
4.386 kelime · ~22 dk okuma
Bir an için bir çocuk olduğunuzu hayal edin. Geniş ailenizle aynı evde kalıyorsunuz. Gece uyandınız, biraz susamışsınız, yataktan kalkıyor mutfağa doğru yalpalaya yalpalaya yürüyorsunuz. Işıkları açtığınızda da yüreğiniz ağzınıza geliyor.
Buzdolabının yanında, karanlıkta, hiç kıpırdamadan korkunç bir yaratık oturuyor. Uykunuz biraz açılınca rahatlıyorsunuz. İki sene önce ölmüş olan anneanneniz bu. Hiç telaşa gerek yok.
Kurutulmuş kadavrası şık kıyafetleri içinde her zamanki yerinde oturuyor. Yine her zamanki gibi önünde yemeği de var. Her şey yolunda yani. Dolaptan suyunuzu alıyor, anneannenizin başını okşuyor, sonra yatağınıza dönüyorsunuz.
Bu sizin için garip bir kabus olabilir ama Endonezya'daki Toraja topluluğu için gayet normal bir gün. Onların inancına göre insanlar cenaze olana kadar tam ölmüyorlar. Onun yerine hasta olarak görülüyorlar. Onları diğer aleme taşıyacak olan bufalolar cenazede kurban edilene kadar da böyle kalacaklar.
Ne kadar büyük cenaze ve ne kadar çok kurban edilen bu falo, diğer aleme o kadar sorunsuz bir geçiş. Dolayısıyla ekonomik sınıfa orantılı bu şatafatın parasını biriktirebilmek için bazen haftalarca, bazense yıllarca bu alemde bekletilecekler. Ve bu süreçte her gün temizlenecek, giydirilecek, önlerine yiyecek, içecek, konacak, konu komşu ziyarete geldiğinde de gidip onlara merhaba diyecek, günlük hayatın bir parçası olmaya devam edecekler. Ama işin en garip yanı bu bile değil.
İşin en garip yanı mane ne? Evet flersızlar, sanki ortalama bir ülkenin bir senelik gündemini böyle bir haftada tüketmiyormuşçasına, sanki hakikaten de Endonezya'da bir adada yaşıyormuşçasına, tüm saflığımızla yeniden Diriliş mini serisine devam ediyoruz. İlk bölümde dinlerdeki diriliş temasından bahsetmiştik. Araya üç bölüm blockchain girdi.
Serinin ikinci bölümünde edebiyat ve sinemadaki örneklerinden bahsettik. Onun da arasına sponsorlu bir mimari bölümü aldık. Bugün de böyle kültürel bir giriş yapıyoruz. Sonra konuyu bu işin ilmine bilmine bağlayacağım.
Anlayacağınız yine dünyanın en organize podcast olarak aynen devam ediyoruz. Şimdi bugün konumuzu atlamadan önce şu manene muhabbetini bir tamamlayayım. Toraja halkı ölülerini nihayet gömdükten sonra işleri bitmiyor. Her sene Ağustos'un sonlarına denk gelen bir festivalleri var.
900 seneye aşkın devam ediyor bu festival. Aileler bu dönemde üç senede bir o mezarları açıyorlar. Çeşitli derecelerde mumyalanmış olan ve taze kalmış olan cesetleri çıkarıp üstlerini başlarını temizliyorlar, sigaralarını dolduruyorlar, gözlüklerini siliyorlar, kıyafetlerini değiştiriyorlar. Sonra ölüsü dirisi hep beraber aile fotoğrafları çektiriyor ve tekrar gömüyorlar.
Bu esnada da turistler etrafa doluşuyorlar. Hani bizde rahmetli mezarında dönüyordur, kırk takla atıyordur denir ya. Beterin beteri var arkadaşlar. Milletin tatil selfilerine konuk oluyorsun öldükten sonra düşünsene.
Aslında bu manene işini başka bir bölüm için, mesela ölüm hakkındaki bir bölüm için bekletiyordum. Ama insanları kelimenin tam anlamıyla mezarlarından kaldırmak da bu seride atlayabileceğim bir şey değildi. Ben yine de daha sonraları ölümden veya değişik kültürlerin ölüme yaklaşımından bahsederken bu örneği tekrarlarım. Betoraca halkının görüşlerini aktarırım.
Kabile şefleri bana kendilerini tanıtmam için gereken yetkiyi verdiler. Merak etmeyin. Şimdi konuyu şöyle çevireyim. Bu gelenek size nereden tanıdık geliyor?
Mumyalanmış ölüleri böyle eşyalarıyla, kıyafetleriyle gömme tabii ki aklınıza eski mısırı getiriyordur. Hatta eski Mısır'ın bir döneminde ölülere sık sık ziyaret edip yemek götürmeye adak adama geleneği de vardı. Aynı bu Toracalar'da olduğu gibi. Fakat Mısırlılar yeniden diriliş işini birazcık fazla ciddiye almışlar.
Eski kraliyet mezarlarında kurban edilen insanlar bulunuyor. Onları biliyorsunuz öteki alemde de hizmete devam etsinler diye. Ama benim yeni öğrendiğim bir kısım var, o da şu. Daha sonraları insan gömmek yerine insan heykelleri inşa etmişler aynı görevi görmeleri için.
Yani bunlar adeta birer golem gibi öldükten sonra canlanacaklar ve ölüye ayak işlerinde yardımcı olacaklar, onu uğraştırmayacaklar. Hani zamane rumba robotu gibi. Uyanınca temizliğe devam. Zengin arkadaşlar, öteki hayatta da zengin.
Ve en zengin Mısır mezarı da, en ünlü mezar, 18 yaşında ölen, çocuk kral tutan Kamo'nunki. Adamın mezarına 5000 çeşit eşya gömülmüş. Örneğin 1 değil, 2 değil, tam 6 tane at arabasını parçalar halinde gömmüşler. Konvoy halinde uyanacak öteki taraf da belli ki.
ve tabii ki kötü ruhlara karşı savaşacak hatta güneşi kurtaracak kişinin itibarından da tasarruf olmaz. Gömülü şeylerin en ilginci ise bunlar değil. İki tane minik mumya var. Ölü doğmuş kız bebekleri bunlar.
Muhtemelen kendi kızları. Biri 4 aylıkken, diğeri de doğuma çok yakınken ölmüş ve gömülmek yerine mumyalanıp saklanmışlar. Muhtemelen Firavun'a yardım etsinler diye yine. Sırf işin mumyalama kısmında da ekonomik sınıfa uygun bir şatafat var.
İlkin şunu aradan çıkarayım, mumyalama Mısır'a has bir şey değil. Endonezya'dakiler gibi hemen hemen tüm topluluklar bir çeşit mumyalama tekniği kullanmışlar. Gerek doğal yoldan gerek yapay yollardan neyse. Ama Mısır'da bu iş ata sporu haline geliyor ve evcil hayvanları dahil mumyalıyorlar.
Bir milyon civarı kedi mumyası bulunmuş şu ana kadar ve inanılmaz biçimde bu mumyalama tekniklerini anlatan bir yazı ulaşmamış günümüze. Biz bunu anca sonraki yazılardan ve modern tarama metodlarından anlıyoruz. Ve anlaşılan şu, fakir fukara ya hiç uğraşmadan doğrudan çöle gömülüyor veya basit bir kurutma işleminden geçiyor. Orta sınıf içinse çürüme önlensin diye iç organları birkaç gün boyunca eritiliyor.
Sonra da affedersiniz makalınızdan akıtıyorlar ne var ne yoksa. Dışarıdan bakınca güzel ama içi boş. Burjuvazi'nin hakkını veriyorlar. Solcu arkadaşlar buna da artık iTunes'dan puan vermezseniz daha ne yapalım?
Peki, parası olanlar ne yapıyor? Parası olanın iç organlarını da alıp ayrı ayrı kavanozlarda saklıyorlar eritip akıtmak yerine. Bir tek kalbi almıyorlarmış. Abidik gubidik bir batıl sebebi var.
Wiki'den bakarsınız. Valla bana kalsa mezar soyguncuları için espri olsun diye bırakmışlar derdim. O bir hırsız çünkü kalbimizi çaldı. Asıl konuyu şuraya bağlamak istiyorum.
Bu olay aynen bugün de yapılıyor. Aynı beklentiler ve aynı inançlarla. Yani vücudumu, organlarımı korusunlar ki ileride tekrar uyanayım ve hayata devam edeyim. Cryonics'ten bahsediyorum tabii ki.
Yani sonradan diriltilmek üzere dondurulmaktan. Bölümün geri kalanında da bunun incini cincini inceleyeceğiz. Bu fikrin bilim kurgudaki izleri 1930'lara The Jameson Satellite isimli bir hikayeye dayanıyor. Esas olan kafayı ölümsüzlükle bozunca kendini uzaya fırlatmış ve bedeni uzayın soğuğunda bozulmadan kalmış.
Ama biraz fazla uzun kalmış, takriben 40 milyon yıl kadar. Sonra bir takım uzaylılar şansına buna rastlıyor ve yeniden canlandırıyorlar. Bu uzaylılar da organik bedenlerinden kurtulmuş ve makineleşmiş bir tür. Sadece beyinleri organikte sanırım yani bildiğin cyborg bunlar.
Bu sayede ölümsüzleşmişler. Ve galaksiyi gezerken karşılaştıkları diğer türleri de aynı şekilde makineleştirip kendilerine katarak uzayı keşfe devam ediyorlar. Star Trek'in Borglarının yaptığı şeyin aynısı. Ama onlar ilk 1989'da televizyonda yer almışlardı.
Bu hikayesi 1931. Şimdi İlham Zincir'ine bakın. Hikayenin yazarı H.G.
Wells'in War of the Worlds, Dünyalar Savaşı'ndan etkilenmiş. Cryonics kısmı için değil de Cyborg kısmı için. Sonra bu yazdığı hikayeyi de Robert Ettinger isimli 12 yaşındaki bir çocuk okuyup etkileniyor. Ve o da kafayı ölümsüzlüğe, dondurulmaya takıyor.
Biraz trajik bir biçimde bu gelişmelerin yakın zamanda olacağından emin, halbuki daha büyük depresyonun etkileri sürecek, araya İkinci Dünya Savaşı girecek, sonra Soğuk Savaş başlayacak derken, bakıyor ki bu işin olacağı yok kardeşim, toplumda karşılık bulan bir akım olmamış, kendisi de orta yaş krizi döneminde, iş başa düştü diyor ve Isaac Asimov'un da yayıncıya verdiği gaz sayesinde bir kitap yayınlıyor. The Prospect of Immortality, yani ölümsüzlük ihtimali veya ölümsüzlük umudu diye çevirebiliriz. Bu kitap da Cryonics Hareketi açısından bir milat oluyor. Bu kitap bedavaya sunulan bir kitap.
Ben biraz baktım. Sürükleyici bir okuma değildi. Okuyacaksanız tarihi önemi açısından okursunuz. Ana fikri şöyle özetleyeyim.
Yok kanserdi, yok kalpti, yok şekerdi. Hepimiz aslında çok tırt sebeplerden ötürü ölüyoruz. ve bunu kanıksamışız. Halbuki yakın bir gelecekte bunların tedavileri bir hap almak kadar basit olabilir.
Dahası, yaşlanmanın kendisi de doğanın değişmez kanunu değil. Bunu yavaşlatabiliriz, durdurabiliriz, hatta geriye sarabiliriz. Yahut bilinç aktarımı teknikleri sayesinde biyolojik problemler bir noktadan sonra tamamen önemsiz kılınabilirler. İşte tüm bunları düşünmek de akıl almaz bir kibire işaret etmiyor.
Nitekim önceki nesiller de bunun hayalini kurdular ama onların ellerindeki tek araç dini inançlardı veya bilimkurgu romanlarıydı. Biz ise bunun gerçekten yapabileceğini gören ilk insanlarız. Şimdi buraya kadarki kısım Cryonics'ten bağımsız olarak transhümanizm görüşlerinin, yani insanı aşma, bambaşka bir şeye evrilme ile ilgili görüşlerin ortak kaynağı. Cryonics buna ek olarak diyor ki, biz bu gelişmelere yakınız ama yeteri kadar yakın değil.
Onlara uzanıyoruz ama tam dokunacakken aşağı düşebiliriz. Bu ara dönemde Nİ gibi telef olmamak için beynimizi, hatta belki de tüm vücudumuzu donduralım, gelecekte tekrar uyanırız. Ana fikir bu. Kitaptan birkaç sene sonra ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir psikoloji profesörü dondurulan ilk insan olmuş.
Hala da bekliyor şu anda dondurucuda. ABD'nin en büyük cryonics firması olan Alcor bünyesinde. Teknoloji geliştikçe onu daha yeni donduruculara aktarıyorlar arada sırada. Onu yaparken de açıp bakıyorlar durumu iyi mi diye.
Oradan biliyoruz gayet güzel bir şekilde saklandığını. Ettinger'da tam o aralar Cryonics Enstitüsü isminde bir vakıf kuruyor. Hem görece ucuza insan dondurma işi yapılsın, hem de kitabındaki fikirleri iyice yaysın diye. Bugün kendisi de oranın tesislerinde dondurucuda.
92 yaşında ölmüştü. Üstelik yalnız da değil. Aynı konteyner içinde annesi, ilk eşi ve ikinci eşiyle hep beraberler. Bin sene sonra uyandıktan sonraki ilk düşüncesi, acaba bu işe kalkıştığımda tam olarak ne düşünüyordum olacaktır muhtemelen?
İlk eşi ve ikinci eşi beraber dondurulur mu? Neyse, bu sıra dışı eküresini bir yana koyarsak, Ettinger başarılı oldu mu fikirlerini yaymakta. Bu soruya odaklanalım biraz. Bence yine trajik bir biçimde beklediğinden çok daha yavaş ilerliyor her şey.
2011'de öldüğünde vakfının kuruluşunun üstünden 40 seneden fazla zaman geçmişti ve Cryonics hem bilimsel olarak hem de kültürel olarak ana akım değildi. Halen de durum bu. Onca yıldır ortada olan Alcor'un ve diğer benzer şirketlerin müşteri sayıları yüzlerle ifade ediliyor, binlerle değil. Ölünce beni de yazın diye talimat vermiş birkaç bin kişi var hayatta şu anda.
Onları da katsak binler olur. Neredeyse milyonda birlik bir oran bu. Toplam müşteri potansiyeline göre. Ha unutmadan bunların arasında evcil hayvanlar da var.
Yani çok sevdiğiniz kedinizi, köpeğinizi de dondurabiliyorsunuz beraber uyanın diye. İşte antik mısırda mumyalanan kedilerin kuzenleri. Diyeceksiniz ki ya belki çok pahalı olduğundan bu kadar ilgi yok. Benim ilk tepkim en azından bu olmuştu.
Ama bakın en pahalısı olan Alcor tüm vücudu dondurmak için 200 bin dolar istiyor. Sadece kafa içinse 80 bin dolar. Bu, batıda yaşayan birçok insan için çok büyük bir para değil. Zira birçok şehirdeki entert evler bile bundan daha değerli.
Yani orta üst sınıf için gayet ulaşılabilir bir mebla. Bunun yanında zaten insanlar çıkarıp drink diye bunları cebinden vermiyorlar. Daha ziyade hayat sigortası kapsamında ödeme yapılıyor. Yani maliyet aslında bir engel değil.
Hatta Cryonics enstitüsünün fiyatı daha da düşük. 28 bin dolara tüm vücudu dondurup saklıyorlar. 200 bin yerine baya bir fark var. Bu arada ilginç bir ayrıntı Cryonics enstitüsünde sadece kafa saklama opsiyonu yok.
Bir sebebi kafayı tekrar hayata döndürmenin vücudu hayata döndürmekten daha zor olacağı düşünülüyor. Belki o teknolojiye erişemeden kafalar telef olabilir yani. Ama daha ilginç bir sebep halkla ilişkiler ile alakalı. Dondurucuda duran kesik kafaların bizim simülasyon teorisinden hatırladığımız kavanozdaki beyinlerin Cryonics'in imajı için kötü olduğunu düşünüyorlar.
Sonuçta o görüntü kalan her nüanslı düşünceyi silip geçecek, insanların aklında kalacak tek şey o olacak. Ama sağlam bir vücudun dondurulması insanların hassasiyetlerini o kadar da rahatsız etmiyor. Velhasıl madem bu rakamlar cüzi, o zaman Cryonics neden halen toplumun uçlarında ancak kendine yer bulabiliyor? Dondurulup canlandırmaya karşı ilk direnç bilim ve teknoloji cephesinden geliyor.
Önce olası bir kavram karmaşasını düzelteyim. Cryogenics denen şey, çok düşük sıcaklıkları çalışan genel alanın adı. Bu sıcaklıklar nasıl üretilir? Maddeler bu şartlarda nasıl davranır?
vesaire. Canlıların bu sıcaklıklarda nasıl davrandıklarını inceleyen alansa cryobioloji. Mesela birçok canlı kış uykusuna yattığında vücut ısıları düşüyor yahut kutuplarda yaşayan canlıların hücrelerinde antifriz görevi gören proteinler var. Bunları inceliyor.
Dokular nasıl davranıyor? 06 derecelerde vesaire. Cryonics ise bu teknolojilerin insanları ileride yeniden canlandırmak üzere uygulanması. İşte bu son kısım ana akım açısından sözde bilim olarak görülüyor.
Yaşayan bir şeyi dondurup çözmenin neden zor olduğunu merak ediyorsanız sevmediğiniz bir cam şişeyi ağzına kadar suyla doldurup buzluğa koyun ve bekleyin. Eninde sonunda o şişeye olan şey sizin damarlarınıza ve hücrelerinize de olacak. Bunu engellemek için buz kristalleri oluşturmadan dondurma yani şekilsiz bir buza dönüştürme teknikleri var. Kanınıza antifrizi basıp sonra aşırı hızlı biçimde donduruyorlar mesela.
Dolayısıyla bu ilk adımı iyi kötü halletmiş vaziyetteyiz, öyle diyelim. Ama ikinci adımı olan hayata döndürme henüz yaşanmadı. Basit canlılarda ve dokularda başarılı denemeler yapılmış. Mesela bir tavşan böbreğini donduruyorlar önce, sonra çözüyorlar ve ameliyatla geri dikiyorlar tavşana.
Tavşan da teşekkür edip gidiyor. Hayvan sağlıklı. Ama insan vücudu biraz fazla karmaşık bunun için. Sırf beyinde bile çok çeşitli dokular var ve hepsini en iyi koruyacak olan kimyasal karışımlar farklı.
O yüzden de öyle tüm vücudu içine batırabileceğimiz sihirli bir formül yok. Bu haliyle insan vücudunu geri ısıtsan termal stres yüzünden minik çatlaklar oluşabiliyor. Yahut buz kristalleri bu ısınma sürecinde oluşabiliyorlar. Ve çok ufak ölçekte bile olsalar mesela beyninizdeki bağlantıları zedelemeye yeterler.
Bu arada bu sınırlı beyin hasarı senaryosu bence en absürt senaryo. Dünya kadar araştırma yapıyorsunuz, masrafa giriyorsunuz, ölümsüzlük hayalleri kuruyorsunuz ve başarılı da oluyorsunuz ama gelecekte uyanan kişi siz olmuyorsunuz. Çünkü işlemin verdiği ufak hasarlar kişiliğinizi değiştirmiş, hafızanızı değiştirmiş, hobilerinizi değiştirmiş. Başka biri uyanıyor.
Tabii daha korkunç bir versiyonu yeniden canlanmak ama tam olarak uyanamamak. Hasar yüzünden mesela bitkisel hayatta kalmak ve dışarıdaki kimseye duyuramadığın bir takım acılar çekmek. Bu durumdaki insanların fişini de çekemezler. Hatta ne yapalım gelecekte hallederiz diye yeniden de donduramazlar.
Çünkü her dondurma ve çözülme işlemi biraz daha fazla hasar veriyor. Bir noktadan sonra o hasarın geri dönüşü olmayabilir. Özetle teknik açıdan zor, başarı ihtimali düşük. Fakat bu kaç kişiye engel olur?
Sonuçta insanlar ya Cryonics kesin başarılı olacak, iman ettim bu yolda diye girmiyorlar bu işe. Basit bir soru soruyorlar. Gelecekteki teknolojinin yeterince ileri olacağı ihtimali şu anki maliyetine değer mi? Örneğin ileride nanobotlarla ufak hasarları tedavi edecek düzeye geleceksek, veya çok hasarlı dokuların yenilerini 3 boyutlu yazıcıdan çat diye bastıracak teknolojiye erişeceksek, o zaman bu dondurma çözme işleminin de kusursuz olmasını beklememize gerek yok.
Sonuçta %1 ihtimalle bile işe yarasa alternatifi nedir? %100 ölüm. Pascal's Wager'ı hatırlarsınız herhalde, onun bir versiyonu bu. Burada birkaç önemli varsayım var tabii, onlara değinmek istiyorum asıl.
İlki şu, tamam belki gelecekteki teknoloji için Cryonics bir çocuk oyuncağı olabilir. Ama ancak ve ancak gelecekteki tekniklerle bu işe başlanmışsa, yani şu anda dondurulan insanlarda oluşacak hasarı nanoteknolojinin kralı gelse tamir edemeyecek mesela. Organlarını yeniden üretebilirler, basabilirler ama nöronlar arasındaki bağlantıları yeniden kuramazlar bu teknikle. Bu kötümser senaryoyu hiçe sayıyoruz.
Benzer bir varsayımı bizi ta en başta bu yola iten hastalık için de yapıyoruz. Yani yeniden canlanmamız yetmiyor sonuçta. Örneğin o ölümcül kanserinizin de tedavi edilmesi lazım ve bunun için kanserin yarattığı hasarın geri dönülmez noktada olmaması lazım. Bunlar tamam.
Daha ilginç bir varsayıma geçelim. O da bilincin tamamen beynin yapısından kaynaklandığına dair varsayım. Yani beyindeki elektrokimyasal aktiviteyi durdurup yeniden başlatmak bir arabanın kontağını çevirip motorunu başlatmak kadar kolay bir şey. Kontağı kapattığımızda araba duruyor, ilerlemiyor ama arabalığı durmuyor.
Yani araba hurdaya dönüşmüyor. Çünkü arabayı tanımlayan şey motorun ve diğer önemli aksamlarının tasarımı. Bilinci de tanımlayan şey, işte bu varsayıma göre beynin tasarımı, bağlantı haritası. Dolayısıyla bu yapıyı koruduğumuz sürece bilincimizi kaldığı yerden oynatmak, başlatmak mümkün olmalı.
Bu varsayım dubla önemli çünkü bilincin beyin yapısını oluşturan maddelerden bağımsız olduğu varsayımıyla birleşirse şöyle bir sonuca varıyoruz. Bu yapıyı sanal bir ortamda da yaratabiliriz. İlla organik bir şeylere gerek yok. Daha sonra yine sanal sinyaller verdiğimiz zaman bilinci başlatmış oluruz.
Dolayısıyla dondurulduktan sonra çözmeye bile gerek olmayabilir. Çözme işlemi fazla hasarlı olacak olsa bile sizin donmuş halinizin beyin bağlantılarını gelecekteki teknolojilerle taradığımız sürece ölümsüzlüğe kavuşabilirsiniz. Bu kadar. Aslında bu konudan simülasyon teorisinde bahsetmiştik hatırlarsanız.
Şöyle bir örnek vermiştim. Bugün süper bilgisayarlarla iklim simülasyonları yapıyorlar. Böyle bir süper bilgisayarda en ince ayrıntısına kadar bir yağmur fırtınasını simüle ederseniz ıslanır mısınız? En ince ayrıntısına kadar bir kara deliği simüle ederseniz dünyayı içine çekmiş olur musunuz?
Araba örneğini uyarlayalım veya arabanın tüm aksamının 3D modelini çıkardık, bilgisayarda duruyor. Buna benzin ve elektrik verdiğimizi simüle edince o araba bir yerlere yolculuk ediyor mu gerçekten? E bunlara cevabınız hayırsa bilincin simülasyonu niye düşünebilen bir bilince sebep olsun ki? Bu muhabbeti hatırladınızsa biraz yeni bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Her halükarda ilk adım beynin yapısını tarayabilmek ya. Genelde bu nöronların bağlantı haritası olarak anlaşılıyor ve connectom deniyor buna. İnsan beyni için bu ne demek? Yaklaşık 200 milyar nöron ve 15 katrilyon bağlantı demek.
Bakın, trilyon değil, katrilyon. Bunları haritalandırmak yakın gelecekte imkansız. Ve belki donduktan sonra yapılan haritalar da eksik olmaya ebediyen mahkumlar. Yani sizin orijinal halinizi, tam donmadan önceki halinizi bilemeyecekler daha sonradan bakanlar.
Ama ölçeyi küçültsek, yani konektomunu tamamen bildiğimiz bir yapıdan bahsedelim. O zaman da sorunlar bitmiyor. C elegans türü kurtçukların mesela her ayrıntısı biliniyor bugün. DNA'ları, tüm hücreleri ve 300 küsur nöron.
Bunların bağlantıları, hepsi biliniyor. Ama bugüne kadar kimse C elegansı tam olarak simüle edemedi. Birkaç sene önce onun bilincinin bir versiyonunu bir Lego robota koymuşlar. Robot da biraz oynamış.
Video linkini açıklamalara koydum. Bir de OpenWorm diye açık bir proje var. Komple bir elegans simülasyonuyla ilgili. Bunun hakkında güncel durum nedir bilmiyorum.
Belki bir ara yapacaklar hakikaten ama binlerce kat değil, trilyonlarca kat daha az karmaşık bir şeyden bahsediyoruz bizim beynimize kıyasla. Ve bunun çok zor olmasının sebebi sadece bağlantı haritasının büyüklüğü değil. Bağlantı haritası işin ufak bir kısmı. Asıl modellenmesi gereken şey bağlantı noktaları, yani sinapslar.
Ve bunlar standart bir modele oturmuyorlar. Moleküler yapıları hepsinin farklı ve karmaşık. Dahası temel davranışlarımızı belirleyen birçok haberleşme sinapsları pas geçiyor. Yani hepsini tamamen anlasak bile uyku gibi bir şey simüle etmeye yetmeyecek bildiklerimiz.
Bununla ilgili de birkaç senelik bir makale ekliyorum. Bu örneklerle varmaya çalıştığım nokta şu. Beyni bir kere dondurduk mu gerisi kolay ya. Gelecekte bunu hallederler, tamir ederler varsayımı sandığımızdan daha büyük bir varsayım, daha düşük ihtimalle bir varsayım.
Başka bir gizli varsayım da bildiğin ekonomi hakkında. Dondurma işlemleriyle uğraşan bu şirketlerin yeterince uzun süre ayakta kalacaklarını düşünüyoruz. Oysa bazı cryonics şirketleri çoktan battılar. Herhangi bir şirketin zaten yüz seneden fazla ayakta durmasının ihtimali nedir?
Yüzde bir bile değil. Tabii eğer benim gibiyseniz bunu dinleyince aklınıza ilk gelen soru şu olmalı. Zamanından önce çözülen vücutları ne oluyor? Bu bir cinayet değil mi?
Ne yazık ki değil. Çünkü bunlar hukuken zaten ölüler. Eğer yakınlarınızın cesetlerine iyi bakmıyorlarsa kontrata uymadıkları için onları mahkemeye verebilirsiniz. Ama bir cinayet davası olmaz.
Ne yazık ki diye başladım bu cümleye. Çünkü dondurma işlemine başlamak için bile teknik olarak ölü olmanız lazım. Yani diyelim ki benim ölümcül bir hastalığım var. Artık son günlerimi hatta son saatlerimi yaşıyorum.
Ve önceden hazırladığım plana göre bu kurumlara gidip ameliyathaneye girip kendimi şimdiden dondurayım. Transfer sırasında bir sorun çıkmasın. Kanun buna izin vermiyor. Ötenaziye zaten izin yok.
Ama buna da yok. Hani ebediyen ölmeyeyim, ileride canlanayım falan diyorsun. Yok, illa öleceksin. Çünkü kanunlar olan bitenle alakası olmayan.
ve hayatı boyunca da hiç olmayacak bir sürü insanın hassasiyetine göre yapılıyorlar ve onların hassasiyetlerine de hassas olan siyasilerin kariyer planlarına göre şekilleniyorlar. Bana kalsa, bırak ölümcül hastalığı, aklı başında olan ve sağa sola olan borcunu harcını halletmiş olan herkese ötenazi ve dondurulma hakkı tanırdım. Belki yaşlanmayı durdurabileceğiz ileride ama geri saramayacağız. O yüzden kendimizi görece genç ve sağlıklıyken dondurmak en iyisi olabilir.
Uyanınca kaldığımız yerden devam ederiz. Ben illa böyle düşünmüyorum ama böyle düşünen birini engellemeyi anlamıyorum. Hadi onu engelledin, bari hakikaten hasta insanları engelleme. Zulüm resmen.
İlla tıbben ölmüş olacaksın. Bu da önemli bir ayrıntı bu arada. Ölümün tanımı nedir? Hep kullandığımız ama tanımını muhtemelen hiç düşünmediğimiz bir şey ölüm.
Evrensel bir kriteri de yok zaten ama genelde kalbiniz atmayacak, nefes alışınız durmuş olacak veya beyin aktivitesi sıfırlanmış olacak ve bunlara ek olarak doktorlar da pes etmiş olacaklar. Yani kalbiniz durmuşsa ama ilk yardım görevlisi defibrilatör Nasıl bir kelime? Doktor arkadaşlar bunu nasıl söylüyorsunuz? Defibrillatör.
Tamam. Bunu çalıştırmaya başlamışsa halen hukuken ölü değilsiniz çünkü doktor halen pes etmemiş. Nitekim bir sürü insan da geri geliyor zaten o noktadan. Fakat sağlık görevlileri ölümü ilan eder etmez vücudunuza antifrizleri basıp sizi buza yatırabilirler.
Şu anda da öyle oluyor zaten. Tamam, şimdi bu noktada şöyle bir geriye bakalım, biraz rahatlayalım. Bu işin hayalleri 30'larda kurulmaya başlanmış. 60'larda ilk dondurma işlemi başarılı olmuş.
Yani 60 senelik bir geçmişten söz ediyoruz, az buz değil. İşin para kısmı çok sorun değil. Ayrıca hayat sigortaları finansman için hayli hayli yeterli. Teknik sorunlar büyük ama kesin olur diye değil de ya tutarsa diye girişilebilecek bir şey.
Şirketler uzun süre ayakta kalamıyorlar dedik ama belki de geldiğimiz bu noktadan sonra artık yüzlerce sene değil de sadece 20-30 sene daha ayakta kalmaları yeterli olacak. E o zaman niye halen bu iş ana akım değil? Soru bu. Benim aklıma gelen ilk sebep dini kaygılar.
Birçok insan bunu bir kış uykusu olarak değil de ölüp yeniden dirilmek olarak gördüğü için kıllanıyor. Biz Tanrı değiliz, işte Hazreti İsa değiliz, ölümü kandıramayız ve buna benzer tepkiler veriyorlar. Bu bana bayağı sıkıcı geliyor. Çünkü antibiyotik kullanmaya başladığımız günden bu yana, hatta ne antibiyotiği, ateşi bulup yemek pişirmeye başladığımız günden bu yana ölümü kandırıyoruz.
Bakın size iki senaryo vereyim. Birinde tıp ve genetik alanındaki ilerlemelerle yaşam süreniz, diyelim 120 seneyi bulmuş olsun veya 150. Diğer senaryoda ise yaşam süreniz artmıyor. 80-85 sene yaşayacaksınız ama bunun son 10 senesini gelecekte uyanınca devam edeceksiniz.
Hangisi size daha sıkıntılı geliyor? Tahminimce birçok insan ikinci senaryoyu daha rahatsız edici bulmaya devam edecek. Halbuki ilk için doğanın yasalarına aykırı şeklindeki gözlemler çok daha geçerli. Yani doğada donduktan veya metabolizmasını yavaşlattıktan sonra canlanan tür çok.
Ama kendi DNA'sını değiştirerek yaşam süresini arttıran ikiye katlayan, özellikle de sağlıklı yaşam süresini arttıran canlı yok. Bir de şöyle bir çekince var. Belki de insanları dini sebeplerle olsun, seküler sebeplerle olsun, ölümsüzlük kavramı çok rahatsız ediyor. Cryonics aktivistlerinin çoğunun derdi ölümsüzlük olabilir hakikaten de ama bu sebeple Cryonics'e karşı çıkmak biraz mantıksız.
Sonuçta bu ölüme çare değil. Hastalıklara veya ölüme çare bulunana kadar basılan bir pause tuşu sadece. Eğer gelecekte ölümsüzlük veya aşırı uzun ömür zaten yaygınlaşacaksa, ki bu organik yollarla olur, bilincin sanallaşmasıyla olur, neyse artık, öyle bir şey olacaksa burada sorun Cryonics'te değil, gelecekte. Yani mesela 2100 yılında dünyadaki 15 milyar insan neredeyse ölümsüz olacak.
Bu sizi rahatsız etmiyor ama buradan bir insan oraya katılıp da bunu 15 milyar artı bir yaparsa rahatsızlık veriyor. Bir başka çekinceyi de edebiyat ve beyaz perdede sıkça görüyoruz. Dondurulduktan sonra canlanmak, çoğunlukla negatif bir şekilde resmediliyor. The Jameson Satellite öyküsünde 1931'deki, esası olan yepyeni olasılıklara yelken açmıştı.
Bir maceracıydı, heyecan verici bir şeydi bu. Biz de bunlara doyduk artık. Böyle karakterlerin trajik yönlerine odaklanıyoruz. Sonuçta tanıdığın çoğu insan ölmüş, bildiğin her şey eskimiş.
Yalnızsın, seni anlayan biri yok. Buna odaklanıyor eserler. Bu arada bahsetmeden geçmeyeyim. Bunun aynadaki aksini de Mr.
Nobody filmi işlemişti. Orada doğal yollardan ölüme çare bulunduğu bir dünyadaydık ama bu işlem belli bir yaşın üstündekilere yaramıyordu. Ve dünyada son kalan ihtiyarla, doğal yollardan ölecek son insanla bir röportaj yapılıyordu. Adam çok ünlü ama gezegendeki en yalnız insan.
Sonuçta yalnızlık bu cryo senaryoları için, dondurulma senaryoları için hep başrolde. Ama bu senaryoların varsaydığı şey, senin herkesi geride bırakarak tek başına çağa atlaman. Böyle olmak zorunda değil ki. Al işte, Ettinger annesini ve eşlerini toplayıp gitmiş derin dondurucuya.
Yani bu işlem daha normal ve daha yaygın olsa, bu eleştiri de zayıflayacak. O yüzden şöyle bir döngüsel mantığa sahip bir eleştiri bu. Cryonics ana akım olmamalı. Çünkü yeterince ana akım değil.
Genel olarak hayatı doyasıya yaşayıp sonra da ölümden korkmadan onunla yüzleşmek yüceltiliyor. Hatta ölüm romantize bile ediliyor. Çünkü şu ana kadar kaçınılmazdı. Kaçınılmaz bir sonla barışmanın tek yolu bu zaten.
Kültür de buna göre gelişmiş, buna göre şartlandırmış bizi. Ama bir yandan da bunun kaçınılmaz olmadığını görebiliyoruz artık. Tabii her çağda ölümü yenmeyi düşünen insanlar olmuştu. Biz ilk değiliz.
Fakat bu çağda bunun gayet sıradan, gayet içselleştirilmiş bir düşünce olmaması için hiçbir sebep yok. Gözümüzle gördüğümüz gelişmeler kültürel öğretilerimizle çatışma yaşıyorlar. Böyle olunca da çoğunlukla konforu o öğretilerde bulduğumuz için, yok yok böyle iyi, ölümsüzlük büyük sorun mesajını veren eserler ilgi görüyor. O hissiyat da Cryonics girişimlerine yansıyor.
Aslında ölümsüzlüğü şart koşmayan bir girişim olmasına rağmen. Gördüğünüz gibi ben bu konuda epey yanlıyım. Cryonics'e daha çok kaynak ayrılmasına, daha çok konuşulmasına ve saçma bulduğum hukuki kısıtların gevşetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama benim şansım olsaydı kendimi dondurur muydum?
Ondan emin değilim. İki tane engel var düşünebildiğim kadarıyla. Birincisi ahlaki bir ikilem. Cryo çok pahalı değil dedik ama ucuz da değil.
28 bin dolar veya 200 bin dolar, neyse artık. İkilem de şu, bu kadar parayı sadece kendine yarayacak ve işe yarama şansı düşük olan, diyelim %10, böyle bir projeye mi gömersin yoksa işe yarama şansı %100 olan projelerle başkalarına mı yardım edersin? ki bu başkaları dediğimiz kişiler illa aç çocuklar, hasta insanlar olmak zorunda değil. Kendi ailen de olabilir.
Yani bir ihtimal gelecekte tedavi olabilmen için başka insanların bugün çektikleri acıları kesin olarak azaltmaktan kaçınmış oluyorsun. Herhalde eğer çok paran varsa, çoğunu bağışlayıp veya miras bırakıp, pek azını da kişisel projen için böyle harcaman daha kabul edilebilir gelecektir insanlara. Ama kaynağının önemli bir kısmını oluşturuyorsa bu meblalar, o zaman daha zor bir ikilem. İkinci çekincem ise korku bazlı.
Biraz önce bahsetmiştim bundan. Ya dondurma veya çözme sırasında bir sorun olur da yarı uyanık kalırsam ve kısa süre içinde büyük psikolojik işkenceler çekersem? Aslında bir sorun olmasına da gerek yok. Ya ileride beni çözecek insanlar psikopat olurlarsa ve benim üstümde acayip deneyler yaparlarsa?
Sonuçta bu işe girerek sadece bugünümüzü, bugünkü insanlara ve şirketlere emanet etmiyoruz. Aynı zamanda tüm yarınlarımızı bilmediğimiz kadar uzun bir gelecek boyunca tanımadığımız insanlara, tanımadığımız şirketlere emanet ediyoruz. Kim bilir belki 200 yıl sonra bir teokrese hakim olacak ve bunların inancına göre dünyanın en büyük günahkarları olacağız. Bize de işkence çektirecekler.
Bu riski alır mısınız? Yani ölüm için duyulan bir romantizm değil de belirsizliğe ve bilinmeyene karşı duyulan bir korku kararınızı belirleyebilir. Evet Fularsızlar, umarım hayal gücünüze yeterince egzersiz yaptırdık. Belki bu kanaldan devam edeceğim bir sonraki bölümde, belki başka şeyler yapacağım.
Henüz karar vermedim. Karar verdiğim tek bir şey var, patronlarıma teşekkür etmek. Görece yeni Fularsız Fatihlerimiz Anıl Gökmen, Küçük Ben, Ozan Ulusoy, Bora Demiralan, Aras Erekul ve Bahadır Batır size teşekkürler. Ve geri kalanları da eskiden yeniye sayıyorum.
Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Mustafa Ayaz, Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, İlgün Elibol, Umutçıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Emre Danışan, Furkan Karakaya, Eymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, A.C. Dağlıoğlu, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Ege Melekinci,
Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, Serdar Cevher, Eray Ersöz, Cem Karakuş, Uğur Göktolga, Selçuk Ölçüm, Musa Ekiz, Boran Güney, Eyüp Yavuz, Nazlı Gülenç, Hilmi Murat Yıldırım, Ahmet, Sait Ensaroğlu, Demet Topkarak, Semih Kavaklıoğlu, Öner Can Yıldız, Korhan Kaftanoğlu, Demet Sina Hakman, Aydan Lengerli, Ömür Uluaş ve Duygu Algan.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.