Podcast

Futbol Ekonomisi 4: Şampiyonlar Dönemi (Yapısal Eşitsizlik)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Spor Ekonomisinin Kısa(!) Tarihi serimizin önceki bölümünde Heysel Faciası ile dibe vuran futbolun, Premier Lig ile markalaşma hikayesini görmüştük. Katlanarak büyüyen medya ve sponsorluk pastasının kilit bir rolü vardı. Bugünse o pastanın nasıl dilimlendiğine bakacağız, o bahaneyle Şampiyonlar Ligi’ne ve hatta Rüya Takım’a değineceğiz. Kaynaklar aşağıdadır, keyifli dinlemeler.

Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon çıktı! Hem kitapçılarda hem de e-kitap olarak blogda.







Bölümler:


(00:15) Gündem: Düşük yoğunluklu panik

(02:00) Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon.

(03:10) Geçen bölümün özeti.

(04:15) Tekil Sözleşme modeli. (makale) (makale) (kaynak).

(06:10) Toplu Sözleşme modeli (makale).

(08:00) Kartelleşmenin yarattığı teşvikler

(10:45) Premier Lig pastası nasıl bölüşülüyor. (kaynak).

(13:15) Eşitliğin zararları

(14:05) "Paraşüt" ödemeleri

(15:50) "Dayanışma" ödemeleri

(18:30) 92 Olimpiyatları ve Dream Team

(21:05) Şampiyonlar Ligi'nin getirdiği yenilikler (video).

(24:25) Şampiyonlar Ligi pastası nasıl bölüşülüyor. (makale)

(27:35) Rekabetteki yapısal adaletsizlik. (makale).

(29:15) Yüzde 1'in yüzde 1'i.

(30:45) Elitlerin borç batağı. (kaynak).

(31:40) Sonraki bölüm: 2003 senesi.

(32:15) Patreon Bonus: Sanal Taraftarlar.







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.739 kelime · ~24 dk okuma

Selam flarsızlar, ben İmmanuel Tostoyevski. Evet, hala Tostoyevski. Henüz bu isim başımıza bela olmadı. Malum Rus olan her şeye ambargo geliyor.

Yakında beni Rus devletine bağlı medya organı olarak etiketlerse Twitter falan hiç şaşırmam. Siz nasıl hissediyorsunuz? Biraz merak ediyorum işin açıkçası. Benim etrafımdaki herkes düşük yoğunluklu panik halinde.

Çantalar hazırlamışlar, petrol depolamışlar. İodin tabletleri bile alan var radyasyona karşı kullanmak için. Geçen gün arkadaşlarla poker gecesi yaptık. Sosyal hayatta olmayan çocuklu erkeklerin tek eğlencesi.

Transkriptin tamamını oku

Ayda bir toplanıyoruz. Tam da fakir pokerim. 1 euro kaybettim en sonuncusunda. Neyse laflıyoruz orada.

Bana dediler ki, ''Ya Amerikan elçiliğinden sana haber falan gelirse bize de söyle de terk edelim ülkeyi.'' Bizim hepimizin pasaportunun içinde küçük bir kırmızı telefon mu var yani? Direkt Beyaz Saray'a bağlı. Ben ne bileyim?

Ben bu kadar telaşlı değilim ama mülteci krizi büyüyecek, orası kesin. Daha şimdiden 500 binden fazla mülteci Polonya'da, 140 bini Macaristan'da, 100 bini de Moldova'da. Bizim evin yakınındaki tren istasyonunun önüne bir stand kurmuşlar gelenler için. Oraya gittim demin yardıma ihtiyaçları var mı diye.

Zaten gönüllü çok vardı diye döndüm. Enflasyon ve ekonomik sıkıntı arttıkça bu sempatinin de ömrü dolacaktır. O zaman sıkıntı iyice yayılır. Tabii bizim yaşayacağımız bu sıkıntılar ne evinden kaçan Ukraynalılarınkiyle boya uçuşur, ne çöken ekonomilerinin enkazından kaçamayan ve birikimleri heba olan Ruslarınkiyle, ne de buralarda yakın geçmişte yaşanan kanlı devrimlerle.

O geçmişin bir sayfası hakkında en son yaptığım özel bölüm üstüne epey pozitif geri bildirim aldım. Atladıysanız bir bakın derim. Böyle kişisel hikayelerle arka planda cereyan eden büyük olayları harmanlamak gerçekten çok zevkli oluyor ama zor bir iş. Keşke elimde ayrıntılı bir anı defteri olsaydı Maria Nene'ye ait.

O zaman uzunca anlatırdım. Ben yine de bu 1956 devrimini ve 68 Pragbaharı'nı kıyaslayan ekstra bir içerik yapacağım bilahare, ona karar verdim. Şimdi son bir duyurum daha var. Hatırlıyorsanız, kitap fiyatları artışa geçtiği için bizim Safsatalar Ansiklopedisi'nin kısaltılmış edisyonunu hazırlamıştım bir süre önce.

Bu nihayet basıldı. Dizgisiyle ben uğraştım, resimleri çıkardım, bir kısmınızın sıkıcı bulduğu biçimsel mantık kısmına attım tamamen. 100 yerine de önemli gördüğüm 50 safsatayı dahil ettim. Bu şekilde kitap 200 sayfanın altına indi.

Maliyeti iyice düşürmek için renksiz ve ciltsiz de bastık. Buna rağmen 49 lirada tutabilmiş yayıncı. Bu liste fiyatı tabii, demin baktım online indirimlerle 32-35 liraya gördüm bir iki yerde. Beyaz ciltli, oradan belli olur kısaltılmış versiyon olduğu.

Etrafınıza hediye alırsınız. E-kitap meraklılarına da not. Bu kısaltılmış edisyonu ben Patreon'daki destekçilere dağıtmıştım zaten bir ay kadar önce. Artık fullarsizentellik.com'dan da herkese satışta.

Bir tek orada var. Jeff Bezos geldi, yalvardı. Amazon'da da satalım diye kabul etmedim. Satış kanalımı ben kontrol ederim dedim.

Vurdum keline de çıktım gittim. Sonra döndüm tabii lan burası benim hayali hikayem. Niye ben gidiyorum? Sen çık git dedim.

Spor ekonomisi serimizin 3. bölümünde ne görmüştük? Heysel faciası ile dibe vuran futbolun Premier Ligi ile markalaşma hikayesini görmüştük. Katlanarak büyüyen medya ve sponsorluk pastasının kilit bir rolü vardı.

Bugün de o pastanın nasıl dilimlendiğine bakacağız. O bahaneyle Şampiyonlar Ligi'ne ve hatta Rüya takıma değineceğiz. Tekrar tekrar söylüyorum bunu, bu serideki detayları, istatistikleri vs. ezberlemek hiç önemli değil.

Mühim olan kendinizi bir ekonomistin yerine koyup mesela, böyle böyle yaparsak bunun beklenmedik etkileri ne olabilir diye düşünmek yahut biraz felsefe yapıp adalet nasıl sağlanır diye düşünmek. Gerisi fasafiso. Geçen bölümün sonlarına doğru şu soruyu sormuştum. Yıllarca dünyanın en popüler iki takımına, en popüler derbisine, Avrupa'nın en yüksek kulüp başarı kat sayısına ve sürüyle de süperstara sahip olmasına rağmen La Liga neden Premier League kadar başarılı bir marka olamadı?

Oynanan futbol tarzıyla ilgili cevaplar bizim konumuz değil. Bizle alakalı olan asıl cevap medya gelirlerinin paylaşımında saklı. İspanya'da yakın zamana kadar gayet saf bir serbest piyasa sistemi vardı. O kadar ki ortada dilimlenecek bir pasta bile yoktu çünkü yayın hakkı ligde değildi.

Takımlar kendi maçlarının yayın hakları da ellerinde bulunduruyor ve tek tek TV'lerle anlaşma yapıyorlardı. E bu da büyük takımların işine geliyordu tabii. Herkes onların maçlarının peşinde. Kimse kalkıp da Lig 10.suyla 11.sü arasındaki maçları izlemek istemiyor.

2015 yılında bakın Koca Lig'in TV gelirlerinin üçte biri sadece iki takıma, Barcelona ve Real Madrid'e gitmişti. O sene lig birincisi ile sonuncusunun televizyon kazançları arasında 8 kat fark vardı. Bazı yıllarda bu oran 12 kata kadar çıkmıştı. Bir boks maçına çıkıyorsun mesela ve maçın sonucu ne olursa olsun rakibin senden 12 kat daha fazla kazanacak.

Ya tamam illa eşit olmasın ama ben olmasam kimle maç yapacak, nasıl o parayı kazanacak diyemiyorsun. Gerçi boks da çok iyi bir örnek değil artık. Demin Tyson Fury'nin bir sonraki ağır siklet kemer maçına baktım, ödülün %80'i ona gidecekmiş. Ama bu boks için sıra dışı bir durum.

Ayrıntılı hesabını yapınca da o kadar da dengesiz olmadığını görüyorsun. 30 milyon poundluk bir ödül var, toplam ödül. Bunun 27 milyonu o oranda dağıtılıyor, 3 milyonu da kazanana. Dolayısıyla Fury kazanırsa 24,5 milyon alacak, rakibi 5,5 milyon.

Bu 4,5 katlık bir fark ediyor. Tersi olursa 2,5 katlık bir fark. İspanyol ve İtalyan futbolunda çok daha dengesiz dağılımlar, çok daha uzun yıllar boyunca standarttı. Zaten sırf bu bile... Lig içinde rekabetin gelişmesine büyük engel.

Çünkü ufak takımlar öyle milyonlarca forma veya bilet satamıyor, sponsor almaları da zor, gelirlerinin %80'i ile %90'ı arası televizyon havuzundan, medya havuzundan geliyor. O havuzu kurutup, hadi herkes kendi bacağından asılacak dersen bunların ölüm fermanını imzalamış oluyorsun. Türkiye'de de bir ara Aziz Yıldırım istemişti bu sistemi değil mi? Fenerbahçe en popüler takım, yayın haklarımızı biz doğrudan satalım demişti ama diğer takımlar yedirmediler, öyle hatırlıyorum.

İşte diğer takımların bunu sana yedirmediği sisteme kartel veya daha kibarcası toplu sözleşme sistemi deniyor. İngiltere, Fransa ve Almanya epeydir toplu sözleşme modelini takip ediyorlar. Aslında yayın hakkının kimde olması gerektiği konusu gayet ilginç hukuki tartışmalara gebe. Bir tanesi 96 yılında hemen Bosman'a ertesinde, Hollanda'da yaşanıyor.

Federasyon tekrar yayınlarının haklarını yeni kurulan bir kanala satmış. Feyenoord Kulübü de itiraz etmiş. ''Ya bu haklar bizde saklıdır.'' Çünkü yayının yapıldığı mekan olan stadyum kulübe ait.

Oyuncular da kulübe ait. Yayın niye kulübe ait olmasın o zaman? Federasyon da diyor ki ''Bizim ürünümüz senin stadyumunun görüntüleri falan değil. Orada oynanan oyun, o oyunu da organize eden benim.

Dolayısıyla sözleşmeyi de ben ayarlarım.'' Yanlış anlamayın, federasyon parayı kendine saklamıyor. Para her halükarda takımlara gidecek ama paylaşım şartlarının kontrolü esas mevzu. Sonunda mahkeme yayın haklarını ev sahibi takıma veriyor.

İtalya ve İspanya da hemen hemen aynı dönemlerde tekil yayın kontratlarına geçmiş zaten. Bunun gayet beklendik bir sonucu, bırak 2. 3. ligleri, 1.

ligdeki bazı takımlara bile medyada alıcı çıkmaması oldu. Mesela 2002 yılında İtalyan futbol sezonu tam 10 gün geç başlamış. Çünkü başlangıç günü gelip çattığında ligdeki en küçük 8 takımın halen bir yayın kontratı yoktu. Sonunda kontratlarını çoktan halletmiş olan büyük takımlar devreye giriyorlar.

Bunlara ekstra para veriyorlar ki lig bir an önce başlasın, kendi yayın anlaşmaları tehlikeye düşmesin. Tabi bu geçici bir çözüm yarabandı. Ertesi sene tekrarlanıyor. Bu sefer hükümet devreye girmek zorunda kalıyor.

Tam olarak nasıl hallettiler onu bilmiyorum. Ama sonunda 6 ufak takım geleneksel medyayla uğraşmak yerine kendi televizyon platformlarını yarattılar. Maç haklarını oraya sattılar. Kapalı devre bir sistem.

Bu örnek de bir kez daha spor sektörünün diğer özel sektörlerden farkını gösteriyor. Mesela film ve dizi sektörüyle kıyaslayalım. HBO iyi bir yapımcıyla anlaşamazsa, hiçbir yapımcı bulamazsa, bu Netflix'in yapımlarına etkilemiyor. Tam tersine onların canlarına minnet.

Müşteriler iyi yapımları izlemek için Netflix'e akacaklar. Ama ufak takımlar ticari olarak başarılı olamazlarsa, büyük takımlar pastadan ne kadar büyük dilim koparmış olurlarsa olsunlar, masaya oturup onu yemeye başlayamıyorlar. Tek başına film çekebilirsin ama tek başına boks maçı yapamazsın. Tek başına futbol oynayamazsın.

İşte 1999 yılında İngiliz Adil Ticaret Bürosu Premier League'in toplu sözleşme modelini dava ettiğinde hakim mevcut sistemi aynen bu şekilde savunmuştu. Yani davacı toplu sözleşmenin bir nevi kartel oluşturduğunu ve her türlü kartelleşmenin de fiyatları şişirdiğini, dolayısıyla medyanın maç haklarını daha pahalıya almak zorunda kaldığını ve bunun da parasının eninde sonunda izleyenden çıktığını iddia ediyordu. Nitekim ücretli kanallar, pay-per-view modeli yaygınlaşmıştı o sıralarda. Zaten genel olarak AB içinde, Avrupa Birliği içinde kartellere yer olmamalıydı.

Fakat mahkemeye göre, sporda kartelleşmenin tek sonucu fiyatların şişmesi değil, aynı zamanda ürün kalitesinin artmasıydı. Bu yüzden Hollanda'daki mahkemenin aksine toplu sözleşmeye dokunmadılar. Şimdi bu demek değil ki toplu sözleşme sistemi her durumda daha adil, her durumda daha rekabetçi bir ürün ortaya koyuyor. Yarattığı teşvikleri hayal edelim beraber.

Mesela toplu yayın sözleşmesinden iyi para geliyorsa, kötü takımların kendilerini geliştirmek için ne sebepleri var? tesislerini geliştirmek için, iyi transferler yapmak için, yatırım almak için. Bunların her biri risk. Niye bu riske girsin ki?

Şampiyonluk zaten hayal de. Mesela 15. olmalarıyla 10. olmaları arasında ne fark olacak finansal açıdan?

Dolayısıyla sadece 1. ligde kalacak kadar iyi olmaları yeter. Masaya oturuyorlar, önlerine konulan dilimi yiyorlar ama yemeği daha lezzetli hale getirmek için bir katkı yapmıyorlar. Oysa her takım kendi bacağından asılsaydı, o zaman ufak takımların TV'ye çıkabilmek için kendilerini beğendirebilmeleri gerekirdi.

İyi bir kadro kurmaları veya aynı kadroyla daha heyecan verici, göze daha hoş gelen bir oyun stiline meyil etmeleri gerekirdi. Bu da daha iyi olurdu lig açısından. Yahut şu senaryoyu düşünün. Kaliteyi arttırma bahanesiyle bir toplu sözleşme yaptın, yaptın yapmasına da Gelirin yarısı şampiyona gidecek dedin.

Büyük takımların baskısıyla böyle kararlaştırıldı. Evet, bu bir meritokresi. Başarılı olan daha çok kazanıyor. Ama tekil sözleşme sisteminden de beter bir dengesizlik yaratacak ve ligin kalitesini düşürecek.

Dolayısıyla öyle basit bir kural yok. Şu sistem daha iyidir diye. Şeytan detaylarda gizli. O detaylara bakınca da görüyoruz ki Premier League, pastanın pay edilmesi konusunda açık ara en eşitlikçi sisteme sahip.

Biraz bunun detaylarına bakalım, bana ilginç geldi. Bir kere uluslararası yayın hakları, yani Japonya'daki televizyon kanallarından, Türkiye'dekilerden falan gelen bütün gelirler eşit pay ediliyor her takıma. Gerçi yakın zamanda ufak bir değişiklik yaptılar bu konuda. Mevcut seviyedeki geliri eşit paylaşmaya devam edeceğiz dediler.

Ama ilerideki sözleşmelerde bu miktar artarsa, ki artıyor, o artan kısmını bölüşürken performansı da göz önünde bulunduracağız. Kısacası tepedeki takımlara birkaç milyon daha fazla gidecek. Ondan kaçış yok. Yerel yayın haklarına gelirsek, o da zaten böyle karma bir şekilde bölüşülüyor.

Tam mekanizma şu, yarısını kafadan eşit bölüşüyorlar. Bir çeyreğini performansa bağlıyorlar. Son çeyreğini de naklen yayınlanan maçların sayısına göre veriyorlar. Ama bunun da bir minimumu garanti edilmiş.

Yani hiçbir maçın gösterilmese bile bu havuzdan da pay alıyorsun. Tüm bunların sonucu şu. Geçen sene en çok televizyon parası kazanan Liverpool'a 152 milyon pound akmışken, sezon sonunda küme düşen üç takımın her birine de yüzer milyon akmış. Zirve ile dip arasında sadece 1.6 katlık bir fark var.

Nerede 8 katlık, 12 katlık farklar, nerede 1.6 kat. Şimdi bu gerçeği alır. Pasta'nın da büyüklüğüyle birleştirirsek, çünkü diğer liglere kıyasla 2 kat, 2.5 kat daha büyük bir yayın anlaşması var.

Bu iki gerçeği bir arada ele alırsak ortaya şöyle acayip bir durum çıkıyor. Premier Lig'deki her takım Barcelona ve Real dışındaki diğer tüm takımlardan daha fazla televizyon geliri elde etmiş. Yani Avrupa çapında bir sıralama yaparsak o İspanyol devleri 7. ve 10.

sıradalar. İlk 20 takımın geri kalanı silme İngiliz. Premier Lig'den düşen, küme düşen takımlar bile Bayern Münihti, Juventus'tu. Böyle dev kulüplerden fazla kazanmışlar.

Serinin en başında demiştim İngiltere bir yana, kıta Avrupa'sı öbür yana diye. Rekabet ve ligin pazarlanabilirliği arasındaki bu ilişkiyi anladıklarından ötürü sonunda İspanya da imhana geldi ve 2016 itibariyle toplu sözleşme sistemine geçtiler. İngiltere'deki yapıyı kopyaladılar, tek fark performansa bağlı dağıtılan kısmın son 5 senelik performansı göz önüne alması. Yani eskiden başarılı olmuşsan yine avantajın devam ediyor.

Sürpriz olmayacaktır. Performans ve popülerlik farklarının çoktan yerleşmiş olması yüzünden bu sistemde dahi tepedeki iki devin aldıkları dilim halen çok büyük. Zirve ile dip arasındaki yayın geliri farkı 3.6 kat.

Eskiye oranla epey azalmış ama diğer elite liglerden halen kötü. Peki sizce bu pasta ne kadar eşit pay edilirse hakikaten de o kadar iyi mi? İngiltere bu işi çözmüş mü oldu yani? Bu eşitlikçi yaklaşımın da ilginç yan etkileri oldu.

Bir tanesi şu, küme düşen takımlar anında iflas etmeye başladılar. Çünkü her sene daha da yükselen medya gelirleri ve her sene yükselen oyuncu maliyetlerinin sonucu olarak üst liglerdeki takımların gelirleri de giderleri de büyüdü. Bir at ligi düşünce ne oluyor? Gelirler bir anda kuruyor.

İspanya'daki 1. ve 2. ligler arasındaki toplam yayın geliri farkı 10 kat. Öte yandan küme düşen takımların giderleri hala yüksek.

Çünkü görece pahalı oyuncularla sözleşmelerin devam ediyor. Bir başka deyişle gelirlerin 2. sınıf, giderlerin 1. sınıf.

Böyle olunca maaşları ödeyemez hale geldiler. Tek tek tahkime gittiler. Bu sorunu nasıl çözersiniz? Premier Lig'in cevabı paraydı.

Her şey parayla çözülür. 2006'da paraşüt ödemesi denen bir sistem geliştirdiler. Küme düşen takım Premier Lig'de kalsaydı yayın haklarından payına düşecek dilimin bir kısmını almaya devam ediyor. Sonraki senede daha ufak bir kısmını.

Böylelikle ani bir düşüş yerine paraşütle yavaş yavaş inmiş oluyorsun, maaş ödeyebiliyorsun. Her çözüm gibi tabii bunun da istenen ve istenmeyen sonuçları var. İstenen bir sonuç şu, normalde Premier Lig'deki kötü takımlar, ulan ya küme düşer de parasız kalırsak, korkusuyla fazla yatırım yapmadan, iyi kadrolar kurmaya çalışmadan öyle eski tas eski hamam devam edeceklerdi. Paraşüt sayesinde riske girip iyi kadro kurmaya çalışmak mümkün.

Bu da ligin kalitesini yükseltiyor. Peki istenmeyen sonuçlar ne olabilir? Bir tanesi, oyuncu kontratlarına küme düşme maddesi koymanın zorlaşması. Böyle maddeler olduğunda küme düşme durumunda oyuncunun maaşı da düşüyor.

Dolayısıyla takımının düşmemesi için canla başla oynamaları sağlanıyor. Özellikle sezon sonuna doğru rekabet kıran kıran oluyor. Ama paraşüt sisteminde buna gerek yok. Nasıl olsa kulübün kasası dolu kalacak.

O yüzden oyuncuyla kulüp pazarlık yaparken bu maddede diretilmiyor. Ama daha bariz bir kötü etki var. Bunu çoğunuz tahmin etmiştir. Bu sefer ikinci ligin dengesi altüst oluyor.

Hemen bir örnek. Birkaç sene önce küme düşen üç takımın her biri ilk sene 42 milyon, ikinci senede 35 milyon pound paraşüt ödemesi aldılar. Koca ligin televizyon yayınlarından aldığı toplam para 88 milyon o sene. Bunu da 72 kulüp paylaşıyor.

Dolayısıyla Premier Lig yayınlarından buraya aktarılan paraşüt ödemeleri kat be kat daha önemliler. Küme düşenler hep aşırı avantajlı olacaklar. Ertesi sene yine en üste çıkacaklar. Gerçek bir sirkülasyon olmayacak.

E bu sorunu nasıl çözersiniz? Daha fazla parayla tabii ki. Her zaman çözüm bu. Premier League dedi ki, tamam kardeşim, ikinci ligdeki diğer takımlara da ben para vereceğim.

Solidarity Payment, Birlik Beraberlik Ödemesi adı altında. Bunlara da bir bütçe ayıralım. 2017 yılında 100 milyon poundtu bu bütçe. Yani o ligin kendi yayın hakkından daha fazla bir miktar.

Böyle bakınca yeterince cömert gözüküyor. Ama o sene Premier League'in yayın gelirlerinin dağılımına bir bakalım. Bir kere ligdeki takımlara aktarılan 2.4 milyar pound.

Buna ek 240 milyonda paraşüt ödemesi, önceki yıllarda küme düşmüş 8 takıma verilmiş. 100 milyon pound da birlik beraberlik ödemesi altında alt ligdeki diğer 64 takıma veriliyor. Yani içler dışlar çarpımı yaptık. Elimizde ne var?

Premier Lig'dekilere ortalama düşen 120 milyon, küme düşenlere ortalama 30 milyon, proletaryaya ise 1,5 milyon. 120-30-1,5. Birlik beraberlik demişler bunu ama bence tamamen göstermelik bir iş. Bu dengesizlik de sürpriz değil aslında.

Yani paylaşım şeklinde kim karar veriyor? Premier Lig'in kendisi. Oy kullananlar o takımlar zaten. Tabii ki gerçek bir sirkülasyon olmasını istemeyecekler.

En fazla 20 takım olabiliyor. Sıkça küme düşüp çıkanları da katarsak, işte 25-30 kulübünü oluşturduğu bir kartel bu. Bu kartel de alt ligi oluşturan kartel ile ve tabii ki federasyonla çekişiyor her sene. Bu çekişmeleri çözmek için İngiliz Devleti araya girdi yakın zamanda.

Birlik beraberlik ödemesinin arttırılmasını, yani bu sorunu daha da fazla parayla çözmeyi, bağımsız bir denetim kurumunun oluşturulmasını önerdiler ama Premierlik buna karşı çıkıyor. Hatırlayın, Premierlik özel bir şirket. Takımlar da hissedarları. Hangi şirket bir denetim kurumuna bağlanmaya ve daha fazla gelir paylaşımı yapmaya gönüllü olur ki?

Bunları zorlayacaksın anca. Dikkat edin bakın, tüm bu muhabbet sadece lig maçlarının yayın gelirleri hakkındaydı. Sonuçta bu kısmı ne kadar adaletli yaparsak yapalım, bu dengi eninde sonunda bozulacak çünkü elit takımlara Avrupa Kupalarından da o milyonlar geliyor. İşin bu kısmı da çok mühim.

Bunun için geçen bölümün çapası olan o 1992 yılına dönmemiz lazım. Bu sene Premier Lig'in doğumuna paralel olarak UEFA Avrupa Kupası'da yeni bir isim, kolayca tanınan yeni bir logo ve çok klas bir müzik eşliğinde kendi markalaşma hareketine girmişti. Şampiyonlar Ligi'nin getirdiği yenilikleri anlamak için aynı yıl yaşanan en önemli spor olayından bahsedeceğim. 1992 Barcelona olimpiyatlarında.

Özellikle de açık ara en popüler kısmı olan basketbol turnuvasından. FİBA kuralları gereği hep çoluk çocukla olimpiyatlara katılan ABD ilk defa o sene profesyonel basketçilerle katılma hakkına kavuştu. Ama herkes bundan memnun değildi. Artık tahmin edecek noktaya gelmişsinizdir.

Federasyon bu gelişmeye seviniyordu. Esas basket ligi olan NBA'yi oluşturan kulüpler de ayak sürüyorlardı. Çünkü bunların her biri özel bir girişim ve sporcuların uluslararası turnuvalara katılmasını riskli buluyorlar. Sakatlanırlarsa onlara yapılan yatırım heba olacak.

Ama sonunda olimpiyatların lig için iyi bir pazarlama fırsatı olduğuna kanaat getirdiler ve öyle bir takım topladılar ki belki de hiçbir spor dalında böyle bir yıldızlar topluluğu bir araya gelmedi. Rakiplerine bu kadar fark atmadı. Dünyanın en iyi oyuncularının hepsi kadrodaydı, kimse naz yapmadı. 35 yaşına merdiven dayamış Larry Bird bile artık iflas etmiş olan sırtına rağmen takımdaydı.

Hatta o dönemde çaresi olmadığı düşünülen Aids hastalığı yüzünden basketbolu bırakmış olan Magic Johnson da takıma alındı. Bu iki efsane kaptanlığı paylaşırken, Michael Jordan başta olmak üzere diğer tüm oyuncular fiziksel yeteneklerinin zirve noktasındaydılar. Yani sadece kağıt üstünde, isimler bazında değil, sahada da gerçekten rüya gibi bir takımdı bu. Ortalama 43 sayı farkla kazandılar maçlarını.

En yakın geçen maç Hırvatistan'la oynadıkları finaldi. Sadece 32 sayı fark atmışlardı. Ama rüya takım konuşulurken bu maçlar aslında ikinci plandadır. Bir kere her şeyden önce bir önceki olimpiyatlarda Sovyetlere yenilen ABD'nin gövde gösterisiyle intikamını alması ve hatta 92 yılında ayakta kalmış olan tek süper güç olduğunu herkese hatırlatması gibi bir alt metin var ortada.

Ama bunun ötesinde işin bir de pop kültür kısmı var. Zamanında koç Chuck Daly'nin belirttiği üzere Beatles gibi, Michael Jackson gibi, Elvis gibi hatta hepsinin birleşimi gibi bir topluluktu bu. Çünkü ilk defa turneye çıkmışlardı ve muhtemelen de bu son turneleri olacaktı. Bunun etkisini bugün anlamak biraz zor çünkü medya dünyası çok değişti.

O dönemde hem kitle medyası var, yeni özelleşmiş televizyonlarla yapılan bir pazarlama bombardımanı var, hem de daha internet yok neredeyse. Yani bin farklı parçaya ayrılmış bir popüler kültür yok. O yüzden zaten herkes Michael Jordan'ın ismini öğrenmişti. İşte rüya takımdaki yıldızlar sayesinde NBA, ABD'nin en büyük kültürel ihraçlarından biri oldu.

İki sene içinde Çin Devlet Televizyonu final maçlarını yayınlamaya başlamış, Bugün de tıpkı Premier League gibi 200 küsur ülkede yayınlanıyor. Muhtemelen hayatında oturup bir tane bile basket maçını baştan sona izlememiş olanlarınız dahi NBA'in ne olduğunu biliyordur. Yani bu yükseliş süper yıldızların omuzları üstünde gerçekleşti. Şimdi bu noktada parantezi kapayalım ve futbola geri dönelim.

Hala 1992 yılındayız. Size inanılmaz bir şey söyleyeceğim. O seneye kadar Avrupa Kupası maçlarında formaların arkalarında isim yazılmıyordu. Dünya Kupası maçlarında da yazılmıyordu, birçok lig maçında da yazılmıyordu.

Saha zaten büyük, bir sürü oyuncu var. Uzaktan göremiyorsun, isim de yok. Şimdi tabii ki futbolda yıldızlar hep vardı. Ama futbolun bir takım oyunu olduğunun altını çizercesine, kişilerin kendilerini ön plana çıkarmalarını sağlayacak bu en basit imkan bile ortada yoktu.

Yani futbol yıldızları kurallar ve organizatörler sayesinde değil, onlara rağmen yıldız olmuşlardı. Barcelona olimpiyatlarında basketçiler rak yıldızı muamelesi görürken daha popüler olan bir sporda böyle bir yaklaşım biraz demode kalmıştı ama işte Şampiyonlar Ligi bu kuralları ve forma sponsorlu kurallarını değiştirdi. Bu kısmen TV sunucularına kolaylık olsun diye yapılmış bir değişiklik ama esas olarak NBA'in çoktan anladığı şeyi keşfetmişlerdi. Ürünü satan şey yıldızlar.

Hikayeler onlar üstünden dönüyor. Bir sonraki Dünya Kupası'nda da FIFA benzer bir kural değişikliği yaptı, isimler yazıldı. Ondan sonra da artık forma ismi hemen her yerde standart oldu. Şampiyonlar Ligi'nin getirdiği tek yenilik bu değil.

İkinci büyük yenilik televizyon hakları ve sponsorlukların paket halinde satılmaya başlanmasıydı. Bunun önemini fast food'dan biliyorsunuz aslında. Bu zincirlerin başarılarının önemli bir sebebi, nerede olursan ol, McDonald's veya Subway'e gittiğinde belli bir fiyat, belli bir kalite ve lezzet seviyesini bulacağını bilmen bir istikrar var. En zengin mahalledeki de, en kötü yerdeki de hemen hemen aynı.

Şampiyonlar Ligi de benzer bir standartlaşmaya gitti işte. Yani maç Bulgaristan'da oynanacaksa diyelim, yerel bir markanın özensiz reklamlarını saha kenarında görmeyecektin. Sahada birbiriyle uyumsuz markalar olmayacaktı. Artık maçın nerede olduğu, hangi takımlar arasında olduğu ikinci planda, ne için ne kadar para ödenecek, onu perde arkasında halledeceklerdi.

Mühim olan, son kullanıcıya sunulan ürünün standartlaşması ve belli bir kalitede olması. O meşhur müziğin her maç öncesi çalması, logonun sağ ortasında her maç öncesi gösterilmesi, bunlar bu standartlaşmayı bizim bilinçaltımıza kazıyan teknikler. Medya anlaşmalarındaki değişikliğe paralel olarak o yıllarda turnuvanın kendisi de bir değişiklik geçirdi. Artık eleme usulü bitmişti.

Eleme usulü olunca ne oluyor? Belki en popüler takım ilk maçta kötü bir performans sergilediği için elenip gidiyor, bir daha izleyemiyorsun. Ama grup düzeni gelince bu risk ortadan kalkmış oldu. Yani devasa bir medya pazarını düşün, Almanya gibi, Fransa gibi.

Kaza eseri ilk maçta elenip turnuvaya veda etmeyecekler artık. En az 6 maç oynamaları garanti ediliyordu. Bu da o ülkelerin medya şirketlerinin Şampiyonlar Ligi'de yani onu düzenleyen UEFA'ya daha çok para ödemesini sağladı. O onca parayı ödeyince de maçları her zamanki abuk saatlerde oynatmak yerine Avrupa genelinde prime time aldılar.

Bu şimdi bize çok doğal geliyor. Başka ne saatte oynatacaklardı ki diyoruz. Ama hep öyle değildi. Büyük bir olay değildi bu.

Tüm bunlar sonucu Şampiyonlar Ligi Premier Lig kadar büyük bir patlama yaptı. 1992'deki ilk yayın kontratlarının, yani yeniden ambalajlandıktan sonraki ilk yayın kontratlarının 85 milyon frank olduğunu okumuştum. 2024'de yenilenecek sözleşme içinse senelik 5 milyar euro konuşuluyor. Çılgınlık!

Neyse biz bu spekülasyonları yapmayalım. Bildiğimiz somut verilere odaklanalım biraz. Onlar üstünden bu pastanın nasıl paylaşıldığını göstermek istiyorum. 2020 sezonunu örnek olarak kullanacağım.

UEFA'nın bu turnuvadan yaptığı ciro o sene 3.2 milyar euro. Bunun önemli bir kısmı organizasyon maliyetlerine gidiyor. Bir kısmı da tıpkı Premier League'de olduğu gibi daha alt seviye Avrupa turnuvalarına birlik beraberlik ücreti olarak veriliyor.

Piramidin tepesinden aşağı doğru yuvarlanan bozuk paralar işte. Ama tabii ki esas zenginlik Şampiyonlar Ligindeki 32 takım için ayrılmış, tam 2 milyar euro. Ve bu da öyle pek dengeli biçimde dağıtılmıyor. Demin gördüğümüze benzer bir karma model kullanılmış.

2 milyarlık pastanın çeyreği tüm katılımcılara eşit dağıtılıyor. Takım başına 15 milyon euro. Yüzde 30'luk bir dilim de performansa bağlı dağıtılıyor, tepeye çıktıkça daha çok para. Tamam, güzel.

Esas kıyhamet sonraki yüzde 30'luk dilimde kopuyor. UEFA Coefficient Ranking denen bir garabet var, katsayı sistemi diyelim. Takımların son 10 yıllık başarılarına göre dağıtılıyor bu dilim. O seneki katılımcılar arasında en düşük katsayı sahibi bu havuzdan 1 milyon euro alabilmiş.

Real Madrid ise geçmiş başarılarının hatırına 35 milyon euro aldı. Yani bakın Real Madrid'in ayak bastı parası, katılım parasını katarsak 50 milyon euro. Fenerbahçe'nin futbol bütçesi toplam 56 milyon euro olacak diye okudum. Aslında ayak bastı parası bundan da fazla.

Çünkü geriye %15'lik bir dilim kalmıştı. O da işte televizyon havuzuna göre takımlara dağıtılıyor. Burada şimdi ilginç bir sistem var. Tek tek maçların reyting hesabını yapmıyorlar.

Onun yerine ülkelerin medya pazarına ve takım sayısına oranlıyorlar. Diyelim ki Türkiye'den iki takım katıldı. Türkiye'deki yayın hakkı sahibi de UEFA'ya belli bir ödeme yapmış. Bu ödemenin toplam ödemeye oranı bulunuyor.

Ona göre bu %15'lik dilimden ülkelere pay veriliyor. Ülke payı da o ülkeden gelen iki takım arasında bölüşülüyor. Tabii daha çok maç oynamış olan daha fazla pay alıyor. Dolayısıyla büyük bir medya pazarından gelmek ve o pazarın sonraki turlara kalan tek başarılı takımı olmak en karlısı.

Paris Saint-Germain aynı bunu yapmıştı. O sene turnuvayı kazanan Bayern'den bile daha fazla toplam ödül kazanmış oldular. Bazı başarılı takımlar grup elemelerini geçememiş takımlardan az kazandılar. Çünkü ufak pazarlardan geliyorlardı.

Şimdi bu ayrıntıları hesaplayınca, ulusal liglerdeki pasta dağılımındaki dengesizliği gölgede bırakacak rakamlar görüyoruz. Tepedekilerin her biri yaklaşık 100 milyon bandında kazanıyorlar. Sırf şampiyonlar liginden. 2020 senesinde 4 İngiliz takımı var 70 milyon ve üstü kazanmış olan.

Hatırlatayım, İngiliz İkinci Liginin, yani İngiliz Futbol Liginin aslında ikinci, üçüncü ve dördüncü seviyeleri kapsıyor. 72 takıma dağıttığı toplam yayın geliri 88 milyondu. Burada bir tane takım şampiyon bile olamamış ama sırf Şampiyonlar Ligine katıldığı için 70 milyon ve üstü kazanıyor. Dolayısıyla sen ulusal liglerini nasıl düzenlersen düzenle, Şampiyonlar Ligi o finansal dengeyi altüst edecek bir kaldıraç.

Ve Şampiyonlar Ligi'nin kendisi de adil değil. Büyük ülkelerden gelen büyük takımlara avantaj sağlanıyor. İşin kötüsü, bu yapısal adaletsizlik ödül parasının dağıtımıyla sınırlı değil. Büyük takımların birbirleriyle erkenden karşılaşmasını önleyen bir kura ve grup sistemi kullanılıyor.

Yani onlar önce ufak takımlarla, tarihsel olarak daha başarısız takımlarla eşleştiriliyorlar. O yüzden zayıf bir takımın öyle şanslı bir kura çekip Haspelkader yarı finale yükselmesi gibi bir şey yok. Nasıl ki Leicester City'nin kül kedisi masalı çok nadir, Porto'nun da 2003 yılındaki Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu tarzı masallar da epey nadir. Üstelik şansına o masalı yaşayıp başarılı olmak da ayrı bir dert.

Niye biliyor musunuz? Ertesi sene o performansı tekrarlayamıyorsun çünkü zengin kulüpler oyuncularını koparıyorlar. Ve bunu zorla yapabilirler. Bundan daha önce bahsetmemiştim.

Oyuncunun kontratı devam etse bile ve takım onu satmak istemese bile buy-out clause denen bir kontrat maddesi olabiliyor. Bonservisten farklı bu ve genelde daha yüksek bir mebla. Eğer bir takım bu parayı öderse, oyuncuyu zorla alabiliyorlar. Neymar'ın o meşhur 222 milyonluk transferi bu yüzden rekor kırmıştı.

Barcelona satmak zorunda bırakılmıştı. Yani en iyi oyuncularını ayartmalarına da gerek yok, çat diye alabilirler böyle bir madde varsa. Ha, o parayla gider başka iyi oyuncular alırsın. Tekrar aynı başarıyı yakalamaya çalışırsın.

Ama işte, ertesi sene ne olacak? Yine Şampiyonlar Ligi'nin sana dezavantajlı olacak o gruplama sistemine ve katsayı ödül sistemine karşı göğüs germen lazım. Yani çekirgenin bir kere sıçraması yetmiyor, iki kere, üç kere yetmiyor. Dört, beş olacak anca.

Uzun lafın kısası, bu sistemde gerçek rekabet tepedeki birkaç takımla sınırlı. Kalanlar için bir ilüzyon var sadece. Ama herkes de tam da kendisini kendi çevresine kıyasla zengin edecek kadar sus payı aldığından pek bir şey değişmiyor. Ve unutmayalım, tüm bunlar, yani Ulusal Liglerin ve Şampiyonlar Liginin medya ve sponsorluk dağılımları, büyük takımlar için tablonun sadece bir kısmı.

Toplam gelirlere baktığımızda, yani takımların kendi özel sponsorluklarını, efendim maç günü satışlarını vs. dahil edince, her lig içinde bir uçurum görüyoruz. Bu uçurum İspanya'da mesela 3. ve 4.

kulüp arasında bulunuyor. Zira ilk üç kulüp ligdeki toplam gelirin yarısından fazlasını kazanıyor. İtalya'da Juventus ve Inter'den sonra uçurum var, ikinci ve üçüncü arasında. Almanya'da Bayern'den sonra uçurum başlıyor.

İngiltere'de ise ilk altı takımdan sonra. Ve eğer ulusal sınırları umursamazsak, tüm Avrupa'nın elitlerini aynı potada kıyaslarsak yine devasa farklar görüyoruz. İlk sırada Barcelona var 715 milyon euro'luk giro ile. Daha sonra Real Madrid 690 milyon ve böyle giderek azalıyor.

10. sıraya geldiğimizde Juventus'un girosu Barcelona'nın neredeyse yarısı. Bir 10 sıra daha aşağı inelim 20. sıradaki takım Juventus'un yarısı kadar yani Barcelona'nın çeyreği.

Bakın binlerce profesyonel, on binlerce amatör takımdan oluşan bir futbol sistemi var Avrupa'da ve bu futbol sisteminin en en en zirvesinde bile 4 katlık gelir farkları gözleniyor. Yani tıpkı genel ekonomi muhabbetlerindeki gibi tepedeki %1'den bahsetmek tabloyu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiyor. Gerçekten dengesizliği anlamak için onlar içinde de bir %1'lik kesim var veya %10'luk neyse oraya da odaklanmak lazım. Son olarak size şaşırtıcı bir şey söyleyeyim, en azından bana şaşırtıcı geldi.

Bu çılgın gelirlere rağmen çoğu büyük takım bir borç batağı içinde. Artan oyuncu masraflarını karşılayamıyorlar. Yıllarca herhangi bir harcama sınırı olmadığı için başarıya bir an önce ulaşıp ekstra ödül paralarını alıp daha sonraki senelerde kalıcı farkları atmak istediklerinden ötürü bugünden borçlanıyorlar. Zaten bu borçlanma seviyesiyle sonradan değineceğimiz o Süper Lig lobisi arasında ciddi bir bağlantı var.

Hatta onun bir numaralı sebebi diyebiliriz. Yani Süper Lig'in bel kemiği olacak o 12 kulübün sırf geçen seneki işletme kayıpları toplam 1.2 milyar pound. Bu da toplam borçlarını 7.5 milyar pound'a getiriyor.

Sadece 12 kulüpten bahsediyoruz. Sırf Barcelona'nın borcu 1.3 milyar euro. E bu paraların da bir şekilde ödenmesi lazım.

Yeni gelir kapıları lazım. Daha önemlisi pastanın dilim sayısını azaltmak lazım. O yüzden Şampiyonlar Ligini bile yeterli bulmadılar. Şimdi diyeceksiniz ki, iyi de ya kim bunları bu kadar borç verdi?

7.5 milyar pound'u kim nereden buldu? Katlanarak büyüyen o medya gelirlerinin bile doyuramadığı açlığı kim doyurdu? Bu sorunun cevabı için bir sonraki bölümün çapası 2003 yılı olacak.

Artık 1992'den 2003'e geçiyoruz. Çünkü bu yıl Rus oligark Abromovic'in Chelsea'yi satın aldığı yıl. Yani milyarderler devrini başlattığı sene. Ama biz sadece milyarderlere bakmayacağız.

Aynı zamanda spor kulüplerinin şirketleşmesini, bunlara para gömen o mega yatırım fonlarını da konuşacağız. Buradaki akışa uyduramadığım 5-6 dakikalık bir kaydım daha var. Onu da Patreon'a koyuyorum izninizle. Gişe gelirlerinin payının azalmasının taraftarın önemine etkisi hakkındaydı.

Yani bugün elit takımların gelirlerinin sadece %15'i maç günü satışlardan geliyor. Hikayemize başladığımız yıllarda bu oran neredeyse %100'dü. Yani artık tribünlerdeki 10 binlere değil de ekranlardaki 10 milyonlara oynamak istiyorlar. Her şey ona göre düzenleniyor.

Bunun EA Sports'un FIFA oyunuyla da alakası var ilginç bir şekilde. Ondan da bahsettim. Patronlar unutmasınlar. Siz de Safsatalar Ansiklopedisi'nin kısaltılmış edisyonunu unutmayın.

Beyaz kapaklı. Ben de teşekkürlerimi unutmayayım. Bu bölüm 15 isim sayacağım. Nigar Ceylan, Neslihan ve Başak Paşalı, Mart ayında yeni geldiniz, hoş geldiniz.

Mehmet Ceran, Barış Pazarbaşı, Murmur, Zerrine, Uğur Aladinler, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben ve Bora Demiralan. Hepiniz sağ olun. Oligarkların bölümünde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)