
3.176 kelime · ~16 dk okuma
Selam flarsızlar. Her seferinde yakında görüşürüz deyip daha uzak bir zamanda görüşüyoruz. Acaba bu sefer size ne bahaneler uyduracağım ben de bilmiyorum. Aslında bahanem iyi.
Bakın son bıraktığımızda Heisenberg belirsizlik ilkesinden devam edeceğimizi ima etmiştim. O gün bugündür YouTube'daki kuantum fiziği videolarına daldım ve çıkamadım. Herhalde 200-250 video izlemişimdir. Bunun üstüne bütün alakalı Wikipedia sayfalarını da okudum, başka şeyler de okudum.
Peki sonuç? Valla bu öyle bir konu ki insan okudukça bildiğini de unutuyor. Öğrenme süreci tersine işliyor, Benjamin Button gibi. Yaşlı bir bilgi haline geleceğine, gencecik bir bebek haline geliyorsun.
Tostoyevski bir sabah bunaltıcı araştırmalarından uyandığında kendini gencileyin bir bebeğe dönüşmüş olarak buluyor. Neyse ki bir noktada sevdikleri müdahale ettiler. Kuantum detoksuna yatırıldım. Biz de sadık eşimiz olan klasik fiziğin ve determinizmin kollarında, o sıcacık kollarında bir bölüm daha geçirelim.
Çünkü en sevdiğim paradoksu sizle paylaşmak için bundan daha iyi bir fırsat bulmam zor. Bunun yolunu da şöyle yapayım. Geçen bölümde ne gördük, onun özetini geçerken dersini çalışıp gelmişler sıkılmasınlar diye yeni bir hikayeden bahsedeceğim. Sonra o hikayeyi de paradoksumuza bağlayacağız.
Geçen bölüme nedenselliğin doğası ile başlamıştık. Bunu doğrudan gözleyemiyoruz, sadece olay sırasını gözlüyoruz demiştik. Bu sıralamada istikrarlı biçimde tekrarlanıyorsa aralarında bir ilişki var diyoruz. Oysa nedensellik binlerce yıl boyunca hiç sorgulanmayacak kadar somut bir kavramdı.
Tanrılara inanan biri için özellikle. Zira bir tanrı bir şeye sebep olamıyorsa onun varlığının manası nedir? Bu bağlamda kader kavramına da baktık. İnsanların kaderlerinden kaçmak için yaptıklarının eninde sonunda tam da o kadere sebep olması fikri gayet lezizdi.
Ortada bir zaman döngüsü var çünkü. Geleceğimden haberim olmasaydı o şeyleri yapmayacaktım ve o geleceğime de yol açmayacaktım. Ben buna Oedipus'un trajik hikayesini örnek vermiştim ama bu temanın ne kadar merkezi olduğunun altını çizmek için tiyatrodan da önce mitolojiye gidelim diyorum. Oedipus Rex'ten yaklaşık 300 sene önce Hesiod'un yazdığı bir şiir var, zamane hikayelerini toparlıyor.
Bu hikayelerden birinde göğü temsil eden Uranüs ile yeri, dünyayı temsil eden Gaia'nın 18 tane çocuğu oluyor. Ama Uranüs, aile kurmaktan korkan bir baba misali, bu çocukların yetişmelerini engellemek ister. Onları bir şekilde Gaia'nın rahmine hapsediyor. Orayı tam anlamadım ama önemli de değil.
Gaia da sonunda sinirleniyor ve yok mu aranızda babanızı öldürecek bir yiğit diye çocuklarını soruyor. Bir tek çocukları arasından Kronos gönüllü oluyor. Gaia onun eline Adamantium'dan... Bu iyice Marvel filmine döndü ya.
Adamantium eski bir elmas. Ondan yapılmış bir orak veriyor. Sonra da Gaia tuzak olarak Uranüs'ü ayartıyor. Tam o sırada Kronos bunları basıyor, orakla babasını hadım ediyor.
Hikayelere bak, bunları çocuklara anlatıyorlar. Uranüs'ün takım taklavatı olduğu gibi kesilip okyanusa düşüyor. Oradan da bir takım başka varlıklar doğuyor zaten, Afrodit başta olmak üzere. Ama mühim olan Darben'in başarılı olması, Kronos'un kardeşi Rhea ile evlenip Titanlar'ın kralı olması.
Fakat Kronos'un canını sıkan bir şey oluyor. Uranüs buna bir kehanet aktarıyor. Diyor ki ya senin de çocuğun seni devirecek, bu hükümranlık mücadelesi döngüsü devam edecek. Her aklı selim Titan gibi bunu öğrenen Kronos ne yapıyor?
Doğan çocuklarını yemeğe karar veriyor. Rhea'dan beş çocuk yapmış, her seferinde de bu kehanetten korkup çocuklarını tek parça halinde yutmuş. Bir noktada artık yine sabrı taşıyan Rhea, anneleri Gaia'ya gidip danışıyor. Ya anneciğim, aynısı senin de başına geldi.
Ne biçim bir aileyiz biz? Sen ne yaptın? Nasıl hallettin bu işi? diye.
Bunlar da kafa kafaya verip bir kumpas kuruyorlar. Sıra altıncı bebeğe geldiğinde Rhea Kronos'u kandırıyor ve bebeği değil, büyükçe bir taşı yemesini sağlıyor. Kronos kendini güvenceye aldığını sanarken bebek bir yandan büyüyor, Kronos'un yaptıklarını öğreniyor ve intikam yemini ediyor. İşte o bebeğin adı Albert Einstein'dı.
O bebeğin adı Zeus'tu tabii ki. Yine Gaia'nın yardımıyla babasının midesini bozuyor bir şekilde ve ona kardeşlerini teker teker kusturtuyor. Tek parça halinde yutmuş da o kardeşleri hala midesinde. Onları kusturtuyor, canlandırıyor ve beraber Titanlar'a karşı bir darbeye kalkışıyorlar.
Yaklaşık 10 sene süren bir savaş sonucu Titanları dize getiriyorlar bu yeni tanrılar ve Zeus da yeni kral oluyor. Şimdi Kronos zamanında o kehaneti öğrenmemiş olsaydı çocuklarını yiyip yutmak yerine ne bileyim onları okula götürüp getirirdi. Ne yapıyorlarsa artık bütün gün Titanlar düzgün davranırdı darbede olmazdı. İşin komiği, benzer bir kehaneti Zeus da başa geçince duyuyor.
Kendisini devirecek olan çocuğu o da yutuyor ama diğer çocuklarını yutmuyor. O yuttuğu çocuk da biraz tırt çıkıyor sanırım. Bir şekilde döngü kırılmış oluyor. Yani Zeus'un da paçayı kurtarması kendi kaderiydi ve artık hükümranlığı sonsuza kadar devam edecekti.
En azından Hesiod şiirini yazdığında öyle sanılıyormuş. Bu arada bu hikaye size tanıdık gelmiş olabilir çünkü Hesiod'dan çok daha önemli bir yazar olan benim Safsatalar Ansiklopedisi kitabımda kısa bir versiyonu vardı. Orada determinizmden ziyade insanın çift başlı doğasına dikkat çekmek için kullanmıştım bunu. Zira yeni düzende Zeus'un düzeninde kendine yer bulan işbirlikçi Titan Prometheus, yeryüzüne inip çamurdan insanı yaratıyor.
Zeus'un kızı Athena da bu çamura üfleyerek onlara can veriyor. Tanıdık gelmiştir bu hikaye. Zaten birçok kültürde, coğrafi olarak birbirinden epey uzak kültürlerde de aynı motif var. Velhasıl insanın bir kısmı topraktan, hayvani, bir kısmı da tanrısal, Olimpos Dağı'nın ta zirvelerinden geliyor.
Din ve sanat tarihi boyunca benzer ikiliklerin izini sürüp, konuyu önce Freud'un modeline, sonra da Kahneman'ın Sistem 1 ve Sistem 2 ayrımına bağlamıştık. Bu entel kuntellikleri ve daha fazlasını flarsız entellikten e-kitap olarak indirebilirsiniz yahut yakında sesli kitap olarak bulacaksınız. Çaktırmadan açtığım bu reklam parantezinde kapıyorum. Özetimize dönüyorum.
Mitoloji gayet eğlenceli ama zamanla bilim ilerledikçe kader dediğimiz bu kuralsız ilişkiler ağı ufalıyor. Olan biten şeylerin sebebinin insan gibi davranan doğaüstü varlıklar değil de diğer şeyler, diğer cansız şeyler, süreçler olduğu düşüncesi yayılıyor. Hatta her şeyin bir sebep sonuç zincirine dahil olduğu düşünülüyor. Hatırlayın Laplace'in Napolyon'a tanrıyı kastederek benim öyle bir hipoteze ihtiyacım olmadı demesine.
Bu derece bir özgüveni vardı. Çünkü bu noktada bir takım şeyler arasındaki ilişkiler formüllere oturtulacak kadar iyi gözlemlenmişlerdi. Yani gelecek tahmin edilmeye başlanmıştı. Bu gazda birçok insan evrene ve zamana yayılmış her olayın bir gün tahmin edilebileceğini düşünmeye başladı.
Geçmiş gelecek fark etmiyor. Laplace'in şeytanı bunu anlatan düşünce deneydi. Ama zamanında bizzat Newton'un fark ettiği gibi ilk bakışta basit gözüken ilişkileri bile çözmek kısa süre içinde inanılmaz karmaşıklaşıyordu. Üç cisim problemi diye çevrilen bu sorun zamanla kaos teorisine evrildi.
Yani bazı sistemler o kadar karmaşık ki başlangıç şartlarındaki ufacık bir değişim bile dev farklara yol açıyordu. Dikkat edin evren hala deterministik ama bizim tahmin gücümüz sınırlanıyor. Tüm başlangıç şartlarını bilmek için gerekecek gözlem gücü veya sonrasında bunu işlemek için gerekecek hesap gücü sadece pratikte değil, belki teoride dahi erişemeyeceğimiz bir seviyede. En son bıraktığımız yer burasıydı.
Artık bana da gelip ya çok karmaşık anlatıyorsun, kafan basmadı falan demeyin. Bundan daha iyi özeti nerede bulacaksınız? Ben bu noktada sizi Kronos'un hikayesinden tam 27 asır ileriye ışınlayacağım ve onunla epey benzerlik taşıyan Nikon paradoksuyla sizi tanıştıracağım. Nikon kimdir, neyin nesidir bunu boşverin.
Wikipedia'dan bakarsınız, biz göbekten dalıyoruz. Günün birinde kapınıza geliyorum ve hiç selam sabah vermeden önünüze iki tane kutu koyuyorum. Kutulardan biri küçük ve şeffaf, içinde 1000 lira görünüyor. İkinci ve daha büyük olan kutunun içini göremiyorsunuz.
Onun içinde ya 1 milyon lira var ya da hiçbir şey yok. Size iki seçenek sunuyorum. Ya sadece büyük kutuyu seçeceksiniz ya da ikisini birden. Sonra siz daha kutuları seçmeden kaçıp gidiyorum.
Böyle olunca ortada bir paradoks yok tabii. Herkes ikisini birden alır. En azından bin lirayı garantilemiş olursunuz. Ama gitmeden üç tane detay ekliyorum.
İlkin sizin ne seçeceğinizi önceden tahmin etmiştim. Sadece büyük kutuyu seçeceğinizi tahmin etmişsem ancak o zaman o kutunun içine bir milyon lira koymuşumdur. Yok eğer açgözlülük yapıp iki kutuyu da alacağınızı tahmin etmişsem büyük kutuyu boş bırakmışımdır. İkincisi bugüne kadar bu oyunu sayısız insanla oynadım ve tahminlerimde hiç yanılmadım.
Yani iki kutuyu da seçenlerin hepsi ancak bin lira kazandılar. Sadece büyük kutuyu seçenlerse bir milyon lira kazandılar. Yüzde yüz başarı oranım var. Son olarak da kutuların içine koyduğum şeyleri sonradan değiştirme şansım yok.
Yani hile yapmıyorum. Önceden ne tahmin ettiysem ona göre işlerini dolduruyorum ve sonra da gidiyorum. Hal böyleyken hangi seçimi yapardınız? En iyi strateji hangisidir?
Hepinize cevabı bariz görünüyordur ama o kadar emin olmayın. Bu soruyla sayısız anket yapıldı ve hemen hepsinde cevaplar 50-50 dağılmış vaziyette veya en fazla 55-45. Çünkü iki tane geçerli strateji var, eşit derecede geçerli diyebiliriz hatta. Yalnız stratejilere geçmeden önce problemi kestirmeden çözmek isteyen cin fikirliler vardır aranızda, onlara bir uyarı koyayım.
Elbette biri gelip böyle bir şey dese doğru cevap, ya nereden bileyim önceki tahminlerinin doğru olduğunu git işine kardeşim, olmalı. Ama burada bu tahminlerimde yüzde yüz başarılıyım dediğimde doğruyu söylediğimi biliyorsunuz. Öyle farz edin. Belki önceden yanımda stajyerdiniz, bizzat tanık oldunuz başarımı.
Yani size yalan söylemiyorum. Tamam, şimdi iki akıl yürütme çeşidinden ilki ekonomiden tanıdığınız beklenen fayda hesabı. Eldeki verilere bakarak diyorsunuz ki sadece büyük kutuyu seçmek demek yüzde yüz ihtimalle bir milyon lira getirir demek tahmin siciline bağlı olarak. İkisini birden seçmek demek bin lira artı yüzde sıfır ihtimalle bir milyon lira yani bin lira.
Dolayısıyla sadece büyük kutuyu almanız mantıklı görünüyor. Eğer tahmin başarımı yüzde yüzden farklı olsaydı yahut ikinci kutudaki ödül miktarı farklı olsaydı doğru cevap da bunlara göre değişebilirdi. Ama bu durumda seçim bariz ikinci kutuyu alın. Stratejik dominasyon denen alternatif yaklaşım ise şöyle.
Sizi kutularla baş başa bırakıp gittikten sonraki durum nedir? O büyük kutu ya boş ya da dolu. Şu vakitten sonra sizin yapacağınız hiçbir şey o kutunun içini değiştiremez. Dolayısıyla ortada iki senaryo var.
Size uğramadan birkaç dakika önce tahminimi yapıp büyük kutunun içine para koyduğum bir senaryo var ve para koymadığım bir senaryo var. Evren orada iki yola ayrılmış gibi düşünün. İlk senaryodaysak iki kutuyu seçmeniz daha iyi çünkü bin yerine bir milyon artı bin lira kazanmış olursunuz. Yok eğer ikinci senaryodaysanız yine iki kutuyu seçmeniz daha iyi çünkü sıfır yerine bin lira kazanmış olursunuz.
Her iki senaryoda da çift kutu seçeneği alternatifini domine ediyor. Tahmin başarım ne olursa olsun sizin hep çift kutuyu seçmeniz lazım. Bu problemi ilk duyduğumda benim de kafama yatan bu ikinci çözümdü. Ama ilkini daha cazip hale getiren bir bakış açısı var.
Onu sizle paylaşayım. Diyelim ki bu teklifi size değil de bir arkadaşınıza yapıyorum. Siz de uzaktan olan biteni izliyorsunuz. Ben ortadan kaybolup gittim.
Arkadaşınız biraz düşündükten sonra ben iki kutuyu da alırım diyor. Ama tam büyük kutuyu açmak üzereyken size bahis oynama şansı veriyorum. Uzaktan izliyorsunuz ya. Kutu boş mu çıkacak, dolu mu çıkacak?
Bunun üstüne bahis oynayın diyorum. Önceki bin denemenin de sonucunu biliyorsanız, hepsinde benim tahminimin doğru çıktığını biliyorsunuz, ne yönde bahis kullanırsınız? Muhtemelen kutunun boş olacağı yönünde. Yani iki kutuyu seçmek hataydı.
E arkadaşınızı aradan çıkaralım, aynısını siz de yapalım. Kutuları önünüze bırakıp gittim, siz ikisini de almaya karar verdiniz. Tam büyük kutuyu açacakken size bahis oynama şansı verdim. kendi yaptığınız seçimin doğru olup olmaması üstüne bahis oynuyorsunuz yani.
Deminki senaryoda arkadaşınız için ne yönde bahis kullanmışsanız bunun da aynı yönde olması lazım. Yani bahsin yönüyle yaptığınız seçimin yönü farklı oluyor. Kutulardan birini bırakıp gitmeyi mantıksızca görüyorsunuz, o saatten sonra mantıklı davranmak istiyorsunuz ama bir yandan da bahis oynarken olasılıkları değerlendirdiğiniz için o mantıklı davranışınıza karşı oynuyorsunuz, onu cezalandırmış oluyorsunuz. İsterseniz bu noktada biraz durdurun kaydı, senaryoları düşünün.
Ama kafanızda fazla ısıtmayın. Çünkü Newcom paradoxu 50 senedir ortalıkta ve birçok benzer problem türemesine sebep olduğu hala da üstünde yazılıp çiziliyor. Newcom paradoxundaki ilk yanılsama, mantıklı seçim denen tek bir şeyin olduğu yanılsaması. Kutuların içeriğinin artık değiştirilemeyeceği, dolayısıyla ikisini de almakta sakınca olmadığı, basit bir sebep-sonuç ilişkisine dayalı.
Ama aynı senaryoyu gözlemlerinize bakarak değerlendirirseniz, tarihçeye bakarak, o mantıklı hareketi yapan herkesin cezalandırıldığını görüyorsunuz. Dolayısıyla o anda mantıklı davranmamayı başarırsan daha çok para kazanıyorsun ki bu da ayrı bir seviyede mantık yürütmek demek. Doğal olarak bu paradoks ve türevleri karar verme teorisi bağlamında inceleniyorlar. Bu haliyle yeterince ilginçler zaten ama determinizm ve özgür irade ile olan bağlantısını da fark etmişsinizdir.
Yani bizim açımızdan paradoksun ikinci yanılsaması, ortada verilecek bir karar olması yanılsaması. Ya öyle bir şey yoksa? Size kutuları veren kişiye immanüel demeyelim de Laplace'ın enteli diyelim. Kapınızı çalmadan önceki gün beyninizi çaktırmadan taramış, bir simülasyonunuzu yaratmış, kararlarınıza etki edecek her olası sebebi de hesaplayabilmiş.
Kaos teorisinin engellerini aşmış yani. ve bir öngörü yapıp kutuya ne koyacağını karar vermiş. Bunda da hiç yanılmıyor. Bu ne demek biliyor musunuz?
Sizin bugün vereceğiniz kararın dünü etkilemiş olması demek. Yani kusursuz tahmin kabiliyetim olduğu için sizin seçiminiz sebep benim kutulara ne koyacağıma karar vermemde sonuç oldu. Buna retrocausality deniyor, yani geriye dönük işleyen, geriye doğru işleyen nedensellik. Böyle bir şeyin tanım itibariyle olmaması lazım aslında.
Çünkü Hume'dan hatırlarsanız sebep-sonuç ilişkisini belirleyen şey hangisinin önce olduğuydu? E ne olacak şimdi? Bunu zamanda ileriye gitmek olarak görebiliriz. Ben garajımdaki Delorean'ıma binip saatte 88 mil hıza çıkarak geleceğe ışınlandığımda diyelim, sizin hangi kutuyu seçeceğinizi gözledim, sonra kendi zamanıma döndüm ve kutuları ona göre doldurdum.
Ama işte kusursuz tahminler yapılabilen bir evrende gerçekten zaman yolculuğu yapmama gerek yok. Geleceğe ve geçmişe dönük herhangi bir simülasyon zaten gerçek zaman yolculuğu oluyor. Böyle bir dünyada da önce olan sonra olan diye bir şeyin manası kalmıyor. Simülasyonları çalıştırdıkça ve kararlarımızı da ona göre şekillendirdikçe kısa sürede dünyadaki bütün sebep-sonuç ilişkileri tek yöne ilerleyen oklardan ziyade kendi üstüne katlanan döngülerle dolu bir ağa benziyor.
Burası bana ilginç geliyor, o yüzden farklı sözlerle tekrar edeyim. Determinizm genelde katı sebep-sonuç ilişkileriyle tanımlanıyor. Evren deterministik ise ve tahmin edilebilir ise, o zaman gelecek bugünü etkileyebildiğinden ötürü nedensellik anlayışımız da çöküyor. Şimdi ara ara soluklanıp bu senaryolara dizimizin genel çerçevesinden bakmakta fayda var.
Yani asıl soru şu, kararlarınız önceden tahmin edilebiliyorlarsa özgür müsünüz? Özgürlüğün tanımı, isteseydim başka şey yapabilirdim diyebilmekte hatırlarsanız, eğer her kararınız önceden tahmin edilebiliyorsa, demek ki isteseydiniz başka şey yapamazdınız. Yahut Schopenhauer'ı tekrar atıfta bulunarak söyleyelim, başka şey yapmayı isteyemezdiniz. Bu senaryoyu biraz daha gerçekçi kılalım, kaos teorisinden bildiklerimizi de katarak.
Diyelim ki size paradoksu sormaya geldiğimde kapınızı açar açmaz beyninizi taradım, dijitalleştirdim. Bir saniye bile sürmedi. Artık bir kopyanız benim garajımdaki sunucuda duruyor ve kendini siz sanıyor, hatta evinde sanıyor. Hem size hem de bu kopyanıza Newcom problemini soruyorum aynı anda.
Cevaplarda bir farklılık olacak mı? Ben soruyu sorana kadar geçen o kısacık sürede oluşan farklılıklar yüzünden, ki bu farklılıklar beyninizde olabilir, çevrede olabilir, çok çok ufak farklılıkları da simüle etmem imkansız ya, o yüzden cevaplar biraz etkilenir. Diyelim %99 aynı cevabı veriyorsunuz. Peki aynı anda değildir birkaç saat arayla aynı soruyu sorsam?
Artık simülasyonun zihniyle sizinki arasında daha fazla fark oluşmuştur diye umuyorum. Dolayısıyla tahmin becerim belki %90'a düşecek. Biraz daha uzun bekleyince %80'e, %70'e belki. Bu özgür irade için size bir umut veriyor mu?
Yoksa tek yaptığım şey, özgür olmayan bir zihni kopyalayıp, bunları önce aynı zindanda tutarken, zaman geçtikçe farklı zindanlara düşmelerini izlemek mi oldu? Ne kadar farklılaşırlarsa farklılaşsınlar, ikisi de halen özgür değil. kararlarınızı %100 isabetten daha kötü ama %50'den daha iyi, yani rastgelelikten daha iyi tahmin edebilme fikrine Libet deneyinin detaylarından bahsederken döneceğiz. Bu noktada belki bazılarınızın aklına Nikon paradoksu için bir cinlik gelmiştir.
Benim gelmemişti ilk seferinde, sonradan okuma yaparken rastlamıştım. O da şu, seçim yapmamayı seçebilirsiniz. Mesela kutu seçiminizi yazı tura atarak yapabilirsiniz. Böylece karar sürecini sizin dışınızdaki rastgele bir başka şeye bağlamış oldunuz.
Ve bunun beklenen faydası epey yüksek. Zira büyük kutunun içinin dolu olma ihtimali de %50 oluyor yazı tura atarsak. Çünkü kararınıza dair tahmin de rastgele yapılmak zorunda kalınmış oluyor. Ama bu problemin çözümünden ziyade onu hack etmek ve biraz da sıkıcı.
Newcom sorularında zaten genelde bu rastgelelik cezalandırılır, ekstra bir kural getirilir. Böyle cinlik yapacağınız tahmin edilmişse size kutuları sunan kişi tarafından o büyük kutu hep boş oluyor. Daha önemlisi bizim açımızdan da çözdüğü pek bir şey yok. Çünkü zihni süreçlerinizi tahmin edebilen bir varlık veya teknoloji yazı tura gibi basit bir şeyin de sonucunu tahmin edebilir.
Bizim için pratikte yazı tura öngörülemiyor ama bugünün öngörülemezi yarının denklemidir. 15-20 sene sonra piyasaya bir gözlük çıkacak olsa mesela, madeni para parmağınızdan çıkar çıkmaz veya zar atar atmaz havadaki dönüşlerini daha tamamlamadan size o paranın, o zarın nereye ve nasıl düşeceğini %99.9 kesinlikle söyleyebilir mesela. Konuyu getirmek istediğim nokta şu, gerçek anlamıyla rastgele diye bir şey var mı?
Yani tahmin gücümüzden bağımsız olarak, doğası itibariyle rastgele gözüken bir süreç var mı? Mesela radyoaktif bozulma var. Radyoaktif maddelerin yarı ömrü var ama bir sürü bir sürü atomun istatistiksel ortalamaları bunlar. Yoksa tek bir atomun ne zaman bir ışıma yapıp bozulacağını kimse tahmin edemiyor.
Ama bilerek rastgele gözüken dedim önceki cümlede. Çünkü bozulma gibi bir sürecin altında da bir takım gizli parametreler yatıyor olabilir. O parametreleri bilmediğimiz için bize rastgele gözüküyordur. Yoksa aslında gayet deterministik işliyordur.
Hatta daha garibi ikinci defa kuantum fiziğinin kapısını tıklattığımız bu noktada bir nevi hazırlık ve hatırlatma olarak şöyle bir noktaya da ineyim. Biz günlük hayatımızda olan bitenlerin birbirine yeterince yakın faktörler arasında olduğunu düşünüyoruz. Yani etkinin bir sınırı var. Buna lokalite prensibi deniyor.
Ama belki labımdaki radyoaktif bozulmanın tam olarak ne zaman gerçekleşeceğini belirleyen şeylerden biri çok çok çok uzaklarda bir yerlerde. Sonraki bölümde göreceğimiz EPR paradoksu ve Bell teoremi tam da bunlarla alakalı. Dolayısıyla bilmediğimiz bir şey var mı yok mu, onu bilemiyoruz. Bu yüzden de bence rastgelelikten hiçbir zaman emin olamayız.
Ama ya emin olabilseydik ya da en azından çok büyük ihtimalle böyle diyebilseydik. Ki bugün kuantum mekaniğinin en yaygın yorumuna göre de evren hakikaten en temel seviyesinde sadece görünüşte değil, gerçekte de rastgele. Bu bizim irademiz için ne anlama geliyor? Gelecek bölümde yolumuzu buraya yapacağız.
İlk durağımız, klasik fiziğin parçası olan ama ironik olarak onun da sonunun başlangıcı olan elektromanyetizma ve Maxwell denklemleri olacak. Oradan özel görelelik teorisine, sonra da belirsizlik ilkesine ve diğer kuantum garipliklerine dalacağız. Ve her durakta da özgür irade fikrinin nasıl etkilendiğinden bahsedeceğiz. Sizi son bir düşünceyle baş başa bırakıp kaçayım.
Oedipus'un ve Kronos'un hikayelerinde kahramanlar kehanet yoluyla kendi geleceklerini görüyorlardı. Yani sadece kahin gelecekten etkilenip ona göre şimdi karar vermiyor. Aynı zamanda kehanetinin subjesi olan kişi de o kehanetten etkileniyor. Dolayısıyla kişi kehaneti öğrenince yapacaklarını da hesaba katmış olmalı.
Nikon paradoksunda da benzer bir durum var. Kutuları önünüze koyan o kahin tam olarak kaderinizi söylemiyor size, hangi kutuyu seçeceğinizi, ama o kaderi bildiğini ve hiç yanılmadığını söylüyor. Daha önceden sizin ne yapacağınızı tahmin ederken size bu bilgileri vermenin etkisini de simüle etmiş olmak zorunda. Yani ortada bir geri besleme var.
Tahmin başarısı, önceki tahmin başarısını öğrendiğinizde vereceğiniz tepkinin tahmin edilmesine bağlı. Daha basit bir versiyonunu düşünelim. Size çoktan seçmeli bir test uzatsam. Ama sorular hali hazırda cevaplanmış olsalar mesela.
Vereceğiniz cevapları tahmin ettim ve bugüne kadar da hiç yanılmadım desem size. Şimdi bu testi tekrar çözerken sırf bana gıcık olduğunuz için ve gerçekliğinizin duvarlarının yıkılmasından korktuğunuz için farklı bir takım cevaplar vermek istemez misiniz? Bu tepkinizi de hesaba katacak şekilde önceden cevaplanmış bir test hazırlamam mümkün mü? Siz bu sorular eşliğinde seçimlerinizi sorgularken ben de beni tahminlerimin üstünde bir istikrarla destekleyen tüm patronlara teşekkür edeyim.
Bugünkü paradoksun şerefine de Fularsız Fatihlerimizi iki kutuya böldüm. Bugün ilk kutuyu açıyorum. Emre Köksal, Atlas Pera, Emin Gürcay Cıtlak, Alper Turgut, Elif Koca Taşkın, Alper Benli, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuver, Emine Küçükbenli, Ozan Ulusoy, Bora Demiralan, Musa Öztep, Ömür Uluaş, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Semih Kavaklıoğlu, Ahmet, Eyüp Yavuz, Aras Erekul, Boran Güney, Musa Ekiz, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Menekinci, Fatih Kodaman, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Bahadır Batır, MLJT ve Tanzer Bilgen. İlk kutu bu kadar.
Hepinize çok teşekkür ederim. Bu hafta içinde tekrar görüşeceğimize de kuantum sözü veriyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.