Podcast

Yeniden Diriliş 4: Komadan Uyananlar

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Koma, bitkisel hayat ve locked-in sendromundan uyananların hikayeleri

***





Konular:


(00:00) +18 Uyuyan Güzel.

(03:30) Fularsız haberler. Esmiyor Podcast'e konuk olduğum bölüm.

(05:14) Koma vs Bitkisel Hayat.

(06:29) Beyin Ölümü. Yale Üniversitesi SSS.

(09:40) Goodbye Lenin.

(11:16) Awakenings ve geri alınan hediyeler.

(13:49) Uyanış hikayeleri. Duygusal bir video.

(16:34) Locked-In Syndrome. Martin Pistorius'un konuşması.

(19:14) Kaynak israfı tartışması.

(20:43) Uyandırın diyen oldu mu?

(22:46) Teşekkürler.




Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, blog ve podcastin patronu olun.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi E-Kitap çıktı!






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.518 kelime · ~18 dk okuma

Uyuyan güzel hikayesini hepimiz duymuşuzdur. Hayal meyal hatırlıyorsanız, güzel bir prenses lanetlenir ve günün birinde eline batan kıymık sayesinde öleceği söylenir. Onu korumak isteyen ana babası da hepimizin yapacağını yapar ve ortamdaki tüm kıymıkları sorguya çeker. Sonra da hepsini sürgüne gönderir.

Yine de tüm önlemlere rağmen zamanı gelince o kıymık batar, fakat ölmek yerine derin bir uykuya yatar prenses. Yıllar sonra da yakışıklı bir prens çıkagelir, prensesin alnına bir öpücük kondurur, prensesimiz uyanır ve ilk görüşte aşık olur, mutlu son. Evet, tam olarak öyle değil aslında. Bu daha ziyade Disneyleştirilmiş versiyonu.

Birçok versiyonu var aslında bu hikayenin 600 yıllık bir masal ama Gian Battista Basile tarafından ilk defa 1934'te basılan versiyonu epey farklı. Prensesten umudu kesen ailesi onu terk edip gitmiştir. Bir gün prensesin yalnız başına kaldığı kalenin yakınlarına başka bir kral gelir ve merak edip içeri girer. Koca kalede yalnız başına uyuyan prensesi görünce ne yapar bu kral?

Transkriptin tamamını oku

Korkup kaçar mı? Doktor mu çağırır? Kaleye mi çöker? Hayır, yazarın deyimiyle aşkın ilk meyvelerini toplar.

Yani bildiğin tecavüz eder koma hastasına, sonra da basıp gider. Prenses tabii ki hamile kalır ve halen komadayken ikiz doğurur. Bunlardan biri prensesin başparmağını emdiği için sürekli, eninde sonunda oraya batmış olan sihirli kıymık çıkıp düşer ve prenses uyanır. Kabusa bak, uyanıyorsun, etrafında kimse yok, sevdiğin herkes gitmiş, her yer doğum sonrası kan revan içinde, üstünde de iki tane bebek ağlayıp zırlıyor.

Kısa bir süre sonra bu olan bitenlerden haberi olmayan o kral kaleye tekrar gelir ve prenses de çocuklarını görünce, ya ben sana yine tecavüz etmeye gelmiştim ama aslında biz güzel bir aile olabiliriz minvalinde acayip bir muhabbetle prensese durumu açıklar. Onu bir gün kendi krallığına mutlaka getireceğine söz verir ve tekrar basıp gider. Bu noktada hikayedeki en kötü karakterin kral olduğunu düşünenler için sahneye kraliçe çıkıyor. Yeni dönmüş kralın uykusunda, Talyan benim Talyacım diye sayıkladığını duyunca, prensesin adı bu, kocasının ne işler çevirdiğini öğrenmeye çalışır casuslarından.

Her şeyi öğrenince kralmış gibi yaparak Prenses Talia'ya bir mektup yazar ve o mektupta ondan çocuklarını saraya yollamasını ister. Prenses de kek gibi, babanız sizle ilgileniyor ne güzel, o diğer erkeklere benzemiyormuş diye çocuklarını yollar saraya. Bunlar gelince kraliçe aşçıya gayet normal bir ses tonuyla, al şu çocukları pişirip yemek yap bu akşam krala yedir der. Aşçı bu yaklaşımı birazcık sert bulur ve çocukları saklayıp onlar yerine iki tane kuzu pişirip krala sunar.

Kraliçenin bundan haberi yok tabii. Olmadığı için de kral yemekte kuzuların tadını övdükçe kraliçe kehkeh güler. Tam hevesini alamadığından yine bir mektupla bu sefer prensesi saraya çağırır ve yakalayıp onu diri diri yakmaya çalışır. Son anda kral duruma uyanıp Talya'yı kurtarır ve bu ortaçağ masalında yeterince şiddet olmadığına kanaat getirerek kaç yıllık karısını ve ona yardım eden herkesi canlı canlı yakar.

Sonra da gidip komadayken tecavüz ettiği ve terk ettiği prensesiyle bir düğün yaparlar ve ebediyen mutlu mesut yaşarlar. İşte gerçek uyuyan güzel masalı bu. Orta Çağ'dan Artı 18 Hayat Dersleri. Kıymetli dostlarım, kıymetli flarsızlar.

Bugün komaya ve komadan uyananların hikayelerine bakacağız. Fakat buna başlamadan önce bir dakikalığına saygı duruşu dermişim. Yok, bir dakikalığını sizle son zamanlarda olan biteni bir paylaşayım. Epeydir yapmadık bunu.

Malum bebekten pek zaman kalmıyor bu aralar. Daha doğrusu kalıyor da hep bölük pörçük zamanlar kalıyor. Oturup şöyle bir işe konsantre olarak birkaç saatlik okuma veya yazma imkansız hakikaten. Bu çocuk konusu ve antinatalizm üstüne yani çocuk yapmama isteği üstüne bir podcast bölümü kesin gelecek.

Orada anlatırım bunları. Yine de bir takım icraatlerimiz oldu. Safsata Ansiklopedisi'nin sesli kitap kayıtlarını bitirdim. Ses yankısız olsun diye odanın her yerini yorgan döşek battaniyeyle kaplamıştım.

İnstagram'da var. Psikopat katillerin işkence odalarına benzemişti ortam. Ama o iş bitti. Bir iki gün daha kontrol edip Storytel'e vereceğim.

Sonrasında bildiririm. Bunun dışında komplolar hakkındaki kitaba devam. Ama yazmaktan çok okuyorum. Çok güzel kaynaklar buldum çünkü.

Patreon'da yorumlu bir şekilde paylaşacağım bu kaynakları periyodik olarak. En sonunda topluca buradan da paylaşırım. Bu arada Podbean'in yapımlarından olan Esmior Podcast'ta da konuk oldum. İklim değişikliği hakkındaydı.

Ne dediğimi hatırlamıyorum. Yani inşallah herkes evinin önündeki karbonu içeri alır ve orada tutarsa bu işi çözeriz beraber. Gezegen rahatlar gibi şeyler söylememişimdir. Ona da bir bakarsınız Esmior Podcast.

Ek olarak gelecek birkaç bölüm konusunu da paylaşayım. Bir kere bu yeniden diriliş serisini bitireceğiz. Bir bölüm daha kaldı. Kuantumlu muantumlu bir şeyler onlarda.

Daha sonrasında derin devletle alakalı bir miniseri var. Yine gündemin hatırlattığı bir şey aşı zorunluluğu ve bireysel haklar. Ve tabii ki en güzel dolma tarifleri serisi. Planımız budur.

Dönelim bugünün konusuna. Bir itirafla başlayayım ben. Bu bölüme hazırlanana kadar koma nedir bilmiyordum. Bildiğimi sanıyordum yani ama bitkisel hayatla, hatta bazen beyin ölümüyle eş anlamlı kullandığımı fark ettim.

Komada kişinin uyku döngüsü olmuyor ve dış dürtülere tepki veremiyor. Hasar büyükse nefes almak için de yardım gerekiyor. Kısaca uyurmuş gibi gözüken ama uyandırılamayan insanlar bunlar. Bitkisel hayattakilerde ise uyanıklık var.

Gözler açılıyor mesela. Hatta uyku döngüsü ve başka hareketler, mimikler de oluyor. Ama bunların altında yatan bir farkındalık yok. Farkındalık tabii uyanıklığa kıyasla çok daha subjektif bir durum.

Genel olarak verdikleri tepkilerden anlıyorlar. Yani uyanık olabilen ama çevresinin ve kendinin farkında olmayan insanlar bunlar. Bu durum birkaç hafta sürerse de kalıcı bitkisel hayat deniyor. Ama aslında hiçbir şeyin kalıcılığı yok.

Komadaki bir insan tamamen uyanabilir, komadayken ölebilir veya bitkisel hayata yani kısmî uyanıklık haline geçebilir. Oradan da başka durumlara geçebilir. Mesela bir tık ötesi MCS denen bir durum, Minimally Conscious State, minimal bilinç durumu da diyebiliriz. Bunlar arada sırada uyanıyorlar, çevrelerine tepki de veriyorlar ama kısa sürede eski hallerine dönüyorlar.

Dolayısıyla medyada koma lafını duyunca bunlardan herhangi biri olabileceğini bilin. Bir durum daha var tabii, o da beyin ölümü. Ve ayırt edilmesi en önemli olan da belki de bu. Çünkü ne zaman fişin çekileceğini, ne zaman organların alınıp insanlara verileceğini belirliyor.

Ve tahmin edebileceğiniz gibi bunun da bir standartı yok. Ama genelde beynin sadece yüksek fonksiyonlarının değil, beyin sapının da gitmiş olması, yani belki kalp atışı dışında hiçbir fonksiyonun, özellikle de nefes alışın yerine getirilmemesi lazım. Bu arada ilginçtir, beyin ölümü denen kavram Nefes almada yardımcı olan o ventilatörlerden önce yokmuş. Çünkü zaten ölüyor direkt hasta.

Ama işte teknoloji öyle bir noktaya geliyor ki bazı organları ayakta tutabiliyorsun, beyni tekrar ayağa kaldıramıyorsun. O seviyeye eriştiğimizde ölümün tanımını güncellemek zorunda kalmışız. Bu tabii hastanın yakınları için çok zor bir durum olsa gerek. Çünkü dışarıdan bakınca hasta herhangi bir komadaymış gibi gözüküyor.

Göğsü inip kalkıyor, cildinin rengi yerinde. Hatta bazen omurilikten gelen sinyaller sayesinde eli kolu da oynayabiliyor. Öte yandan doktorlar bir takım testler sonucu beyin ölümünün gerçekleştiğini açıklayınca o hasta hukuken ölmüş oluyor. Bunu kabullenmek çok zor.

Beyin ölümünün bir geri dönüşü yok. Yani olduğu durumlarda ilk tanı yanlış konmuş demek. O yüzden bir yeniden dirilme söz konusu değil. Daha ziyade dışarıdan bakan biri için bir nevi yaşarken gömülme durumu var.

Bu konuda Yale Üniversitesi güzel bir sıkça sorulan sorular kısmı yapmış, onu ekliyorum açıklamalara. Öte yandan komadan geri dönüş mümkün. Mümkün de benim sandığımdan çok daha farklıymış bu iş. Zira benim baz aldığım şey filmlerdi.

Fakat wiki'de atıf verilen bir araştırmada bir doktor tarafından incelenen 30 tane filmin sadece ikisinde gerçekçi bir şekilde resmedilmiş bir komadan uyanış süreci var. Onlar da Reversal of Fortune ve The Dream Life of Angels isimli filmlermiş. İkisini de izlemedim Örtmenim, ödevimi yapmadım. Ama asıl sorumuz şu, kalan 28 filmin günahı ne?

Günahları şu, sinemadaki uyanışlar uzun bir zamana yayılmıyorlar. Bir anda gerçekleşiyorlar genelde ya da çok kısa bir sürede. Zihinsel yan etkiler yok veya az. Yani hasta neredeyse eski haline tamamen dönüş yapıyor.

Uyanan kişinin de cildi, kas yapısı şu, bu aynen korunmuş. Bunların hiçbiri doğru değil. Ve tabii hayal gücümüzü en çok gıdıklayan uyanışlar olan öyle aylar yıllar sonra gerçekleşen mucizevi uyanışlar gerçek hayatta çok nadirler. Eğer bir travma sonucu bir aydır bitkisel hayatta olanlara bakarsak, sonraki bir sene içinde kısmen de olsa bilinçlerini kazananların oranı yüzde elli dört gibi yüksek bir rakam.

Travma yerine inme gibi etkiler yüzünden bitkisel hayata girmişse hasta bu oran %14'e düşüyor. Yine de yüksek diyebiliriz. Ama eğer bir ay yerine bir senedir bu durumda olanlara bakarsak, onların sonraki sene içinde uyanma oranları geometrik olarak düşüyor. Hatta şöyle diyeyim, bu bölümde en başta kafamda olan şey sadece ve sadece bir başka çağda uyanan bu zaman yolcularının hikayelerini anlatmaktı.

Ama örnekleri araştırdıkça 5 dakikayı zor dolduracağımı anladım. Öyle yeni teknolojilere, yeni düzenlere alışmaya çalışan ve bunu yaparken işte kâh komik duruma düşen, kâh yerici eleştiriler yaparak kendimizi tanımamızı sağlayan o insan klişesini hiç göremedim. Klişe ama hiç yok. Nasıl oluyorsa.

Mesela aklıma Goodbye Lenin filmi geliyor. Halihazırda biz bir sinema bölümü yapmıştık tabii hatırlarsınız ama ben bu güzel örneği unutmuştum. Bir arkadaş hatırlattı geçen gün, sağ ol Hasan. Filmde 80'lerin sonundayız, bölünmüş Almanya'nın son günleri.

Gösterilerde oğlunun yaralandığını gören ve komünizme acayip bağlı bir Doğu Alman kadın komaya giriyor üzüntüden ve uyandığında Berlin duvarı yıkılmış, Doğu Almanya batılılaşmaya çoktan başlamış. Fakat dışarı çıkması yasak olduğundan bunlardan haberi yok. Annesinin bu değişimlerden şok geçirmesinden korkan oğlu da kaldıkları o küçük dairede onun hatırladığı ve sevdiği dünyayı devam ettiren bir tiyatroya başlıyor. Şimdi bu doğumu daha iyiydi, Batı Almanya mı daha iyi sorusuna odaklanan bir film değil pek.

Komedi kılığında bir film ama aslen nostalji duygusunu işliyor. Buna çok benzeyen bir durum yaşanmış aslında. Bir Polonyalı demiryolu işçisi 1988'de komaya giriyor ve taa 2007'de uyanıyor. Düşünün bakın 1988'de Polonya bir dikta rejiminden yeni çıkmış.

Her yerde gösteriler var, uyandığında ise yanı başlarındaki o süper güç yıkılmış ve kendileri Avrupa Birliği'ndeler. Eskiden turist olarak bile gitmelerinin yasak olduğu yerlere sınır mınır olmadan gidip yerleşebiliyorlar. Şöyle demiş, daha dün gibi hatırlıyorum, dükkanlarda sadece çay ve sirke vardı, et karneyle dağıtılıyordu. Şimdi ise dükkanlarda her şey var, insanlarda cep telefonları var ve inanılmaz biçimde herkes bir şeylerden şikayetçi.

Benim hiç şikayet edecek bir şeyim yok. Kendisi hiçbir zaman tam sağında kavuşamadı ne yazık ki. Ve ertesi senede beyin tümörü yüzünden öldü. Aklınıza gelebilecek bir diğer film de De Niro ve Robin Williams'ın başrolde oynadıkları Awakenings olabilir.

Hastalar bir salgın sonrası koma benzeri bir duruma giriyorlar ve katatonik oluyorlar. Yani donmuş bir şekilde herhangi bir tepki vermiyorlar. Ta ki idealist bir doktor onlarla iletişim kurmaya çalışana ve devrimci bir ilacı deneyene kadar. Hastalar yıllar sonra yeni hayatlarına uyanıyorlardı ama ne yazık ki ilacın etkisi geçiciydi.

De Niro'nun oynadığı ilk uyanan hasta yavaş yavaş eski haline döndükçe diğer uyanmış hastalar da kendi karanlık geleceklerine tanık oluyorlardı. Orası baya ilginçti filmin. Hatta bir noktada şöyle bir muhabbet geçiyordu. Doktor diyor ki, benim iyi yürekli bir insan olduğumu söyledin ama sonradan geri almak üzere birine bir hayat vermenin neresi iyi?

Hemşire de, beyefendi burası Burger King... Yok yok öyle demiyor. Hayat hepimiz için verilen ve sonradan geri alınan bir şey. Yani hepimiz aynı gemideyiz demeye getiriyor.

Doktor burada hemşirenin bilgeliği karşısında duraksıyor ama ben ekran başında tepiniyordum. E evet işte konu tam da o zaten, bastır doktor. Sonuçta hayatın kendisini kör bir kaza olarak değil verilmiş bir hediye olarak düşünürsen işin ahlaki boyutu sorunlu oluyor. de... Acısız bir hayatın da verilip alınması,

bu hayatın sonlu olduğunun farkında olan her tür için bir nevi işkence, varoluş acısının bir parçası oluyor. Bu arada bu hayali bir senaryo değildi. Film aslında bir doktor olan Oliver Sacks'ın anılarından oluşan kitabın uyarlaması, aynı isimdeki kitabın. Filmdeki mucizevi ilaç olan eldopa da gerçek.

Bence en temizi doktorun hastalarına bu hediyeyi vermesi. Sonra da ilacın etkisi geçmeye başlayınca, böyle yavaş yavaş sökülen bir yara bandının acısını onlara tekrar yaşatmak yerine çat diye uyutmak olurdu. Ama tabii bu imkansız. O insanlar farkındalık sahibi olmadan bile bazı kişilik haklarına sahipler.

Bir de böyle kısmi farkındalık ve bilinç durumu varken kimse senin beynini kapatamıyor. Biz böyle işte çözülememiş etik sorunlar yüzünden tıp alanında insanların ağır ağır ölüme terk edilmeleri default yaklaşım genel olarak. Yani en iyi cevabı bulamadık diye genelde bence en kötüsüne mahkum kalıyoruz. İnsanlar genelde zart diye komadan uyanmıyorlar demiştik.

Bu süreç uzun bir süreç. İlk günlerdeki uyanıklık birkaç dakikayla sınırlı olabiliyor. Farkındalıktan kafa karışıklığını atlatmaya, oradan da söylenileni anlamaya, oradan da karşılıklı iletişim kurmaya uzanan yol epey meşakkatli. Duygusal bir video paylaştım açıklamalarda.

Bu süreci birazcık gösteriyor. Özellikle üçüncü dakikadan sonrası ilginç. Videodaki kadıncağız iki senedir koma benzeri bir durumda. Ufak tefek iyileşmeler de var ama dramatik bir şey yok.

Bir noktada yeni bir ilacın denemesi için özel bir hastaneye getiriyorlar. Dolayısıyla biz tüm süreci değil de o en dramatik anını, onun da editlenerek kısaltılmış halini görüyoruz videoda. Orada bile belli oluyor uyanışın zorluğu ve kısıtlı hali. Ve ne yazık ki bu durum da Awakenings'deki yani Uyanışlar filmindeki senaryoya benziyor.

Zira kullanılan Zolpidem isimli ilacın etkisi sadece birkaç saatlik. Sonra eski haline dönüyor kadın. Yakınları için akıl almaz bir tecrübe. İnşallah böyle umut tepeleri ve hayal kırıklığı çukurlarından oluşan bir Duygu Roller Coaster'ına binmem gerekmez hayatım boyunca.

Bazen hakikaten de çok kısa sürede yeniden dirilenler oluyor. Gary Dacre isimli bir polis var, kafasından vurulduktan sonra 7 sene boyunca komada kalmış ve durumu da giderek kötüleşmiş. Aile artık fiş çekme tartışmaları yaparken zart diye adam uyanıyor. Konuşmaya, gülmeye başlıyor, ailesiyle buluşuyor.

Hatta hemen ertesinde bütün aile fertleri bu hariç operanın şovuna çıkıyorlar. Bol bol Tanrı'nın mucizesi muhabbetini yaptılar. Komadan çıkışın Tanrı'nın mucizesi olduğunu düşünenler, komaya girişin Tanrı'nın gazabı olduğunu düşünenlerden hep fazladır. E bu da normal gerçi, dalga geçmek için söylemiyorum.

Sonuçta insan beklenmedik olaylara fantastik açıklamaları arar. Her tarafımızı tıbbi istatistiklerle de doldursak, bunu yine yapmaya meylederiz. Gel gelelim, Gary Efendi ertesi gün çok daha az konuştu, ondan sonraki gün daha da az konuştu ve tekrar komaya girdi. Ciddi bir ameliyatla geçirdi arada ve sadece bir sene içinde öldü, bir daha uyanamadan.

Yani bir kelebek misali, ona da hayat bir günlüğüne veriliyor, sonra geri alınıyor. Komadan uyanışların medyada nasıl yer aldıklarına bir başka örnekte, sanırım en uzun süreli uyanışlardan birinde yaşandı geçenlerde. Munira Abdullah isimli bir kadın, oğlunu okuldan aldıktan sonra arabada bir kaza geçiriyor. Oğlan kazayı hafif yaralarla atlatmış.

Ama kadın kafasına aldığı darbeyle tam 27 yıllık bir komaya girmiş. Sonrası gazetelerde şöyle anlatılıyor. Almanya'da kaldığı hastanede birdenbire komadan uyanıyor. Oğlu da gazeteye yaptığı açıklamada ''Hiç pes etmedim çünkü içimde hep onun bir gün uyanacağına dair bir his vardı.'' diyor.

Daha sonra da dediğine göre doktorla yaşadığı bir tartışma sonrası odada bulunan annesi bunu sezmiş ve oğlunun tehlikede olmasının verdiği içgüdüyle, itkiyle uyanmış. Allah'ın mucizesi ve işte anneliği yücelten bir açıklama. Halbuki bütün bunların öncesinde bu kadıncağız koma hastalarının terapisi için özelleşen bir merkeze nakledilmiş ve orada yardım görmüş bir süre. Daha sonra da çat diye uyanmamış.

Aksine yavaş yavaş bilinci açılmış. Ama bu yeterince seksi bir hikaye değil gazetede basmak için. Fakat sanırım en seksi, en dramatik uyanış hikayeleri bunlardan ziyade locked in syndrome denen, yani kilitli kalmışlık sendromu mu denir, o durumlarda gerçekleşiyor. Bitkisel hayatın tam tersi gibi.

Beynin alt fonksiyonları yetersiz ama üst fonksiyonları çalışıyor. Yani neredeyse tamamen felçsiniz ama her şeyin farkındasınız. Uykunuzda karabasan yaşamışsanız bilirsiniz. Hani REM uykusu sırasında rüyada gördükleriniz yüzünden abidik gubidik hareketler yapıp kendinizi yaralamayın diye yani eliniz bacağınız oynamasın diye.

Kısmi bir felç yaşıyorsunuz. Uyanırsanız her şeyin farkında oluyorsunuz. İşte bunun dakikalarca değil de yıllarca devam ettiğini düşünün. Kontrol edebildiğiniz tek şey, ki o da bazen, dikey göz hareketleriniz ve göz kapaklarınız.

Bunun korkutucu olmasının sebebi fark edilmesinin çok zor oluşu. 2002 yılında bir inceleme yapmışlar. Bu durumdaki Locked-in sendromuna sahip 44 hastanın geçmişine bakıyorlar. Tanı koyma ortalama 3 ay sürüyor.

Yani öyle bir teste soktum, sonra anladım diye bir şey yok. Ki bunlar da farkına varabildikleri, yani daha nice komada veya bitkisel hayatta olduğu sanılan ama bilinçli olan insanlar olabilir. Bu durumdaki en ünlü eski hasta Martin Pistorius isimli biri. TED konuşması olduğu için belki görmüşsünüzdür.

Onun durumunun teşhisi de ekstra zordu. Çünkü çok çileli bir çocukluk geçirmiş, yıllarca komada kalmış. Yani bir anda bu hale gelmiyor. Zaten gerçek bir komadayken bilincini yavaş yavaş kazanmaya başlıyor.

Bir rüyadan uyanırmışçasına. Neyin gerçek, neyin rüya olduğunu ayırt etmesi de yani tam farkındalık kazanması da 3 seneyi buluyor. Fakat bu süreç bittiğinde kimse anlamıyor, kimseye sesini duyuramıyor. Senelerce bu halde bakım evinde kalmış.

Bazen türlü tacizlere maruz kalmış. Çoğu zaman da bilerek yapılan tacizden ziyade dikkatsizce yapılan kötü muameleye maruz kalıyor. Çayı daha doğru düzgün soğutmadan boğazından aşağıya boşaltmışlar. Yanıyorsun ama bağramıyorsun.

Gözlerin bile yaşaramıyor. Haftada bir ailesi geliyormuş ziyarete. Onlara da anlatamıyor durumu. Hatta ailesiyle ilgili çok dramatik bir anekdot da var.

Çocuklarını yıllar önce kaybettiklerini düşünüyorlar tabii onlar. Sadece onun cansız bedenine baktıklarını düşünüyorlar. E bunun yarattığı stres yüzünden de tartışıyorlar. Bir gün artık annesi dayanamayıp buna dönüyor.

Keşke ölsen de kurtulsak diyor. Ve onu bile duyuyor çocuk. Bütün hayatını böyle yaşayacağını kabullenmiş. Ta ki günün birinde yeni işe başlayan bir hemşire onun göz hareketlerine bakıp ya bu beni anlıyor diye aileye haber verene kadar.

İlk defa hapishanesinden çıkıp o zaman gün yüzü görüyor Martin. Sonraki bir sene boyunca buna bir konuşma keyboardu ve bilgisayar kullanmasını öğretiyorlar. Şimdi de bir web tasarımcısı olarak hayatına devam ediyor. Arada da işte böyle ilham veren konuşmalar yapıyor.

Bu işin tabii bir de etik tartışma kısmı da var. Pistorius'un bakım masraflarının mesela ne kadar özel, ne kadarı kamu harcamasıydı bunları araştırmadım. Ama yeterince yaygın bir konudur. Onca hasta dururken komadaki hastalara bu kadar kaynak ayırması doğru mu?

Bir iki laf etmek istiyorum bu konuda. Öncelikle toplumda o kadar çok çarçur edilen kaynak var ki, her toplumda, iş komadaki hastalardan tasarruf etmeye kalmışsa o toplumu zaten kapatın gitsin. Yani bu tartışmalar hakikaten pratik politikalar hakkındaysa bunu deyip bitirmek lazım. Ama biz uzatıyoruz genelde işte bunun felsefesini yapıyoruz birazcık ki önemli de bence insanlar kendi değer yargılarını yani iyi bir insan olup olmadıklarını ortalama örneklerden ziyade uç örnekler üzerinden değerlendiriyorlar.

Komadaki hastaların fişini daha erkenden çektiği için diğer hastalarını biraz daha uzun yaşatabilen bir hastane düşünün, bu kimse için bir övünç kaynağı, bir ilham kaynağı olmayacak. Bunun farkında bile olmayacağız. Ama yıllarca komada kalmış yakınlarından ümidi kesmeyen ailelerin hikayeleri ve sonunda da sevdiklerine kavuşma hikayeleri tam olarak eski hallerin olmasa bile en azından bir hallerine kavuşmaların hikayeleri insanların aklında kalıyor ve mutlu ediyor. Yani böyle bir toplumuz işte.

Hani sadece o kişi ve o aile için değil, toplumun geneli için bir terapi seansı. Ben genelde bu ahlaki harçların buna benzer şekilde pek akılcı kararlar sonucu oluşmayan ama oluşunca da akılda kalan şeylerle güçlendiğini düşünüyorum. Ve son olarak da şunu diyeyim, bu mucize anlatılarında sıklıkla atlanan nokta, uyanan kişinin kendisinin durumu bir mucize olarak görüp görmediği. Yani Locked-in sendromunu boş ver, kimsenin öyle bir durumda kalmaya devam etmek isteyeceğini hayal edemiyorum.

bitkisel hayatı düşünürsek ve genelde insanların hayatlarına sakat olarak devam edeceklerini düşünürsek illa da mutlu olacaklarını varsayamıyorum. Bu durumu anlatan ve tüm bu örnekler arasında aslında önceki bölümümüze Cryonics temasına en yakın olan hikayeyle kapanışımızı yapalım. 1999 yılında Dagenholm, herhalde öyle okunuyor, isimli bir İsveçli radyolog, garip bir kayak kazası geçiriyor. Bir buzula kafa üstü çakılıyor.

Buzul parçalanıyor, bu da o kafa üstü suya gömülüyor yavaş yavaş. Ama ayaklarına halen takılı olan kayakları delikten geçmediği için öyle baş aşağı kalmış. Arkadaşları yetişiyorlar, çıkarmaya çalışıyorlar onu sudan ama nafile. Herhalde su kıyafetin içine doluşmuş, çok ağır.

Şansına buzun altında bir hava boşluğu var ve bizimkisi orada nefes alıp veriyor. Tam 40 dakika boyunca olan bitenin farkında. Ama bir noktada soğuktan artık kalbi duruyor ve bilincini yitiriyor tamamen. Kurtarma ekipleri gelip de onu çektiklerinde vücut ısısı 13 dereceymiş.

Zira o dondurucu su içinde tam 80 dakika kalmış. Çoktan ölmüş dersiniz. İnanılmaz bir şekilde pes etmek yerine onu bir hastaneye uçuruyorlar helikopterle ve tam 100 doktor ve hemşirenin saatler süren çalışmaları sonucu kadın kurtarılıyor. Zira soğuk sayesinde metabolizması o kadar yavaşlamış ki 40 dakika boyunca durmuş olan kalbi beyne hiç oksijen taşımamış olmasına rağmen dokular aşırı hasar görmemişler.

Fakat Bagenholm ilk defa kazadan 10 gün sonra uyandığında hissettiği şey pek mutluluk olmuyor. Boyundan aşağısı fel çünkü. Şöyle diyor, beni kurtardıklarını anladım da sinirlendim. Manasız bir hayat beni bekliyordu.

Orada ölmeliydim aslında. Neyse ki en azından burada bir mutlu son var. Birkaç aylık yoğun bakım sonucu neredeyse her şey normale dönüyor. Felci de bitiyor ve hayatının kurtarıldığı hastanede radyolog olarak işe başlıyor.

İşte bu mutlu sonda emeği geçen tüm doktorlara, özellikle de Fullarsız Fatih seviyesindeki patronlarıma teşekkür ederim. Bu ayın çılgın patronu ve VIP'si Deniz Soyuer ve eskiden yeniye Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özipek, Refik Şekercoğlu, Mustafa Ayaz, Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Yulisiz, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emre Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Dil Güneyli Bol, Umutçıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Emre Danışan, Furkan Karakaya, Eymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, A.C. Dağlıoğlu, Elad Azizli, Tanzer Bilgen,

Emel Cet, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Ege Melekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, Serdar Cevher, Eray Ersöz, Cem Karakuş, Uğur Göktolga, Selçuk Ölçüm, Musa Ekiz, Boran Güney, Eyüp Yavuz, Nazlı Gülenç, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Sait Ensarioğlu, Demet Topkara, Semih Kavaklıoğlu, Öner Can Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengerli, Ömür Uluaşk, Duygu Algan, Bahadır Batır, Aras Erekul, Bora Demiralan, Ozan Ulusoy, Küçük Ben ve Anıl Gökmen. Yeniden Diriliş serisinin son bölümünde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)