Podcast

Hayatımın En Saçma Anı (Efsane Noel Hikayeleri 2)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bugün Robin Williams'dan Enrique Iglesias'a, Meksika'daki mercan kayalıklarından Miami varoşlarına, köpek yetiştiriciliğinden gayrımenkul fırsatlarına uzanan hızlı bir ilişkinin hikayesi var.

***





Bölümler:


(00:05) Mary Anne

(03:45) Robin Williams

(05:45) Maya Rivierası

(09:10) Ranger Dede

(13:50) Hayatımın en saçma anı

(14:50) Gerçeklerin iyi bir hikayeyi engellemesine izin vermeyin

(16:57) New Orleans'daki aşırı lüks gerginlik

(19:30) Patreon Teşekkürleri








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.956 kelime · ~15 dk okuma

Marianne. Hayatımdaki en saçma Noel zamanının ve tüm zamanlarımın içindeki de en saçma enstantenenin mimarı olan kızın adı buydu. Marianne'le bir nişanda tanıştık. Ben şehir dışından gelmiştim, pek kimseyi tanımıyordum.

Ortamdaki en güzel kızla yan yana düşmüşüm diye şansıma sevindim. Tabii sonradan öğrenecektim. Nişanlından çift çöpçatanlık yapmış, bizi her yerde sürekli yan yana gelecek şekilde ayarlamışlar. Marianne bir melez güzeliydi.

Baba beyaz, ana tarafı kara iplerden. Tam olarak nerelerden anlamadım. O an tam olarak nerede olduklarını da anlamadım. Ne iş yaptıklarında.

Transkriptin tamamını oku

Yani tam olarak anladığım şey kümesi epey kısıtlıydı. Esrarengiz biri bu. Ajan mısın diye sordum. Hayır dedi.

Ama ondan da emin olamadım. Ajanlara bu sorunun cevabını öğretiyor olmalılar dedim. Bu belirsizliğe rağmen kanımız ısındı. Görüşelim dedik hay hay.

Tabii aramızda birkaç bin kilometre var. Nasıl görüşeceğiz? Tesadüf o ki yakın zamanda benim şehre gelecekmiş. Tekrar okula dönmek istiyor ve 1-2 üniversiteyle görüşme ayarlamış.

Biz de aynı haftaya kendi görüşmemizi ayarladık. Dedim seni orada şahane bir şekilde ağırlayıp gezdireceğim. Ya hoppala ne diye böyle sözler verirsin ki? Daha cümlemi bitirmeden zaten hiçbir şey organize edemeyeceğimi, her şeyi de son dakikaya bırakacağımı adım gibi biliyordum.

Birkaç hafta sonra ziyaret günü gelip çattığında ofisteydim. Her şeyi son dakikayı bırakmış olmama varyansın ediyordum. Ve son çare olarak TripAdvisor'dan buradaki en popüler 10 aktivite benzeri listelere bakıyorum bir fikir almak için. Hala da böyle yapıyorum gerçi bir ziyaretçi gelince.

Ama o an uygun bir şeyler gözüme çarpmıyor. Zaten kızın nelerden hoşlandığını da bilmiyorum. En kötü ihtimalle evde yemek yapar, sonra projektörde film izlerken evi yakarız diye düşündüm. Yok, o başka bir zaman çizgisindeki hikayeydi.

Buradaki zaman çizgisinde bir ofis arkadaşım var. Adı Mike. Ama dünyanın en az Mike insanı. Çinli bir IT uzmanı.

En iyi konuştuğu dillerin hepsi programlama dilleri. İngilizcesi pek yok. Bu yüzden de benim gözümde Mike'ın iki yanında hep tırnak işareti var. Normal söyleyemiyorum adını.

Naber Mike diyorum her seferinde. O tırnak işaretlerini duymasını istiyorum. Çince adını paylaşmadı bir türlü ona gıcım. Ya bir kere söyle ondan sonra Mike derim yine ben.

İşte bu Mike, bu aile babası, bu sosyal hayat fakiri adam, ben Harıl Harıl Trip Advisor'dan ilham ararken sandalyesinde 180 derece döndü ve o gece Robin Williams'ın stand-up gösterisi olduğunu söyledi. Üstelik onda da iki bilet varmış. Ben hemen kendisine o biletler için türlü türlü ahlaksız tekliflerde bulundum. Aklıma ne geliyorsa söylüyorum.

Ama yemedi. Eşine sürpriz yapacakmış. Çok seviyormuş onu. Hay dedim Allah belanı vermesin Mike.

Durdu durdu tam zamanını buldu yani. 2 boyutlu bir IT'ci karikatüründen 3 boyutlu bir insan haline gelmek için. Ama hırs yaptım. Bilet bulacağım.

Craigslist'e girdim. Kara borsacılarla dolu ortam. 2-3 kat fiyat çekiyorlar yasak olmasına rağmen. Yani melez güzeli dediysek o kadar da melez ve güzel değil.

1,5 kat pahalı bilete kadar melez güzeli. Ben sürekli Refresh'e basıyorum deli gibi. Mike de bir yandan umudumu kırıyor. Ben aylar öncesinden almıştım, bulamazsın artık diyor.

Bulunur diyorum, yapılır diyorum. Ve nihayet normal fiyatlı, gayet de normal yerden olan iki biletin reklamını gördüm. Hemen mesaj attım telefon numaramı. O da hemen aradı.

Ben de hemen açtım. O da hemen ne oluyoruz, ne bu acele diye heyecanlandı. Ben de açıklayacak vakit yok, hemen biletleri ver yoksa rehineler ölecek dedim. Hemen anlaştık.

Ben toplantılarımı erteleyip işten apar topar çıktım. Şehrin öte yanına biletleri almaya gittim. Hayatımda ilk defa böyle uğraşıyorum yani büyük bir gösteriye son dakikada bilet bulmak için. Neyse en sonunda her şey hazır.

Kızla buluştuk akşam ama söylemedim ne yapacağımızı. Ya kusura bakma bir şey ayarlayamadım numarası çekiyorum. Aa burada ne varmış? Bu ne kalabalık?

Bir bakalım diye girdik. Robin Williams muymuş? Tüh ya bileydim keşke kaçırmışız diye diye kapıdan geçtik. Bileti okuttuğumu da görmedi tam o sırada.

Bir hengame olmuştu. Kaçak geçtik sanırım diyorum. İyice kafasını karıştırdım Oscar'lık bir performansla. Anca yerimize oturduğumuzda anladı olayı.

Ama ben rolüme kendimi fazla kaptırmışım. İnşallah bu koltuklar boştur, bizi atmazlar falan diyorum. Kız da diyor ki ya tamam bırak artık şakayı, anladım. Ama yok, o karakteri erkenden bırakmamak lazım.

Sonuçta öyle bir noktaya geldi ki kız ya kendisinin delirdiğini düşünüyordu ya da benim deli olduğumu düşünüyordu. Neyse ki Robin Williams sahneye çıktı ve hepimizden deli olduğunu gösterdi, bunları unutturdu. Ya ben bu kadar orijinal bir sahne performansı görmedim, göreceğimi de sanmıyorum. Fırtına gibi oradan oraya koşturuyor, konudan konuya atlıyor.

Bir hikayeyle başlıyor, bir taklitle devam ediyor. Seyirciyle, emprovize takışarak bitiriyor. Hepsini bazen aynı cümlede yapıyor. Arda arda dizebiliyor.

Gerçekten de herkesten hızla algılıyor olmalı dünyayı. Yani her şey hızlı çalışıyor. Hani hep derler ya işte kokaini çekip çıkıyorlar diye. Ya tamam da o kokain herkesde var.

Ama o beyinden sadece bir tane vardı. Robin Williams'da vardı. Gösteri bittiğinde sanki kendimiz sahnede 2 saat koşturmuşuz gibi yorulmuştuk, dayak yemiş gibiydik ama mutluyduk. Mike'a da mesaj attım, neredesin dedim.

Adam da biz evdeyiz, hanım hastalandı gidemedik demez mi? Boşuna koşturmuşuz daha şehrin öteki ucuna. Mesaj da geçmiş olsun yazdım ama onun meali Allah belanı vermesin Mike idi. Vermedi de zaten belasını.

Mike'a en son bıraktığımda mutlu mesut bir hayat sürüyordu. Çok iyi adamdı. Buradan kendisine sevgilerimi yollayayım. Şimdi böyle başlayan bir ilişkinin ikinci adımı ne olabilir?

Yani daha ilk günden Robin Williams ayarlamışım son dakikada. Daha ne kadar yukarı çıkabilirim? Birkaç hafta aradan sonra tekrar buluşma imkanımız olunca sanki 40 yıllık tanıdıkmışız gibi atlayıp Meksika'ya gittik. Maya Riviera'sı dedikleri doğu kıyısına gittik.

Amerikalı gençlerin parti mekanı var orada, Cancun. Onun hemen güneyinde de Playa del Carmen var. Her şey dahil otellerle dolu. Biz bu ikisinden de uzakta, Tulum denen tarihi bir kasabanın biraz dışında Gayet sakin ve mütevazi bir yerde konuşlandık.

Mütevazi derken fiyatı öyle ama ortam hiç mütevazi değil, rüya gibi. Kumsal üstüne bungalovlar yapmışlar, aralarında 40-50 metre mesafe var. Sezon dışı da olunca sanki bize özel plajda kalıyor gibiydik. Orada Türk müteahhit olsa o kadar boşluk bırakmazdı, imar rekoru kırardı.

Sabah uyanıyorsun. İki adım attın mı okyanustasın. Orada yüzünü yıka. Sonra hafif bir kahvaltı.

Vespa'ya atlayıp etraftaki mağaralara, tapınaklara gidiyorduk. Birçok mağaranın içi de yağmur suyu dolu. Hepsi cam birer havuz işlevi görüyor. Kafana estiğinin önünde durup atlıyorsun suya cumburlu.

Ama asıl büyüleyici olan açıktaki okyanustaki mercanları gezmekte. Bazı noktalarda sahilden bile yüzebiliyordun. Dev kaplumbağalarla yan yana giderek emdi. Birkaç yüz metre sonra da mercanlar başlayınca ortam tam bir akvaryuma dönüyordu.

Tüple dalmaya bile gerek yok. Snokerle her şey rengarenk, her şey şahane. Yani nedir? Ye, iç, yüz, motorla gez, tapınaklara tırman, mağaralara gir, mercanlara dal ve ertesi gün tekrar et.

Kalabalık yok, her şey ucuz. Cennet resmen. Böyle bir yerde de, böyle bir zamanda özellikle, kimle olursan ol, kötü vakit geçirmenin imkanı olmuyor. Ama bir rüyada yaşarken birini gerçekten tanımanın da imkanı olmaz.

Dolayısıyla bizim gerçek tanışmamız Noel tatilinde yaptığımız üçüncü buluşmamıza kaldı. Ve o da gereğinden fazla gerçek oldu. Noel planımız basitti aslında. Arabayla atlayıp Miami'ye gidecektik.

Dedesiyle tanışılacak bir aile yemeği yenecek ve arkadaşının evinde kalacaktık. Bana gelen bilgiler bu kadardı. Bir dakika dedim, dede mi? Evet, dede.

Yolda konuşacak zamanımız olunca ana babayı sordum biraz. Baba ölmüş, pek ayrıntı yok. Anneyse akıl hastanesi gibi bir yerde kalıyor. Orada tanıştığı biriyle de yeni evlenmiş veya evlenecek.

Durum uzun zamandır böyle olmalı ki. Kızı dedesi büyütmüş. Ve o dede halen kızın üvey kardeşiyle birlikte yaşıyor. Üvey kardeşi mi?

Onu da yeni öğreniyoruz ama detay yok. Tamam, sorun değil. Yola devam. Önce eve vardık ama ev, ev değil.

Malikani. Körfez'deki o ufacık adalardan birinin üstünde. Önünde kendi iskelesi var, teknesi bağlı. Karşıda baktığı evlerden biri de efsaneye göre Enrique Iglesias'ın evi.

Öyle bir ortamdayız. Ne arıyoruz biz burada diyorum. Meğer kızın bir çocukluk arkadaşı varmış, yıllardır her sene ailecek tatile çıktıklarında evi buna bırakıyorlar baksın diye. House sitting işte.

Bahçeyi suluyorsun, kediye köpeğe bakıyorsun, eve hırsız girme ihtimalini düşürüyorsun. Girerse de artık ne olacak? Lüks bir evde ölme şerefine ulaşıyorsun diyelim. Kebap bir durum yani.

Geceyi orada geçirdik ama gündüz vakti dedeyi ziyarete gidince yani Olimpos'tan Hades'e inmiş gibi olduk. Şehrin bambaşka bir yerinde, her şey yıkık dökük. Bildiğin getto. Gittikçe de kötüleşiyor ortam.

Hani 5 dakika önce Allah'ım lütfen burada olmasın dediğim yerleri özler oluyorum. Zamanında kur düşükken dolar almamak gibi. Aynı psikoloji. Neyse, vardık ortama nihayet.

Dede de avluya çıktı hoş geldin demek için. Ama dede deyince aklınıza gelen imajı unutun çünkü bu adam çakı gibi. Ranger birliğindenmiş. Ranger bildiğin Amerikan komandosu.

İşte yeşil bereliler var, Navy Seals var. Ordunun da Rangerları var. O ayarda bir şey. Elimi öyle bir sıktı ki orada bırakacaktım valla.

Al senin olsun bende bir tane daha var diyecektim. Oturduk, konuşmaya başladık, anlatmaya başladı o da. Eskiden bir sigorta şirketi varmış. Yakın zamanda bir kasırga sonrası iflas etmiş.

Dara düşmüşler. Son zamanlarda köpek yetiştirme işine girmiş. Ama işte o kahrolası ortağından kazık yemiş. Ne oldu?

Geçen gün bunlar evde yokken ortak kamyonetiyle geliyor, bütün hamile köpekleri çalıp gidiyor. Polise haber verdiniz mi dedim. Polis bize düşman dedi. Hoca bana taktı dermiş gibi, o rahatlıkla söylüyor bunu.

Şimdi böyle hikayeler duyunca güvenemiyorsun da tam ne kadarı kendi uydurması, ne kadarı gerçek. Çünkü hakikaten de öyle bir mahallede öyle bir hırsızlık olsa polisin pek umursayacağını sanmıyorum. Orada da bir haklılık payı var. Ama ben sordukça dipsiz bir kuyuya düşmeye başladım.

Bunlar köpeklerinin çalındığı gün evde yoklardı. Neden diye sordum. Çünkü torununun, yani bizim hatunun, üvey kardeşinin mahkemesine gitmişler. O sırada da eve o kardeş geldi, kendi ekürisiyle.

Oturdular karşımıza, muhabbet ediyorlar. Bu noktada içimdeki bir ses, ''Kesinlikle sorma ne mahkemesiydi?'' diyor. Diğer bir ses de artık tadında bırakalım bu muhabbeti diyor.

Hepsi böyle birlik olmuşlar ama dışındaki ses ne mahkemesiydi demiş bulundu çoktan. Ekip meğer ufak çapta bir uyuşturucu çetesi. Bunları da kendileri söylüyorlar. Polis bunları biliyor.

Bir tanesi de terfi almayı kafasına takmış. Bunları sürekli takip ediyor. Hatta bir gün eve girip arama izni falan olmadan her yeri aramışlar ortağıyla birlikte. Kanepeleri bile parçalamışlar, döşemeleri sökmüşler.

Bir şey bulamayıp çıkmışlar. Sonra bir gün o polis bunları evin önünde arabanın içinde ot içerken yakalamış. Ot o zamanlar yasal değildi şimdiki kadar da zaten olay ot değil. Asıl olay arka koltukta yaşanıyor.

Orada elemanın tekinde ruhsatsız silah bulunuyor. Tabancı da değil, otomatik tüfek veya yarı otomatik. Tam farkını bilmiyorum ama sonuçta saklayamamışlar bile aletin namlusu görünmüş. Sonra ARB'de çıkmış.

Polis bunlarla biraz itişip kakışmış. Üvey kardeşi şok uygulamış, tazerlemiş onu. Ama çocuk kalp hastası dediğinin anlattığına göre öyle olduğunu söylemesine rağmen polis bunu yapmış. Yani önceden uyarmasına rağmen dedi.

O da sonunda delirip polise saldırmış. Yardımcı ekipler gelince hepsini toparlayıp götürmüşler. İşte çeşitli davaları var. Hepsi tutuksuz yargılanıyor.

O davalar için mahkemeye gittiklerinde iş ortağı gelip köpekleri çalıyor. Ben bu noktada kafayı çevirip Meryem'e baktım. Biz artık dönsek mi? Enrique Iglesias bekler yolumuzu demek istedim.

O da bana endişeyle baktı ama daha sırada yemek var. Menüde tabii ki bir getto klasiği olan kızarmış tavuk var. Onları höpletirken konuşmaya devam ediyoruz. Ortamda bir sürü insan var bu arada.

Dede çünkü odalardan bir tanesini bu elemanlardan birine kiralıyormuş. Ailecek kalıyorlar. Yeni bebekleri olmuş. Yeni baba işte geldi.

Dedi ki, bebeğim olunca hayatıma çekidüzen vermem gerektiğini anladım. Derin derin anlatıyor uzaklara bakarak. Evet dedim, ne yaptın? Artık oyalanmayı kestim ve McDonald's'a bir işe girdim.

Yaş kaç? 20 ya var ya yok. O halde çocukları var işte. Hayatları düşün.

Yemeği bitirdikten sonra bir ara dede beni yanına çekti. Dedi ki sana bir şey anlatacağım. Ben düşünüyorum herhalde işte standart aile büyüğü konuşması yapacak. Kızımız bizim göz bebeğimizdir.

Ailede üniversiteye gitmiş olan bir tek o var. İyi davran yoksa kafanı kırarım gibi şeyler söyleyecek. Ama muhabbet bir türlü o yöne doğru gitmeye başlamıyor. Sokağın sonundaki atıl bir araziden bahsediyor.

Ne alaka şimdi diyorum içimden. O sırada kalabalıktan ayrıldık biz. Torunun odasına girdik ve benim dünyam iyice şaştı. Bir kere ben hayatımda bu kadar ot kokan bir oda görmemiştim.

İzmir'de evinde ot yetiştiren bir arkadaşta kalmıştım. Orası bile böyle kokmuyordu. Aksıra tıksıra ilerliyorum. Sonra ikinci şoku yaşadım biraz kendime gelince.

Duvarların ve tavanın silme posterle kaplı olduğunu gördüm. Hepsi de çıplak kadın posteri. Hani 2-3 tane olur tamam dersin de her santimetre kareyi de kaplamazsın ya. Rahatsız oldum resmen.

O sırada hala bizimki konuşuyor. Atıl arazinin bir imar davası varmış. Dava sonuçlanmak üzereymiş. İçeriden bilgi almış.

Ya dede bunca zamandır meğer satış konuşması yapıyormuş. Ya dedim içimden 2 saattir buradayım bak yani ön yargılı olmak istemem ama yatırım yapılacak bir ortam göremiyorum. Ne görüyorum? Uzun namlulu silahlar. Erkenden çocuk yapan çiftler,

köpek hırsızlığı, ruh hastası bir polis, gereğinden fazla çıplak kadın posteri, kokudan anlaşıldığı kadarıyla da sattığı maldan çok daha fazlasını içen amatör bir uyuşturucu çetesi. Bunları görüyorum. Dede de o sırada konuşmanın en can alıcı noktasına geldi. Odanın bir ucunda durduk.

Önümüzde bir teraryum var. İçinde de evet koca bir yılan var. Gördüğüm şeyler listesine yılanı da ekleyelim. Şimdi bir gözünüzle canlandırın şu enstantaneyi.

Kore Savaşı'nda uçaklardan atlamış, milletin canına okumuş bir komando. 50 sene sonra elini duvardaki bir çıplak popo resmi üstüne yaslamış, Özal döneminde yetişmiş bir türkü, şimdi bak kardeşim bu işe bir koyarsan yarın üç alırsın diye kafalamaya çalışıyor. İçimdeki ses hayır diyor, dışımdaki ses de hayır diyor. Yani her türlü ses hayır diyor ama acaba eğer reddedersem üstüme yılan mı atacak?

Neden burada durduk? Tam olarak plan nedir? Bir yandan onu merak ediyorum. Hayatımdaki en saçma an muhtemelen buydu.

Yalnız o yolculuğun en dramatik anı bu değildi. Hafızam beni yanıltmıyorsa o an birkaç gün sonra yaşandı. Gerçi hafızamın beni yanıltması pek sorun değil. Gerçeklerin iyi bir hikayeyi engellemesine asla izin vermeyin demişti Mark Twain.

Ben de kalanını arkadaşlarıma o günden beri anlattığım haliyle anlatacağım. Bu yılanla emlak teklifinin gecesi, biz Olimpos'taki villamıza geri döndük nihayetinde. Sonraki günlerde dedeyi ve ekürisini birkaç kez daha ziyaret ettik. Ama beni başka projelere dahil etmeye çalışmadılar Allah'tan.

Epey de eğlenceliydi bu arada aslında. Herkes bana iyi davranıyordu. Fakat hemen ertesinde, dönüş yolundayız artık, hayatımız bir pembe dizi kıvamına geldi. Zira Marian babasından bir mektup almıştı.

Hani benim ölmüş olarak bildiğim babasından, aslında kendisinin de ölmüş olarak bildiği babasından. Bunu iddia eden adam bir hapishaneden yazıyor. Bir uyuşturucu takasında birbirini kazıklamaya çalışmış. Bu da 3 kişiyi öldürmüş.

O yüzden yatıyor. Müebbetlik yani. Adam bu mektubu yazıyor ben senin babanım diye. Üstelik annesi de onun iddiasını onaylamış.

Evet demiş bu senin baban. Fakat ki işin bence en acıklı yanı buydu. Diyor ki Meryem, annemin onayının hiçbir önemi yok. Daha önce de olmuştu bu.

Nasıl yani diyorum, nasıl daha önce olmuştu? Evet, daha önce de herifin teki buna ben senin babanım diye yazmış, annesi de onaylamış, adam da babası çıkmamış. Belki şartlı tahliye almak için kurulmuş bir düzenek, kim bilir. Kadının da aklı yerinde olmayınca onu kullanıyorlar.

Veya daha kötüsü, kadının aklı gayet yerinde ama para için bunu yapıyor. Sanırım Miami'de ailenin bir kısmıyla tanışınca artık battı balık yan gider deyip bu detayları da paylaşmaya karar verdi benimle. Ayrıca bunun üstüne 30 bin dolar kredi kartı borcu olduğunu da söyledi. O konuya nereden geldiğimizi hiç hatırlamıyorum.

Dönüş yolundan aklımda kalan ikinci bilgi buydu ama. Özetle, babam aslında bir katil olabilirmiş. Annem kesin deli. Dedemin finansal ve hukuki sorunları var.

30 bin dolar borçlayım. Her sene Noel zamanı Enrique Iglesias'a komşu oluyorum. Tamam mı, devam mı? P.S.

Meksika tatili ve Robin Williams güzeldi. Önümüzdeki teklif bu. Ben de biraz düşündüm ve dedim ki, ben seni tüm bunlara rağmen seviyorum. Zorluklara karşı beraber göğüs gerekiriz.

Yok ya, bakın bazı bölümleri annem de dinliyor. Eğer bu kısmı dinliyorsa çarpıntı yaratmış olabilir. Anne merak etme, tamam dedim, devam demedim. Böyle işe girilir mi ya?

Gerçi delikanlı gibi tamam diyemedim o anda, dürüst olayım. Çünkü dönüş yolundayız dedim ama aslında yeni yılı kutlamak için New Orleans'a gidiyorduk o sırada. Zira her ne hikmetse orada da bir tane ultra zengin arkadaşı vardı bizimkinin. 360 derece körfez manzarası olan penthouse daireleri var.

Önce bir oraya gideyim de ondan sonra tamam diyeyim dedim. Fakat ya o da nasıl bir aileydi? Arrested Development dizisini bilir misiniz? Harika bir komediydi.

Ama işte oradaki ailenin aynısını gerçek hayatta görünce komediden ziyade epey trajik bir durum haline geliyor. Baba muhtemelen mafyaya iş yapan bir muhasebeci. Kadın tam alkolik. Bir tane de oğlan var.

Cemuza'nın ikizi olabilecek bir tipte. Şımarık, işi gücü yok. Sürekli İsviçre'de kayaktaymış ama ayağını kırdığı için dönmüş. Bir tek bizimkinin arkadaşı olan kızları biraz normaldi ama o da yazık tam yılbaşı günü bir kavşakta dur işaretini görmediği için kaza yaptı ve siniri bozuldu.

Kısacası o gece yılbaşında millet New Orleans sokaklarında çalgılı çengeli eğlenirken, orası da ABD'de böyle dışarıda sokakta içki içebileceğin nadir yerlerdendir bu arada. Onlar kakara kikiri eğlenirken biz herkesin birbirine böyle sürekli laf soktuğu aşırı lüks, aşırı pasif agresif bir ortamda kutlamıştık yılbaşını ve yemin ediyorum gecenin bir noktasında şöyle bir sahne yaşandı. Elimizde pahalı viskiler, ağzımızda prolarla erkekler bir köşede toplaşmışız. Bilmem kaç kat aşağıdaki şehrin ışıklarına tepeden bakıyoruz.

Sanki ben dolar milyarderiyim piramidin tepesindeyim. Ev sahibi eleman, muhasebeci New Orleans'ın emlak piyasası muhabbetini yapmaya başladı. Ama öncekinden tek farkı şu, sokağın sonundaki araziden falan değil de ucuza komple kapatılacak mahallelerden bahsediyordu. Tam da adamını bulmuş bunları söyleyecek.

Bu ufak maceramız da bitince ben bir kez daha normal hayatıma döndüm ve bu son buluşmamız olarak kaldı. Yıllar sonra Meryem bir Türkiye ziyareti yaptı. O bahaneyle biraz konuştuk, hal hatır sorduk, durumu gayet iyiydi. Dede sizleri ömür, hapishanedeki adamınsa gerçekten de babası çıkıp çıkmadığını halen bilmiyorum.

Evet flarsızlar, en az %90'ı doğru ve %100'ü efsane Noel hikayelerimizden ikincisinin sonuna geldik. Üçüncüyü Noel gecesine yetiştirmeyi deneyeceğim. Bizimkinin annesinin beni ne kadar erkenden yemek komasına sokacağına bağlı her şey. O arada bir Pundun'a gelip de arazi tapusu filan imzalamazsak iyi.

En geç pazar günü beraber oluruz tekrar. Hepinize çok teşekkürler. Özellikle de bu fırtınalı dönemde podcast'ı desteklemeye devam eden Patreon'culara en son zafer faydalı da kalmıştık. Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Alp Şimşek, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğan Can Bahan ve Duman Ayhuk.

Hepinize mutlu günler ve bol bol kafa sağlığı diliyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)