Podcast

Özgür İrade 10 (Büyük Final): Suç ve Ceza

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Seri finali. Ahlak ile özgürlük arasındaki ilişki hakkında.

***



Bölümler:


(00:05) Tümör ve Pedofii

(05:20) Doğrudan tecrübe vs argüman

(06:00) Temel Yükleme Hatası

(06:30) Frankfurt Durumları

(08:25) "Contra-Causal" irade

(10:50) Aralıklı irade (SFA kavramına dönüş)

(12:45) Motivasyon

(13:40) Şizofrenojenik Anne

(14:55) Nefretin zararı ve faydası

(17:10) "Against Empathy" (Paul Bloom)

(19:05) İdamlık mahkumlar

(22:05) Stresle yetişenlerin strateji yeteneği

(23:00) 25 yaşın önemi

(25:00) "Adalet, hakimin kahvaltıda ne yemiş olduğudur." (Şartlı tahliye analizi)


(26:15) Sokrates'ın Savunması ve limbik sistem

(29:40) Society of Mind

(30:10) İrade neden evrildi?

(32:55) Özgürlüğe iman ve etik (Araştırma)

(34:45) Özgür İrade illüzyonu illüzyonu. (Podcast: Final Thoughts on Free Will)

(36:20) Kendi fikirlerim

(41:40) TL,DR: George Michael





Kaynaklar:


Freedom From Free Will

Why Contra-Causal Free Will is not an option

Is Society Accepting that Free Will Is an Illusion?

The fall of the schizophrenogenic mother

Damaged Brains and the Death Penalty

Justice is served, but more so after lunch

The Value of Believing in Free Will: Encouraging a Belief in Determinism Increases Cheating


Final Thoughts on Free Will (Sam Harris)

Robert Sapolsky: Justice and morality in the absence of free will

Robert Sapolsky: Behavioral Genetics









Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.810 kelime · ~29 dk okuma

İki tane rahatsız edici ama kısa hikayeyle başlayayım bugün. İlkini geçenlerde okumuşsunuzdur. Türkiye'de kayıp bir kız vakası vardı. 3 yaşındaki kızın bedeni bulununca dedesini tutukladılar cinayet ve tecavüz şüphesiyle.

Sonrasındaki DNA testi gösterdi ki aslında çocuk da adamın öz kızıymış. Tıpkı çocuğun ablası gibi. Senelerce geliniyle birlikte olmuş yahut belki ona da tecavüz etmiş artık yayın yasağı geldiği için ayrıntılar bilinmiyor. Fakat o ayrıntıları da beklemeye pek sabrı yoktu zaten kimsenin.

Olay anında gündem oldu, bolca küfür ettik. Tamam, şimdi ABD'ye gidelim, 2000 senesine. Kırk yaşlarında bir adam düşünün. Mutlu bir evliliği var.

Transkriptin tamamını oku

İkinci karısı ve üvey kızıyla beraber yaşıyorlar. Fiziken sağlıklı, eğitimli, master derecesi bulunuyor. Bir okulda öğretmenlik yapıyor. Yıllardır böyle yaşayıp giderken yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başlıyor.

Önce genel ev ziyaretlerine başlıyor. İş daha sonra biraz daha büyüyor. Eskiden beri süre gelen porno alışkanlığı kısa bir süre içinde saplantıya ve dev bir koleksiyona dönüşüyor. Esas sorun ise artık içeriğin pedofiliye kaymış olması.

Çok geçmeden daha ergenliğe girmemiş olan o üvey kızına sarkmaya başlıyor. Kız neyse ki annesine şikayet ediyor, adam evden kovuluyor ve davalık oluyorlar. Hakim tabii adamı haksız buluyor ama sabıkasız olduğu için ve henüz ciddi bir suç işlememiş olduğu için tedavi programı öneriyor. Ama eğer programı tamamlamazsa otomatikman hapis.

Adam bu şartları anlıyor, programa da gidiyor gitmesine ama çalışanları ve diğer hastalara sarkıntılık edince oradan da kovuluyor. Hapse gireceği artık kesin. Özgürlüğünün son gününde ağır baş ağrısı şikayetiyle acile kaldırılıyor. Orada da doktorlara intihar etmeyi düşündüğünü anlatınca onu psikiyatrik denetim altına alıyorlar.

Peki orada ne yapıyor dersiniz? Hemşirelere sarkıyor, para teklif ediyor seks için. Durmuyor yani bir türlü. Fakat bu sefer iş azgınlıkla sınırlı kalmıyor.

Altına işemeye de başlıyor adam. Çeşitli tikler geliştiriyor. Bunlar şüphelenen doktorlar tarama sonuçlarında golf topu büyüklüğünde bir beyin tümörü görüyorlar. Bu arada evrensel tümör ölçüm sistemini biliyoruz değil mi?

Toplu iğne ucu diye başlıyor. Bozuk para, golf topu, yumurta, yumruk. Böyle gidiyor. Tümör ameliyatla alındıktan sonra ne oluyor?

Adam eski haline dönüyor. Ne işemeler kalıyor, ne pedofili, ne porno bağımlılığı. Değişimi o kadar ikna edici ki kovulduğu eve bile geri kabul ediliyor eşi tarafından. Şimdi siz bu noktada ne düşünürsünüz?

Belki de esas hali hep bu tacizci sapık haliydi diyebilirsiniz. Yıllardır yakalanmamıştı, sonra bir noktada özgüveni çok coştuğu için yakalandı. Bu ameliyat işi de iyi bir tesadüf oldu. Ahlaksızlığının sorumluluğunu yıkabileceği bir kamuflaj oldu.

Evet, bu makul bir açıklama. Bir tümör tesadüf olabilir. Peki ya iki tümör? Nitekim adamın sapkın arzuları bir süre sonra geri dönüyor baş ağrıları eşliğinde.

O da korkup tekrar hastaneye gidiyor ve aynı yerde yeni bir tümör bulunuyor. Ve ameliyat sonrası yine davranışları normale dönüyor. İsmini bilmediğim bu adam son bölümde bahsettiğimiz o Phineas Gage kadar olmasa da yine de epey ünlü bir vaka. Konferanslarda anlatıldı, oradan da popüler bilim yayınları aracılığıyla genel kültüre yayıldı.

Pedofili gibi karmaşık bir davranış ile tümör gibi gayet basit, somut, fiziksel bir cesim arasındaki bilinen ilk direk ilişki. Bu hikayeleri ben tabii bilerek seçtim. Pedofili çünkü herhalde en az tahammül edebildiğimiz kişisel suç. Rahatsız ediyor konuşması bile.

Fakat iki hikayeye aynı tepki vermiyorsunuzdur diye düşünüyorum. İkincisinde hem yasalar adamı aklıyor, hem eşi ve üvey kızı onu affediyor, hem de olaya dışarıdan bakan bizler kişiyi değil de dış bir etmen olarak gördüğümüz tümörü sorumlu tutuyoruz. Aynı tümör aynı noktada bizde de çıksaydı ve türlü arzularımızı baskılayan devrelerimizi bozsaydı biz de saçma sapan davranacaktık. İlk hikayede ise suçu atacak bir dış etmen yok.

En azından bildiğimiz kadarıyla. Ama kritik soru şu. Sizce iki durum arasındaki fark önümüzdeki 20-30 sene boyunca şimdiki kadar keskin kalacak mı? Tümörün sebep olduğu değişimin bir benzeri belki ilk zannının beyninde kendiliğinden oluşmuştu.

Yaşlılık, genetik, çevre neyse artık. Belki gelecekte, yakın gelecekte hem de anlayacağız ki tam da o tümör senaryosundakine eşit bir kontrol eksikliği çekiyordu bu adamda. Bu ihtimal olayın kendisi kadar rahatsız edici çünkü sadece bu olaydaki tutumumuzu değil, tüm ceza anlayışımızı tehdit ediyor. Hadi diyelim adamı her halükarda cezalandırdık.

Bu ceza beraberinde duyduğumuz o nefret duygusunu tehdit ediyor. Eğer bu kişi bile nefreti hak etmeyecekse kim edecek ya? Yahut tersten bakarsak şöyle sorabiliriz. Olumlu davranışlarımız için gerçekten de bir övgü hak ediyor muyuz?

Evet flarsızlar, bu sorular eşliğinde bugün özgür irade serisini nihayet bitiriyoruz. Sizin işiniz kolay olacak, arkanıza yaslanıp dinleyeceksiniz. Zor bir kavram yok. Ama benim işim birazcık karışık.

Şu ana kadar özgür iradenin gerçekten de var olup olmadığıyla ilgileniyorduk. Bugün hem bu argümanları toparlamaya çalışacağım, hem de özgürlüğe inancın pratikteki fayda zarar muhasebesini yapacağız. Çoğu insan çoğu zaman özgür olduğuna inanıyor değil mi? Buna inanıyoruz çünkü bunu doğrudan hissediyoruz.

Özgür irade karşıtı argümanlar ise eh işte adı üstünde birer argüman ve doğal olarak da doğrudan tecrübe ettiğiniz bir his ile mantığınızın değerlendirdiği bir argümanı yarıştırırsanız hangisinin galip geleceği bellidir. Bu özgürlük hissi ahlak ve hukuk anlayışımızın da temeli. Cezayı seçim şansı olanlara veriyoruz. Gayet basit değil mi?

Ama daha yolun başında şöyle ilginç bir çelişki karşımıza çıkıyor. İnsanlar kendi iradelerinin başkalarınınkine nazaran daha özgür olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla ahlaken daha sorumlu olmalılar yaptıklarından. Bu ikisi çünkü paralel gidiyor.

Öte yandan 60'lardan beri bilinen bu temel yükleme hatasını hatırlarsanız o bize ne diyor? Başkalarının yanlış davranışlarını yargılarken çevresel ve durumsal etkileri göz ardı ediyoruz. O davranışları doğrudan karakterlerine yoruyoruz. Kendi yanlışlarımızın sebebi biz değiliz.

O duruma has faktörler. Yani bize kalsa aynı anda hem daha özgürüz hem de daha az sorumluyuz yaptıklarımızdan. İkinci bir konu da basit gözüken bu deminki varsayımımızı birazcık sorgulayınca ortaya çıkıyor. Ahlaki sorumluluk gerçekten de bir seçim şansı gerektiriyor mu?

Filosof Harry Frankford bunu sormuş ve kendi ismini verdiği bir dizi örnekte bu ikisi arasındaki ilişkiyi koparmaya çalışmış. Diyelim Bill Gates geceleri Noel Baba gibi böyle bacadan giriyor, kafamıza çipleri takıp gidiyor. Bu çipler normalde bir şey yapmıyorlar. Sadece seçim vakti geldiğinde muhalefete oy verecek olursam anında beyin aktivitesinden bunu anlıyor ve beni engelliyor.

Ama eğer zaten iktidara oy vereceksem, zaten onu planlıyorsam hiç aktive olmuyorlar. Frankfurt diyor ki, bakın aslında alternatifi seçme şansımız hiç yoktu. Dolayısıyla klasik tanıma göre özgür irademiz yok bu senaryoda ama yine de iktidara oy vermeyi seçenleri ahlaken sorumlu tutuyoruz. O yüzden de diyor, bu sorumluluk özgürlük gerektirmiyor.

Şimdi bence bu Frankfurt senaryoları benim niçin modern felsefeye çok sabredemediğimi açıklıyorlar birazcık. Çok ünlüler çünkü. Yani bu konu hakkında okuma yapınca herkes bahsediyor. Ve bence anlamsızlar yani bu kadar da yaygın bir şekilde tartışılmayı hak etmiyorlar.

Bakın bu senaryodaki kişiler oy verme eyleminde özgür değiller ama oy verme kararında özgürler halen. Muhalefete gidip oy verme kararına başlamak dahi mümkün olmasaydı yani o karar süreci bile başlamasaydı O zaman zaten oy vermeye giden mutfak robotundan farkımız olmayacaktı. Yani sen engellenmiş eylemin için değil, başladığın karar süreci için ahlaken sorumlu tutuluyorsun. Bunun pratik bir örneğini de düşünelim.

Bir hırsızlık planlıyorum mesela. Henüz planımın başlarındayım ama planı tamamlayıp o suçu gerçekleştirme imkanım hiç olmayacak çünkü polis beni başından beri takip ediyordu ve beni engelleyecek. Bu durumda dahi alıp beni hapse atacaklar. Sırf planı yapmış olmam, hatta plana başlamış olmam belli bir suç için yeterli.

Belki ben bir şeyler kaçırıyorum, şu halimle ama bu senaryoların neden önemli olduklarına anlam veremedim. Şimdi bunları bir kenara bırakalım. Bir an için gerçek bir özgürlük sahibi olduğunuzu hayal edin. Dış etkiler ne olursa olsun içinizde bir yerlerde bağımsız bir davranış üreten bir kaynak, bir merkez var.

Bu fiziksel olur, ruh gibi metafiziksel olur, fark etmez. Böyle bir özgürlük ön yargılarınızın tam tersine aslında ahlaki kurallarını işlemediği bir dünyaya yol açmaz mıydı? Bir düşünün bakın insanların istedikleri anda bu dış dünyaya hakim olan nedensellik ilişkilerinin ötesine geçip kendi sebeplerini, kendi nedenlerini yaratma yetenekleri varsa o zaman onları nasıl eğitebiliriz ki? Nasıl ödül ceza gibi teşviklerle hizaya gelebiliriz ki?

Kendimi düşünüyorum mesela bu sabah bir yere gitmem gerekti tramvayla. Burada tramvayların içine girince bilet basıyorsun. Bugün bileti bastım. Bir yandan diyorum ki ya isteseydim bilet basmayabilirdim aslında.

Ama en basitinden ortada bir ceza tehdidi var. Kararım bu yüzden etkilenmiş. Bilet basmamanın ceza miktarı ve kontrolörlerin sayısı, bunlarla benim kararım arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi var. E iyi ki de var.

Zaten aklın başında olduğu için böyle bir ilişki var. Bu verileri göz ardı ederek karar verseydim bu özgürlükten ziyade ahmaklık olurdu. Sosyal bir baskı var. Mesela herkes bilet basarken ben aradan sıvışıyorsam kendimi kötü hissediyorum.

Ama kötü hissetmeyi seçtiğim için kötü hissetmiyorum. Buna karar vermedim. Durduk yere bir anda özgür bir kaynaktan fışkırmadı bu kötü his. Sosyal bir hayvanım, ailemin ve kültürümün eğitiminin bir sonucu olarak bu hissi yaşıyorum.

Bunların üstüne eğer sıkı bir dini eğitim alsaydım mesela, günah korkusu da eklenecekti bu sebeplere. Bunun tersi de geçerli bu arada. Bazen bilet basmıyorum çünkü ekonomik bir faydası var. Yani parasal bir sebep sonuç ilişkisi var.

veya kuralları çiğnemenin heyecanına bağımlıyım. Ufak bir adrenalin artışı yaşıyorum. Tıpkı kumarhanedeki birinin rulet masasının döndüğü o birkaç saniye boyunca yaşadığı heyecan gibi. Yoksa öyle sebebi olmayan, hiçlikten gelen eks nihilo kötülükler yapmıyorum.

Böyle olsaydı zaten insan olmazdım, şeytan olurdum. Hatta şeytan bile bağımsız olarak kötülükler yapmaya karar vermiyor. Birtakım olaylar silsilesinin sonucu olarak şeytan olmuş. Yani sonuçta kanunlar olsun, kültür olsun, dua olsun, çeşitli sebepler benim kararlarımı sınırlandırdıkları için ortada işleyen bir medeniyet ve ahlak sistemi var.

Az çok tahmin edilebilir hareketler yaptığımız için ortada bir medeniyet var. Bu söylediklerime bir eleştiri olarak ilk bölümde bahsetmiştim. Filozof Robert Kane'in self-forming actions dediği bir kavram vardı. Onu hatırlatabilirsiniz bana.

Fullersızcası şu, kişinin hayatında bazı kritik anlar var. O anlarda çelişkili etkiler altındadır kişi. Bu etkilerden de birini seçmekte özgürdür. Yani sebep-sonuç ilişkilerinden bağımsız kararlar vermiyoruz da.

birbiriyle çatışan sebep-sonuç ilişkileri arasında bağımsız seçimler yapıyoruz. Benim polisten korkmam ama bir yandan da adrenalin bağımlısı olmam gibi. Fakat bunu tabii çok daha kritik versiyonlarını düşünün. Karakter şekillendiren kararlardan bahsediyoruz.

Dolayısıyla özgürlük anlayışını epey kısıtlamış oluyor Kane. Dengedeki bir terazinin ibresini oynatan bir tüy gibi yani irademiz. Bence bu kadar kısıtlı bir özgürlük tanımı bile durumu kurtarmıyor. Bir kere insanın karakterini oluşturan dramatik anlar gerçekten var mı?

Karakter dediğimiz şey böyle bir noktaya kadar tabula rasa misali boş boş gitmiyor ki. Beyin ve karakter her an her saniye şekilleniyorlar, sürekli değişiyorlar. Ama bence daha önemli bir eleştiri var. Ahlaki sorumluluk açısından gayet manasız oluyor bu.

Sonradan geriye dönüp bakınca, işte hayatımın, kişiliğimin dönüm noktası şu andı diye hikaye yazmak keyif verici ama bu dönüm noktalarını o anda bilemiyoruz. Yani neleri etkileyeceğini bilemiyoruz. Diyelim ki ABD'ye gidip taşınmam benim kişiliğimi oluşturan kritik bir karar olmuş olsun. Bunun sonucu değişen kişiliğim yüzünden işte seneler sonra tramvaya bindiğimde kontrolör yokken bile bilet bastım.

Yani bugünkü bir kararımın esas kaynağı 20 sene önceki bir kararımsa övgüyü de yergiyi de hak edecek karar odur. Ama ben o ABD kararını verirken bu tip olası kelebek etkilerini düşünemezdim ki. Dolayısıyla böyle ara ara yüzeye çıkan bir özgür irade anlayışı olunca, Kay'ninki gibi, ahlaki sorumluluk konusu epey patlıyor bence. Özgürlüğün genelde pozitif bir anlamı var, determinizm ise negatif anlamlı.

Bunun tersini düşünebilir misiniz peki? Mesela dünyamızın makro seviyede deterministik veya neredeyse deterministik diyelim, o şekilde işlemesinin rahatlatıcı bir yönü yok mu? Bir şeyler yanlış gittiğinde, bir felaket olduğunda, bir suç işlendiğinde bunun bir sebebi olduğunu biliyorum. Mutlaka bir sebebi var.

Bunların ne olduğunu bilmiyorum o anda ama en azından günün birinde onları anlayıp üzerlerinde kontrol sağlama umudum var. Oysa özgürlükçüler için böyle bir umut yok. Sadece deli dumrulların değil, herkesin her an hiçbir analize tabi olmayacak bir seçim potansiyeli taşıdığına inanıyorlar. Dolayısıyla olan biteni anlamak için o kadar çaba sarf etme motivasyonları da yok.

Biz normalde determinizmi motivasyon eksikliğiyle, efendim nihilizmle özdeşleştiririz. Ama burada motivasyon eksikliyor özgürlükçülük tarafında. Ve bakın bu motivasyon sonucu kararlarımızın sebeplerini öğrenmek, mesela sosyolojik veya biyolojik temellerini öğrenmek diyelim, bu hayatı daha tatsız, tutsuz, kuru yapmıyor. Aksine birçok durumda insanları rahatlatıyor.

Örneğin birçok uzman zamanında şizofreninin sebebinin içten içe çocuğunu sevmeyen anneler olduğunu düşünüyorlardı. Şimdi İngilizcesini söylemeye çalışacağım. ''Schizophrenogenic'' Tamam ya iki kere de hallettik. Bu etiketi yapıştırıyorlar annelere.

''Siz neden oldunuz buna?'' diyorlar. Bugün ise bir hastalık olarak görülüyor, biyolojik bir hastalık olarak. Yani nice anne boş yere yıllarca kendini suçladı veya daha kötüsü çocuğunu suçladı.

Biz anlamadığımız durumlarda kişiyi sorumlu tutmaya meylediyoruz. Mesela klinik depresyon yaşayan insanlara, hadi tembellik etme artık biraz neşelen, bak benim de başıma kötü bir şey gelmişti geçen sene ama şimdi dimdik ayaktayım. Böyle bir şey demek, diyabet hastası birine, hadi biraz insülin üretsene, bak benim de dün sabah kan şekerim biraz dengesizdi ama bugün harika seviyede demekten farksız. Yani bu konunun anlaşılması iki taraf için de rahatlatıcı değil mi?

Hem bir taraf boşuna kendini yiyip bitirmiyor, Hem de diğeri de enerjisini onu azarlamakla harcamıyor. Bir çözüm üretmeye çalışıyorlar. Oturup farklı terapiler geliştiriyorlar bu örnekte mesela. Bununla el ele giden bir diğer önemli nokta da nefret duygusu.

Özgürlük inancının standart olduğu bir sistemde bize kötülük yapan birinden nefret etmemiz kaçınılmaz. Oysa bu kötülüğü yapanın başka seçeneği olmadığı veya belki de az olduğu düşünülürse nefret o kadar ön plana çıkmıyor. Ha bu demek değil ki kötülük serbest olsun. Hayır, her halükarda kötülük cezalandırılacak.

Freni patlamış bir arabanın kendi iradesi yok diye yolda serbestçe gitmesine izin vermiyoruz mesela. Önce aracın başkasına zarar vermesini önlemeye çalışıyoruz. Sonra freni tamir etmeye çalışıyoruz. Tamir edilebilecek gibi değilse de aracı trafikten men ediyoruz.

Analojiyi daha da devam ettirmiyorum bu arada. Çünkü bunun ötesi arabayı sanayiye götürüp parçalarını ayırmak. Bu da neyi ima ediyor? Suçluları idam edip organlarını kullanmayı ima ediyor, aman diyeyim.

Ama önemli olan nokta şu. Araba bu aşamalardan geçerken ve biz kendimizi korurken, kendimizi koruyacak adımlar atarken arabadan nefret etmiyoruz. Dolayısıyla özgürlük bazlı bakış açısında ceza felsefesinin temeli hak ettiği için, intikam için gibi açıklamalara yer veriyor. İkinci senaryodaysa cezanın amacı daha pragmatik.

Kendimizi bu kişinin vereceği zarardan korumak için bunu yapıyoruz diyor. İleride benzer suçların yaşanma ihtimali azalsın diye bunu yapıyoruz diyor. Yani cezanın amacı farklı. Bu noktada en başta verdiğim örneğe dönelim.

Korkunç suçlar karşısında tamamen kişiyi sorumlu tutup nefret kusmanın hiç mi bir faydası yok? Var aslında. En basitinden adalet doğru düzgün işlemiyorsa genelde böyle yaygara koparmak bazen tek yol olabiliyor. Gerçi tabii kimse adalet sistemi ilerletmek adına tepki vermiyor o sırada.

Daha anlık oluyor, daha omurilikten geliyor bu tepki. Yani ironik olarak irademizle verdiğimiz bir tepki değil sapıklardan nefret etmemiz. O yüzden ben bunu adalet kurumu için değil de grup için faydalı bir adaptasyon olarak görüyorum. Üyelerden biri bozuksa ve onu tamir edecek teknolojimiz yoksa o sırada, onu bir nefret objesi haline getirmek bence bir cemaat hissi yaratıyor.

Kötüye karşı birleşmişlik hissi yaratıyor. Üstüne caydırıcı da. Ben bu faydalar yüzünden lince bu kadar meyilli olduğumuzu düşünüyorum tür olarak. Ve bu eğilimi empati eğitimiyle filan da köreltmeyi biraz beyhude buluyorum.

İşin aslı empatiyle ayrı bir derdim var. Ona belki daha sonradan başka bir bölümde değiniriz. Hep bir erdem olarak yüceltiliyor ama faydadan çok zararlı olduğu senaryolar da var. Paul Bloom'un Against Empathy kitabını okudum, onu öneriyim.

Zaten o yüzden gaza geldim. Şimdilik diyeceğim şu, korkunç şeyler yapan insanların, eskiden sandığımız kadar özgür olmama ihtimalleri, onlara empati duymamızı gerektirmiyor. Tıpkı freni patlak arabaya empati duymamız gerekmediği gibi. Bence asıl önemli soru ve asıl değiştirebileceğimiz şey, o ilk nefret anından sonra ne yapılacağı.

Yani bu acıları nasıl azaltırsınız? Eğer özgürlüğe inanıyorsanız bu soruşturmanın doğal bir sınırı olacak. Evet, yine pratik çözümler önerebilirsiniz herkes gibi. Polise daha çok bütçe verelim, daha fazla psikiyatri desteği sağlayalım vs.

Ama eninde sonunda bazı insanlar kötü oldukları için kötülük yapıyorlar, kötülük yapma özgürlüklerini kullanıyorlar diyeceksiniz. Oysa determinizme meyleden bir bakış açısında Nefret safhasından sonra atılacak adımlar daha belli. Olayların gerçek sebeplerini anlamak, onları modellemek hatta belki daha önceden tahmin etmek. Freni patlak arabaları iyice incelersek, freni patlamak üzere olan diğer arabalar hakkında daha çok fikrimiz olur.

Tabii Minority Report tarzı bir faşizme yol açmamak için öyle herkese üç ayda bir beyin taraması yapılsın, yok efendim riskli görülenler önceden tutuklansın gibi hayallerim yok. Ama en azından sabıkası olan veya sıkça şikayet edilen insanların biyolojik verilerle desteklenmiş risk profilleri oluşturulabilir. Bunları illa yapacağız demiyorum ama teknoloji bunları yapmayı mümkün kılacaktır diyorum. Çünkü beyni öğrenmeye daha yeni başladık.

Yani bir düşünün piramitler yapılalı ne kadar oluyor? 4500 sene. Beyin hakkındaki bildiklerimizin hemen hepsi bu sürenin %1'lik kısmındadır. 45 sene ediyor.

Herhalde iyi bir tahmindir. Bu trendin de bugün durmayacağı bariz. Yani bu ana kadar böyle bir anda hızlanıp öğrendik de yarından sonra hiçbir şey öğrenmeyeceğiz diye düşünen yoktur herhalde aranızda. İlginç bir örnek vereyim.

ABD'de idam cezası alan mahkumlar hakkında idam hak ettiklerine göre epey korkunç suçlar işlemiş olmalılar. Böyle bir gruptan bahsediyoruz. Dorothy Lewis isimli bir doktor da böyle yüzlerce mahkumla röportaj yapmış, tıbbi geçmişlerini incelemiş, o raporları çekmiş ve neredeyse hepsinde beyin hasarı bulmuş. Ya trafik kazası gibi travmalar ya da küçükken ciddi miktarda şiddete uğramışlar.

Bu arada bu kişiler gördükleri şiddeti, travmaları anlatmıyorlar kendilerini acındırmak için ve idamdan kurtulmak için. Aksine saklıyorlar bunları. Doktorun dedektiflik yapması gerekmiş epey. Sonuçta deli veya bozuk olarak gözükmektense kötü ve acımasız biri olarak gözükmek onlar için daha güvenli bulundukları çevre düşündüğünce.

Elbette beyin travması geçiren herkes idamlık bir cani olmuyor. Ezici çoğunluğu olmuyor hatta. Ama idamlık canilerin hepsinin geçmişinde böyle bir şey olması önemli bir ipucu. Ve bunun ta 90'ların sonunda ve belki 2000'lerin başında anlaşılıp tartışmaya açılması ise düpedüz inanılmaz.

İdam ne kadardır devam ediyor. Bu arada tartışmaya açılması diyorum çünkü Lewis'in araştırmalarını fazla küçük ölçekli bulanlar da var. Yani bunu bir teori olarak değerlendirmek lazım. Bana da biraz inanılmaz geldi hepsinin de beyin hasarının olması.

Ama teorinin mantığı şöyle işliyor. Eğer ön korteks bir şekilde zarar görmüşse kişinin uzun dönem planlama yapma, iç güdülerini kontrol etme yeteneği azalıyor. Bu çoğumuz için bir sorun değil. Hayatımıza normal devam ediyoruz ama başka risk faktörleriyle birleşince o kişinin kötü bir yola girmesini kolaylaştırıyor.

İçimizdeki Mr. Hyde'ı zapt eden devreler hasar gördüğünde yaptıklarımızdan ne derece sorumluyuz biz? Özgür irade konusuna var veya yok şeklinde bakmak yerine dereceli olarak bakmaktan bahsetmiştim daha önce. Ceza hukuku ne yazık ki pratik kısıtlar yüzünden insanları siyah-beyaz diye ayırmaya meylediyor ama beynin karar vermeyle ilgili kısımlarının gelişimini ayrıntısıyla ölçen bir metodumuz olsaydı belki, cezai ehliyette bir skalaya dönüşürdü.

Bakın mesela hamilelikteki beslenmenizin çocuğun hayatı boyunca biyolojisi üstüne birçok etkisi olacağını hepimiz kabul ediyoruzdur. Bu gayet normal geliyor bize. Örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında 1944 kışında Hollanda'da 3 aylık bir kıtlık dönemi yaşanmış.

Ani bir kıtlık dönemi bu. Dutch Winter Famine diye aratabilirsiniz. Bu dönemde hamile olan kadınlar var. Eğer 3.

3 aylık dönemlerindeyseler, o bebeklerin metabolizması diyor ki, ulen bu ortamda besin yok galiba. Ben bu duruma adapte olayım. Ve bulabildiği tüm şeker ve tuzu depolayacak şekilde gelişiyorlar. Sonradan ne oluyor?

Bu bebekler büyüdüklerinde tam 19 kat daha yüksek ihtimalle şeker hastası veya yüksek tansiyon hastası oluyorlar. Obezite zaten gırla. 19 kat. Çılgın bir fark.

Ve bu hiçbirinize inanılmaz gelmiyor. Ama benzer etkilerin özgür irademize hiç etki etmeyeceğini düşünüyoruz nedense. Yahut şöyle diyeyim, etkili olsa bile bunun bir sınırı olacağını, yine de bize bir özgürlük alanı bırakacağını düşünüyoruz. Ailenizin lüle lüle saçlı nöroloğu, Robert Sapolsky'den bir örnek paylaşayım, ondan öğrenmiştim.

Hayatınızın ilk beş yılında etrafınızdaki strese tepki olarak salgıladığınız bir sürü hormon var. Bu hormonlar bu ön korteksin gelişimini köreltiyorlar. Eğer kronik stres yaşıyorsanız, Yani doğrudan fiziksel travma yaşamadınız da hep kavga, gürültü ortamında büyüdünüz, benzer bir etkiye sebep oluyor. Büyük ihtimalle öz kontrolünüz az olacak.

Bu insanları marshmallow deneyine soksan herhalde sınıfta kalacaklar. Bu da hayatınızın geri kalanını epey etkileyecek. Benzer geliri olan, benzer yerlerde yetişen, hatta benzer genlere sahip olan ama stressiz şekilde yetişen birine kıyasla belki iki kat daha fazla yanlış karar verecek, o kötü kararların sonuçları da sizi daha zor durumlara itecek. Ama hukuk önünde o iki kişi de eşit derece sorumlu.

Sosyal medya adaleti önünde ikisi de eşit derecede lince müsait. Aslında böyle hasar içeren örnekler vermemize bile gerek yok. Çünkü prefrontal cortex normal insanlarda dahi gelişimini çok geç tamamlayan bir bölüm. Ne kadar geç sizce?

Ayaküstü bir sınav yapalım. Biyolojik olarak üremeye hazır hale geldiğimiz ergenlikte mi? Reşit sayıldığımız 18 yaşında mı? Hayır.

25 yaşında, yaklaşık 25 yıl, yani strateji kurma potansiyelimize, kısa ve uzun vade isteklerimizi dengeleme potansiyelimize erişmemiz, ömrümüzün üçte birini alıyor neredeyse. Niye bu kadar uzun sürüyor? Sapolsky'nin şöyle bir açıklaması var burada. Beyin maksimum büyüklüğüne ve maksimum bağlantı sayısına aslında ergenlikte ulaşıyor ama sonrasında bu bağlantıları ayıklamaya, işte işe yaramayanları kırpmaya başlıyor.

Daha verimli hale geliyor yani. İşte bu ayıklama işlemi içinde yaşadığınız şartlara ve kültüre uyumlu olmalı. Bir başka da işte stratejik karar vermek için Tecrübe gerekiyor, kültürün ayrıntılarına erişim gerekiyor. Neye tahammül ediyorlar, neye edemiyorlar?

Mesela 10 emirde kimseyi öldürmeyeceksin der, hırsızlık yapma der. Ama bunları robot gibi uygulamak yerine hangi şartlar altında istisnaları olacağını anlıyoruz yaşadıkça. Bunları anlamadan strateji kuramıyorsun. Velhasıl doğa bizi 12-13 yaşlarında üreyebilecek halde tasarlamış ama iyi karar vermek için 25 yıl gerekiyor.

Hukuk da bunun ortalamasını almış sanki, tamam ya 18'de anlaşalım o zaman reşitsiniz artık her şeyin sorumluluğu tam sizde demiş. Ama 18 öncesi sonrası diye bir çizgi çekmek yerine en azından 13-25 yaş arası giderek artan bir sorumluluk katsayısı kullanılabilir hukuk sistemlerinde. Bunun için geleceğin teknolojisi de gerekmiyor. Yani kanunun default hali bu olur.

Ondan sonra birinin özel bir durumu varsa ona özel bilgiler göz önüne alınabilir. Ne yaptık acaba? Aramızdaki genç hukukçuları rahatsız mı ettik? Bana bir söylersiniz.

Neden olmaz bu? İşin komiği hukuk sistemindeki kararmercileri yani bu jüriler, hakimler, bunlar da aslında iradenin kısıtlarını en bariz şekilde tecrübe eden insanlar. Bakın bir örnek vereceğim. Eski bir hakimin güzel bir lafı vardı.

Adalet hakimin kahvaltıda yediğidir diye. yahut kahvaltısına bağlıdır diye çevirebiliriz. Yani upuzun bir eğitimden geçen ve rasyonel bir şekilde, bağımsız şekilde kararlar vermesi beklenen hakimler de nihayetinde kafa tasları içinde bir avcı toplayıcı beyni taşıyorlar ve davayla alakasız dünya kadar etki altındalar, en önemlisi de karın toklukları. Bu bahsettiğim söz belki zamanında şakayla karışık bir şekilde söylenmişti ama hemen bir araştırma araya sıkıştıracağım.

İsrail'de 1100'ün üzerinde şartlı tahliye davası incelenmiş. Gayet net bir tablo ortaya çıkmış. Günün başındaki davalarda şartlı salınma ihtimali %65'lerden başlıyor, yavaş yavaş neredeyse sıfıra kadar düşüyor. Hakimler sonra yemek arasına çıkıyorlar, döndükten sonra baktıkları davalardaki tahliye oranı yine %65'lere çıkıyor ve yine daha sonra yavaş yavaş düşüyor.

Tabii ki bu etkinin tamamı karın toplumuna yorulmamalı, başka faktörler de var. Ama tüm etmenler tek tek incelendiğinde en büyük faktör, davanın günün hangi saatinde görülüyor olması. Ve bu hakimler de öyle yeni yetme değiller. Ortalama hizmet süreleri 22 sene.

Jüreli sistemlerde benzer etkilerden muzdaripler, hatta çok daha fazlasından. Hatırlar mısınız, bir ara podcastte Sokrat'ın davasından bahsetmiştim. Kitap tanıtımı çerçevesindeydi, zira oradaki pasajlardan biriydi. O hikayenin en komik anlarından biri, halk jürisinin oylama biçimiydi, ondan bahsetmiştim.

İlk turda kişinin suçlu olup olmadığına karar veriyorlar. Eğer suçlu bulunursa ikinci tur oylamada cezayı belirliyorlar. Sokrat az bir farkla suçlu bulunmuştu ama sonra ceza olarak kendisine ömür boyu bedava yemek isteyince milletin asabını bozmuş, ilk turda suçlu diyenden daha fazla kişi idam cezası oyu kullanmıştı. Meğer bu bir tesadüf değilmiş.

Yine bir dizi deney yapıyorlar. Sahte jüriler var, jüri rolü oynayan denekler yani. Bunlar kişinin suçlu olup olmadığına karar verirken daha çok bu frontal cortex'i kullanıyorlar, orası daha aktif. Ama cezayı kararlaştırırken duygusal tepkilerle ilgili olan limbik sistem aktifi oluyor.

Yani her şey sürekli aktif tabii de göreceli olarak aktivasyondan bahsediyorum. Ve bakın bu anlık bir karar değil, önemsiz bir karar da değil. Oturup saatlerce dinliyorlar, kendi aralarında tartışıyorlar. Ve bu senaryoda bile, bu şartlar altında bile bu şekilde farkında olmadığımız şeylerin esiriyiz.

Bunlar gibi binlerce örnek bulabiliriz. Benim çıkardığım ders şu, herhangi bir etki deterministik biçimde bizi belli bir karara yönlendirmiyor. Sadece o kararın olasılığını arttırıyor veya azaltıyor. Ama buna gücü olan yüzlerce, binlerce etki altındayız sürekli.

Bir saniye önce beynimizde olup bitenler molekül seviyesinde yok, bir dakika önce yaşadığımız stres, bir gün önce yediğimiz yemek, bir hafta önce aldığımız uyku, bir ay önce bitirdiğimiz eğitim, bir sene önce geçirdiğimiz hastalık ve daha doğmadan bize etki etmeye başlamış sayısız faktör. Hepsi aynı anda kararlarımıza etki ediyor. Karar dediğimiz şey de bu etmenlerin beynin yapısına göre bir şekilde değerlendirilmeleri, Artı biraz da rastgelelik. Hem günlük anlamda kullandığımız rastgelelik hem de gerçek anlamda rastgelelik.

Tüm bunlardan geriye kalan bir özgürlük alanı var mı bize? Ve bakın, eskiden kararlarımıza etki eden faktörlerin pek azından haber derken, insanlara yüklediğimiz ahlaki sorumluluk da büyüktü. Ama zamanla özgürlük alanı daralıyor. Mesela Freud'un bilinç dışı fikrini popülerleştirmesini düşünün.

Tabii salt psikoloji bilgisi insanları suçlamamızı engellemiyor. İşte depresif insanlara, ya kalk biraz neşelensene demeye devam ediyoruz, cahil cahil. Ama biyoloji ve kimya işinin içine girince biraz daha değişiyor işler. Bu bilgilerimiz daha ilkel düzeydeyken önce ancak uç örneklerdeki irade eksikliklerini açıklayabiliyoruz.

Mesela zamanında adamın biri başkan Ronald Reagan'ı öldürmeye çalışmıştı, yakalandı, davası başladı. Avukatı jüriye beyin tomografisini gösterdi, şizofreni iddiasında bulundu. Sonunda da cezai ehliyeti olmadığına karar verildi. Birçok insan için bu bir ilkti, mahkemede tomografi kayıtlarını göstermek.

Antik çağlardan bahsetmiyoruz, yıl 1981. Bir nesil önce epitopu. Dün bilmiyorduk, bugün biraz biliyoruz, yarın çokça öğreneceğiz. Sadece uç örnekleri açıklamakla sınırlı kalmayacağız, daha normal davranış aralıklarına kayacağız.

Ve bu süreçte de eskiden kendimize tanıdığımız o geniş özgürlük çemberi giderek daralacak. Her yeni deneyde, her yeni buluşta, her yeni çalışmada biraz daha daralacak. Biz buna direnç gösteriyoruz. Hala bilimine ulaşamadığı köşelere ittiriyoruz özgür iradeyi.

Şimdi tam da tesadüfen başucumda Marvin Minsky'nin eski bir kitabı var Society of Mind diye. O duruyordu. Onun başında böyle bir giriş var buna benzer. O gerçi iradeden çok bilincin kendisini açıklamaya çalışıyor da.

Bir paralellik kurmuş. Diyordu ki eskiden canlıları ve cansızları ayırmanın bir yolu yoktu. O yüzden canlılara inanılmaz özellikler bahşediyorduk. İnanılmaz bir alan bırakıyorduk onlara.

İşte yaşam enerjileri, şunlar bunlar, değişik teoriler. Kısa bir sürede bunların hiçbirine gerek olmadığı görüldü. Peki o zaman diyeceksiniz ki, neden inatçıyız bu konuda? İrademizin özgürlüğünü neden bu kadar derinden hissediyoruz?

Biz pekala farkındalık sahibi olup da kendini özgür hissetmeyen varlıklar olabilirdik. Karar verdiğimizi sanmanın ne gibi bir evrimsel artısı olabilir? Bunu sanırım kimse bilmiyor. Yine kimsenin hiçbir şey bilmediği yeni bir bölüme daha hoş geldiniz sayın flarsızlar.

Ben daha basit bir noktadan başlayayım. Özgür olmanın, mesela robot gibi algoritmik bir şekilde davranmamanın artısı var mı? Var. Beklenmedik kararlar verebilmek.

Dışarıdan bakan biri tarafından tahmin edilememek. Çünkü dışarıdan bakan biri senin ne yapacağını tahmin edemezse seni avlaması da zorlaşıyor. Mesela sinekler kaçarken hep sola doğru uçsalardı, buna adapte olurdu avcılarda. Biraz kaotik bir sistem olması gerekiyor.

Davranışlardaki bu tahmin edilemezlik, çevresel şartlar büyük değişimlerden geçerken daha da artıyormuş. Bu da mantıklı. Çünkü yeni şartlara tam olarak nasıl uyum sağlanacağı pek belli değil geçiş dönemindeler. Eğer bir türün tüm bireyleri aynı beklendik şekilde davransalardı, ve o davranışlarda yeni şartlara uymasalardı hepsi yok olup gidecekti.

Ama işte stabilite azalınca bunun yarattığı stres beklenmedik davranış sıklığını arttırıyor. Bu da bir nevi deneme yanılma süreci demek, onu arttırıyor. Çoğu birey saçma sapan şeyler yapıp ölüyor. Ama işte bazılarının yaptığı şeyler o değişen şartlara uygun oluyor.

Onlar çoğalıyorlar, türü onlar kurtarmış oluyorlar. Ben bunları okuyunca dedim ki, iyi de bunlar için özgürlük hissine gerek yok ki. Davranışımızı belirleyecek mekanizmaların bir miktar belirsizlik içermesi başka şey. Bu davranışların farkında olmak, yani bir benlik hissi olması başka şey.

Üstüne bu benlik hissinin de, evet ya şu davranışın sorumlusu benim, buna ben karar verdim diye kendini kandırması bambaşka bir şey. Karşı yönden bakınca irade hissini savunmak için aklıma gelen bir açıklama şu oldu. Evet, kimse neden bir bilince sahip olduğumuzu bilmiyor. Belki hiç de bilemeyeceğiz.

Ama bir kez bilince sahip olduk mu, bir kez farkındalık kazandık mı, bunun bir otonomi hissetmesi belki de kaçınılmaz. Zira hem her şeyin farkında olup hem de hiçbir şeyin kontrolünde hissetmemek kendine korkunç bir işkence olmalı. Aslında kısmen böyle yaşayan insanlar var bu arada. Hipnozdan bahsederken kısaca değinmiştik.

Hareket ediyorsun ama beyin bunu algılamıyor ben yaptım diye. Kendine yabancılaşıyorsun. İşte herkesin her an böyle yaşadığını düşünün. Çok zahmetli olurdu yani sürekli bozuk psikolojiyle gezen bir tür olurduk, intihar ederdik.

Ve bir düşünün geleceğimin mimarı olduğumu düşünmek bir sürü hayalede açık kapı bırakıyor. Umut fakirin ekmeği derler, evrenin soğukluğu karşısında da hepimiz fakiriz. O yüzden bu umuda ihtiyacımız var. Peki, özgürlük hissi niye ortaya çıktı yerine?

Bugün ne işe yarıyor diye değiştirirsek sorumuzu ne olacak? Bir araştırmada denekleri bir teste sokuyorlar. Numaradan da diyorlar ki, sistemde bir arıza var. Cevabınızla gecikirseniz ekranda doğru cevap çıkacak.

Lütfen bu noktaya gelmeden önce cevabınızı vermiş olun. Bir başka deyişle hile yapıp yapmamayı seçebilirsin. Bu denekleri de üç gruba bölüyorlar. Bir gruba sınavdan önce özgür irade karşıtı araştırma ve argümanlar okutuyorlar.

Bir gruba özgür irade yanlısı şeyler okutuyorlar. Diğer grupsa kontrol grubu, bir şey okumadan teste giriyor, cahil cahil. Özgür irade karşıtı şeyler okuyanlar arasında hile yapma oranı daha fazla çıkıyor. Yani bu inancın çürümesinin bir zararı var.

Benzer deneylerde de başkalarına yardımcı olma olasılığını ölçmüşler. O olasılık azalmış bu sefer. Bu tip örnekler, özgür irade inancının asgari bir ahlak standardı için gerekli olduğuna, böyle toplulukların da daha başarılı olacaklarına dair bir argümanı destekliyorlar. Gerçi daha sonra araştırmaları tekrarlamaya çalışınca çelişkili bulgular ortaya çıkmış.

O yüzden buna çok da yaslanmamak lazım. Ama genel olarak konuşursak ben ahlaki sorumluluk muhabbetine aslında sonuççu bir yönden bakıyorum. Yani öyle gerçek, esas öz hakiki bir ahlaki sorumluluk sahibi olduğumuza inanmıyorum. Ama böyle bir şey varmış gibi davranmak toplum için daha iyi, ona inanıyorum.

Nihayetinde çoğu insan için bu ikisi paket halinde gelecek ve öyle argümanla margümanla da pek değişecek bir görüş değil. O yüzden şunu sorabiliriz. Ahlakın temellerini zedeleme riski taşıyorsa, özgür iradeyi hiç tartışmaya açmamak mı en doğrusu? 10 bölüm yaptıktan sonra bu soruyu sormam da size cevabı hakkında ne düşündüğümü gösteriyordur zaten.

Ben tüm bunlar arasında en orijinal bakışa Sam Harrison podcastinde rastladım. İddiası şuydu. Özgür irade zaten yok da onun sanrısı da yok aslında. Yani ortada bir özgür irade ilüzyonu ilüzyonu var.

Bir sonraki düşüncenizin ne olacağına karar verebiliyor musunuz diye soruyor. Sakinleşip iyice dikkat edin. Düşüncelerinizin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışın. Kendiliğinden oluyorlar diyor.

Mesela bir film düşünün. Herhangi bir filmi Aklınıza gelen filmin ne olacağına karar mı verdiniz? Hayır, dışarıdan bir etki geldi benim sorum ve cevabınız da bir anda hiç yoktan ortaya çıktı. Zaten bir filme yahut bir sonraki düşüncenize karar verebilmeniz için o düşünceden önce bir şeyler düşünmeniz gerekiyor.

Onları meydana getirmek için de, bilerek meydana getirmek için de başka düşünceler gerekecekti. Sonsuza kadar giden bir zincir böyle olmuyor, diyor. Yahut şöyle düşünün. Endişelenmeye, üzülmeye, sevinmeye bunlara karar mı veriyorsunuz?

Dikkatinizin dağılmasına karar mı veriyorsunuz? Sakinleşmeye karar verebiliyorsanız niye onca insan hep sakin kalmıyor? Gerçekten kontrolünüz olsaydı, neredeyse hiçbir zaman seçmeyeceğiniz bir sürü zihinsel duruma her gün girip çıkıyoruz. Seçmek isteyeceğimiz bir sürü zihinsel durumu da çoğu zaman yaşayamıyoruz.

Beyninizin içinde bir yerde böyle küçük bir esas beyin yok ne yapacağına karar veren, zihnin içinde bir kumanda merkezi yok, orada tahtında oturup düşünceleri tecrübe eden bir ben yok yani. Sadece düşünceler var. Kendi akışına bir anlam kazandırmaya çalışan, onları üstlenmeye çalışan bir dizi düşünce ve hissiyat. Artık bu defteri kapatma vakti geldi.

Fark etmişsinizdir belki bu seri her şeyden çok kendi zevkim için oldu. Sizi pek düşünemedim. Elimde değildi hakim bey, özgür iradem yok. Aslında iki bölümde halledip gidecektim.

Önce determinizm karşıtı argümanlar, sonra özgür irade karşıtı argümanlar diye. Ama yazdıkça fark ettim ki benim de bu konudaki görüşlerim tutarlı değil. Şüphelerim var ve konu konuyu açıyor. Zaten bunca felsefecinin ve bilim insanının tartışmayı sürdürdüğü bir konuda doğruya ulaştığından emin olmak da saçma olurdu.

Ama yine de, ''Ya kafamı karıştırdın o kadar, uğraştırma beni. Ortamlarda fular puanı kazanmak için ne söylememiz gerekiyor? Ondan bahset.'' diye bekleyen tembeller varsa aranızda, onlara giderayak kendi düşüncelerimin bir yıldırım özetini yapayım.

Birinci adım, ben bir fizikalistim. İtiraf gibi oldu. Bunu bazen materyalizm ile eş anlamlı kullanıyorlar. Onda sorun yok da o kadar.

Her şey fiziksel maddeden ibarettir diye tanım yapmakta sorun var. O üzüyor beni. Çünkü hepimiz soyut kaframlara sahibiz. Mutluluk hissi ile bir taş parçası arasındaki fark bariz.

O yüzden onun yerine her şey madde temellidir demek daha doğru. Yani mutluluk hissini duyabilmem fiziksel bir yapı olan beyin sayesinde oluyor. Fizikalizmi bazıları indirgemecilik ile, reductionism ile karıştırıyorlar. Söyleyin onlara karıştırmasınlar.

Özgür irade hissini sağlayan fiziksel altyapı en ince ayrıntısına kadar tespit edilebilir. Ama bu yine de o hissiyatı tanımlamaz. O ayrı bir şey. Yani hissiyatın kendisini fiziksel kanunlara, fiziksel yapı taşlarına indirgeyemiyorsun.

Onlardan kaynaklanıyor olsa bile. Karmaşık olaylara aynı anda farklı ölçeklerde bakmak lazım. Burada da farklı ölçekler ne? Atom altı parçacıklar, kimyasal moleküller beyindeki, nöron ağları, psikoloji, sosyal psikoloji, giderek genişleyen çember dizisi gibi.

Hepsi irade denen bilinmezi farklı ölçeklerden aydınlatmaya çalışan fenerler gibiler. Bu seviyelerin en temelini, kuantum seviyesini düşünürsek gerçek bir rastgelelik var. Ama bu rastgelelik üst seviyeleri ne oranda etki ediyor tartışmaya açık. Yine de bilincimiz açısından diyelim %99 deterministik işleyen bir evrendeyiz.

Bu yüzden de zaten birçok seviyede yeterince isabetli tahminler yürütebiliyoruz. Sosyoekonomi seviyesinde mesela tahminler yapabiliyoruz. Yahut davranışsal ekonomi tahminleri yapabiliyoruz. Yahut kişisel fizyolojimize bakarak kararlarımız tahmin edilebiliyor.

Salt beyne odaklanırsak da oradaki nörolojik aktiviteye bakarak. Her ölçekte kişinin kararlarını şanstan daha iyi tahmin ediyoruz. Bilim ilerledikçe bu tahminlerin gücünün de artacağını düşünüyorum. Özgürlük alanının darılacağını düşünüyorum.

Ben klasik anlamda zaten özgür iradeye de inanmıyorum. Bunun için de öyle evrenin %100 veya %99 deterministik işlemesine de gerek olduğunu düşünmüyorum. Biz kendi bilişsel süreçlerimizin kontrolünde değiliz, o kadarını anlamak yeterli. Nöronlarının çalışmasını kontrol ettiğini düşünmenin, ne bileyim kalp hücrelerinin metabolizmasını kontrol etmeyi düşünmekten farklı olduğunu sanmıyorum.

Bir kararıma bakıp isteseydim alternatifini seçebilirdim demek de bir yanılsama. Seçmedin işte alternatifini. Tek bildiğin şey neyi seçmiş olduğun, ne yapmış olduğun. Gerçekten de neyi yapabileceğini, o alternatifi bilemezsin, tıpkı neyi düşünebileceğini bilemediğin gibi.

Beyin kendi kendini değiştirebilen bir şey olduğu için özgürlüğe bir alan açıldığı düşünebilir. Ama bence bu sadece sebep-sonuç ilişkilerini karmaşıklaştırıyor. Bir kontrol imkanı vermiyor. Bence özgür irade kavramını kurtarmanın tek yolu tanımını değiştirmek.

Ki zaten David Chalmers'ın anketine göre filozofların yaklaşık %60'ını oluşturan uyumcuların da yaptığı bu. Sorun şu ki herkes ayrı bir yönde değiştiriyor özgür irade tanımını. Mesela Daniel Dennett'in bir görüşü var. Kontrol ile özgürlüğü ayırmaya çalışan bir uyumlukçu o.

Yani mesela bir diktatörün beni kontrol etmesi, benim mutfak robotunu kontrol etmem, o robotun merkez devresinin de bıçağını kontrol etmesi gibi bir hiyerarşi olabilir kontrol hiyerarşisi ama bunun özgürlükle pek bir alakası yok. Yani özgür irade tanımını değiştirip fizik bilgisiyle uyumlu hale getirmek gerçekten çok zor iş. O tartışmaların çoğu da semantik ayrımlara çok giriyorlar. Benden daha fazla sabrınız varsa okuyabilirsiniz.

Yine de ben pratik sebepler yüzünden özgür irade fikrine genel bir savaş açma yanlısı değilim. Bu bölümde özgürlük inançlarının bize bindirdiği vicdani yükler hakkında konuştum ve sanırım adalet sisteminde çalışanlar için özellikle bu konuda biraz daha acımasız bir eğitim verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama geri kalanlarımızı varoluşsal bunalımlara itmeye de pek gerek yok. Belki de özgür iradenin tanımını şöyle esnetebiliriz.

Kendi karar ve hissiyat sürecinin ne kadar farkındasın? Uzun vade planlarında ne kadar uyumlu yaşıyorsun? Bu bizim pratik bir özgür irade ölçütümüz olabilir. Harris bu konularda hep meditasyonun yararının altını çiziyor bu arada.

Çünkü meditasyonda düşüncelerinin, hislerinin nasıl beyinde meydana geldiklerini anlamak için özel bir çaba harcıyorsun ve onlara fazla tutunmadan bırakıp gitmesini öğreniyorsun. Biz de en azından nefret gibi, gurur gibi şeylere fazla tutunmamayı öğrenir, bir anlamda onlardan özgürleşmiş oluruz. Konu hakkındaki görüşlerim bu kadar. Patron teşekkürleriyle daha da uzatmayayım ama zaten onlara ben bir yılbaşı hediyesi vereceğim.

Beklemede kalsınlar. Bunların hepsi de çok uzun geldiyse, siz de böyle ileri atlaya atlaya gittiyseniz... ...tüm bu muhabbetin TL değeri versiyonu şu.

Her gün bu günden sonra tüm günleri eğitmek için hazır mısınız? Bir şans için! Sadece bir şans için! Buraya geri gelin ve düşmanlarımıza söyleyin!

Onlar bizim hayatımızı... Ama asla kurtulmayacaklar!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)