
3.318 kelime · ~17 dk okuma
Selam fularsızlar. Nasılsınız diye sormaya gerek olmadığı zamanlardan geçiyoruz yine. Sonradan dinleyecekler için söyleyeyim. Türk lirasının değeri bir seneden kısa bir süre içinde yarıya indi.
Sonra bir günde %10, %20 daha düştü. Sonraki gün %33 arttı. Sonra tekrar azaldı. Dün baktım Özbekistan Somuna, Honduras Lempirasına ve Nepal Rupisine, ismini bile bilmediğimiz bir sürü para birimi yani.
Ve son bir senedeki oynaklıkları %3-5 arası. Bizimkisinin oynaklığı artık shitcoin seviyesinde. Çünkü faiz yükseltmeden faiz yükseltmenin yollarını bulmanın başka bir sonucu yok. Aslında bir önceki bölümde bitirdiğimiz özgür irade serisinden ekonomik krizle ilgili bir seriye geçiş yapmam çok kolay olurdu.
Merkez Bankası'nın da faiz konusunda özgür bir iradesi yok diyerek mesela. Fakat bugün, geçenlerde Twitter üstünden yaptığım anketin sonuçlarına uyacağım ve geyik bir şeyler anlatacağım. %40 bunu istemişti. Hem podcast akışında hem de gündem akışında biraz soluklanma fırsatı verecek birkaç tane mini hikaye.
Noel bayramına kadar her gün bir tane. Bugünkü geyik hikayenin ilham kaynağı, hayatımda tek bir bölümünü dahi oturup izlemediğim How I Met Your Mother dizisi. Yani konumuz annenle nasıl tanıştım? Seneler öncesi ABD'deyim.
Couchsurfing isimli örgütün kıdemli bir üyesi olarak faaliyet gösteriyorum. Seyahat camiasına göbekten dalmışım. Couchsurfing hala devam ediyormuş gerçi ama o zamanlar hem yeterince popülerdi hem de Airbnb öncesiydi. Alternatifi yoktu yani.
Ve henüz kar amaçlı bir şirkete de dönüşmemişti. Bence tam ayarındaydı. Yeni bir ülkeye, yeni bir şehre gideceksiniz. Oradaki insanlara mesaj atıyorsunuz.
Siz de kalabilir miyim diye. Evet diyorlar. Ortada bir para değiş tokuşu yok. İsterseniz hediye getiriyorsunuz neyse artık.
Beraber de geziyorsunuz çoğu zaman. Sonra başka bir yere gidiyorsunuz. Mantık bu. Ben buna sağı solu ucuza gezebilmek için değil de bulunduğum yerde sosyal çevre edineyim diye girmiştim.
Zira bir yaştan sonra yeni insanlarla tanışmak kolay değil. Biraz çaba sarf etmen gerekiyor. Hele ki şehir değiştirip duruyorsan. Her şehirde orada yaşayan couchsurfingcilerin bir forumu vardı.
Çeşitli aktiviteler organize ediliyordu. Millet de tek başına veya misafirlerini alıp bunlara geliyordu. Tabi böyle ortamlara ilk giriş zor çünkü bir sürü insan birbirini hala hazırda tanıyor. Sen kek gibi yeni geliyorsun.
Ama Amerikalıların iyi yönü bu tip durumlarda seni hiç dışlamamaları. Gel aramıza katıl diyorlar, bakalım ismin neymiş, nerelisin, İtalya mı? Ooo ne güzel, biz bayılırız Barselona'ya. Böyle derler.
Bu yurt dışındayken de İtalyan numarası yapma geyiğini hiç anlamamışsındır. Yani kimsenin umurunda değil böyle kahrolsun Türkler isimli bir bara gitmediğin sürece gayet normal davranıyorlar. Neyse aralarına kaynak yaptıktan sonra havadan sudan muhabbet edilir. Eğer kafalar uyuşuyorsa ne âlâ.
Uyuşmuyorsa da ne denir? Tanıştığımıza çok çok memnun oldum, mutlaka görüşelim denir ve sonra kimse kimseye aramaz. Sıcaklık ve samimiyetsizliğin garip bir karışımı aslında. Şansına benim ilk katıldığım aktivitelerden biri öyle absürttü ki yeni bir grup insanla tanışmak için daha iyi bir fırsat olamazdı.
SantaCon veya Santarchy isimli bir organizasyon var. Bunun kökü aslında ta 1974'de gidiyor. Danimarkalı bir grup aktivist, Noel zamanı Ayyuka çıkan tüketim kültürünü protesto amacıyla Noel Baba kıyafetleri giyiyorlar. Sonra Kopenhag sokaklarında sanırım dev mağazalardan çaldıkları şeyleri yoldan geçenlere hediye olarak dağıtıyorlar.
Tek seferlik bir protesto böyle. Ama tam 20 sene sonra San Francisco'da benzer bir organizasyon tekrarlanıyor ve ertesi sene ABD'nin diğer şehirlerine yayılmaya başlıyor. Yalnız çoğu konuda olduğu gibi yeni kopyalar orijinalinden epey uzaklaşmış simulakralar oluyorlar. Zira o protesto kimliği hızla kaybolmuş ve işneye dönüşmüş bir sürü Noel Baba kıyafetli insanın bardan bara atlayarak kafa bulmasına ve etrafa işemesine.
Tabi bu şekilde de çok popüler oluyor. Hatta en son geçenki New York buluşmasına 30 bin kişi katılmış tahminen. Şimdi bu insanlar Amazon'dan kostümlerini sipariş ediyorlar. O gün barlara tıkabasa doluşuyorlar, yiyip içiyorlar.
Bu şekilde tüketim kültürü çarkını döndürmeye devam ediyorlar. Yani bu simülakra biraz ilginç. Orijinalini unutturan değil de ona doğrudan ihanet eden kopyalar bunlar. İşte tam o sıralarda Couchsurfing forumlarında bu SantaCon fikriyle yeni tanıştım ben.
Hoşuma gitti, hemen de atladım. Bir meydanda toplanmış yaklaşık 200 kadar Noel babaydık. Bazıları çıkıntılık edip rengeyi olarak, elf olarak gelmiş gerçi. Onlara hizipçilik soruşturması açıldı sonradan.
Ama herkes neşeli grubun kalanının gelmesini bekliyor. Yoldan geçenler de durup fotoğraf çektiriyorlar. Kakara kikire. Derken karşıdan bir grup marş söyleyerek yaklaşmaya başladı.
Ama bunların üstünde Noel Baba kıyafeti yok, başka bir şey var. Hepsi sarı sarı bir şeyler giymiş, uzaktan tam anlaşılmıyor. Yeterince yaklaştıklarında gördük ki muz kostümü giymişler. Yaklaşık 30-40 tane muz karşımıza dizilip savaş naraları atmaya başladı ve sonra köpük ve balondan yapılma silahlarla saldırıya geçtiler.
Sloganları bile var. ''Banana the real, Santa is fake.'' Meğer bunlar birkaç sene önce başlamışlar. SantaCon'u fazla ana akım buluyorlar, onu basmak için oluşturulmuş daha da alternatif bir grup.
Aramızda da önceki seneden savaş tecrübesi bulunan bir Noel General var. Hemen bir savunma hattı organize etti. Kanatları da rengeyklerini yerleştirdi, yanlardan düşmanı sarsınlar diye. Öyle savaşa başladık.
Bir hayal edin bakın, şehir merkezindeyiz. Ne olduğuna anlam veremeyen bir sürü insanın ve ne yapacağını da bilemeyen bir sürü polisin bakışları önünde, bir grup muz ile daha da büyük bir grup Noel Baba arasında numaradan bir meydan savaşı yaşanıyor. Muzlar bir süre sonra geri çekilme emri aldılar. Gerilla taktikleriyle şehrin içine doğru kaçtılar.
İlk Noel Baba zaferine tanıklık etmiş olduk. Çok geçmeden bu zafer sarhoşluğumuza gerçek sarhoşluk da ekledik ve sonunda bir karaoke barını tamamen istila ettik. Bu karaoke de Doğu Asya'da bir milli spor. O yüzden gruptaki Filipinli ve Koreliler ipleri eline aldılar.
Ben sadece o ortamlarda Sweet Child O Mine söylemesini biliyorum. Bunların hafızalarında ise en az 1500'er şarkı var. Öyle bir repertuar. O hengame içinde gruptaki birkaç kişiyle aynı mahallede yaşadığımızı öğrendim ben.
Bunun üstüne de gecenin sonunda onları bizim eve davet ettim. Ev arkadaşlarımdan bir tanesinin ertesi güne toplantısı varmış meğer. Erken yatmış. Benim haberim yoktu.
Gürültüye uyandı. Ne oluyor ya diye pijamasıyla arka bahçeye çıktı. Gördüğü manzara şu. Bir grup Noel Baba, evet hala kostümlerimizi çıkarmamışız bu arada.
Ateş yakmışlar, etrafında sosis kızartıyorlar ve nargiyle içiyorlar. Kostüm yüzünden arkadaş beni de tanıyamıyor durduğu yerden. Ne yapacağını bilemedi. Yani kimse uyandığında, arka bahçesinde böyle bir tabloyla karşılaşınca ne yapacağını önceden bilemez zaten.
Ama annenle böyle tanışmadık. O günkü grubun içinde değildi. O günkü grup daha ziyade benim yeni sosyal çevremin çekirdeği oldu. Kısa bir süre sonra bu Couchsurfing camiasında uzun zamandır aktif olan bir ev arkadaşım da oldu.
O yüzden şehre gelen her ziyaretçinin aramalarında en üstlerde bizim ev çıkıyor. Herkes bizimle kalmak istiyor. Genelde de kalabalık grupları ağırlıyoruz. Müzik gruplarını mesela.
Bizim ev sahipliğimiz karşılığında da bize mini konserler veriyorlar. Her gün işe gidiyorum normal bir insan gibi. Akşam dönüşte de evde cümbüş var. Hatta bir akşam eve geldiğimde evdeki kalabalık verandaya taşmış.
Kapıdan beni almadılar ev dolu diye. Hem de o gece bizde kalacak olan misafirlerden biri diyor bunu. Yeni gelmiş, tanışmamışız ama ben resminden hatırladım. Dedim seni ağırlayacak ev sahibi benim.
O sayede girdim. Velhasıl bu dönemlerde ben de o çevre içinde aktif oldum. Haftalık bir buluşma organize ediyorum, herkese açık. Bir defasında tanımadığım biri önceden mesaj attı, haber verdi.
Arkadaşıyla birlikte geleceğini ve ona bir doğum günü sürprizi yapmak istediğini söyledi. Hay hay, gelin. Bardakileri ayarladık, ışıkları söndürdük, müşterilerle birlikte şarkıları söyleyip kutladık doğum gününü. Güzel bir jest oldu ama biraz garip de aynı zamanda.
Yani kimseyi tanımadığın bir yere gidiyorsun, bir kişi hariç ve düz nelerce kişi sana iyi ki doğdun diyor. Neyse evde kös kös oturmaktan iyidir. İşte annen doğum günü çocuğuna bu jesti yapan arkadaşıydı. O da şehirde yeni olduğu için kendi çevresi yok, benim kouchsurfing organizasyonunu görünce fırsat bu fırsat demiş.
Pek de konuşmadık o gün ama sonradan anlattığına göre onu o gece şöyle etkilemişim. Şimdi ev sahibi olduğum için herkesin iyi vakit geçirmesini istiyorum. Kaynaşmakta zorlanan varsa yanına gidip konuşuyorum. Doğum günü geyiği yapmak için de bunların yanına geldim ama tam yanlarında dünyanın en sıkıcı insana oturmuş ismini de hala hatırlıyorum, Noah.
Nuh deyince aklıma peygamberden önce bu adam geliyor. Sıkıcılığıyla beni traumatize etti. Ama onunla bile ilgilenip ortak muhabbete dahil etmeye çalıştım. Bu da çok etkileyici olmuş.
Sıkıcı insanlarla sıkıcı muhabbetler yaparak kız tavlayan dünyadaki ilk kişi olabilirim. Gel zaman git zaman bu tip buluşmalarda daha çok görüştük, daha çok konuştuk. Sonra günün birinde mesaj attı. Bu sefer kendi doğum günü varmış.
Bir kampa gitmeyi öneriyor. Kalabalık değil ama tanıdığı birkaç kişiyi çağırmış sadece. Kamp yeri güzel bu arada. Ne zamandır gitmek istiyorum zaten.
Ama o sıralarda benim bir kız arkadaşım var. Onunla da gelmeyi istemedim. Zaten ayrılmayı düşünüyordum. Gerçi o da kral bir kızdı.
Bir keresinde işe haber vermeden beraber Kanada'ya gitmiştik. Benim için büyük riskti çünkü işte bir sıkıntı olsa gece vakti atlayıp gelmesi gereken kişi bendim. Bir hafta boyunca arabayla herhalde 3 bin kilometre yol yapmışızdır. Neredeyse hepsini de o kullandı.
Ben yan koltukta bilgisayarda çalışırken, bizim patronlara çaktırmamaya çalışırken başka bir ülkede olduğumu. O yüzden sonsuza kadar hayır duası ediyorum ona. Velhasıl bir şekilde ben kamp ortamına tek başıma geldim. Yalnız doğum günü grubundan kimse yok.
Sadece bizimkisi ve ilk tanıştığımız gün yanında olan o arkadaşı var. Diğer çağırdığı bir çift yolda kaza yapmış. Ciddi değil ama gelmelerini engelleyecek kadar ciddi. Bir diğerinin de kedisi ölmüş.
Böyle çeşitli bahaneler. Kısacası bizim dışımızda herkesin başında aksilikler almış. O yüzden biraz garip bir durum var ama ortam çok güzel. Okyanus kıyısında bir eyalet parkı.
Sahil üstünde çadır kuruyorsun. Tüm park içinde de vahşi atlar koşturuyor. Tek kötü yana at sinekleri. Onlar olmazsa çok güzel ama ortalıkta dolanıyorlarsa ısırıkları baya can yakıyor.
Üçümüz güneşi batırdık, mangalımızı yaptık. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızları izledik. Diğer kız biraz erkenden sızıp kaldı. Biraz da şişmanca biriydi.
Tüm çadırı kaplamış. Biz biraz daha muhabbet ettik. Ondan sonra tıkış tepiş benim çadıra sığdık. Şimdi bizimkinin o an kafasında neler dönüyor?
Böyle 150 teraflop hızında işlemler dönüyor. İşte benim olayım nedir? Kız arkadaşım varken burada ne yapıyorum? Kendi çadırına mı dönmesi lazım?
Niye geldik buralara? İnşallah çadıra at sineği girmemiştir vs. vs. O bunları hesaplarken benim beynimin içi bomboş.
Cebimden bir çift kulaklık çıkardım, kulağıma tıkıştırdım. Dedim ki horlarsan beni uyandırırsın. Hadi iyi geceler. Kıçımı dönüp yattım.
Bu podcast işi batarsa zaten bir kurs açarım, böyle teknikleri anlatırım. Yorgunluğunuzu boşa harcamayın, onu bir erdeme dönüştürün. Bir sürü insan bu ayarda saçmalıkları anlatıp para kazanıyor, inanamıyorum zaten. Ertesi gün uyandığımızda bunun arkadaşı tası tarağı toplayıp gitmiş.
Herhalde çadır durumuna baktı, bir çıkarım yaptı, ayak bağı olmak istemedi. Biz de bütün gün oturduk kumdan kale yaptık, atlarla birlikte kişneye kişneye koşturduk ve dönüşte hayatımda gördüğüm en özel şeylerden birine tanıklık ettik. İki yanında kapkaranlık tarlalar olan bir yoldan geçiyoruz, ay ışığı dahi yok. Bir noktada yolun ortasında durup farları kapattım çünkü durmadan yanıp sönen belki binlerce ateş böceğinin ortasındaydık.
Herhalde bazılarınız bunu sık sık tecrübe edecek kadar şanslıdır. Ama ben o ana kadar sadece tek tük ateş böceği görmüştüm. İlk defa böyle bir gösteriye tanıklık ediyordum. Bir daha da bir benzerini görmedim zaten.
Şansına başka hiçbir arabanın geçmemesi de o anı daha da büyülü yapmıştı. Bize özel bir şov gibi. Zaten düşünüyorum böyle lüksler yetiyor aslında. Yani insanın temel ihtiyaçlarını giderebilmesi lazım.
Gelecek kaygısından kafayı yememesi lazım. Bunlar şart. Bunlar ötesindeki her şey birer lüks ve bu lükslerin pahalı olmasına gerek yok. İşte bir sahil, yıldızlı bir gökyüzü, bir dağ manzarası veya bir grup ateş böceği, bunlar yetiyor.
Daha da fazlasını işleyemiyorsun zaten. Biz şimdi gerçek hayatı dönerken haftaya pazar günü bir başka parkta hiking için anlaştık. Bizim tarzımız da bu böyle. Ben seni yemeğe çıkarayım, kluba gidelim, öyle şeyler yok da parktan parka gidiyoruz.
Ben de o zamana kadar kız arkadaşımdan ayrılmış olmaya karar verdim. Yine erdemli hareket. Tabii her zamanki tembelliğimle o iş son dakikaya kaldı. Cumartesi akşamına yani.
Ama cumartesi akşamları bir ilişki bitirmek için bayağı yanlış bir zaman. Pazartesi sabah 6'da bir ilişkiye başlamak kadar yanlış bir zaman. Zira haftalar öncesinden grupça ayarladığımız kız arkadaşım da heyecanla beklediği bir programımız varmış. Bir gemi turu, çok da özel bir şey değil yani sonuçta İstanbul Boğazı yok ortada.
Ama o aralar sanırım herhangi bir programı iptal etmek psikolojik olarak çok zordu. Çünkü grupon çılgınlığı vardı. Türkiye'ye de grupanya ismiyle geldi sanırım bu. Herkes deli gibi toplu aktivite indirimi kovalıyor.
Alınca da kullanmak zorunda hissediyorsun kendini. Yani bu SantaCon aracılığıyla tanıştığım grupla tüketim kültürünün esiri olmaya devam ediyoruz. Tek fark buradaki tükettiğimiz şeyin bir materyalden ziyade tecrübe olması. Sürekli tecrübe satın alıyorsun.
Ben mesela sırf aşırı indirimli diye bir an boş bulunup eve de biraz uzakta olan bir Kore hamamına 20 girişlik pas almıştım. Ya en fazla 1-2 kez gideceğin yer 20 giriş ne? Sonra yanmasın diye her hafta Kore hamamına gitmeye başladım. O ortam da bir acayip.
Bir kez girince sana mahkum kıyafeti gibi turuncu bir şey veriyorlar. Kadın erkek aynı şeyi giyiyorsun ortak alanlarda. Hamam kısımları ise ayrı ve çıplak olmak zorundasın. Yani biletim yanmasın diye her hafta bir dolu çıplak Koreli ile takılıyorum.
Batık maliyet hatasını her hafta yeniden yaşıyorum. Üstelik bir kere girdin mi de 24 saat kalabiliyorsun. Sürekli açık zaten. Uyku odası var, toplantı odası bile var.
Ve ben bundan da istifade ediyorum. Bazen geceyi orada geçiriyorum. Sabah da iş toplantısına oradan katılıyorum. Üstümde mahkum turuncusu kıyafetle.
Geçen yüzyılın dönem filmlerinde esrar evleri resmediler ya. Milletin günlerce kendinden geçip zamanı unuttuğu yerler. Burası da öyle ama esrar yerine hamam var. Grup 10 böyle bir belaydı işte.
Halen de devam ediyor. Şimdi baktım. Ama millet akıllanmıştır artık umarım. Bizim arkadaşlar bunun benzerini bir gemi turu için yaptılar dediğim gibi.
Dünya kadar bilet almışlar ve nedense aşırı ısrarcılar. Bir sürprizleri olduğunu söylüyorlar. Reddedemedik. Şimdi onun öncesinde de ayrılamam.
Ne yapalım? Doluştuk gemiye. Ben hala ama saat hesabı yapıyorum. Ya işte tur biterken bir fırsatını bulur, konuşuruz, ayrılırız.
Ben vakitlice eve giderim. Sabah da erken uyanırım. Sözleştiğimiz saatte buluşuruz. Zaten her yere sürekli geç kalıyorum.
Bu sefer geç kalmayacağım ama kesin söz vermişim. O yüzden bunları düşünüyorum. Ama tabii insanların planları tanrılar gülsün diye vardır değil mi? Önce turu düzenleyenler bizi gemiye sığdıramadılar.
Bir sonraki turu alalım dediler. O da gün batımı turu aslında bizim için daha iyi. Ama mağduriyetimizi gidermek için Amerikan tarzı herkese de bedava içki önerdiler. Zaten grupon yamyamı psikolojisindeyiz.
İçki hakkımızda olunca ona da abandık. Bir süre sonra ortam şu oldu, güvertedeyiz. Püfür püfür esiyor, harika bir gün batımı var. Kafamız güzel ve bir noktada aktiviteyi organize eden o ısrarcı arkadaşlar evleneceklerini duyurdular.
Sürprizleri buymuş. Herkes birbirine sarılıyor, öpüşüyor. Çekim kuvveti maksimum. Bu şartlar altında benim birini köşeye çekip de ayrılmama imkan yok.
Öyle bir ikna kabiliyeti ve konuşma gücü yok dünyada yani. Zaten akşam böyle başladı, böyle de devam etti. Ortamdaki couchsurfingcilerden birinin misafirleri sayesinde bir Rus mafyası barına gittik. Yani para aklama yeri olduğu çok belli çünkü her şeyin fiyatı yüksek ama ortamda ödeme yapan yok.
Herkes her şeyi bedavaya alıyor. Misafirlerin bize her ısmarladığı şatla birlikte erkenden eve dönme hayallerim biraz daha zorlaşıyor. Zaten bu Rusların ısrarcılığı da bir acayip. Yani adamlar evlerini, barklarını senin üstüne de yapabilirler.
Seni tekme tokat dövebilirlerdi. öyle sınırda gezen bir samimiyet çeşitleri var. Tamamlayamıyorsun durumu. Velhasıl kelam biz eve baya geç döndük, beraber döndük.
Ertesi sabah her şey normal hayatın 10 kat hızlandırılmış hali gibi oldu. Benim çaktırmadan kurduğum alarmla uyandık pazar pazar. Ay unutmuşum kapamayı dedim. Sonra da dünyanın en hızlı ve en provize ayrılma konuşmasını yaptım.
Kendi hafızamdaki versiyonu çok güzel, karizmatik bir nutuk şeklinde. İlişkimizden başlayıp dış mihraklara karşı mücadelemize, 5 yıllık kalkınma planımıza değindim diye hatırlıyorum. Gerçek hayattaki versiyonunda muhtemelen bolca eveleyip gevelemişimdir. Ama kızda da sıfır drama var.
Benim için kötü bir pazar olacak dedi, o kadar. Dünya stoğacılık şampiyonuydu sanırım yani, inanılmaz bir meziyet. Onu metro istasyonuna bıraktım, apar topar el salladım. Sonra daha ben el sallarken bir yandan anneni aradım.
Allecele dert anlatıyorum. Geç kalmadım merak etme. GPS yalan söylüyor. 5 dakikaya oradayım.
Bunları derken de ağır çekimde yanımdaki aracın sürücüsüyle göz göze geldim. O sürücü bir düğmeye bastı ve gözümde sıçtın mavisi denen o mükemmel renk çakmaya başladı. Polismiş. Bir güzel cezamı yedim.
Elimde cep telefonuyla trafikte olduğum için. Arabada bluetooth vardı da biz mi kullanmadık? Yani camları bile manuel açılıyordu emeklerin. Velhasıl ceza beni iyice geciktirdi, iyice strese soktu.
Ama yine de buluştuk, parkımıza gittik, orada el ele yürüdük, kanolara bindik. Kano bu arada önemli bir test, bir karakter uyum testi. Karşındaki çok kontrol manyağı mı? Yahut her şeyi senden bekleyen bir tembel mi?
İşler ters gidince strese biniyor mu? Bunların hepsini görüyorsun orada. Kano testi yapmadan ciddi bir şeylere başlamayın derim. Biz sonra akşam eve geldik.
Önceden de ev arkadaşlarına mesaj atmışım. Evi boşaltın, etrafında beş blok çapında bir kordon oluşturun diye. Romantik bir ortam var, bir güzel yemek yaptım. Sonra dedim ki, şömineyi yakalım, benim projektörde güzel bir film izleyelim.
İkimiz de eski filmleri seviyoruz, bir tane klasik patlatırız. Yani gayet yeterli değil mi? Açık havada sporumuzu yapmışız. Şimdi de yemek, şarap, şömine, film kombosu artık daha ne olsun?
Ama işte ben bunlarla tatmin olmadım. Hani cimnastikte tam puanı garantilemiş biri var mesela ama illa son saniyeye bir şey daha sıkıştıracak ve o sırada ayağı burkuluyor, yarışmadan çekiliyor. Benim durum da biraz öyle oldu. Araya sıkıştırmaya çalıştığım şey de projektörde film izleme konusunda çığır açacak dahiyane bir fikir.
Kanepede oturacağımıza kanepede yan yana uzanalım, filmi de tavana yansıtalım. Böyle yapınca ne yazık ki bir kere yemeği yiyemedik doğru düzgün. Kucağımızda tabaklar sağa sola döküyoruz. Ben şarabımı da döktüm.
Güzel başlangıç, tamam. Birkaç dakikaya kalmadı. Projektör başımızın hemen ötesinde. Kafamızı aşırı ısıtmaya başladı.
Onu da ittireyim derken yere düşürdüm. Kırıldı. Bozuntuya vermeyip durumumuza gülüyoruz ama benim içimdeki muhasebeci o sırada kan ağlıyor. Zaten 100 dolar polise vermişiz.
Kanepedeki şarap lekesini ev arkadaşlarına açıklamam lazım. Projektörün ampulü de herhalde 150 dolardır en az. Böyle giderse ben gecenin sonunda iflas edeceğim. Sonra altın vuruş şömineden geldi çok geçmeden.
Sanırım geçen kıştan beri ilk kullanan bizdik. Yakmayı becermişim ama dumanın yarısı içeri doluyormuş. Temizliği iyi yapılmadığından herhalde. Şömine deyince böyle insanın gözünde elit bir ortam canlanıyor ama kirli baca işte yani %95'i onun.
O duman yavaş yavaş odaya doluyor. Yere düşmüş olan projektör de hala çalışmaya devam ediyor onun ampulü. Onun ışığında o duman ağır ağır dans ediyor. Kalktım, pencereleri açıyorum.
O sırada duman alarmı da çalmaya başladı. Bir panikle bunu söndürmeye koşturdum. Pilini çıkarayım da sussun. Ama dedektörün nerede olduğunu bile bilmediğimi fark ettim yani.
Daha önce hiç çalmamış. Kafası kopmuş tavuk gibi dolanıyorum. Tabii o sırada komşular da geldi. Evin bodrum katı ayrı bir daire.
Orada kalan çift yukarı çıktı yangın mı var diye. Köpekleri de yanlarında, o da alem sesini havlayıp duruyor. Evdeki kaos kat sayısı giderek artıyor yani. Ben de o sırada göz ucuyla anneni görüyorum.
Elindeki su bitmiş, şimdi şöminedeki odunlara şarap şişesini boşaltıyor söndürmek için. Şimdiki muhasebeci o sırada gözlerini fal taşı gibi açmış. Nur lan ne yapıyorsun derken o durumu anladı, beni rahatlattı. Dedi ki merak etme, pahalı olan şarap değil bu.
Ucuzunu aldım masadan, tuğbak çak, onu döküyorum. Yangın söndürürken doğru şarabı kullanmasını bilen bir kadın. Çok önemli bir meziyet. İşte annenle böyle tanıştık.
İlk buluşmamızı da böyle geçirdik. Tabii sonraki günlerde daha olaysız vakit geçirebilmeyi başardık. Ta ki birkaç ay sonra Avrupa'da üç haftalık bir seyahat rotası çizene kadar. Orada arabayı kiralarken ehliyetimin süresinin geçmiş olduğunu fark ettik.
Ama ajente fark etmedi. Çünkü Amerikalıların tarih atarken önce ayı sonra günü yazdıklarını unutmuş olmalılar. Ben öyle düşündüm. Acaba polisler de böyle düşünür mü diye birbirimize baktık bir an ve ben Avrupa'da o ana kadar hiç araba kullanmamış olan ben gayet yersiz olan özgüvenimle, ya buralarda çevirme olmaz dedim.
Arabayı aldık ve üç haftalık kumarımıza başladık. Daha ilk durağımız olan Krakov yolunda da çevirmeye takıldık bu arada. Ama o başka bir hikayenin konusu olsun. Bugünlük yeter.
Umarım kafanız biraz dağılmıştır. Noel tatiline kadar her gün bir hikayeye devam. En az %90 oranda gerçeklik garantisi var hikayelerimizde. Piyasada saflık derecesi bu kadar yüksek mal bulamazsınız bakın.
Bunun için de Walter White'a ve tüm patronlarımıza teşekkürler. Söz verdiğim patronlardan yaklaşık 20 tanesinin ismini okuyacağım bugün. Mert İnal, Zerrin E, Uğur Aladinler. Kahve içinde çok teşekkürler Uğur, güzel muhabbet ettik.
Atlas Pera, Alper Turgut, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Emine Küçükbenli, Bora Demiralan. Ömür Uluaşk, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Önercan Yıldız, Semih Kavaklıoğlu, Ahmet, Eyüp Yavuz, Aras Erekul, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Bülent Boyacı ve Zafer Faydalı. Hepinize çok teşekkür ediyorum ve bugünlerde bol bol akıl sağlığı diliyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.