
3.828 kelime · ~19 dk okuma
Selam fularsızlar, bugün özgür irade konusuyla kafanızı karıştırmaya, abuk subuk gündemden de zevkli bir kaçış imkanı sağlamaya devam ediyoruz. Ama sizden gelen yorumları dinledim ve bu bölümü ona göre düzenledim. Durum şu, bazılarınız ilk bölümü biraz kafa karıştırıcı bulmuş, bazılarınız da yetmez ama evetçi detay istemişler. Ben de dedim ki ikisini de yaparım.
Çocuk da yaparım, kariyer de yaparım, kuantumu, özgür iradeyi de anlatırım. Dolayısıyla bu bölümün planı şu. Önce geçen bölümün bir özetini geçeceğim, ki bu arada o bölümü de elden geçirdim, dinlemediyseniz tam sırası. Daha sonra da, özetten sonra da işe temelden girip nedensellik, tahmin edilebilirlik ve determinizm arasındaki ilişkiyi anlatacağım.
Bu bölümü bitirdiğinizde rahat rahat ortamlara gidip Oedipus'tu, Laplas'tı, Lorenz'di hepsini cümle içinde kullanabileceksiniz. Vaadim bu. Önceki bölüme eski kayıtlarımdan bir derlemeyle başlamıştık. Takip etmesi zor olmuş olabilir.
Ana mantık, irademizi değişik seviyelerde etkileyen faktörleri özetlemekti. Neydi bunlar? Tekrardan alayım ama tersten alayım bu sefer. En tepedekine Zeitgeist diyelim, zamanın ruhu.
Politik, sosyolojik, ekonomik ve başka bir sürü ikilerden oluşan bir değerler silsilesi yani. Düşünüyorum önceden verdiğim örnekleri. Mesela kadınların oy hakkını tartışmak tamamen çerçeve dışında benim için. Yani oturup şeytanın avukatlığını bile yapmak zor bu konuda.
Öyle anlamsız olur. E niye? Dedemden, ninemden çok daha iyi, çok daha zeki bir insan olduğum için mi? Hadi onları geçtim.
Aristodan da mı daha zekiyim? Ahlak konusunda daha mı çok kafa patlattım? O kendi çağının değerleriyle, ben de bu çağın değerleriyle sınırlıyım. Bu arada bunlardan hep bahsedince aklıma Ahmet Çakar geliyor ya.
Aristo adam değil diye çıkacak mesela podcastte. Böyle bir buton lazım bize, Ahmet Çakar butonu. Neyse, bir seviye daha alta inelim biz. Psikolojik ölçekte neyle sınırlıyım?
Ailemin beni yetiştirme tarzıyla, içinde bulunduğumuz sosyoekonomik sınıfla, yaşadığım rastgele olaylarla, travmalarla, gittiğim okulla, seçtiğim iş koluyla, hepsiyle sınırlıyım. Bir seviye daha alta inersek insanın bilişsel yapısıyla sınırlıyım. Yani ananız, babanız kim olursa olsun zengin veya fakir, eğitimli, eğitimsiz, kadın, erkek ne olursak olalım belli durumlar altında gayet rahatça tahmin edilebilen düşünsel kısa yollar kullanıyoruz ve belli hatalar yapıyoruz. Şimdi sizi omuzunuzdan tutup hangi hatayı yapacağınızı tahmin edemem tabii ki.
Ama yüz tanenizi bir odaya toplayıp üstünüzde mesela bir batık maliyet deneyi yaparsam aşağı yukarı %70'inizin fikrini hangi yönde manipüle edeceğimi biliyorum. Bir kayıptan kaçınma deneyi yaparsam, kaçınızın hangi miktarda parayı riske edeceğini tahmin edebiliyorum. Bazısı evrimsel adaptasyon olan, bazısı da muhtemelen tesadüfen gelişmiş, bir sürü bilişsel kısa yolun gölgesinde veriyoruz her kararımızı. Bundan temel ne olabilir?
Kişisel biyolojimiz olabilir. Küçükken aldığım demir ve omega-3 miktarından tutun uyku durumum, bağırsamdaki bakteri dengesi, vücudumdaki tuz ve şeker miktarı ve tabii ki sürekli çevreyle etkileşimde olan genlerim. Hepsi kararlarımı etkiliyor. En alt seviyede de fizik var.
Atomlarımın hareketleri üstünde bir kontrolüm yok. Şimdi hiçbir özgür irade yanlısı tüm kararlarını özgürce aldığını iddia etmiyor zaten. Ama farklı seviyelerde aynı anda tezahür eden bunca etkeni görünce asıl soru, acaba ben herhangi bir kararımı özgürce alabiliyor muyum oluyor. Biz de bu noktada tartışmanın taraflarını özetlemiştik.
Bu tarafları belirleyen ikilemi hatırlıyorsunuzdur. Evren bir takım kurallara göre hareket ediyorken, ben neden bu kuralların dışındaymışım gibi hissediyorum. Bu ikilemin çevresinde iki değil, dört tane taraf tespit etmiştik. Biz de özgür irade yanlısı olan iki tane konum incelemiştik.
Bir tanesi determinizmi reddediyordu ki bunu epikürcülük vasıtasıyla gördük. Diğeri de determinizmi özgür iradeyle barıştırmaya çalışıyordu. Bunu da stoacılık vasıtasıyla gördük. Sonra dedik ki, determinizm yanlısı olan diğer iki yaklaşımı da bir sonraki bölümde göreceğiz.
Tamam, özetimiz bu kadar. Bugün ben biraz geri vites yapalım diyorum. Çünkü determinizmi iyice anlamak için başlangıç noktamızın nedensellik kavramı olması lazım. Gündelik hayatta kullandığımız nedensellik çoğunlukla olasılıksaldır.
Elma yemek kanseri önler deriz mesela. Bunu dediğimde elma ve kanser arasında kesin ve birebir ilişkiden bahsetmiyorum. Kişisine, elmasına, kanser türüne bin bir başka etmene bağlı bir şey bu. Yani elma kanseri önlemek için illa gerekli bir sebep değil, tek başına yeterli bir sebep de değil ama katkı sağlayan bir sebep olabilir.
Öte yandan elmayı bırakınca yere düşmesi daha farklı bir nedensellik ilişkisi içeriyor. Çünkü her bıraktığımda düşüyor ve bırakmadığımda da hiç düşmüyor. Yani o elmanın düşmesi için onu bırakmam şart ve yeterli. Bu yeterli, gerekli, katkısal sebep üçlemesi nedenselliğe giriş için önemli.
Elmayı kenara koyup iki senaryo daha inceleyelim de tam olsun. Mesela AIDS olmanız için HIV virüsü kapmanız şart. Ama yeterli değil çünkü her HIV taşıyıcısı AIDS hastası olmuyor. Tersten bakarsak, yakın geçmişte bu işin tedavisi daha yokken AIDS olmak adeta bir ölüm fermanıydı.
Yani ölüm için yeterli bir sebepti. Ama şart değildi. Başka birçok şekilde de ölebilirdiniz. Burada yeri gelmişken, okuma yapacakların kafasını karıştırması muhtemel bir terimi de anlatayım.
Over determinism diye. Determinizmin en hası, en hakiki determinizm manasına gelmiyor. Sadece birden fazla yeterli sebebin aynı anda gerçekleştiği durumları anlatıyor. Yani 1980'lerde AIDS olmuşsam, üstüne ölümcül bir kansere yakalanmışsam, zehir içmiş, röntgen cihazına solaryum muamelesi yapmış ve Ajdar'ın albümünü loop'a almışsam, ölümüm overdetermined oluyor.
Önceki bölümü özetlerken de bu vardı, o çok katmanlı yaklaşım aslında bir over-determinism argümanıydı. Her biri irademizi sınırlamaya tek başına yeterli olan ve aynı anda gerçekleşen sebeplerdi. Tamam, şimdi bu parantezi kapıyoruz. Biz geçen sene simülasyon teorisinin 3.
bölümünde Hume'un nedensellik anlayışından bahsetmiştik. Hume diyordu ki, nedensellik doğrudan gözlemlenebilecek bir şey değil. Biz sadece iki olayın zamanda birbirini takip ettiklerini görebiliyoruz. Elmayı bırakışın ve elmanın düşüşü.
Yoksa elmayı bırakmam düşüşünü şart kılmıyor. Yani evrende böyle şart kılınma diye bir şey yok keşfedebileceğimiz. gözlemler birbirini tutarlı biçimde takip ederse, aralarındaki ilişkiye de bir açıklama getirmişsek, bir kısa yol olarak sebep-sonuç diyoruz bunlara, o kadar. Belki diyeceksiniz ki, elmayı düşüren sebep benim bırakmam değil, yer çekimi.
Yani Dünya'nın kütlesinin uzay-zaman dokusunu bükmesi, elmanın da serbest kalır kalmaz bu bükülmüş yolu izlemesi ve Dünya'ya doğru hareket etmesi şart. E ama bunları nereden biliyorum? diğer kütleler üstünde yaptığım sayısız gözlemlerden. Kütlenin uzayı büküşü ve bu yüzden de elmayı kendine çekişini görmüyorum.
Yani nedensellik insanın doğrudan gözlediği ve tecrübe ettiği bir şey değil. Daha ziyade olan biteni anlamak için kullandığımız bir araç. Bertrand Russell da zamanında nedenselliği İngiliz kraliyet ailesine benzetmişti. Miyadını doldurmuş bir kavram diyordu.
Gündelik hayattaki kullanımından bahsetmiyordu tabii, fizik ve felsefe için konuşuyordu. Bazıları da nedenselliğin şablon mablon olmadığını, fizikten bile daha temel olduğunu düşünüyor. Bu görüşün dini bir versiyonunun temsilcilerinden biri Gazali idi mesela. Ona göre elmayı yere düşüren asıl sebep Allah'tır.
Elmayı ve seni yaratmakla kalmamış. Sen elmayı bırakmaya karar verdiğinde parmaklarını açıyor, elma serbest kalınca onu da yere ittiriyor, artık havadaki atomları ayırıyor, neyse yani her şeyin, her hareketi için müdahalede bulunuyor. Bir benzerini cinler, periler, şeytanlar için de düşünebilir. Zaten çok kötü bir şey yapınca da şeytana suçu atıyoruz ya kolayca.
Bu aktörlere, aktör derken fail anlamında kullanıyorum, faillere inanan biri için nedensellik de en az elimizde tuttuğumuz o elma kadar gerçek olmak zorunda. Eğer bir şeye sebep olamıyorlarsa onların varlıklarının da bir manası olmazdı. Ben bugün nedenselliğin tam olarak ne kadar gerçek olduğunu sabitlememiz gerektiğini düşünmüyorum. Bizim için önemli olan şu, bu fikrin hem doğal hem de doğaüstü bir çerçevede kendine yer bulabildiğini anlamak.
Ama benim asıl ilginç bulduğum düşünce, tam da bu doğal-doğaüstü ayrımını yapmamızı sağlayan şeyin bizzat nedensellik olması. Bunu anlamak için şimdi bir hayal edin. Milattan önce 20 binlerde yaşıyorsunuz diyelim. Hava temiz, domateslerin kokusu var, bitcoin henüz 1 cent.
Bir anda durduk yere ıslanmaya başlıyorsunuz. Gökten su yağıyor. Bazen suyla beraber korkunç gürültüler de geliyor. Bazen gürültüyle aynı anda bir flash da çakıyor.
Ama çoğu zaman flash gürültüden önce geliyor. Böyle yaşıyorsun. Sonra tam yağmur işini çözdüm diyorsun. Sonrasında bazen gökkuşağı çıkıyor.
Veya ertesi hafta su yerine beyaz bir şey yağıyor ama birkaç saniye içinde o da suya dönüşüyor. Ne oluyor kardeşim? Nerede bu yetkililer? Tüm bu kombinasyonlar ne kadar kafa karıştırıcı gelmiş olmalı insanlara bir düşünsenize.
Olan bitenin açıklanmasını geçtim. Ortada görülen bir düzen yoktu. Koca bir hayat bile yetmiyordur hangi olayların birlikte gerçekleştiğini yani korelasyon ilişkisini anlamaya. Ancak nesilden nesile aktarılan bilgiler sayesinde o noktaya gelebildiler.
Sonra da dünyayı anlamlandırmaya çalıştılar, hikayeler yoluyla. Her olayını ardında bir aktör aramaya meyilliydi insanlar. Çünkü doğadaki cansız varlıklar bir şeylere sebep olmuyorlardı, öylece duruyorlardı. O yüzden de tanrılar hayal ettiler.
Mesela yıldırımlar ve şimşekler, gökyüzünde seyahat eden torun, arabasının çıkardığı kıvılcımlardı. Hemen her toplumda Thor'un bir muadili var. Çünkü kimse iklim ve hava durumunu tahmin edemiyordu ve çok önemli bir şey. Ben ilk bakışta mitolojilerden şunu beklerdim aslında.
Tanrılar hiyerarşisinde yukarı çıkıldıkça o tanrıların bilgeleşmesini ve en sonunda adalet dağıtıcı bir konumda olmalarını. Ama tam tersine Thor'un babası Odin, yani tanrıların kralı, belki de Norse mitolojisinin en güvenilmez, en şerefsiz figürü. Adalet, hak, hukuk falan hak getire. Sadece insanları değil, Asgard'ı bile umursamıyor, kafasına göre kendi yolculuklarına çıkıp gidiyor.
Yani bu tanrılar tahmin edilemezlerdi, kaprisliydiler, adaletsizdiler ve irrasyoneldiler. Neden? Çünkü dünya da öyle bir yerde. Dış olaylara böyle açıklamalar bulmak yeterli gelmiyor.
İnsan bir noktadan sonra kendi hayatına da odaklanmak istiyor. Benim başıma niye bunlar geldi? Niye komşuma aynısı olmadı? Yarın bana ne olacak gibi sorularla kader diye bir kavram ortaya çıktı.
Gökyüzünde veya yer altında gezen tanrılar ara sıra hayatlarımızla oynuyorlar. Bazen tüm hayat çizgimizi çiziyorlardı. Eğer tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planını anlat der bir Ashkenazi atasözü. Çünkü onun kendi planı vardır ve asıl önemli olan plan da o.
Bu fikrin ünlü bir örneği yani kader fikrinin Oedipus'un hikayesi. Ailesi Oedipus'un büyüyünce babasını öldüreceğine dair bir kehanet duyarlar. Her duyarlı Yunan çifti gibi hemen bu kehanete inanırlar ve kaderlerinden kaçmak için bebeği bir hizmetçiye teslim ederler, gidip dağa bıraksın kurda kuşa yem olsun bebek diye. Bir çoban bebeği kurtarır, değişik versiyonları var da biz böyle gidelim, çocuk da elden ele geçer ve sonunda birinin evlatlığı olarak yetişir, prens olur.
Genç Oedipus bir gün evlatlık olduğuna dair bir söylenti duyar ve DNA Bankası'na gider gibi bir kâhine gidip sorar, bu söylenti doğru mu kâhin bey, soy ağacı mı çıkarın lütfen diye. Kâhin ise bu soruyu cevaplamak yerine orijinal kehaneti tekrarlar, üstüne öz annesiyle evleneceğini de ekler. Oedipus da korkar, böyle bir şey olmasın diye evinden kaçar ve başka bir şehre gitmeye karar verir. Yolda yaşlı bir adamla yol verme kavgasına tutuşurlar, kimin atla arabası önce geçecek diye.
İhtiyar bunu asasıyla vurunca da, o zamanlar trafikte levye olarak asa kullanılıyor herhalde, bizimki sinirlenir, adamcağızı al aşağı edip öldürür, hizmetçilerini de öldürür üstüne. Şimdi hikayemizde fazla karakter olmadığı için bu ihtiyarın kim olduğunu tahmin etmişsinizdir, öz babasıydı. Sonra gideceği şehre varınca bir de ne görsün? Sphinx denen bir canavar var, hani şu Giza'daki piramide heykeli olan.
Gelene geçene bir bulmaca sormakta. Doğru cevap vermeyin de yemektedir. Bak daha bir günün mesaisi bitmedi. Adam kahinlerden geldi, evden kaçtı, yol kavgasına girdi, katliam yaptı orada.
Şimdi canavarda sıra. Canavarın sorusu da baya kazık geliyor bu arada. Şöyle. Hangi yaratık sabahları dört ayak üstünde, öğlenleri iki ayak üstünde, akşamları da üç ayak üstünde yürür?
Valla ben hayatta bilemezdim yani hikayeyi okuyorum yan ekranda ona rağmen emin değilim. Oedipus çat diye insan der cevap olarak. Çünkü bebekken emekler, yetişkinken normal yürür, yaşlanınca da değnek kullanır. Sphinx bu doğru cevabı alınca kendini imha eder, bizimkisi kahraman olur.
Ödül olarak bunu kral yaparlar. O da dul kraliçeyle yani evet tahmin ettiğiniz öz annesiyle evlenir ve kehanet gerçekleşmiş olur. Sophocles'in oyununun senaryosu aslında tam bu noktada başlıyor. Yani Oedipus, şehrine musallat olan laneti kaldırmanın tek yolunun eski kralın katilini bulmak olduğunu öğreniyor ve katilin izini sürmeye başlıyor ama tabii aradığı kişi kendisi aslında.
Hikayenin kalanında olan bitenin iç yüzünü yavaş yavaş öğrenmesini ve kahır oluşunu görüyoruz. Bir zamanlar kral iken sonunda kör bir dilenciye dönüşüyor. Bakın 2400 sene önce kaderden kaçmak için yapılanların bilakis o kadere yol açması fikrini işlemiş, özgür iradeyi sorgulamış. Bunu bir düşüş hikayesi üstünden ve de geriye dönük olarak yani kronolojiyi de karıştırarak yapmış.
Şov yapmış resmen Sufokles. Kader fikrinin modası öyle kolay kolay geçmeyecekti. Bunca acının rastgele yahut kendi hatalarımız sonucu gerçekleştiği fikri o kadar rahatsız edici ki onun yerine irademizden feragat edip bir başkasının anlaşılmaz planında bir piyon olduğumuza inanmayı yeğliyoruz resmen. Çok acayip.
Fakat bir yandan da insanlar doğayı daha iyi anlamaya başladılar. Oradaki nedensellik ilişkilerini çözdükçe, yani tahmin edilebilirlik arttıkça, tanrıların rolü azaldı. Artık olaylara illa bilinçli bir varlığın değil, başka olayların sebep olduğu düşünülmeye başlandı. Yıldırımın sebebi Thor değildi artık, elektrik yükü farkıydı.
Yeni tanrılar, zamanında şirketi kurmuş ama artık günlük işlerden ele tek çekmiş patronlar gibiydiler. Nadiren olaylara müdahil olup açıklayamadığımız şeyler yapıyorlardı. Buna mucize diyoruz. Ama zaten bu mucizeler de kameranın icadından sonra epey azaldılar.
Şimdi elbette Gazali'nin ruhu halen bizimle. Yani Tanrı'yı her adımda aktif olan bir nevi micromanager olarak hayal etmek hala mümkün. Ama bu şart değil. Daha önemlisi böyle bir Tanrı dahi artık büyük oranda tahmin edilebilir.
Çünkü elma hep aynı şekilde düşüyor. Hatta o kadar tutarlı düşüyordu ki, bir noktada formülü bile yazıldı. Ve sadece elmanın da değil, tüm nesneler arasındaki hareketin formülü yazıldı. Ben bunu çok basit bir şeymiş gibi anlatıyorum ama biraz hayal etmeye çalışınca şöyle müthiş bir detay görüyorum.
Hem ilk defa bir şeyi çok iyi derecede açıklamayı başarıyor insanlar, hem de tam ayarında cahil oldukları için evrendeki her şeyin o prensiplere uyacağından eminler. Yani onlar için atomlarıyla gezegenler arasındaki tek fark boyut, yoksa kurallar hep aynı. O yüzden de buldukları açıklamaya her şeyin teorisi muamelesi yapmışlar. Böyle bir çağda yetişen bir bilim insanının müthiş bir özgüvenle dolmuş olması kaçınılmaz bence.
1800'lerin başında Laplace bu bakış açısını ve belki de ruh halini yansıtan popüler bir düşünce deneyi yayınladı. Başlangıç noktası şu gözlemde. Evrenin şu anki hali, geçmiş halinin sonucu, gelecek halinin ise sebebidir. Devam ediyor.
Eğer evrenin şu anki halini en ince ayrıntısına kadar bilebilseydim, bu devasa sisteme elimdeki hareket kanunlarını uyguladığımda, bir saniye sonra her şeyin nerede olacağını tahmin edebilirdim. Hatta bir saat sonra da, hatta bir milyon sene sonra da. Ve bu tahmin olasılıksal bir tahmin değildi. Kesindi, deterministikti.
Artık herhangi bir kahine para yedirmemize lüzum yok. Kader dediğimiz şey bir takım kurallara oturmuş ve herkese eşit davranıyordu. Kader zaten bu hesabın kendisiydi. Aslında o gün için bile pek orijinal olmayan bu fikri Laplace'in şeytanı olarak biliyoruz.
İlla da bir şeytan, cinmin bir şeyler katacaklar işin içine. Yoksa orijinalinde demon diye bir tabir yok. Büyük bir zekadan, bir bilinçten bahsediliyor sadece. Descartes'in düşünce deneyine benzer biçimde bu zekanın sonsuz hesap kuvveti olduğunu farz ediyoruz.
Laplace'in yaptığı asıl keskin gözlem, daha doğrusu asıl ilginç fikir, aynı prensiplere dayanarak kâhinlerin yapamadığını yapıp zamanda geriye de gidebileceğimizi anlamasıydı. Yani evrenin 1 milyon sene önceki halini de görebilirdim artık. Kanunlarım zamanına göre simetriktiler. Ya da şöyle düşünün, bu süper gücünüzle birlikte zamanda herhangi bir noktaya ışınlanın, bir milyon yıl öncesine sonrasına fark etmez, her bir noktada evrenin tüm zamanlarındaki hareketi hesaplayabileceksiniz.
Dolayısıyla evren hakkındaki sahip olduğunuz bilgi miktarı hep eşit. Zamanüstü bir varlık olmuş oluyorsunuz aslında. Çünkü o eksende dilediğiniz gibi hareket edebiliyorsunuz. Bazen bu geçmişi ve geleceği kusursuz biçimde tahmin edebilme yetisine predeterminizm deniyor.
Terim ezberlemenizi istemiyorum. Zaten bu konudaki terimler de çok tutarsız biçimde kullanılıyorlar. Ama önemli bir kavram farkı var. Onu anlayalım istiyorum.
Deterministik bir evrende yaşıyor olabiliriz. Yani her şey bir sebep sonuç zinciri boyunca ilerliyordur. Ama bu zincirin başı veya sonu şimdiden belli olmayabilir. Tanrılardan zaten örnek verdik, onları geçelim.
Diyelim ki düz bir vatandaşın da gerçekten özgür bir iradesi varsa, elindeki elmayı sakince yere bırakmak yerine Newton'un kafasına nişanlasın. Bu hareket sonrası her şey, yani elmanın izleyeceği yol, hava direnci, Newton'un kafasının neresine çarpacağı, sekeceği yer, bunlar hep sebep-sonuç ilişkileriyle birbirine bağlı, deterministik bir zincirin halkaları. Ama 5 dakika önceki biri bu zinciri hesaplayamazdı. Çünkü tüm bunları başlatan o iradeyi tahmin edemezdi.
Önceki bölümde gördüğümüz libertaryenler kısmen de olsa zihnimizi bu ilişkilerin dışında tutuyorlardı işte. Ya da insanı ve iradeyi denklemden tamamen çıkarın, yine o epikürün sapmasını hatırlayın, atomlar efende efende hareket ederlerken arada sırada rastgele hareketler yapıyorlardı. İki rastgele hareket arasındaki tüm davranışları, kuralları uygun ve deterministikti ama bir sonraki rastgele hareketi tahmin edemediğimden atomun geleceğini göremiyorum, geçmişinin de ancak bir kesitini bilebiliyorum. Oysa Laplace'in düşünce deneyinde her şeyi birbirine bağlayan tek ve devasa bir zincir var.
Herhangi bir halkadan diğer tüm halkalara geçebiliyoruz. Yeterince gözlem ve hesap gücümüz olduğu sürece tabii ki. Hiçbir şey zincirin dışında yer almıyor tanrı bile. Hatta bu fikrini altın çizen meşhur ve muhtemelen de hayali bir diyalog aktarılır sıkça.
Napolyon Bonaparte Laplace'a sormuş bir gün, Duyduğuma göre evrenin işleyişini anlatan koca bir kitap yazmışsınız ama yaratıcısının ismini bir kez bile anmamışsınız. Laplace da anında cevap vermiş, beğenmiyorsan yalla Arabistan'a. Ya Laplas ne cıvık adamsın. Bu arada bunlar birbirlerini epeydir tanıyorlar.
Hatta Napolyon darbe sonrası Laplas'ı kısa bir süreliğine de olsa İçişleri Bakanı yapmış. Yani yabancı değiller. Aralarında bir samimiyet var. Neyse Laplas'ın tanrı hakkındaki gerçek cevabı şu oluyor.
Öyle bir hipoteze gerek duymadım. O bağlam içindeki manası, yaratılış başka mesele ama evrenin işleyişi için bir müdahale gerekmiyor. Napolyon da bu cevabı alıyor başka bir matematikçi olan Lagrange'a yetiştiriyor hemen. Bak bak Tanrı hipotezine gerek yokmuş diyor.
Lagrange da ne yapacak ya sabah sabah durduk yere Guyotin'e gitmeyelim düşüncesiyle. Evet ama Tanrı ne güzel bir hipotezdir birçok şeyi açıklar diyor. Laplace da buna cevaben o hipotez birçok şey değil her şeyi açıklar. Ama hiçbir şey tahmin edemez.
Benim görevim tahmin gücü olan modeller üretmektir der. Bu son cevap iyice hayali bu arada, yani sonradan eklenmiş. Ama tahmin gücü ve determinizm arasındaki ilişkiyi deşeceğimiz için diledim. Nasıl deşeceğiz tam olarak?
Şimdi siz kesin Laplace'in özetlediği bu determinizme kuantum muantum diyerek karşı çıkacağımı sanıyorsunuz. Ama durun hele, o kadar ileri gitmeyelim. Tam tersine 150 yıl kadar geri gidelim. Newton'un kendisi dahi klasik fizikte bir takım problemler görmüştü.
İkiden fazla kütle bir araya geldiğinde aralarındaki hareketlerin hesaplanması inanılmaz zorlaşıyordu. Buna three-body problem deniyor. İlkin, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesini düşünün. En basit örnekten başlayalım.
Başka hiçbir şey olmasın. Sadece bu iki kütle var, Dünya ve Güneş. Biz kolay anlaşılsın diye güneşi merkezde sabit tutuyoruz ve dünyanın yörüngesini onun etrafında çiziyoruz. Kendini tekrar eden bir yörünge bu, alt tarafı bir daire veya elips formülü.
O yüzden de dünyanın başlangıç konumunu değiştirsen veya kütlesini iki katına çıkarsan yeni yörüngenin nasıl olacağını çat diye hesap edebiliyorsun. Tabii gerçekte az da olsa güneş de oynuyor dünyanın çekim alanı yüzünden. Dolayısıyla bu ikisinin hareketi biraz daha ayrıntılı. Çözmesi halen mümkün.
Asıl işin içine ay girince sistem sapıtıyor. Üç kütlenin birbiri etrafında dönmesi probleminin kapalı bir çözümü yok. Yani basitçe söylersek oturup formülünü yazıp çözemiyorsun. Pi sayısı gibi düşünün.
Kendini tekrar etmeden sonsuza kadar gidebiliyor ya. Benzer biçimde 1800'lerin sonunda bu probleme kafa yoran Poincare, bazı durumlarda yörüngelerin de kendilerini tekrar etmeden ve bir noktada da birleşmeden sonsuza kadar birbirleri etrafında eşsiz danslar ettiklerini bulmuştu. Şimdi gerçekte ay, dünya ve güneş arasında çok büyük bir kütle farkı olduğu için biz bu karmaşıklığı tecrübe edemiyoruz. Bize göre yörüngeler sabit ve sıkıcılar.
Zaten bu tip durumlara kısıtlı problem deniyor yani Restricted Tree Body Problem. Ama kütleler birbirlerine biraz daha denk olsalardı, yörüngelerimiz de bize neredeyse rastgele gibi gözükeceklerdi. Fakat dikkat edin, burada gerçek bir rastgelelik yok. Newton mekaniği ölmedi.
3, 4, 5 veya 500 fark etmez, sistemde ne kadar kütle olursa olsun hepsinin hareketi deterministik. Bunları bilgisayarda simüle etmek mümkün. Asıl sorun, kütle sayısı arttıkça sistemin başlangıç şartlarına ve dış etkileri olan hassasiyetinin inanılmaz derecede artması. Yani kaos teorisi.
Kaos, 1800'lerin sonundan beri incelenen bir matematik alanı ama işte bazen insanlar hakikaten zamanlarının ötesinde oluyorlar. Poincare'in mesela elinde bir bilgisayar olmadığı için pek ileri gidememiş. İronik olarak elinde bilgisayar olanlar da bilmeden bu işe girip ileri gitmişler. Bu konunun klasik örneği hava durumu.
Edward Lorenz 1961 yılında yaklaşık 350 kiloluk bir bilgisayar yardımıyla hava durumu ve iklim tahminleri üstünde çalışıyordu. Isı, basınç gibi bir düzne değişkenin başlangıç hallerine modeline giriyor. Model bunların etkileşimlerini adım adım hesap ediyor ve her adımını da bir kağıda basıyordu. Zamana göre tahmin yapıyordu.
Lorenz herhalde bu çıktıları tarihsel kayıtlarla karşılaştırıp ona göre modelini ayarlamaya çalışıyordu. Bir gün önceki günkü simülasyonun tekrarlaması gerektiğinde zaman kazanmak için ilk verileri girmek yerine o günün çıktılarına bakıp ortalardan bir yerden başlatmış simülasyonu. Yani orijinal verileri değil de beşinci adımdakileri girmiş. Nasıl olsa sonuç aynı olacaktı.
Zira modeli değiştirmemişti. Denklemler aynıydı. Fakat bir de bakmış ki ne görsün? Bu ne ya çocuk masalı gibi oldu.
Bir de bakmış ki ne görsün? Noel günü kasabaya gökten şeker yağacağını görmüş. Ama kimseyi buna inandıramamış. Sonuçlar önceki gününkilerden farklıydı.
Önce bilgisayarın bozulduğunu düşündü. Teknik servisi çağırdı. Herhalde kapatıp açmayı denediler. Sonra kafasına dank etti.
Yazıcıdaki çıktılar sıfırdan sonraki üç basamağa kadar hassastılar. O da onları veri olarak girmişti. Halbuki bilgisayarın hesapları 6 basamaklıydı. Yani mesela 0.008 diye girdiği şey aslında 0.0081 idi orijinal simülasyonda.
Onu yuvarlamış yazıcı. Ve daha önce kimsenin önemsemediği o 10 binde birlik, 100 binde birlik farklar yüzünden birkaç adım sonunda bambaşka bir hava durumu hesabı ortaya çıkmış. E pratikte de biz bu kadar detaylı gözlem yapamayacağımıza göre doğa deterministik olsa da ve denklemlerimiz mükemmel olsalar da uzun vade sonuçlar güvenilmez. Lorenz bu sayede modern kaos teorisinin öncüsü olmuştu.
Bugün dahi onun zamanında kullandığı bilgisayarlardan milyarlarca kat kuvvetli bilgisayarlarda çalışan hava durumu simülasyonları var. Bir iki haftanın ötesindeki tahminlerde pek işe yaramıyorlar. Tarihsel sıcaklık ortalamalarına bakmak daha iyi sonuç veriyor o noktada. Şimdi biz Laplace'a geri dönelim.
Bunların hiçbirinin onun düşünce deneyini baltalamaması lazım diye düşünüyoruz değil mi? Sonuçta ileri bir teknolojiye sahip olunca çok daha iyi ölçümler yapar, çok daha iyi denklemler kurar ve sadece 1-2 hafta sonraki havaya değil, 1-2 milyon yıl sonraki evrenin her atomunu tamamen tahmin edebiliriz. Yani kaos teorisinin yarattığı sorun evrenin tahmin edilemezliğine değil de bizim ilkerliğimize işaret ediyor. Değil mi?
Böyle sorduğuma göre kullanmanız gayet doğal. Şimdi geçen sene birbiri etrafında dönen üç tane kara delik üstüne bir dizi simülasyon yapılmış. Bunlar başlangıçta birbirlerinden bir parsek yani 3.2 ışık yılı uzaktalardı.
Sistem o kadar hassas çıktı ki. Simülasyonların yaklaşık yüzde beşini hesaplayıp ileri geri sarabilmek için plank uzunluğundan bile kısa ölçeklerde gözlem yapmak gerekiyordu. Bakın başlangıç mesafesi 10 üzeri 16 metre ölçeğinde, 3.2 ışık yılı o kadar ediyor ve devasa kütlelerden bahsediyoruz.
Ama onların hareketlerini bilebilmek için 10 üzeri eksi 35 ölçeğinde farklılıkları ölçmek lazım. Bir kere bu çılgınlığın boyutunu anlayacak bir zihnimiz yok, onu birbirimize anlatacak bir dilimiz de yok. Yani 10 üzeri eksi 35 deyince bir şey anlamıyoruz. Ama asıl önemlisi şu, insanlık yerine ne olursa olsun, kim gelirse gelsin, çok ileri bir uygarlık da gelse, plank uzunluğundan daha hassas ölçüm yapmaları teorik olarak mümkün değil.
Çünkü plank uzunluğundan kısa diye bir şey yok, anlamsız bir cümle bu. Bu hesapları yapabilecek bir bilgisayarın evrenin kendisinden daha büyük olması lazım. Son olarak da o problemdeki simülasyonların hangi yüzde beşlik kısmının bu temel engele takılacağını önceden bilmemiz imkansız. Ve bakın bu sis perdesi sadece geleceği değil geçmişi de kaplıyor.
Zincirin önceki birkaç halkasını güvenle takip edebilirsiniz, evet. Ama bir noktada bir sonraki halkayı tutabilmek için plank uzunluğundan daha ufak elleriniz olması lazım. Kısacası deterministik bir evren dahi tamamen tahmin edilebilir olamıyor. İşte bu da bizi bir sonraki soruma getiriyor.
Evren hakikaten de deterministik mi? Laplace'in başta yaptığı o, her atomun konumunu ve hızını kusursuz biçimde bilirsek, varsayımı hakkında söyleyecek sözü olan bir delikanlı tanıyor musunuz? Say my name. Heisenberg.
You're goddamn right. Evet Fularsızlar, bugün dolu dolu bir bölüm oldu. Umarım sizin de hoşunuza gitmiştir. İlginç problemlerden bahsettik ve gelecek bölüm için de sahneyi güzel hazırladık.
Belirsizlik ilkesinden bahsedeceğiz. Tüm patronlara da çok teşekkür ederim. Son bölümden beri aramıza katılan Fularsız Fatihler, Atlas Pera, Emin Gürcay, Alper Turgut size de ekstra teşekkürler. Bir sonraki bölüme kadar hepinize Fularsız entellikler dilerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.