
2.697 kelime · ~13 dk okuma
Selam flarsızlar, nasılsınız? En son moda hakkındaki bölümümüzden sonra bugün Özgür İrade serisine dönüyoruz ve beyin konusuyla devam ediyoruz. Geciktik biraz tabii. Bizim hanımın diş sorunları devam ediyor hala.
Benden habersiz futbol kariyerim vardı anlamadım. Basbayağı sakatlandı durduk yere ya. Zaten şimdi de fizyoterapiste getirdim. Bu giriş kısmını park yerinden yazıyorum.
Maksimum 5-10 dakikam vardır. Sonra bebek uyanıp ağlamaya başlar. Ondan sonraki 2 saat iptal zaten. Yürüyüşlü mamasıydı, temizliydi.
Valla tek başına çocuk yetiştirenlere inanamıyorum. Helal olsun. Ben yine de Ölü Zamanları podcast dinleyerek değerlendirebiliyorum bir nebze. Peter Ulrich Seh isimli bir profesörün nöroloji ve özgür irade konulu kurslarını bitirdim mesela.
25-30 saatlik bir içerik. edX'den bedavaya ulaşabilirsiniz. Ama bir noktada da oturup bu öğrendiklerimi değerlemem lazım. Bu da ancak geceleri mümkün oluyor ama o noktada da kafa kalmıyor ki artık.
Yani 15 saattir ayaktasın, boş boş ekrana bakıyorsun. Beyin uyumak üzereyken de beyin hakkında konuşmak baya komik oluyor. Velhasıl yine de bardağı dolu tarafından bakmak lazım. Birçok insan işinden nefret ederken ben işimi yeterince hızlı yapamıyorum diye üzülüyorum.
Bu müthiş bir lüks aslında. Dur dur ya, daha introyu bitirmedim. Girme müziği. Konumuz beyin dedik ama öyle aksondu, kortexti detaylarına girmeyeceğiz işin.
Zira sizlerden gelen yapıcı eleştirilerden dersimi aldım ben. Bu fizik bölümlerinde çok fazla detaya girmiştik. Bir örnek vereyim. En son bölümü süperdeterminizm fikriyle bitirmek istemiştim ya hatırlarsanız.
Bunun da ne kadar ince ayar gerektirdiğini tam olarak anlamak için kozmik bell deneylerinden bahsetmiştim. Yani milyarlarca yıl önceden yola çıkmış fotonlar bile bu komplonun bir parçası. E bunu anlamak için de normal bell deneylerini anlattım. Sonra bunun ilkel bir örneğini evinizde dahi yapabileceğiniz için heyecanlandım.
Polarizasyon kavramını anlatmaya karar verdim bu yüzden. Ama bunu da anlatırken iyice gaza geldim artık konuyla hiç alakası olmayan dairesel polarizasyondu, yok efendim drone antenleriyle wifi antenleri arasındaki farktı. Bunlara dalınca ipin ucu iyice kaçtı çoğu insan için. Yani aslında hep rastgelelik, nedensellik ve determinizm kavramlarının yörüngesinde dolanıyorduk.
O kadar da alakasız şeylerden bahsetmiyorduk ama yan yollara saptıkça bu esas konuyla olan bağlantıları hatırlatmak gerekiyor hep. Bunu yapamadım. Bu arada önceki ve sonraki tüm bölümler için altını çize çize söylüyorum, bana gerçekten hiç selam sabah vermeden, ya Fularsız şu bölümde şunu şunu anlamadım, eksik kalmış veya şu fazla olmuş, hadi sağlıcakla diye tek satırlık e-mailler atabilirsiniz. Neyse ben de bu eleştiriler ışığında serinin önceki iki bölümünün içeriğini sonradan biraz hafiflettim.
Yani ilk birkaç günde dinlememişseniz zaten hafif versiyonunu dinlediniz diyebilirim. Full versiyonları halen Patreon'da duruyorlar. Modern Çift Yarat Deneyleri hakkında planladığım içeriği de bu seriye eklemek yerine Patreon'a koyacağım bonus bölüm olarak. Yine de sizi merakta bırakmayayım ya, spoiler vereyim.
Aşırı derecede garip gözüken o sonuçların en yaygın yorumu, zamanda geriye gitmek ve nedenselliği mahvetmek değil. Bu kadar. Şimdi itirafımızı yaptık, bir nevi günah çıkarttık. Bu noktada bana 2-3 dakikanızı verin de fizikle ilgili bölümlerimizi özgür irade açısından toparlayayım.
Böylelikle beyin ve zihin ölçeğine geçişimizi iyi hazırlamış oluruz. Evren en temel seviyede seçime yani farklı alternatiflere, farklı geleceklere bir alan bırakıyor mu? Hep aklımızın bir köşesinde olması gereken soru buydu ve bu insanın ötesinde bir soru. Belki biz özgür değiliz şu veya bu nedenle ama en azından teoride iradesi özgür olan canlıların veya yapay zekâların olması mümkün mü?
Bugün insanların çoğunluğu evrenin temelde deterministik olmadığına inanıyor. Dahası, en azından kısmen özgür iradeye ve de ahlaki sorumluluğa inanıyor. Bu bizim ortalamamız. Yani dini değerlerimiz, hukuk anlayışımız, felsefe tartışmalarımız, hepsini toplayınca elimizde olan bu.
Yüz sene öncesine kadarki klasik fizikçilerimiz ne diyorlardı? Biraz zamanda geriye gidelim. Ortada bizden bağımsız bir gerçeklik var. Bu gerçekliğin geleceği de, geçmişi de belli.
Özgür irade diye bir şey olamaz. Sadece bizim için değil, olası tüm bilinçler için olamaz. Çünkü tek bir gelecek var. Peki kuantumcular ne dediler?
Gelecek belirsiz dediler. Hatta bir gözlem olmazken, şimdi dahi belirsiz, öyle ne iyi değil belirsiz bir evren bu. Rastgelelik evrenin özünde. Eski fizikle yenisi arasında bir köprü olan Einstein açısından bu belirsizlik cehaletimizden kaynaklanıyor.
Eğer kuantum teorisi tamamlanmış bir teori olsaydı, tüm hesaplarda tekrar determinizme dönerdi. Ve tam da bu ayarda bazı kuantum yorumları geliştirildi zaten. Bir tanesini öğrendik. Pilot dalgası teorisinde tek bir gelecek var.
Bu geleceği tahmin etmemiz belki imkansız ama yine de her şey deterministik işliyor. Bu serinin en başında konuştuğumuz hard determinism kalıbına en uygun olan kuantum yorumu bu. Daha önce konuşmadığımız bir başka seçenek de çoklu dünya yorumu. Burada da deterministik bir işleyiş var ama tek bir gelecek yok.
Biz bir gözlem yapınca mesela A olasılığının gerçekleştiğini görüyoruz çünkü o evrendeyiz. B evrenindekiler de B olasılığının gerçekleştiğine tanık olmuş olanlar. Her gözlem sonunda yeni yeni dallara ayrılıyor gerçeklik. Dolayısıyla bu modelde de gerçek bir seçimden ve iradeden bahsedilemez bence.
Hatta tüm olasılıklar gerçekleşiyorsa olasılık kavramı bile manasızlaşıyor. Üçüncü bir alternatif yorum da en son gördüğümüz şeydi. Tek bir gelecek var, evren deterministik ve yerellik ilkesi de korunuyor. Süper determinizm denilen bu şeyin adı birazcık yanıltıcı olabilir.
Böyle iki kat determinizm, beş kat determinizm demek değil. Onun yerine ince ayarlı determinizm demek. Öyle bir deterministik olmak ki tüm deneylerde kuantum teorisinin rastgeleliğini ve yerelsizliğini haklı çıkaracak gibi gözükmek. Jeronimo teorik fizik öğrenmek.
Ya da şöyle komik bir şekilde çerçeveleyim. Rastgelelik üzerinden özgür iradeyi imkansız kılan bir evren varmış gibi görüyoruz. Ama aslen determinizm üzerinden özgür iradeyi imkansız kılan bir evren var. Herhalükârda özgür irade imkansız.
Bu teori tabii test edilemeyeceğinden bilimsel bir alternatif olarak düşünmüyorum ben. Gördüğüm kadarıyla pek kimse de ciddiye almıyor zaten. Ama düşünmesi eğlenceli. Tamam, şimdi bu yorumlara göre evrenin temelinde serbest seçime alan bırakan bir yapı gözükmüyor.
Yani iradenin kaynağı beyinse, o beyin de her fiziksel obje gibi mikro seviyede kuantum kanunlarına uyuyor, makro seviyede de klasik fizik kanunlarına yakınsıyorsa, iradenin özgür olmasına imkan yok gibi. Bir yandan determinizm, bir yandan rastgelelik kıskacında özgürlük. Peki, asıl soru şu. İnsan zihni evrenin temelinde olan bitenlere rağmen özgür olabilir mi bir şekilde?
Bundan sonra bu soruya odaklanacağız. Bunun bir kolay bir de ilginç cevabı var. Kolay cevap zihin ile fiziksel dünyayı ayırmaktan geçiyor. Fiziksel dünyanın temel kurallarından bize ne artık?
Yani zihin ve özellikle de irade bunlarla ayrı bir alanda yaşıyorlar diyoruz. Bu tip ayrımlara mind-body dualizmi deniyor. Yani maddeden, enerjiden ve fizik kanunlarından bağımsız olan bir zihin. Ben vallahi pek meraklısı değilim.
Bir kere metafizik bir iddia bu. Zihin yerine ruh kelimesini kullansaydım zaten bu cümleler ayet gibi olacaklardı. İrade doğaüstü bir şeydir, test edilemez demekle aynı şey olacaktı. İkincisi, bir sorunu çözmek şöyle dursun.
Bu ayrım daha zor bir soruna dönüşüyor. Düşüncelerimizin eyleme dönüştüğünü biliyoruz ama fizikselden bağımsız bir şey fiziki dünyaya nasıl etki ediyor? O sıçramayı nasıl yapıyor? Üçüncüsü de zihnin fizikselliği lehine kanıtlar kuvvetli.
En basiti beyin hasarlarının zihne olan etkileri. Birçoğunuz Phineas Gage'i duymuşsunuzdur. 1800'lerde bir yere tren rayı döşerken kazara patlayan barutun fırlattığı bir demir çubuk elmacık keminin altından giriyor, gözünün arkasından geçiyor ve kafatasının tepesinden çıkıyor mermi gibi. İnanılmaz biçimde de hayatta kalıyor Gage.
Hatta doktor ilk yardıma gelince, adam ben işe döneceğim falan diyor birkaç gün. Sonra muhabbetin ortasında da biraz iğrenç bir şey söyleyeceğim yemek yiyorsanız belki atlayın. Kusmaya gidiyor adam çünkü sürekli kan yutuyor ve doktorun yazdığına göre günlüğüne kusmanın basıncıyla o kafasının tepesindeki delikten yarım fincan beyin çıkıp yere düşmüş. Bir beyin ölçüm miktarı olarak çay fincanı kullanmak da acayip bir şey.
Neyse, adam sonraki haftalarda iyileşiyor. Ama karakteri, davranışları ve hafızası değişmiş bir şekilde iyileşiyor. Şimdi bu değişimlerin miktarı da hep abartıla gelmiş. Adamı bir nevi Mr.
Hyde gibi betimlemek moda olmuş böyle. Canavar, hayvan, psikopat neyse. Dramatik bir öykü anlatmak istiyor insanlar çünkü. Gerçek değişimin boyutu bilinmiyor tam olarak ama ilk defa Beynin, insanın kişiliği ve alışkanlıkları üstündeki etkisi bu kadar gün yüzüne çıkmış oluyor ve zamane doktorların da ilgisini çekiyor.
Yani ta o zamanlardan beri beyin-zihin ilişkisi hakkında fiziksellik lehine bir trend var. Tabii illa böyle dramatik kazalara bakmanıza gerek yok. Dejeneratif hastalıklar çok daha yaygın örnekler. Bugün Alzheimer, 65 yaş üstü insanların 20'de birini yaklaşık etkiliyor.
Yani aranızda binlerce kişi var Alzheimer'a tanıklık eden. nöron bağlantıları çürüdükçe kişi de günden güne değişiyor işte. Biraz daha ilginç bir örnekle bu bahsi kapatmak istiyorum. İradenin biyolojik temelleri olduğuna dair bir örnekle, bir deneyde milletin elini buzlu suya sokup dayanabildikleri kadar dayanmaları isteniyor.
Fakat insanları hemen öncesinde bir testten geçirmişler. Yarısı teste zor kararlar vermek zorunda bırakılmış, yarısı ise otopilotta giderek testi tamamlayabilmiş. Kolay sorular sormuşlar. Sürekli karar vermek zorunda bırakılmış olanlar, buzlu su deneyine fazla dayanamıyorlar.
Ellerini erken çıkarıyorlar. Bu da iradenin, sınırlı bir biyolojik kaynak olduğu, kas gibi kullanıldıkça yorulduğu şeklinde yorumlanmış. Tamam. Zihin, evrenin temelinde olan bitenlere rağmen özgür olabilir mi?
Sorusunun kolay cevabı buydu. Gelelim ilginç olan cevaba. Her şey fiziksel, evet, ama belki irade, kuantum seviyesinde olan bitenden etkilenmeyecek kadar üst seviye bir şey. Yani demin biz beyinle iradeyi ve zihni ayırmıştık, sanki ayrı binalarda oturan insanlar gibiydiler.
Burada ise bir gökdelen var. Bunun temelindeki sarsıntıların aradaki katlar tarafından emildiğini ve en tepe katı etkilemediğini düşünün. Ya da bırakalım bu analojileri de şöyle bir akışla meseleyi genelleştirmeyi deneyeyim. Beyin farklı seviyelerden oluşan emergent bir yapı.
Emergent neydi? Karınca kolonisi örneğini düşünelim. Herkes zaten onu kullanıyor. Bir koloni karıncalardan oluşur.
Karıncalar da atomlardan. Dolayısıyla koloni fiziki dünyanın bir parçası. Karıncalara mesela alkol verirsek, onları uyuşturucu ve kumar batağına sokarsak koloni de zarar görür. Yani karıncaların fiziğinden, kimyasından bağımsız böyle koloni ruhu diye bir şey yok.
Ama karıncanın davranışlarını açıklayan modellerle koloninin davranışlarını açıklayan modeller farklıdır. Mesela bir karıncanın feromonlara verdiği farklı tepkileri gözleyebiliriz. Koloni ölçeğinde ise böyle feromon meromon yok. Bazı kolonilerde 300 milyon karınca yaşıyor.
Koloninin çevresine nasıl uyum sağladığından, planlamanın nasıl yapıldığından, nerelere genişlediğinden falan bahsedilebilir. Koca bir organizmaymış gibi. 300 milyonluk bir şehir gibi veya. Yalnız bir şehrin aksine bu kararları alan bir yönetici karınca yok.
Kraliçe karıncanın görevi o değil. Öyle bir şey yapamıyor. Eskiden öyle düşünülüyordu. Hiçbir karınca koloninin genel durumundan haberdar değil.
Sadece o anki çevresiyle basit iletişimlere giriyor. Koloninin davranışları ancak o seviyede değerlendirilebilecek, daha aşağı seviyelere indirgenemeyecek davranışlar. Bize gelelim şimdi. Karıncalar nöronlar olsun.
Feromonlar elektrik sinyallerine ve nörotransmiterlere denk gelsinler. Koloni beyin olsun. Koloninin davranışları da beynin aldığı kararlar. Biz bu kararların özgür olup olmadıklarını merak ediyoruz değil mi?
Özgürlük için karar seviyesindeki etkileşimler ne deterministik olmalı ne de tamamen rastgele. Robot gibi davranan biri de rastgele davranan biri de özgür iradeye eşit derecede uzaktır. Şimdi kritik nokta geldi. Eğer temel seviyede olan biten gerçekten deterministik ise, tepe seviyelerde olan bitenin indeterministik olmasına imkan var mı?
Yani karıncaların özgür olmadığı ama koloninin bir dereceye kadar özgür olduğu bir kombinasyon olabilir mi? Vallahi açıkçası benim aklım almıyor bunun olabileceğine. Ne kadar emergent bir yapı da olsa, temel seviyede olan biteni yeterince bildiğiniz takdirde, üst seviyede olan biteni tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum. Bu tahmini pratikte yapıp yapamamanız önemsiz.
Önemli olan prensipte olabileceği. Bunu farklı cephelerden tartışan iki tane makale ekliyorum açıklamalara, merak eden oradan da bakar. Ama unutmayın, bu determinizm meselesi kuantumun azınlık yorumuydu. Ana akım yoruma göre temel seviyede olan biten şey deterministik değil, gerçekten rastgele.
Peki böyle bir altyapı karar seviyesinde, yani milyonlarca nöronun ortaklaşa oluşturduğu sinirsel devreler seviyesinde, rastgele olmayan bir seçime izin verebilir mi? Bu daha zor bir soru bence. Anladığım kadarıyla şu anda kimse kuantum dünyasındaki rastgeleliğin beynini ne kadar etkilediğini bilmiyor. Birkaç argüman var.
Bir tanesi kuantum seviyesindeki birçok etkinin sadece çok düşük sıcaklıklarda gözlendiği, beynin ise bu işler için fazla sıcak olduğu ve fazla da karmaşık olduğu, yeterince izole olmadığı yönünde. Yani bırak karar seviyesini, daha nöron seviyesinde iş klasik fiziğe dönüyor. Gerçi bu argüman quantum tunneling'di, entanglement'ti, fantastik özelliklerin bilinci etki edip etmedikleri bağlamında kullanılıyor daha çok. Biz biraz daha basit yaklaşırsak, moleküllerin şekline odaklanırsak mesela, o şeklin temel seviyedeki etkileşimlerce belirlendiğini söyleyebiliriz.
Bu şekil de çok önemli çünkü nöronlar arası boşluklarda komando gibi böyle karşıdan karşıya atlayan nörotransmiterler var. Onların karşıya bağlanıp bağlanamayacağını etkiliyor bu şekil. Hatta bazı alıcıların o sırada kapalı mı açık mı olacakları tek bir magnezyum iyonuna bağlı. Dolayısıyla o iyonun davranışı belki de o nöronun ateşlenmesini 0.01 milisaniye geciktirecek,
o ufak fark da sonraki ateşlemelere etki edecek, kelebek etkisi gibi. Yani kuantum seviyesinde olan biten beynin karmaşık yapısı yüzünden makroseviyeleri etkileyebilecek ve onları belki rastgele kılacak. Bu ilginç bir görüş ama ben biraz karşı cepheye kayıyorum. Bir kere herhangi bir elektronun davranışı belirsiz olabilir de bir sürüsü bir araya gelince bunun etkisi azalıyor yani rastgelelikleri birbirlerini götürüyor gibi.
Hatta bırak tek tek elektronları, nöronları düşünün. Çoğumuz 20 yaşından beri net olarak nöron kaybetmeye başlıyoruz. Hem de her gün 10 bin tane. Kalanların da bu arada bağlantıları değişiyor sürekli.
Ve her bir bağlantı sayısız nörotransmiter demek. E şimdi siz dünden bugüne kendinizi çok değişmiş hissediyor musunuz? Değişmediniz, geliştiniz mi kardeşim? 5-10 senelik aralıklarla bakarsak, kendimizi sorguya çekersek, tamam karakterimizde ve irademizde gözle görülür değişiklikler bulabiliriz ama saatten saate, günden güne Yani binlerce nöron ve milyonlarca bağlantının kaybı o kadar da değişime neden olmuyorsa öyle bir tane magnezyum iyonu ile ne değişecek?
Her bir nöron tıpkı karıncalar gibi aptal sonuçta. Karınca hassasiyeti olanlardan özür diliyorum. Ama ve lakin milyarlarcası bir araya geldiğinde kendi kendini inceleyip tartışacak bir karmaşıklığa ulaşıyor. Ve belki de elektron ve nöron da bunları bırakıp daha üst bir seviyede inceleme yapmamız lazım.
İşte bunun için de geldik meşhur Libet deneyine. Özgür irade ve beyin deyince entellik yasaları gereği 1983'te yapılan Benjamin Libet'in deneylerinden bahsetmek zorundayız. Libet deneyleri tıpkı psikolojideki Milgram veya Zimbardo deneyleri gibi hem bulguları yüzünden hem de bulgularının abartılı biçimde yorumlanmaları yüzünden önemliler. Düzenek şu, kafaya voltmetreleri bağlıyorlar kardeşim, sizden basit bir hareket yapmanızı istiyorlar.
Mesela sağ elinizi oynatmak. İstediğiniz zaman oynatabilirsiniz. Ama hemen öncesinde tam oynatmaya karar verdiğiniz anı da kaydetmenizi istiyorlar. Saniyesi saniyesine.
Yani önce kararınızın farkında olduğunuz an var, sonra da hareket ettiğiniz an var. Bu ikisi arasındaki fark aşağı yukarı 200 milisaniye. Asıl terane beynin motor hareketlerini yöneten bir kısmındaki elektrik yükünde ve onun değişiminde. Buna resting potential deniyor.
1960'lardan beri de biliniyor. Böyle hareketler öncesi giderek artmaya başlıyor, hareket olunca da bir reset atıyor ve sonra tekrar yükseliyor hareketten önce. İşte bu yükün artışının hareketten 550 milisaniye önce başladığını görüyorlar. Yani karar farkındalığından 350 milisaniye önce.
Bu arada tam sayılar önemli değil çünkü deneye göre değişiyor. Örneğin elinizi oynatma kararını son anda değil de epey önceden vermiş olduğunuzu hissetmişseniz ona karşılık gelen resting potential daha da erkenden, tam bir saniye öncesinden yükselmeye başlıyormuş. Her halikarda hareketin başlangıcını sinyalleyen bu aktivite karar farkındalığından önce oluşuyorsa, o hareketin sebebi de kararım olamaz. Karar dediğimiz şey hareketin sebebi değil, sonuçlarından biri.
Tıpkı oynattığımız elimiz gibi. O farkındalık el oynamasından hemen önce geldiği için biz hep aralarında bir neden-sonuç ilişkisi varmış gibi yorumlamışız. Safsatalar ansiklopedisinde vardı bu, hatırlayın. Post hoc ergo proctor hoc.
Fullarsızcası, bundan sonra demek ki bunun yüzünden. Hani elimi oynatmam kararımdan hemen sonra oldu, demek ki onun yüzünden oldu. Halbuki asıl sebep yüzlerce milisaniye önce bilinç dışında başlayan bir şeyler. Dolayısıyla resting potential'ı ölçen biri, oradaki deneyin kendisinden yüzlerce milisaniye önce tahmin yapabilecek kolunu oynatıp oynatmayacağı hakkında.
Seni senden önce tahmin edebiliyorsam iraden var mıdır? Libet bunu soruyor. Herkes de hep bir ağızdan yoktur paşam diyor ve yaygın bir yorum oturuyor. Karar verme sanırım bilinç dışında olan bitenin bir yan etkisidir diye.
1983'ten sonra buna benzer birçok deney yapıldı. Periyodik olarak da bunların arasındaki en sansasyonel sonuçlar önümüze düşüyorlar. Mesela 2008 yılından bir deneyde deneklerin sağ elmi sol elmi kullanacaklarını tam 10 saniye öncesinden tahmin edebilmişler, sözde. Halbuki bu, sonuçların sadece %55'e 60'ı için geçerliymiş, yazı turadan biraz daha iyi.
Ve sadece 12 denek üzerinde yapılmıştı. Ben valla böyle önemsiz el kol oynatma kararları için ta 10 saniye öncesinden hesaplara girişilmesini epey verimsiz buluyorum ama böyle de bir yorum var, bunu bilelim istedim. Sansasyonel başlıkları bir kenara koyarsak, ben şimdi orijinal Libet deneyine dönmenizi istiyorum. Kendinizi bir araştırmacının yerine koyun.
Bu deneyde herhangi bir açık yakalayabilir misiniz? Kritiğini yapın yani. İşte bunu da size ev ödevi olarak vereyim. Dönünce Libet'in kritiğinden, içgörü ilüzyonundan, başka birçok deneyden, bir tanesi de hipnoz içeriyor, veto hakkından ve genel olarak benim özgür irade hakkındaki fikirlerimden bahsedeceğiz.
O zamana kadar da özgür iradesiyle podcast'i desteklemeye devam eden herkese teşekkürlerimi edeyim. Kaldığımız yerden devam, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Cet, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Abdullah Şanver, Eymel Üçışık, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla ve aramıza yeni katılan Zehrin E. Sen de duralım Zehrin. Çok teşekkürler.
Kalanlarla da devam bölümünde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.