Podcast

WWF Market ile Modanın Kısa Tarihi

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu podcast, WWF Market hakkında reklam içerir.

Bilinçli tüketicilerin üreticisi WWF Market’i ve ürünlerini daha yakından tanımak, size özel FularsızPanda20 kodu ile %20 indirimden faydalanmak için tıklayın.





Bölümler


(00:30) The Animal That Therefore I Am (PDF: Derrida's Cat)

(02:05) Doğada Çıplaklık. (Makale: Do animals feel shame?)

(03:55) Tevrat'ta Çıplaklık (Genesis 3).

(06:00) Giyinmenin tarihi.

(07:15) Statü ve mor renk.

(09:05) The Society of the Spectacle (1960).

(10:35) Modanın tarihi.

(12:40) 2. Dünya Savaşı sonrası moda.

(14:30) Hızlı Moda devri.

(16:45) Gizli maliyetler.

(18:35) 150 milyar parça giysi.

(19:35) Examined Life (2008). (Video: Zizek)

(21:30) Farkındalık.

(22:05) WWF Market.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

3.211 kelime · ~16 dk okuma

Selam fularsızlar, nasılsınız? Bugün konumuz hızlı moda, arzu üretimi ve alakalı birkaç başka şey. Doğal Hayatı Koruma Vakfı yani WWF, Türkiye ile Reflect Stüdyo'nun işbirliği olan WWF Market'in sponsorluğundayız. Ama içerimize de pek karışan olmadığı için ben ortamı boş bulup konuyu uzaklardan uzaklardan dolandırıp getireceğim.

Hatta ne kadar uzaktan Jacques Derrida ile başlayacağız. The Animal That Therefore I Am başlıklı bir makalesi var. Bilerek de böyle bozuk gramerle yazılmış. Felsefe tarihinde hayvan ve insan arasına çizilen çizgileri inceliyor.

Aristo mesela zamanında insanlar ve hayvanlar arasındaki farklara çok kafa yormuş. Hayvanların zevk ve acıyı ayırabildiklerini, bir köpeğin hatta huzurlu bir hayat dahi geçirebileceğini ama gerçek anlamda mutlu olamayacağından bahsetmiş. Zira gerçek mutluluk erdemli yaşamakla elde edilir. O yüzden insana özgüdür.

Transkriptin tamamını oku

Derrida da bu fikirler üstünden hayvan denen kategoriyi inceliyor. Şimdi böyle bir giriş yapınca deri dayı yemiş bitirmiş sanabilirsiniz beni. Ben tam tersine onu pek anlayamayanlardanım. Ama bahsettiğim eserin başlarında ilginç bir anısı var.

Onu anlamak zor değil. Filozofumuz bir gün duştan yeni çıkmıştır. Seksi seksi yerleri ıslatmaktadır. Tam odasına gidip giyineceği sırada kapının eşiğindeki kedisini fark eder.

Kendisini izlemektedir. Garip bir utanma hissi duyar. Kendisini olduğu gibi gören ve en ufak bir yargıda da bulunmayan bir çift göz vardır orada. Aslında o kadar utanmaması gerekir ama elinde değil.

İkisinin de çıplak olduğunu düşünür. Ama kedi bunu fark etmediğinden, çıplaklık diye bir kavramı olmadığından, o an deridanın kendisi çok daha çıplaktır. Yani insan, çıplaklığını hisseden hayvandır. Nasıl, moda için güzel bir giriş oldu mu?

Deridanın kalan çıkarımları bizi ilgilendirmiyor. Bu noktadan biz alıp götürelim. İlkin ben doğada mutlak bir çıplak giyinik karşıtlığının olduğunu düşünmüyorum. Kamuflajla ve barınmayla karışık işlevler gören giyinme tarzları mevcut.

Mesela bazı sinek larvaları kendilerine ufak tefek taşlardan, çerden, çöpten bir zırh hazırlıyorlar. Hatta iki ucunda da boşluk bırakmayı ihmal etmiyorlar. Yani zırh hijyeni önemli sonuçta. Belki daha yaygın bir örnek keşiş yengeçleri, hermit crabs deniyor.

Bunları görmüşsünüzdür. Yumuşakçıların kabuklarını ev ve zırh olarak kullanıyorlar. Bir bakıma kıyafetlerin üstüne takı da takıyorlar. Çünkü o kabuklara simbiyotik ilişkide bulunduğu bazı canlılar yerleşiyor.

Yengeç de daha iyi bir kabuk bulduğunda bu canlıları eski kabuğundan alıp yenisinin üstüne koyuyor. Bunlardan bazıları zehirli sanırım. O yüzden yengecin yenmesini engelliyorlar. Yani estetik olduğu için yapmıyor.

Öte yanda biz ise barınma ve korunma ihtiyaçlarımızın ötesinde bir çıplaklık, giyiniklik anlayışına sahibiz. Başka böyle bir hayvan yok herhalde. Yani ellerini kullanabilen primatlara bakın, onlar dahi sarmaşıklarla kendilerini örtmekle uğraşmıyorlar. Benim aklıma ilk gelen örnek gerçi, utanç deyince, yeni tıraş edilince rahatsızlık duyan, eve gelir gelmez kanepenin altına saklanan köpekler.

Bu konularda anekdotlar gırla, ben de şahit oldum, hayvan resmen utanıyor dedim. Fakat bunlara pek güvenmemek lazım. Yapılan deneylerde hayvan sahiplerinin, hayvanlarının başka sebepler yüzünden gösterdikleri tepkilerin ciddi bir kısmını yanlış yorumladıkları, yanlışlıkla onları suçluluk duygusuna yoğurdukları görülüyor. Yani örneğin hayvan tıraş olduğu için üşüyorsa veya şaşırıp korkmuşsa, sizin tepkileriniz değişmişse, onun da tepkisi değişecek doğal olarak.

Biz bunu daha insan merkezli biçimde değerlendirmeye yatkınız. Utanmış diyoruz. Bizim vereceğimiz tepkileri onlara yansıtıyoruz yani. O yüzden çok güvenmiyorum bu tip çıkarımlara.

Bize dönelim. Giyim ve utanç bizim için epey uzun süredir merkezli bir rol diler. Ne kadar uzun süredir eski ayetteki yaratılış hikayesine bakın. Hayvanların en kurnazı olan yılan, cennet bahçesinde dolaşan bizimkilere yaklaşıp soruyor.

Tanrı gerçekten de bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi size? Havva cevaplıyor bu soruyu. Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz. Bir tanesi hariç.

En ortadaki ağacın meyvesini yersek ölürüz. Yalan, kesinlikle ölmezsiniz. Tanrı buna izin vermez, diyor yılan. Ve o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak.

İyi ile kötünün farkını bileceksiniz. Tanrı gibi olacaksınız. Havva biraz düşünüyor, bakıyor, meyve gayet çekici gözüküyor. Yılana inanıp bir ısırık alıyor, sonra bunu Adem'e uzatıyor.

Sembolik olarak gözleri açılınca, yani bilgiye ve iyi-kötü muhakemesi yeteneğine ulaşınca ilk gördükleri şey ne? Onca şey dururken çıplaklıklarını görüyorlar ve utanıyorlar. O utancın farkına vardıkları an resmedilir hep. Apış aralarını incir ağacı yapraklarıyla kapadıkları an hani.

Bir parantez açayım, dayanamadım. Kur'an'da bildiğim kadarıyla meyveyi ilk kim yemiş belli değil. Ama eski ayette günah direkt kadına yıkılmış. Hatta bu iyice belli olsun diye, olay sonrası Tanrı bunları sorguya çekiyor.

Hepsini, üçünü birden yılan dahil. Adem direkt kadını satıyor. Yılan ilk onu kandırdı, meyveyi bana veren de oydu. Sonra hızını alamayıp Tanrı'yı da suçluyor.

Bu kadını yanıma veren sensin, bana ne kızıyorsun diyor. Kadına sıra gelince suçu yılanı atıyor. Yılan da herhalde sıra kendisine gelince, ''Ulan siz de işbirliği yapıp devrime kalkışanda kabahat. İki dakikada sattınız herkesi.'' demiştir.

Tanrı hepsine ayrı bir ceza veriyor. Yılanınki hep karnı üstünde sürünmek, kadının cezası doğum sancısı çekmek ve kocasının emrine girmek bundan sonra, adamın cezası ne? Çalışmak ve ölüm. Kadın da çalışıp ölüyor zaten.

En büyük kazığı kadın yemiş. Sonra da topyekûn cennetten kovuluyorlar bahçedeki başka bir ağacın, yaşam ağacının meyvesini yiyip tekrar ölümsüz olmasınlar diye. Şimdi düşünsenize bu hikayeleri öyle alegori falan değil, tüpedüz gerçek olarak sabah akşam dinleyip yetişen kaç nesil geldi geçti. Parantezi kapayalım, şimdi Derrida'nın kedisinin karşısında utanması yahut Adem ile Havva'nın birbirlerinden utanmaları, bizi giyinmeye iten bu duygunun sosyal yönüne atıfta bulunuyor.

Ayıp ve utanç sosyal kavramlar. Tekil yaşasaydık hepimiz nüdist olurduk herhalde. Tabii iklim koşulları elverdiği ölçüde. Dolayısıyla şunu diyebiliriz, biz başkaları için giyiniyoruz, kendimiz için değil.

Bu iş hep böyle miydi? Valla kılık kıyafetin tarihi ne zaman ve neden başlamış bunu bilmek imkansız. Sonuçta geride fosil bırakan bir şey değil bu. Kılların azalmasıyla ilişkili diyebilirsiniz.

Ben öyle diyordum en azından. Ama bu da belirsiz. Çünkü birçok bölgede insanların hayatta kalmaları için kılada, kıyafete de ihtiyaçları yok. Yani kıyafet ve kıl arasındaki sebep-sonuç ilişkisi belirsiz hangi yönde olursa olsun.

Herhalükâr da bu işin tarihi 100 ila 500 bin sene öncesine gidiyor diye tahmin ediliyormuş. En azından 40 bin sene önce dikiş iğneleri ve boyalı kumaşlar var. 40 bin sene bakın. Demin bahsettiğim yaratılış hikayesi en fazla 3 bin senelik.

Muhtemelen o dikiş iğnelerinden de utanma duygusunun kendisinden de eski olan bir başka giyinme sebebi var. Statü farkındalığı. Bundan geçen seneki Erkek ve Şiddet serisinde biraz bahsetmiştik. Özellikle de testosteronun statü farkındalığını arttırdığını söylemiştik.

Yine hiyerarşi kavramından da Jordan Peterson bölümlerinde bahsettik bolca. Bu arada sanırım bir noktadan sonra bütün podcast bölümlerim eski bölümlere referanslardan ibaret olacak. Bakınız bölümle o 235 böyle böyle biter bölüm. En sonunda da patronları sayarız.

Tamam işte. Hayvanlara bakalım tekrar. Statü sinyallemelerini düşünün. Aslanın yelisi, geyiğin devasa boynuzları falan fiş mekan.

Kıyafet olmasa da bunlar bir aksesuar olarak düşünülebilirler. Ve tabii ki onları taklit ederek hayvanların postlarından, tüylerinden, hatta o boynuzlardan kendine heybetli kıyafetler, heybetli şapkalar yapan kabile şeflerin düşünün. Kralları düşünün. Sade giyimli kral diye bir şey görülmüş müdür acaba tarihte?

Bu konulardaki en meşhur örneklerden biri mor renk olmalı. Yani rengin kendisi. Zamanında fenikellerin ürettiği mor boyanın bir gramı için sadece 900 bin tane yumuşakça hayvan gerekiyormuş. Onları işlemeleri gerekiyor.

Çok zahmetli ve pahalı. O kadar pahalı ki sadece krallar bunu alabiliyormuş. Ve zamanla Akdeniz bölgesinde mor imparatorluk ailelerinin rengi oluyor. Roma'da da böyle, Persler'de de böyle.

Tabii bu imparatorlar tanrıların soyundan geldikleri için de başka ne olacaktı ki? Mor renk kutsallığın da sembolü oluyor ve sıradan vatandaşa, hatta ona parası yetebilecek bazı soylulara bile yasaklanıyor. Bu adet de öyle antik dünyada bitmiş bir şey değil. Kraliçe 1.

Elizabeth 16. yüzyılda bu yasağı kanunlaştırıyor. Sadece kraliyet ailesi üyeleri mor giyebilir diyor. Şimdi bunları düşününce, hayvanları da düşününce, çıkarıp böyle masaya koyabilmek için illa son model iPhone'u alan insanlara çok da kızamıyorum.

Daha doğrusu bunu yeni bir şey olarak görmüyorum. O isteğin kökü epey gerilere gidiyor. Pod B Medya'dan Berkant sağ olsun, bana bu bölümün notlarında çok yardımcı oldu. 55 senelik bir kitap bulmuş.

The Society of the Spectacle. Artık şeylerin kendisini istemediğimizden, onlara sahip olduğumuzun bilinmesini arzuladığımızdan bahsediliyor. Genel olarak 2. Dünya Savaşı sonrası kapitalizmin bir eleştirisi bu ve bu iPhone muhabbetine de uygulanabilir.

İki ilginç yanı var. Birincisi bu tüketimin bir rutin oluşturduğunu, bu rutinin de insanı yaşarken öldürdüğünü savunuyor. Rutini bozmak için bir takım özel durumlar yaratmalı insanlar genelde sanat ve moda yoluyla. O yüzden bu akımı takip edenlere durumcular denmiş, situationists.

İkincisi de, demin dediğim gibi şeylere sahip görünme ihtiyacı, onlara sahip olma ihtiyacımızdan fazla. Bu sadece pahalı ayakkabılar, takılar, çantalar için geçerli değil. Fiziki olmayan şeyler için de geçerli. Mesela dışarıya mutlu, sağlıklı, başarılı görünme ihtiyacı, bunlara sahip olma ihtiyacından fazla.

Sizce Instagram bu ihtiyaçlardan hangisini sağlıyor? LinkedIn mesela en başlarda iş bulma, networking aracıydı. Şimdi geldiği noktaya bakın hangi ihtiyacı gideriyor? Toparlarsak önce doğanın gazabından sonra toplumun ve tanrıların gazabından korunmak için giyindik diyebiliriz.

Başkaları için yani dediğim gibi. Bu demek değil ki giyimden zevk almıyoruz. Haliyle insan bir süre sonra dış etkileri içselleştiriyor, zevk ediniyor, giymesi gereken şeyleri sevmesini de öğreniyor. Bu da bizi nihayet moda kavramına getiriyor.

Ben bu geçişi şöyle düşünüyorum. Korunmaydı, geleneksel statü göstergeleriydi, kabul edilmeye ihtiyacıydı. Bunların azalıp başka şeylerin ön plana çıkması. Mesela birey hakları ve alım gücü yayıldıkça toplumda kabul görmenin önemi de azalıyor.

Çünkü artık dışlanan bir birey ölüme veya yalnızlığa terk edilmiyor. Gidip kendi kafasındakileri bulabilir, konforlu hayatlar yaşayabilir. Buna paralel olarak farklı gözükmenin avantajları artıyor. Niye?

Çünkü nüfus arttı ve kendini bu kalabalık arasında belli etme ihtiyacı duyuyorsun. Yani benim gözümde medeniyet, insanın kabul görme ve farklı olma dengesinin farklılaşma yönünde bozulmasına yol açıyor. Bu isteğin bir kısmı giyim kuşama da yansıyor tabii. Buna stil veya tarz diyoruz kişisel ölçekte.

Bir topluma o dönem hakim olan tarzlara da moda diyoruz. Şimdi modanın kısa bir tarihine bakalım. Yüz binlerce senelik giyim kuşam tarihinden modaya öyle belli bir geçiş noktası yok elbette. Özellikle elitler için.

Ama sanayi devriminin ilk sembolleri olan yeni tekstil makineleriyle bu iş hızlanıyor. Çünkü giyim fabrikalarına ve hazır giyim konseptine yol açıyor. 1846'da patente alınmış ilk dikiş makinesinin giyin fiyatlarında son derece hızlı bir düşüşe yol açıyor bu. Tabi bu ürünler büyük oranda orta sınıfa yönelikler.

Üst sınıflar hala kendilerine özel giysiler diktiriyorlar. Alt sınıflarda o giysileri kendileri dikiyorlar. Sağdan soldan buldukları eski veya fazla gelen kumaştan kendi giysilerini kendi evlerinde bizzat dikiyorlar. Bu böyle gidiyor 20.

yüzyılın ikinci yarısına kadar da nüfusun büyük çoğunluğu için giysilerin değiştirilme ölçüsü yıpranmalarıydı. Yıpranmış giysilerde atılmıyorlar, elden ele dolaşıyorlar. Büyüklerin elbiseleri çocuklar için küçültülüyor ve tabii her çocuk da abisinin ablasının giysilerini kullanıyor. Artık kullanılamayacak hale gelenler de temizlik beziydi, kilimdi, böyle şeylere dönüştürülüyorlar.

Sonuçta bir şeyin maliyeti, iş gücü maliyetinden fazlaysa, ki tarih boyunca da genelde böyleydi, onu atmak yerine etinden, sütünden faydalanmak standart çözüm. Bu yüzden her evde de dikiş nakış işini bilenler var. Ama bugünden bildiriyorum, bizim evden bildiriyorum, bu bilgi de diğer her şey gibi uzmanlaşmayla köreldi. Velhasıl modanın gerçek anlamda yaygınlaşması 2.

Dünya Savaşı sonrası oluyor. Zaten bir trendin genel olarak ne kadar hız kazandığından emin değilseniz ilk tahmininiz 2. Dünya Savaşı sonrası olsun. Kimse de hayır diyemez.

10 entellik puanı kazanır, günü kurtarırsınız. Çünkü bakın savaş sırasında ne oluyor? Lüks sergileme tabulaşıyor. Koca orduları giydirme ihtiyacı doğuyor ve bunlar için standart işlevsel kıyafetler üretiliyor ve üretimin de ölçeği artıyor.

Şimdi bunların bir sonucu olarak giysiler belli bir çizgiye hapsediliyorlar. Mesela bu small, medium, large, extra large gibi sınıflandırmalar büyük oranda bu dönemde gerçekleşiyor. Savaştan sonra ne oluyor peki? Para var, üretim var, lüks gösterme ihtiyacı birikmiş ve artık böyle standartize kıyafetler satın almaya da alışmış insanlar.

Bunların toplamının sonucu olarak kıyafet kültürü değişiyor. Artık giysiler eskidikleri için değil, modası geçtiği için yenileriyle değiştiriliyorlar. Kıyafet endüstrisinin talebe arttırmak için modayı bir motor olarak kullanması kaçınılmaz. Moda dergileri yayınlıyorlar, defileler düzenliyorlar ve tabii ki sinema ve televizyonla modanın etrafında sihirli bir cazibe oluşuyor.

Bu noktada hala modanın elit bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Bana öyle geliyor. Zira cazibeyi sağlayan şey, bunun tam olarak ayağa düşmemiş olması. Yani hem ayağa düşmemiş olacak hem de eskisi gibi çok uzak olmayacak.

O şeylerin önünde ahlaki, hukuki bir engel olmayacak. Kişi isterse morlar içine sarılabilecek mesela. Kendini o fantezi dünyasına kaptırabilecek. Bu arada mor da yeterince ucuzlamıştı çoktan bu dönemde.

Zira 1800'lerde sıtma ilacı üstünde çalışan bir kimyager yanlışlıkla ucuza mor boya yaratmanın yolunu bulmuş. Zaten o noktada kutsallıkla olan ilişkisini de yitirmişti mor. Zira kutsallığın kendisi de etkisini yitirmişti. Şimdi, biz bu anlattığım dünyanın da ötesinde yaşıyoruz.

Çünkü bizim dünyamız moda değil, hızlı moda dünyası. O cazibenin sihrinin kalmadığı bir dünya. Her şey daha da bol, daha da ucuz ve daha da hızlı kopyalanıyor. Bir film yıldızının kostümüne %99 benzeyen bir şeyi, ertesi hafta %1 finansal maliyetle alabildiğin bir dünya bu.

Bu değişim için bir dünya savaşına da gerek olmadı, onun yerine küreselleşmenin ve modern lojistiğin bir sonucu oldu. Çok uluslu hızlı moda şirketleri, tedarik zincirlerini dünyanın dört bir yanına yaydılar, üretim maliyetinin düşük olduğu küresel güneyden, ürünlerin satışının yapıldığı küresel kuzeye bir akış oluşturdular. Bir örnek vereyim, 1950'lerde Amerikalı bir kadın hazır bir elbise satın almak isterse, AVM devri öncesi tabii bu, Sears kataloğundan bir sipariş vermesi gerekiyor, 9 dolar tutuyor. Bugünkü karşılığı 72 dolar.

E işte ne ulaşılmaz ne de ayağa düşmüş. Bugün ise herhangi birimiz sokakta yürürken Zara'ya girip yaklaşık 10-12 dolara, Sade ama moda sayılabilecek bir elbise satın alabiliriz. Kıyafetin kullanım ömrünün çok kısa olmasında hiçbir sorun yok. Yıpranmasında eskimesinde zaten modanın kendisinin ömrü daha da kısa.

Zara yaklaşık 5 haftada bir yeni tasarım satışa çıkarıyormuş. Ve her sene bu tasarımlardan oluşan en az 20 farklı koleksiyon sunuyor. Tabii ki bu hız çılgınlığının sosyal medya ayağı da var. İnfluencer kültürünün yükselişini düşünün.

Giydiklerini anlık bir trende dönüştürme yeteneğine sahip hesaplar ile hızlı moda endüstrisi arasında simbiyotik bir ilişki gelişti. Benim Instagram hesabımda çiçek, böcek, bina fotoğrafları var. Onlardan ibaret. O arada geçirdiğim zaman da saniyelerle ölçülür.

O yüzden o dünyaya çok uzağım. Ama anladığım kadarıyla aynı kıyafetle Instagram'a iki kez fotoğraf yüklemek neredeyse tabu. Hubbub diye bir sürdürülebilirlik firması var. Bunların yaptırdığı bir ankete göre 18-25 arasındakilerin %40'ı, neredeyse yarısı her dışarı çıktıklarında farklı bir kıyafet giyme konusunda baskı hissediyormuş.

Ve bu anket neredeyse 5 yıllık. Böylesi bir ortamda hızlı moda kendi talebini tekrar tekrar yaratıyor zaten. Ama aynı zamanda kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi de. Çünkü bu işin sürdürülebilirliği yok.

Fiyat etiketlerine yansıyan rakamlar gerçek maliyetin sadece bir kısmı. Biraz bu maliyetlerden bahsedelim. Her ekonomik kararın bir kere bir sosyal boyutu var. Bangladeşli bir tekstil fabrikası sahibi bir röportajda şunu diyor.

Her gün daha düşük fiyat mantığı var. Markalar batıda rekabet halindeler ve sipariş ve pazarlık için bize geldiklerinde bak şu marka bu gömleği 5 dolara satıyor. Bu yüzden benim 4 dolardan satmam gerekiyor. O yüzden fiyatını düşürsen iyi olur diyorlar.

Sonra bir başka marka gelip 3 dolara çekmeye çalışıyor. Eğer 3 dolara üretim yapabilirsen işi alıyorsun. Ben de işi alabilmek için çalışanlarıma baskı yapıyorum. Basitçe anlatmış.

Asgari bir altyapıyı sağlayabilen ülkeler arasında en fakirleri birbirleriyle rekabet halindeler bu işleri kapmak için. O ülkeler içinde de en ucuzcu markalar birbirleriyle rekabet halindeler, onlara iş yapan en ucuzcu taşeronlar rekabet halindeler. Sonuç Londra gibi bir yerde bir pound'a satılabilen milyonlarca tişört. Aslında hayır, o bizim gördüğümüz cebimize yansıyan sonuçtu sadece.

Asıl sonuç işçilerin hiçbir güvencesi ve hatta can güvenliği dahi olmaması. Bunu biz normalde düşünmüyoruz ama 2013'te Bangladeş'te yaşanan bir olay hızlı modanın karanlık yüzünü bize zorla göstermişti. Euronews'den dinleyelim. Bangladeş'te 1100'den fazla kişinin göçük altında can verdiği korkunç kaza geride izleri kapanmayan yaralar bıraktı.

Bangladeş tekstil endüstrisinin en önemli üretim merkezlerinden biri. Fakat çalışma koşulları ve iş güvenliği açısından dünya standartlarının çok gerisinde. Bu tip tekstil fabrikalarında çalışan Bangladeşlilerin kazandıkları ücret tüm gün ortalama 2 dolar. Onu da alabilirsen.

Çünkü bir kısmına taşeron el koyuyor. Hakkını kimden soracaksın ki? Ve büyük markalar üreticiye ödedikleri ücretleri arttırmak niyetinde değiller. Bir skandal ortaya çıktığında sorumluluğu taşeronlara yıkıyorlar, onların ahlaksız patronlarına yıkıyorlar.

Artık o firmayla çalışmayı sonlandırdık diyorlar. Bitiyor. Sanki yeni firmanın eskisinden farkı olacakmış gibi. Çoğu bu şartlar altında dünyada her yıl 80 ila 150 milyar parça giysi ürettiğimiz tahmin ediliyormuş.

Milyon değil bakın milyar. Her insan başına 20 parça giysi. Bugün ortalama bir tüketici 15 yıl öncesine göre %60 daha fazla giysi satın alıyor. Sadece 10 sene içinde neredeyse iki katına çıkacak bu.

Tüm bunların çevresel maliyeti de büyük. Ama karbon ayak izi gibi hesaplar belki biraz soyut gelecektir bu noktada. Gayet somut olan ama bir o kadar da gözden ırak olan başka bir şeye odaklanalım. Atık.

Bu milyarlarca giysinin yarısından fazlası birkaç sene içinde ya yakılacak ya da çöp dağlarına katılacak. Her saniye bakın bir çöp kamyonu kadar giysi demekmiş bu. Sırf şu cümleyi bitirene kadar beş kamyon dolusu giysi dağıtıldı. Ama bir şey uzaklaştırdığımızda ortadan kaybolmuyor.

Yine de bir yere gidiyor. Yakıldığında dahi onun bize bir etkisi var. Madde sonuçta kaybolmuyor. 2008 yılındaki Examined Life belgeselinde, Zizek de aynı bundan bahsediyordu.

Konuşması biraz gariptir ama yine de bir kulak verin. Tuvalete gittikten sonra, her şey kaybolur. Tabi ki rasyonel olarak, kanalizasyonla, vs. var.

Ama en basit deneyimlerinizde, her şey dünyanızdan kaybolur. Fakat problem bu, pislik kaybolmaz. Eğer bu kesidin tamamını izlerseniz, bu arada 10 dakikalık bir şey, hemen sonrasında konuyu baştaki cennetten kovulma hikayesine bağladığını göreceksiniz. Yani insan atıklarından uzaklaştığı kadar doğadan da uzaklaşmış, o yüzden onu cennet bahçesi gibi idealize ediyor.

Dengeli, istikrarlı, huzurlu ve insanda o dengeyi bozan şeytani bir etki. Argümanının kalanı bana biraz dağınık geldi ama bu bağlantı ilgimi çekmişti. Daha geniş anlamda giysilerin duygusal yatırım yapılmış hatıralardan giyilip atılması gereken bir metaya dönüştüğü bir dünyadayız. Alışveriş yapanların da sürekli yeni ürün akışları beklemeye şartlandığı bir dünya bu.

kullandıklarımızın maliyetini bizden çok başkaları ve gelecek nesiller ödüyor. Ve serbest piyasa bu işin kapsamlı maliyetini hesaplayamıyor. Bildiğiniz dışsallık problemi ekonomideki. Hesaplayabildiği kadarını da bize zaten gösterme merakında değil.

Bunun için hiçbir sebebi yok. İşin pis tarafını halı altına itiyor. Daha doğrusu halı değil de üçüncü dünya ülkelerine ihraç ediyor. Hem bu bahsettiğimiz ucuz üretim ve onun yolaştığı problemler manasında hem de kelimenin tam anlamıyla atıkları ihraç ediyorlar gemilerle bu ülkeleri.

Tabii şimdi endüstrideki büyük oyuncular bunca israfın ve atığın imajları için büyük bir sorun olduğunu fark ettiler nihayet ve sorunu çözdüler. Şaka yaptım canım. Çözmediler de şunu yaptılar, sürdürülebilir koleksiyonlar ortaya çıkardılar. Ya en iyi halinde bile nasıl bir şey bu biliyor musunuz?

Her saniye 75 hamburger satan McDonald's'ın menüsünde salata sunması gibi bir şey. Hani tamam iyi, hiç yoktan iyi ama etkisi ne bunun? Neyse enseyi çok da karartmayalım. Giderek daha çok insan bu durumun farkında ve bunun da bir etkisi var.

2015 yılında yine eski bir anket, dünya çapında alışveriş yapanların 3'te 2'sinin olumlu sosyal veya çevresel etki taahhütleri olan şirketlerin ürünleri için fazladan ödeme yapmaya istekli olduklarını belirtmiş. Mesela outdoor markası Patagonya bu konuda iyi bir örnek. Onların felsefesi bir kez ürün almak ama kaliteli ürün almak ve bunları onarmak. Hızlı moda felsefesinin tam aksi bir felsefe yani.

Ve bu mesaj işe yarıyor. 2008-2014 yılları arasında şirketin kârı üç katına çıkıyor. Bu bölümün sponsoru olan WWF Market de bu hassasiyetlere sıkı sıkıya bağlı bir marka. Nasıl geçiş ama.

Mesela üretimini üstlenen Reflex Studio, tedarikçilerini bir sertifika programına tabi tutmuş. Bana daha ilginç gelen bir taktik ise şu, psikolojiyle alakalı olduğu için, ürünlerin kısa sürede atılmasını engellemek için onları dayanıklı yapmak yetmiyor. Onlarla duygusal bir bağ oluşturmak gerekiyor. Bundan bahsetmiştik.

Çok basit bir şey yapıyorlar. Ürünlerin içine bir QR kod saklamışlar. Tarladan paketlemeye kadar olan yolculukların izini sürebiliyorsunuz. Bize de gönderdiler sağ olsunlar.

Böyle eşleşen kıyafet giyen o garip ailelere döndük. Aile üniformamız var yani. Yakında bir de flama ve arma tasarlayıp kendi beylimizi ilan ederiz artık. Siz de kendi beyliğinizi ilan etmek istiyorsanız WWF Market'e bakarsınız.

Bize özel indirim kodunu kalıcı hale getirmişler artık. Fularsız Panda 20 sonsuza kadar geçerli olacakmış. Kılık kıyafet alışkanlıklarının ve hızlı modanın gelişimini takip ettiğimiz bu bölüm için sponsorumuza ve her bölüm için de Patreon'daki patronlarıma teşekkürler. Çok yakında Özgür İrade serisinin devamında görüşmek dileğiyle.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)