada artık Stalinist olmayan ama yine de Moskova'ya bağlı olan iktidar göstericilerin isteklerini dinlemiyor tabii. Aralarında inatlaşıyorlar, göstericiler de gidiyor, Stalin'in halen o sırada dikili olan 8 metrelik bir heykelini yıkıyorlar. Eskiden bu heykelin yerine bir kilise varmış.
Onu yıkıp bunu yapmışlar. Bugünse heykel de yok tabii. Onun yerine yeni bir müze yaptılar. İlerleyen günlerde zaten daha çok heykel yıkacaklar.
Sonradan o heykeller yeniden inşa edilecek. Yaklaşık 35 sene sonra tekrar yıkılacaklar bu sefer temelli olarak. Bugün o heykellerin bazılarını şehrin dışındaki bir parka taşımışlar. Heykel parkı diye orada görebilirsiniz.
Velhasıl Stalin'i devirip tekmeleme işi sürerken başka bir grup da radyo binasına girmeye çalışıyor. Her türlü darbenin şartı radyo binasına illa girilecek ve o bina önündeki silahsız kalabalığa bir noktada istihbarat birimleri tarafından ateş açılıyor. İstihbarat derken gizli polis diye düşünün. Daha sonra istihbaratçıları desteklemek için gönderilen ordu birlikleri olay yerine varır varmaz göstericilerin tarafına geçiyorlar.
O zaman anlaşılıyor ki bu iş o gece bitmeyecek ve Rusya gece 2 civarı Kızıl Ordu'yu işgale yolluyor. Bu işgal için de bir video izliyordum demin, şu yorumu gördüm. Ah, Varşova Paktı. Sadece kendi kendine saldırmak için kullanılan tek askeri ittifak.
Tüm bunları bir Macar-Rus savaşı olarak hayal etmenizi istemiyorum. Çok daha kaotik bir ortam var. Bir kere savaşanların çoğu Macar. Stalinist oldukları için değişime karşı olanları var.
Stalinist olmayan komünistler var. Komünist olan ama Moskova'dan bağımsızlık isteyenler var. Sosyal demokratlar var, liberaller var, milliyetçiler var. Bu ayrılık siyasiler arasında da mevcut, silahlı kuvvetler arasında da.
Kısa sürede molotoflu öğrenciler ve hafif silahlı milisler şehre giren tankları çalışmaz hale getiriyorlar ve iyice silahlanıyorlar. Bunun üstüne beklemediği bir tepkiyle karşılaşan Kızıl Ordu da geri çekiliyor. Ufak tefek çatışmalar devam ediyor ama yaklaşık bir hafta süren bir sessizlik oluyor. Devrimcilerin morali de bu noktada aşırı yüksek.
Kazandıklarını düşünüyorlar. Hemen her bölgede devrim komiteleri yerel yönetimi ele geçiriyor. Gerçi onlara da topyekün devrimci demek biraz yanıltıcı. Çünkü başa geçen ulusal hükümet de komünist.
Yani komünistten komüniste geçiş var. Bu bir karşı devrimden çok bağımsızlık hareketi. Nitekim birkaç gün içinde Varşova Paktı'ndan çıktıklarını ve soğuk savaşta da nötürk alacaklarını ilan ediyorlar. Budapest'ten, kan ve zahirin şehri, trajedi ve umutlarından.
Dünya ve sonunda oluşan savaşın ilk fotoğraflarından. Tanklar, askerlerle savaşıyordu ve silahlı polislerle savaşıyordu. Birkaç gün önce, her şey sessizdi. Ve halen bu noktada dahi Moskova geri dönülemez bir yolda değildi.
İki yöne de gidebilirdi. Yani tamam isteklerinizin bir kısmını halledeceğiz deyip yumuşatabilirdi veya kafasına yumruğu indirebilirdi. Benim anladığım kadarıyla bu anti-Stalinist hareket yüzünden Kuruşçev'in eli hali hazırda zayıf, eski toprakları kızdırmış. O eski topraklar da Macaristan'a demir yumruğunun indirilmesini istiyorlar.
Bunu yapmazsa Kuruşçev fazla zayıf gözükecek. Öncekinden çok daha büyük bir işgal planı yapılıyor ve bu sefer öyle makineli tüfekle, bolotofla filan yenemeyeceğin yaklaşık 150 bin asker ve dünya kadar zırhlı araç ve tank gönderiliyor. Şimdi bunlar yoldayken devrimciler de Batı'nın desteğini alacaklarına inanıyorlardı en azından kısmen. Ama Batı ülkeleri biraz bugünü andırıyor.
Macaristan için Sovyetler Birliği ile karşı karşıya gelme niyetinde değildi. Burada yalnız zamanlama manidar hakikaten. Çünkü tam da bu sırada Süveyş krizi yaşanıyor. Yani bir yandan Fransa ve İngiltere Mısır'ı işgal edip kanal yönetimini ele geçiriyorlar.
Bir yandan da Sovyetler Birliği'ne Macarları rahat bırakın, özgürlüklerine karışmayın diyecekler. Öyle olmuyor tabii. Tam tersine Kuruşev Fransa ve İngiltere'ye tehditler savuruyor. Buradan çıkmazsanız sizi nükleer bombalara boğarım diye.
O arada Macaristan'a giriyorlar işte. Yani birazcık karşılıklı anlaşma durumu oluşuyor. Tanklarını Macaristan'a gönderiyorlar. Belki sosyal medyada tanki terimini görmüşsünüzdür.
Genelde Sovyet emperyalizmine veya Stalin'e hayran olanları aşağılamak için kullanılıyor. İşte o terim de bu günlerde ortaya çıkmış. Britanya Komünist Partisi için de Sovyetlerin bu bağımsızlık isteğini tanklarla bastırmasına destek veren üyelere, diğer üyeler tarafından takılan bir lakab. Bu kavgada büyüyor ve binlerce üye partiden ayrılıyor sonra.
Zamanla da işte bu tankies kalıbı genel olarak Moskova yanlılarını kapsar hale geliyor. Velhasıl tankilerin destekledikleri tanklar, binlerce asker eşliğinde Budapest'e girdiklerinde devrimcilerin morali çökmüştü. Direnme cüreti gösterecek pek az insan vardı bu sefer ama bu insanlardan biri uzun bacaklı Maria'ydı. Direnişçilere cephane taşıyan bir grupla birlikteydi.
Kamyonları takibe alındı. Bir tank mermisi yanlarından geçip yolun ötesindeki binaya isabet etti ve binanın yarısını sokağa yıktı. Kamyon o yakıntıların arasından kıvrıla kıvrıla kaçarken Maria da arkada zar zor tutunuyordu. Başka bir yerden gelen makineli tüfek atışı sonucu kolundan vuruldu.
Neyse ki çıkan kargaşada o badireyi atlattılar. Tanklardan uzaklaştılar. Ama kısa bir süre sonra cephaneyi taşıyacakları örgüt evinin yok edildiğini öğrendiler. Bir Sovyet sempatizanı onları ispiyonlamıştı.
Direnişçiler ne yapacaklarını bilmez halde dağıldılar. Maria gizlice hastaneye gitti. Zaten hemşireydi. Ve koluna saplanmış mermiyi kendi kendine hiçbir yardım olmaksızın çıkardı.
Direnişin bittiğine kanaat getirdi. ve diğer yaralılara yardım etmeye bir yandan da tutuklanmayı beklemeye koyuldu. İşte bu çılgın kadınla biz tam 60 sene sonra komşu olacaktık. Maria neneyle ilk tanıştığımızda 90 yaşlarında yalnız yaşayan, gelen gideni olmayan ama apartmana her gelen gidenden de haberi olan biriydi.
Cadanoz'un tekiydi aslında. Beni nedense severdi. Bir şekilde de Almanca konuştuğuma kendi kendini ikna etmiş olduğundan bana sürekli Almanca bir şeyler söylerdi. Benim Almanca ortaokul seviyesinde.
O muhabbetleri nasıl savuşturduğumu hatırlamıyorum bile. Maria nene hakkındaki ilk dedikoduları yan komşumuzdan duyduk. O da 90'larında bir kadın. O da kocasını gömmüş.
Yalnız onun gelen gideni daha çok. Biraz daha sıcak biri. Torunuyla beraber yaşıyor. O da çok zordu tabii o genç yaşta.
Yaşlı birine bakmak zorunda kalmak. Daha ilk zamanlarda gecenin bir vakti kapımızı yumruklamıştı. Saat 3 veya 4 uyandım. Kadıncağız tuvalette yere düşmüş.
Kalkamıyor, kızcağızı da kaldıramıyor. Paniklemiş. Gittim, çok zorlanarak kaldırdım. Kadın tabii sırf yaşlı diye gururunu yitirmiş değil.
O halde öyle yarı çıplak yani yardıma muhtaç olmak zoruna gitti. Biraz bana soğuk davrandı ama birkaç gün sonra yumuşadı. Bizi tatlı yemeğe çağırdı teşekkür için. O günde zaten eteğindeki taşları döktü.
Meğer bu bizim alt komşumuz Maria'dan hiç az yetmezmiş. Kendisi savaş kahramanıyım diye ortalıkta geziyor. Ama yaptığı tek kahramanlık subaylarla yatıp kalkmak diyordu. Bayağı anlatmıştı.
İkisi de 10 yıllardır aynı yerdeler. Birbirlerinin kimle nereye nasıl gittiğinin detaylı bilgisine sahipler. Biz önce bunların çoğunu uydurma sandık ama zamanla Maria nenenin kendi imalarından da bunda gerçek payı olduğunu anladık. Aşağıda zamanında bir kafe varmış.
Subayların takıldı. Bu da orada çalışıyormuş bir ara. O Nemrut suratına güneş doğuyordu valla bu konunun bahsi geçtiğinde. Uzun bacak rakabı da o günlerden kalma.
Ne yazık ki Maria o hikayeleri giderek daha nadir anlatır oldu. Son zamanlarında iyice bunamış, paranoyak olmuştu. Hatta bizi babasından kalan yüzüğünü çalmakla suçlamıştı. Sonra bu hikayeye yeni yeni ayrıntılar da ekledi.
Mesela bir açık arttırmaya gitmişiz, yüzüğü satmışız. Arkadaşı da görmüş bizi orada. Bir hafta suçlu biz oluyoruz, ertesi hafta karşı komşumuz. defalarca polis çağırmıştı.
Polis de kadının durumunu bildiğinden bize gelip kahve içip gidiyordu. Hakikaten o arada yüzüğünü çalsak kimsenin ruhu duymazdı aslında. İşte o günlerde hızla zihninden silinip giden o anılarının bir kısmını ancak ölümünden sonra belediye başkanının gazeteye bizzat yazdığı bir anma yazısı sayesinde öğrenecektik. Mesela mevzu bahis yüzüğün sahibi olan babasının geçirdiği işkenceler orada yazıyordu.
Yakınımızda bir ev var bizim. Eski Nazi karargahı. Ruslar buraları özgürleştirince, yine tırdak içinde, o binayı gizli polis karakolu olarak kullanmışlar yıllarca. Şimdi müze.
Yani çok böyle ihtişamlı bir müze değil de ilginç bir yer. Yarısı Nazi, yarısı Sovyet. İşte iki tarafı da gördük diyor. Biraz yalnız tabii ki uydurma çünkü Nazilerle işbirliği buranın tarihi açısından da tabu konu.
Oraları hızlı geçmişler. Neyse, bizim Maria'nın babasına işte bu evde işkence yapmışlar zamanında. Sebep de bir grup Yahudi'yi ispiyonlayarak ölümlerine sebep olmak. Nazi işbirlikçiliği yani.
Baba öyle sıradan biri değil bu arada, orduda general. Yapmadım etmedim diyor, yine de işkenceye uğruyor. Sonra hop hapse. Tam 3 sene yatıyor.
Günün birinde bunun sözde öldürdüğü Yahudiler ortaya çıkıyorlar, bizzat geliyorlar görevlilerle konuşuyorlar, adamın lehine tanıklık da ediyorlar. Tam tersine bize yardım etti diyorlar. O zaman bile hemencecik çıkarmamışlar hapisten, biraz uğraştırmışlar. Nihayet çıkınca da tabii ne bir tazminat, ne bir şey, ne bir özür hayatta olduğuna şükretsin.
Gerçekten iğrenç zamanlar. O şekilde binlerce kişiyi hapislerde çürütmüşler, uydurma suçlarla. İşte zaten onların evlerine, mallarına konuyorlar. Bunu yapan da tekrar edeyim Ruslardan çok diğer Macarlar, onlarla işbirliği yapan.
Babaya ne olduğunu bilmiyorum ama kızını tam bir ordu disipliniyle yetiştirmeyi başarmış, o belliydi. Kadın 90'ında bile hala çakı gibi dik yürüyordu. Neyse Maria, İki çocuğu oluyor. İkisi de küçük yaşta ölüyor yalnız.
Bundan da bize hiç bahsetmemişti onca zaman boyunca. Yine gazeteden ve komşusundan öğreniyoruz. Sonra hemşirelik yaparken bu anti-Stalinist yeraltı direnişine katılıyor. Önce ufak ufak, yarı zamanlı, sonra tam zamanlı biçimde.
Olaylar 1956 Ekim'inde Ayyuk'a çıkınca Hem oradaki dostlarına yardım ediyor hem de Kızılaç bünyesinde çalışarak sokakta dolana dolana rastladığı yaralılara yardım ediyor. Kızıl Ordu tankları ayaklanmayı nihayet bastırdıktan sonra ve bizimki de tekrar hastanesine döndükten sonra tutuklanması aylar sürmüş. Arkadaşlarını tek tek yakalamışlar zamanla. Sonunda onun da izini sürmüşler.
Bir buçuk sene hapiste yatmış. Ortam çok kötü değildi diyor. Herkes dayanışma içinde birbirine yardım ediyormuş. Her istediklerini içeri sokabiliyorlarmış.
Fena değilmiş yani. Ta ki infazlar gelene kadar. Bir noktada her gün şu kadar hain öldüreceksiniz benzeri rastgele bir karar veriliyor tepelerden bir yerden. Bunun da arkadaşları patır patır idam ediliyor.
Maria'yı salmışlar. Salmadan önce de kulaklarını patlatmışlar yalnız. 1956 sonrası, bu baskı rejimi tam başlamadan önce Macaristan'dan ciddi bir kaçış oluyor. 200.000 kişi.
O sırada nüfus 10 milyon bile değil yani 200.000 ciddi rakam. Değişik gruplar halinde dağılmışlar. Çok ciddi bir kısmı ABD'de Cleveland'a gitmiş.
Daha önceki ufak bir göç dalgasının orada tutunmasından ötürü. Hatta bir ara Cleveland, Budapest'den sonraki en büyük ikinci Macar şehri. Oradaki bir grubu biz de ziyaret etmiştik yıllar önce. Hepsi Amerikan rüyasına erişmişler.
Ufak Amerikan rüyası diyelim. Yani banyolarda, bahçe içinde, eşek gibi evler, arabalar, biraz daha iyi durumda olanların yüzme havuzları. Bizi ağırlayan aile de zaten yıllarca NASA'da mühendis olarak çalışmış. Öyle tipler yani.
Ama biraz trajik bir durum var. Yaşlılar ile yeni nesil arasındaki farkı gerçekten anlatamam. Kendi çocuklarıyla yine iletişim kurabiliyorlar biraz ama torunlar tamamen Amerikanlaşmışlar. Yabancı gibiler.
Şimdi bizim Maria bu göç dalgasının içinde değildi. O treni kaçırmış çoktan. İş güçte zor. Sabıkası var.
Bir adamla tanışıyor. Yalnız başına 3 çocuk büyüten bir adam. Onlara yardımcı olmaya başlıyor. Bir süre sonra da evleniyorlar.
Fakat ne acı hiçbir üvey çocuğunu göremedik biz. Kavgalılar. Bu Maria Nene'nin 1956'da Uğrunda savaştığı, sonrasında hapis yattığı o devrim bir başka Macar kalkışması sonucu değil de Sovyetlerin çöküşüyle geliyor. Bağımsızlıklarını ilan ediyorlar.
Kısa bir süre sonra NATO'ya giriyorlar. Sonra da şehir Avrupa'nın hip başkentlerinden birine dönüşüyor. Benim gibi göçmenler geliyor. Türk, Rus, Alman.
Eski işgalciler yani. Şimdi bunlar rahat rahat gelip komşu oluyorlar. Yerleşiyorlar, çalışıyorlar, ev alıyorlar. O ev fiyatları artıyor.
Maria'nın yıllardır oturduğu muhit pahalanıyor. Çocukları da bir an önce öl de satıp zengin olalım derdine düşüyorlar, kavga ediyorlar. Bu kadının hayatında tanıklık ettiği değişim düşünemiyorum bile. Nazi işgalini yaşamış, dindar bir şekilde yetişmiş, dininden koparılmış, komünizmin her rengini yaşamış, çocuklarını gömmüş, diğer çocuklarıyla küsmüş, internet diye bir şey çıkmış ortaya onu özümsemiş.
Şimdiki lider Viktor Orban'ın bir devrimci olarak başlayıp sağ otokratlıkla devam eden kariyerini baştan sona görmüş, Avrupa Birliği diye bir şey olmuş ve sınırların kalkışını görmüş. Kısacası kendisi de zaten şunu demişti. Beni artık hiçbir şey şaşırtmıyor. Bana hep madalyalarını gösterirdi zamanında.
Bir sivilin alabileceği istisnasız her kahramanlık madalyasını almıştı. Sonuçta hemşireliği olsun, cephedeki hareketleri kurşun yemesi olsun, gördüğü işkenceleri olsun, Hepsi ayrı bir madalyayı hak ediyor. Geçen gün evinin önünden geçtik, dairesi satılmıştı. Madalyalara kim bilir ne oldu.
Benim tahminim çocukları bir kutuya tıkıştırıp depoya atmışlardır. Koca bir hayattan geriye kalan işte bir tane gazete yazısı, bir o madalyalar, bir de işte bu podcast bölümü. Eğer ilgilenen olursa Macar Amerikan Derneği'nin bir projesi var. Bu 56 devriminin tanıklarıyla, katılımcılarıyla yüz yüze röportaj gerçekleştirmişler.
Yüzlerce. Ne yazık ki akıl almaz biçimde çoğu röportajın altyazısı yok. Yine de bir intro filmi var. Linkledim açıklamalara.
Bir de Quentin Tarantino'nun yapımcısı olduğu bir belgesel ekledim. Freedom's Fury. O ilk ayaklanma sırasında şehir dışında olimpiyatlar için antrenman kampında olan Sutopu takımını konu ediyor. Bunlar önceki olimpiyattan altın madalya sahibi.
Başlarına bir şey gelmesin diye, bunlar değerliler diye apar topar Çekoslovakya'ya götürüyorlar. Sonra da Avustralya, Melbourne'e. Avustralya yoluna çıkmadan önce aldıkları tüm haberler olumlu. Hatta bağımsız Macaristan için yarışacaklarını düşünüyorlar.
Ama Suez kanalı krizi yüzünden yolculukları epey uzuyor ve birkaç gün içinde Melbourne'e vardıklarında devrimin kanlı bir şekilde bastırıldığını öğreniyorlar. Tanıdıklarını arıyorlar tabii telaş içinde. Sonra diyorlar ki ya elimizde olan tek şey buradaki maçlarımızı kazanıp onurumuzu korumak. Başka ne yapabiliriz?
Yarı finalde de kimle karşılaşıyorlar? Sovyetler Birliği ile. Sutopu zaten sert bir spor ama o maç ekstra sert. Bunlar bildiğin kavga ediyorlar.
Su altında da üstünde de. Birinin burnu kırılıyor daha ilk dakikada, bir diğerinin kulakları patlıyor. Macaristan sonunda 4-0 kazanıyor. Ama tam maç biterken 90 saniye kala Macar takımının yıldızı tüm maç yaptığı gibi karşısındaki Rus oyuncuya dümdüz küfrediyor.
Rus da dayanamayıp bunun suratına sağlam bir yumruk yapıştırıyor, kaşını açıyor ve havuza oluk oluk kan akmaya başlıyor. İşte bu Macar da tam havuzdan çıkarken çekilen tarihi bir fotoğraf var. Maça ismini veriyor, sudaki kan veya havuzdaki kan. Olimpiyat tarihinin en efsanevi müsabakalarından bu.
Daha sonra finalde Yugoslavya'ya yenerek altın madalyalarını koruyorlar. Ama asıl ilginci olimpiyatlar bitince orada basın mensubu kılığında CIA ajanları var. Onlarla konuşup batıya göçme kararı alıyorlar ülkelerine dönmeden. Yüzü kanayan o yıldız oyuncu da Kaliforniya'ya gidiyor, yüzme hocası oluyor.
Ve öğrencilerinden biri Mark Spitzmiş. Yani Michael Phelps'den önceki en başarılı yüzücü. Hatta en başarılı olimpik sporcu tek olimpiyatta 7 madalya almıştı. Phelps o rekoru 8'de kırmıştı.
İşte bu işin hikayesini anlatan bir belgesel, Freedom Fury. Ya özetini geçeyim dedim de kendimi kaptırdım, tüm belgeseli anlattım dayanamayıp. Quentin Tarantino da artık kusuruma bakmaz. Patronlar sizde umarım iyisinizdir.
Mehmet Ceren aramıza katılmış. Selamlar. En son kaldığımız yerden son grubu da okuyayım. Hepiniz çok sağ olun.
Hepinize de bugünlerde akıl ve ruh sağlığı diliyorum. Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.