
3.226 kelime · ~16 dk okuma
Evet arkadaşlar, bugün yeniden diriliş serisini bir daha diriltmemek üzere bitireceğiz. Bu bölümde fazla bilgi yok. Her şeyden çok hayal gücümüzü çalıştıracağız. Bunu da çevirirse ödevimi köpeğim yedi örtmenim.
Sözlüğe kalkınca emprovize takılacağım. Hatırlarsanız ilk bölümde dinlerdeki yeniden diriliş anlayışlarından bahsettiğimizden beridir gerek sinema olsun, gerek cryonics olsun, gerekse koma olsun hep bireysel diriliş hikayelerine odaklandık. Peki ya sadece sizi değil, etrafınızı, tanıdıklarınızı, hatta tüm kültürünüzü topluca diriltmenin bir imkanı varsa? Bunun bir yolunu biliyoruz zaten.
Şimdi size arkeoloji 101 anlatmayacağım ama araştırma yaparken rastladığım Docevelli'nin bir belgeselini paylaşayım. Arkeolojide kullanılan modern yöntemler hakkındaydı. Mesela Halep'teki bir fırtına tanrısı tapınağı iç savaşta büyük zarar görmeden hemen önce üç boyutlu taranmış, milimetresine kadar. Hatta orijinalinden bile daha okunaklı sütunlardaki yazılar.
Sanal geziler için ideal yani. Bu işin profesyonelce yapılmış hali. Bir de bunu crowdsourcing yaklaşımıyla çözmek isteyenler var. Millete ucuz kameralar dağıtıyorlar, geotagging ile çekilen milyonlarca foto otomatikman ve sürekli olarak bir üç boyutlu model de birbirine ekleniyor.
Bu Halep'teki tapınağı kurtaran arkeolog Cole Myer bundan pek hazzetmemiş gerçi, röportajında anlatıyordu. Aynı kalitede iş çıkarmıyorlar çünkü. Sonuçta millete kamera verirsen gidip bir tapınağın giriş kapısının milyonlarca resmini çekeceklerdir. Ama mesela kapıdan girince karanlık kalan o sol köşenin resmini çeken olmayacak.
Millet halen gidip Eiffel Kulesinin fotosunu çekiyor mesela. O yüzden de Google Photos'daki Eiffel resimlerinden şahane bir ön cephe modeli yaratabilirsin. Çok hızlı ve bedava şekilde. Ama bazı açılardan hiç fotosu çekilmediğinden sanal gezinti için model yaratamazsın.
Tabii bu iki yaklaşımdan birini seçmek zorunda değiliz. Abidik gubidik yerlerde kalmış tapınaklar yahut kökten dinci yamyamların patlatmak istedikleri yerler veya başka türde yamyamların çalmak istedikleri antikalar düşünülünce en hızlı çözüm olarak herkesteki kameralardan fayda sağlamak isabetle hiç yoktan iyidir. Daha sonra zaman oldukça da önemli yerlerde böyle sistematik ve profesyonel taramalarla kültürel mirası garantiye alırsın. Eski şehirleri, eski kültürleri bu şekilde topyekün diriltmenin tek getirisi sanal ortamlarda içine girip gezmek de değil bu arada.
Dijitalleştirilen her şeyin içinde arama yapmak da kolay, hesap yapmak bir örüntü bulmak da kolay. Örneğin Meksika'daki piramitlerde kullanılan kirişlerle Mısır'dakileri karşılaştırabilirsin. uzmanların yılların birikimiyle ve sezgileriyle kurdukları bağlantılardan çok daha fazlasını çok düşük zekalı bir program birkaç saniyede bulur ve imkanları ve fiziki erişimi olmayan tüm arkeologların önüne serebilir. Bunları öğrendim.
Başka neler öğrendim? Su altındaki batık gemileri mesela kimse olduğu gibi göremiyor normalde. Yani oraya dalabilmek ayrı bir dert. Daldıktan sonra ufacık bir kısmını aydınlatabilsem bile kalanı hep karanlıkta kalıyor.
Bunların modellenmesi büyük fark yaratıyor. Yahut yer altındaki şehirleri kazmadan görmek mümkün. Çünkü her kazının da birçok riski varmış. Yer altında bir şeylerin olduğunu nasıl anlıyorlar diyeceksiniz.
Mesela hava fotoğraflarından o yerde yetişen ürünlerin renklerindeki farklılıklara bakıyorlar. Bazı bölgelerde biraz daha karanlıksa buradaki ürünlerin daha iyi sulandığı, nemden daha iyi faydalandığı teorize ediliyor. Ve orayı tarayınca altında eski bir mezar kompleksi çıkıyor mesela. Yağmur suları oraya doluşuyorlarmış çünkü.
Eskiden denizaltılarını dünyanın manyetik alanında yarattığı farklılıktan bulmaya yarayan bir teknolojiyle şimdi yeraltında böyle şeyler arıyorlar. Aslında dronelara bunları veya değişik radarları, lidarları neyse hepsini takacaksın, etrafı dolanacaklar, Google Street View gibi dünyanın yeraltı yollarının, yeraltında kalmış hazinelerin haritalarını çıkaracaklar. Şimdi asıl gelmek istediğimiz noktaya yavaş yavaş girelim. Tüm bu dijitalleştirmeler nereye varacak?
Herhalde sadece tapınak kapılarıyla, batık gemilerle, şehir duvarlarıyla kalmayacak. Bazı insanların ölen kedi köpekleriyle birlikte derin dondurucuda beklediklerinden bahsetmiştik önceki bölümlerde. Tabii sadece kellesi saklanan bir insan ve sadece kellesiyle belki kuyruğu da saklanan bir köpek tablosu pek içinizi açmayabilir. Böyle aynı kapsülde duruyorlar.
Ama ya köpenizin hologramı eve geldiğinizde sizi bekliyor olursa? Ölmeden önce 3D tarayıcılarla en ince ayrıntısına kadar modellenmiş, sesi bile sentezlenmişse mesela. Diyeceksiniz ki ya bunun herhangi bir hayvandan ne farkı olur? Benim köpeğim değil o.
Ben benimkisini özlüyorum kardeşim. Ona has davranışları özlüyorum. Ya bence bu işin aslında zor değil de kolay olan kısmı. Çünkü her yer kamera dolu artık.
Bir uygulama sayesinde evdeki telefonlardan, kameralardan, Alexa gibi cihazlardan hatta alınan verilerle o kedi köpeğe has davranışlar modellenebilir. Sonra da bu davranış kalıplarını profesyonel tarayıcıların oluşturduğu o 3D modele yüklersin, al sana senin köpek. Bu sayede sahtelik hissi epey azalır. Bu aslında felsefede eski bir sorun.
2500 yıllık bir düşünce deneyi bu. Mitolojik bir kahraman olan Teseus'un gemisi önemli bir savaştan döndükten sonra limanda sergilenmeye başlanır. Zamanla çürüdükçe parça parça yenilenir ve yeterince uzun bir süre sonra, diyelim 100 sene, 200 sene sonra tüm parçaları yenilenmiş olur. Orijinal gemiden geriye bir tahta parçası bile kalmamıştır.
Fakat insanlar halen onu Teseus'un gemisi diye gezmektedirler. Onlar kendilerini kandırıyorlar mı? Eğer onu oluşturan parçaları geminin kimliği için şart koşuyorsanız yahut köpeğini, etini, kemiğini şart koşuyorsanız o zaman siz de her an ölüp ölüp diriliyorsunuz aslında. Çünkü birçok hücremizin ömrü birkaç günle sınırlı.
Karaciğer hücrelerindeki birkaç ayla, kas hücrelerindeki birkaç yılla. Tam olarak da Tesevus'un gemisi değiliz. Göz merceğindeki hücreler hayat boyu bizimleymiş, yeni öğrendim. Ama büyük kısmımız değişiyor.
Öte yandan bir şeyin kimliği bu materyale değil de devamlılık arz eden bir organizasyonel yapıya bağlıysa, yani kaslarınız iskelete nasıl bağlıdır, nöronlar birbirlerine nasıl bağlıdır, bunların arasındaki ilişkilerde ani bir değişim oldu mu, büyük bir kopukluk oldu mu, olmadı mı? Bu sorulara odaklanırsanız Tesevus'un gemisinin de holograma dönüşmüş kedi köpeğinizin de ve bizzat kendimizin de devamlılığını anlamak kolaylaşıyor. Bu düşünce deneyinin devamı da var. Eğer geminin değiştirilen ve bir köşeye atılmış bekleyen o orijinal parçaları en son parçada geldikten sonra İleri bir teknoloji tarafından yeniden birleştirilebilirlerse, diriltilmiş bu gemi Teseus'un asıl gemisi midir?
Demin bahsettiğimiz bu devamlılık kriteri önemli ise, bu yeni yaratılan gemi de orijinal gemi değildir diye anlıyorum ben. Teseus da zaten ölümsüz olsaydı, limanda duran ve parça parça yenilenen o geminin sahibi olmaya devam ederdi ama bir noktada orijinal parçalardan tekrar oluşturulan bu ikinci geminin sahibi olmazdı hukuken. Dolayısıyla bir canlının dijitalleştirilmesi, hücre hücre olmasa da en azından davranışsal bakımdan bunun yapılması, sürekli toplanan verilerle bu modelin her gün daha isabetli olması ve sonunda gerçeği ölünce onun yerini alması yeterince devamlılık arz ediyor diye düşünülebilir. Belki bir felsefe tartışması kazandıracak kadar değil ama kendinizi kandıracak ve köpeğinize özleminizi giderecek kadar.
Üstün körü düşününce bu yeniden canlandırma işinin en pahalı kısmı eve hologram altyapısı kurmak gibi gözüküyor. Ama buna dahi gerek yok. Microsoft taa 2015 yılında Holopet ismini tescillemiş. Ne oldu buna bilmiyorum gerçi.
Yani bunun hakkında bir ürün ürettiler mi yoksa öyle köşeye attılar bekliyor mu? Ama amaç bu hologramı gerçekte değil de bir sanal ortamda hatta augmented reality ortamında yaratmaktı. Nasıl ki müzeyi VR gözlüklerle gezebiliriz, AR gözlükler sayesinde de gerçekle hologramı çok ucuz bir şekilde birleştirebiliriz. Bu tip bir dirilişi aslında klonlamayla veya robotlar yoluyla yapmayla ilgili birçok tartışmaya aşinayız.
Ama bu anlattığım şekilde bir dijital rekonstrüksiyon hem çok daha ucuza mal oluyor, hem daha gerçekçi davranıyor, hem de hukuki engellere daha seyrek takılır gibi geliyor bana. Ve esnekliği de fazla. Zira yeniden diriltilen hayvanlarınızın heyecanı daha geçmeden şirketler bize farklı menüler sunmaya başlayacaklardır. Köpeğiniz gibi davranan bir kurt mesela.
Soyu tamamen tükenmiş hayvanları da işin içine katalım. Kediniz gibi davranan bir simulodon. Yahut kuşunuzun yerini alan ufak bir dinozor. Hatta bu şirketin ultra mega elmas üyelerine hiç var olmamış fantastik bir hayvanın hologramıyla yaşama şansı.
Özelliklerini siz belirleyeceksiniz. Sonra da bunları birbirleriyle dövüştürüp bahislerden parayı vuracaksınız. Dur ya, Pokemon oldu bu. Biraz sakin.
Ama tabii benim geleceğim nokta şu, çoktan tahmin etmişsinizdir. Ev hayvanlarıyla bu girişi yapıyorum. Asıl konu ise insan hakkında. Düne kadar ölmüş yakınlarımızı mezarlara gömüyor.
Bazı kültürlerde evin bir köşesine onları ayırıyor. Belki cüzdanımızdaki bir iki vesikalık yoluyla yanımızda taşıyorduk onları. Bir insanın davranışını modellemek çok çok daha zor tabii bir hayvana göre. Daha zor bir problem ama öte yandan bir hayvana kıyasla da dijital ayak izimiz devasa boyutlarda.
Dünya kadar video var, internet hesaplarımızdan elde edilen davranış profilleri var, iletişim tarihçemiz var ve hatta benim yaptığım gibi bazı şirketlere sağladığımız genetik profilimiz var. Problem büyük evet ama veri seti de büyük. Ve zaten kimse o hologramdan 7 gün 24 saat ölmüş yakınınız gibi konuşmasını beklemez. Yani gerçek bir yapay zeka icat etmemize gerek yok.
Sadece davranışları taklit eden bir model. Günde 2-3 kez etkileşime girse yeter birçok insan için. Eve giriyorsun, mutfakta birisi kendine sandviç yapıyor, ne hazırlıyorsun bana da yapsana diyeceksin. O da kendi sesinde öf bir kere de kendin yap be adam diyecek ve günlük rutin tamamlanmış olacak.
Tabii bunu ileri götürmek de mümkün. Acaba ölmüş eşiyle bu şekilde augmented reality'de seks yapanlara nekrofili mi diyeceğiz? Bence kesin deriz. Onları yerin dibine sokarız ama başımıza gelince aynısını biz de yaparız gizli gizli.
Her konu da böyledir. Daha neler olabilir? Biraz üfürelim. Tatile tek başına gidip iki kişilik oda tutanlar, bayramları bu şekilde sülalece kutlayanlar, sanal akrabalardan gelen sanal altınların takıldığı düğünler yapanlar, En garibi de sizin gördüğünüz hologramın paylaşılması ve herkesçe görülmesi olurdu.
Mesela böyle bir privacy modu var hologramların. Eşli bir davete gidiyorsun, herkes kollarındaki hayaletleri birbirlerine tanıştırıyor. Veya eşlerden ikisi de ölmüş çoktan ama hologramları her sene davetli listesinde katılanlarla konuşuyorlar 100 senedir. Zamanı durdurmak da mümkün çünkü hologramlar yaşlanmak zorunda değiller.
Ama daha iyisi, her hologramın zaman akışı kendine özel. Mesela ayarı yapıyorsunuz, eşiniz günbegün gençleşirken, erken yaşta kaybettiğiniz çocuklarınızın hologramları günbegün büyüyorlar. Dişleri çıkıyor, aşık oluyor, mezun oluyorlar. o tecrübeler sönük bir şekilde de olsa size geri veriliyor.
Bazı insanlar bir müddet sonra yeniden dirilenlerin biraz fazla gerçekçi olduklarına kanaat getirip onları geliştirmeye, değiştirmeye çalışacaktır. Tek tuşa basıp sevdiğine bir burun ameliyatı yaptıranlar olacaktır. Karakterlerine de ufak tefek fırça darbeleri vurabilirler. Kendilerine bir fantezi dünyası yaratırlar.
Böyle bir dünyada hala herkes Zeki Müren dinliyor, maçlara gidip hala Michael Jordan'ın smaçlarını izliyor olabilir. Bu dünyada bütün sanatçılar, bütün sporcular, bütün büyük insanlar ölümsüz. Fazla sevinmeyin, böyle bir dünyada bütün diktatörler de ölümsüz olur. Tapınak olsun, hayvan olsun, insan olsun, dijital inşanın kalitesi nihayetinde elimizdeki verinin bolluğuna bağlı.
Bu sene doğan herhangi birini modellemek Zeki Müren'i yeniden diriltmekten çok daha kolay olacaktır. Peki ya biriktirilmiş verilere bağlı olmayan bir inşa mümkünse? Neredeyse tam 200 sene önce doğmuş olan Rus filozof Fedorov da bir benzerini düşünmüştü. Fedorov bir transhümanizm öncüsüydü bu arada.
Bilimsel gelişmelerin verdiği yimserlikle yakın gelecekte insanların ölümsüzlüğe ulaşacağına ve hatta ölüleri dirilteceğine inanıyordu. Sadece en son neslin ölümsüzlüğün sırrına ermesi ve bunu kendine saklaması bir ihanetten farksızdır onun için. Tüm atalarını da ölümsüzlüğe kavuşturmalıydılar. Zaten kendisi de bu ataların içinde olacağını sezdiğinden gelecek nesilleri suçlu hissettirerek kendi yeniden dirilişini garantilemek istiyor.
Ben böyle yorumluyorum. Bu hayal klasik fizik çağında kurulmuş bir hayaldi tabii ve muhtemelen şöyle bir mantık kurulabilirdi o dönemlerde. Tek yapmam gereken tüm parçacıklar hakkında maksimum bilgi edinmek, sonra da Newton yasalarını kullanarak bunları zamanda geriye doğru sarmak. Nasıl ki bu yasalar sayesinde gezegenlerin 100 yıl sonraki hareketlerini tahmin edebiliyorum, 100 yıl önceki hareketlerine de ulaşabilirim.
Ve aynısını şehirler ve insanlar için de yapabilirim. Bu senaryoyu hesap etmesi kolay, gerçekleştirmesi ise zor. Yani ne yapacaklar? Atomları tek tek alıp, sen şuraya geç kardeşim, sen şurada dur diye 5 dakika öncesinin mizansenini mi oluşturacaklar?
Geçmişi hesap etsen bile onu diriltmen zor. O tarihten beri yaşanan değişimlerle iş birazcık tersine döndü. Artık hesap ettiğin şeyi gerçekleştirecek bir mekanizma gelişti. Zira parçacıkları süper bilgisayarlarda simüle edebilir hale geldik.
Bir sistemi istediğin kadar geriye sarabilirsin. Hatta çok istiyorsan aynı Print Screen tuşuna basar gibi bir noktada bu sistemi 3D yazıcılardan da basabilirsin. Şu anda değil de yakın gelecek için konuşuyorum. Geçmişini o kesidi de simülasyonda duracağına artık duvarına mı asarsın, alır karşına rakı muhabbeti mi yaparsın?
Ne istersen olur. Ama işin hesap kısmı zorlaştı. Çünkü klasik fiziğin yerini kuantum fiziğe aldı. Artık öyle gezegen yörüngesi hesaplar gibi hesaplayamıyorsun parçaların geçmişini.
Hele ki birbirleriyle etkileşime girince iş iyice belirsizleşiyor. Bu iki gelişimin kesişimi hakkında 2019 yılında Nature dergisinde bir makale yayınlanmıştı. Arrow of Time and its Reversal on the IBM Quantum Computer. Bunu ve bu başlığı abartılı bulan MIT Tech Review eleştirisini de okumuştum, size özetlemek istedim ve klavyeyi elime alınca fark ettim ki hiçbir şey anlamamışım.
Decoherence'lar, entanglement'lar, neither nor'lar bunlar hep havada uçuşuyor. Şunu demekle yetineyim. Yaklaşık 100 senedir zamanın oku yani arrow of time denen bir kavram var. Biz zaten zamanı tek yöne giden bir ok olarak algılıyoruz doğal olarak da.
Fizik açısından bunun temel ölçütü entropi yani düzensizlik. Kapalı sistemlerde düzensizlik zamanla artar. Zamanın oku düzensizliğin artışı yönündedir. Tamam.
Ama bazı durumlarda başlangıç şartlarını iyi ayarlayabilirsek bir parçacı gözlemlerken zamanın oku tersine dönebilir. IBM'in süper bilgisayarındaki simülasyonda da bu şartları hesaplamışlar birazcık. Ama fazla iyimser olmayın diye normal şartlar altındaki senaryoyla bir kıyas yapalım. Burada hesaplandığı gibi bir terse dönüş bir elektron için bile o kadar nadir ki evrenin tüm tarihi boyunca sadece bir kez oluşmuş muhtemelen ve ne kadar sürmüş tam tamına 0.06 nanosaniye.
Dolayısıyla bir simülasyon içinde zamanı tersine döndürüp geçmişi yeniden canlandırmak, bir nevi kuantum arkeologu olmak henüz hayal. Bu şimdilik bir düşünce deneyi şeklinde. Ama böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali varsa herkesin canlandırılması kesin gibi. 50 sene olmaz da 500 sene, o da olmaz da 5000 sene.
Sonuçta bu işin bilimi mümkünse bir noktada teknolojide buna el verecektir. Ve tabii ki kaçınılmaz sorumuz geliyor. Öyleyse biz çoktan yeniden canlandırılmış olamaz mıyız? E tabii herkes yeniden canlandırılacak dediğimizde aklımıza tüm ölülerin ayaklandığı mahşer günü geliyordur.
En azından benim ilk tepkim oydu. Ve böyle bir şey tecrübe etmediğimiz için de demek ki yeniden canlandırılmadık diyorum. İlk hayatımızı halen yaşıyoruz diyorum. Ama mahşer günü modeli epey sorundu zaten.
Bugüne kadar 100 milyardan fazla insan yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların hepsini getirsen nüfus patlaması terimini yeniden tanınmamak zorunda kalacağız. Bunun üstüne bu insanlar hangi yaşta, hangi sağlık durumunda, hangi zihinsel durumda dirilecekler? Belki sizin ideal yaşınız otuz ama başkası otuzunda kanserle mücadele ediyordu, kırkında kanseri yendi, bu sefer bel fıtığı çıktı, ellisinde paranoyak oldu, altmışında servetini kaybetti, fakir oldu.
Neyse, nedir yani herkesin en güzel çağı? Var mı böyle bir şey? Ne demişti Ajda? Öte yandan mahşer günü modeli yerine, zamanın okunu geriye sarıp belli bir noktaya gelince yeniden başlatmak, sanal olsun, fiziki olsun neyse artık, tam şimdiki gibi bir tecrübeye sebep olacak.
Ölü yakınlarımızın hatıraları ve eski medeniyetlerin mirasları zihnimizde olarak yeniden canlanmış olabiliriz. Her seferinde aynı hayatı belki ufak tefek farklarla yaşıyor olabiliriz. Eğer böyle bir şey mümkünse bizim orijinal biz olma olasılığımız nedir ki sorusunu zaten simülasyon teorisi dizisinde uzun uzun düşünmüştük. Epey benzer bir durum.
O yüzden tekrara gerek yok. Daha ilginç bir soru şimdilik şu olabilir. Fedorov haklı mıydı? Yani insanlığın ölümsüzlüğe ulaşması sadece en son nesil için değil, önceki tüm nesiller için mi mümkün olmalı?
Onların bir hakkı mı olmalı? Böyle bir dünya üstünde düşünmek ilginç. Mesela herkesi aynı şekilde diriltmek yerine dindar insanları kendi inançlarına göre yeniden diriltsek. Cennete gideceğine inananlar hayal kırıklığına uğramasınlar diye onların zihinlerini alıp cennet gibi bir sanal ortamda yeniden canlandırsalar.
Öyleyse mesela firavunları nasıl dirilteceğiz? Köleleriyle gömülmüşler. Yine kölelerle birlikte mi dirilteceğiz? Valla bugün insanlar sırf kölesi vardı diye eskinin kahramanlarının büslerini yıkıyorlar.
Sanırım o kahramanları yeniden canlandırıp aynı hayatı yaşamalarına da izin vermeyeceklerdir. Sorular bitmiyor aslında. Neden atalarımızı eskiden oldukları gibi diriltelim ki? Firavunun zihnine mesela kölelik yanlıştır, tüm insanlar eşittir gibi yüklemeler yapabiliriz.
Sonra da oturup izleriz şaşkınlığını. Yahu daha ciddi olarak o insanları orijinal hayatlarında olduklarından daha mutlu kılmaktan bahsedebiliriz. Şöyle düşünün, hayatı fiziksel veya ruhsal acılarla geçmiş bir insanı tekrar diriltip benzer şeyleri yaşatmak bir işkence olurdu. Ama onları biraz modifiye edebilirsek.
Böyle bir teknolojiye erişeceğimiz de garanti değil bu arada. Yani simülasyonlar aracılığıyla bin sene önce yaşamış bir zihni elde etmek, kuantumlu muantumlu simülasyonlar diyelim ve bu zihni de sonra yeniden başlatmak için zihnin nasıl çalıştığını anlamamız şart değil. İç dinamiklerini anlamamız gerekmiyor. Ama onu modifiye etmek için, işte düşünce ekleyip çıkarmak, karakterini değiştirmek için zihnin yapısını anlamak şart.
Belki bunu da hiç yapamayacağız. Bir noktada da şunu soracağız tabii, insanlarla niye kendimizi sınırlıyoruz? Eğer her insanı diriltmek ahlaki borcumuzsa, bir benzerini diğer primatlar için de düşünebiliriz. Ev hayvanlarından zaten konuşmuştuk ama bazı primatların duygusal ve entelektüel kapasiteleri tarihte yaşamış birçok insandan daha ileri olabilir.
Daha bunun fili var, yunusu var, ahtapotu var. Delinin teki çıkar 23. yüzyıl süper bilgisayarında tarihteki tüm hamam böceklerinin zihnini yeniden oluşturabilir. Sonra ona bir de kampanya başlatır.
Twitter'dan da herkesi bombalar. Siz ahlaksızsınız, ikiyüzlüsünüz, hamam böceklerinde hakkı var falan diye. Bence asıl problem yeniden dirilen insanlara bunu söyleyip söylememek. Belki bazıları bundan nefret edecekler.
Ya çok basit bir örnek, yeniden dirildin, sen öldükten sonra eşinin en yakın arkadaşınla yeniden evlendiğini görüyorsun. İster mi bunu herkes? Veya hayatın boyunca çalışıp biriktirdiğin servetini çocukların yemiş, çarçur etmiş. Veya ütopya olarak umduğun gelecek eskisinden de karanlık bir halde.
Birçok insan bunalımdan intihar etmeyi düşünür ama onun bile garantisi yok. Bütün intiharlar artık intihar teşebbüsü sadece çünkü hepsi geriye sarılabiliyor. Ötenaziyi yasaklayan toplum bunu da yapabilir. Geçmişi bırakın.
Sizce bu teknolojinin bulunmuş olduğu bir çağda kazara ölenlere ne yapılır? Herhalde zamanda 10-15 dakika geriye sarıp zihinleri ve vücutları 3D'ye basılır. ve hayata devam ederler. Bir oyunda öldükten sonra en son checkpointten yeniden başlamak gibi.
Ama bazı insanların bu hakkı olmayabilir. Öyle bir suç işlemişlerdir ki mesela, onların cezası ebedi ölümdür. Altered Carbon dizisinde real death kavramı vardı, onun gibi. Bu kişiler her türlü kuantum simülasyonu da yasaklı olacaklar.
İnterpol kırmızı bütende olacaklar. Bunları böyle yeniden canlandırmak yasak. Gerçi onlar olmadan da o zihinlerin etkileşime girdiği diğer insanları ve hatta eşyaları yeniden diriltmek, geriye doğru sarmak imkansız olabilir. Hepimizin parçacıkları birbirine bağlı.
Yahut şunu düşünüyorum, böyle bir çağda kafayı sıyırmış bir zengin ne yapabilir? Mesela kendinin her zaman dilimindeki kopyasına erişip aynı yerde bunları buluştursa, aynı evde kalıyorlar, uyanıyorsun, mutfakta 5 sene önceki halin kahvaltı hazırlıyor, 10 sene sonraki halinde ofiste yatırım yapıyor, kripto yatırımları. Hodl diye bağırıyor hala. Veya eşiniz parayı bastırmış özel bir şirkete, sizin 20 sene daha genç halinize ulaşmış, Onu 3D basmışlar, sizi de evden kovuyor.
Askeriye bu teknolojiyi atlıyor tabii. Zamanında geriye gidip Leonidas'ı alıyor, Kral Leonidas. Bunu da yeniden canlandırmakla yetinmiyor. 1 milyon tane kopyasını yapıp ondan sonra print tuşuna basıyor.
Herhalde bir noktada herkesin aynı anda, aynı çağda birden fazla versiyonu bulunamaz diye bir uluslararası sözleşme olması zorundu. Ve yine bu sözleşmenin de ara sıra deliniyor olması kaçınılmaz. Garip garip dünyalar işte. Valla Black Mirror'a senarist olsak böyle fesat düşüncelerimizle o aynayı çat diye kırarız kesin.
Evet, reenkarnasyonlar, cenazeler, zombiler, donmuş kelleler, hologramlar, kuantumlu muantumlu bir şeyler işte. Artık tadını da bırakalım ve yeniden Diriliş serisini burada öldürelim. 5 bölümdür takip eden herkese teşekkür ederim. iTunes gibi mecralardan bu podcastta oylayanlara iki kez teşekkür eder, hatta göz kırparım.
Patreon'dan bana nanik yapanlara ise üç kez sağol sağol sağol derim. Bugünün teşekkür kuru bu. Bu ayın çılgın patronu Deniz Soyüver ve eskiden yeniye Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Mustafa Ayaz, Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Sekirre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcan, Nilgüneyli Bol, Umutçıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Emre Danışan, Furkan Karakaya, Eymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, A.C.
Dağlıoğlu, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Cet, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Egemen Ekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, Serdar Cevher, Eray Ersöz, Cem Karakuş, Uğur Göktolga, Selçuk Ölçüm, Musa Ekiz, Boran Güney, Eyüp Yavuz, Nazlı Gülenç, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Sait Ensarioğlu, Demet Topkara, Semih Kavaklıoğlu, Öner Can Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengerli, ...Ömür Uluaş, Duygu Algan, Bahadır Batır, Aras Erekul, Bora Demiralan, Ozan Ulusoy, Küçük Ben ve Anıl Gökmen.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.