
3.423 kelime · ~17 dk okuma
Merhaba flarsızlar, bugün bu kariyer serisini noktalıyoruz. Zaten pek de izlemediğimiz kronolojik sırayı artık tamamen bozuyor ve bugüne ışınlanıyoruz. Tüm olan bitenden sonra işi ve kariyeri bırakmak doğru karar mıymış, insan alışıyor muymuş, pişman oluyor muymuş, bunlar hakkında konuşacağız. Ama önce 5 dakikanızı alacağım çünkü 2 tane duyurum var.
Birinci duyurum YouTube'a güzel bir söyleşi videosu yükledim. Toronto Üniversitesi'nde takip, hacking ve dezenformasyon konularında çalışan John Scott Railton isimli bir uzmanla yaptığımız bir saatlik bir konuşma bu. Aslında bunu bitireli epey olmuştu. Hatta Patreon destekçilerine duyurmuştum da.
Ama Türkçe altyazılarını bitirmeden genel anonsu yapmak istememiştim. Bu hafta sonu nihayet onu bitirdim. Otomatik çevriler her ne kadar son yıllarda epey çağ atlamış olsalar da böyle konularda bazen feci patlıyorlar. O yüzden kendim satır satır oturdum çevirdim.
İnşallah emeğimize değmiştir, fayda alınırsınız. Zira konu da güzel, konuşmacı da konuya çok hakim ve akıcı. Üstelik adamın sesi benimkinden 5 kat daha karizmatik. Hiçbir şey olmasa en azından İngilizce pratik olur sizin için.
Zira İngilizce altyazılarını da ben hazırladım, kontrol ettim. İkinci duyurum daha da özel. Safsatalar Ansiklopedisinin e-kitabı nihayet Flarsızentellik sitesi üzerinden satışa çıktı. Ben bunu Patreon destekçilerine bir teşekkür olarak 10 Mart'ta hediye etmiştim.
O günden beri şikayet eden olmadı madem. Genel satışı açıyorum. Hatta hali hazırda yaklaşık 40 kişi satın almış. Daha duyurusunu yapmamıştım.
Biraz bunun hakkında bilgi vermek istiyorum size. Sonuçta ben de ilk defa giriştim bu işlere. Sizinle birlikte öğreniyorum bir nevi. Öğrendikçe de gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.
Aslında bu konular için bir uzman yayıncıyla, bir kitapçıyla muhabbet etmem lazım bir ara podcast için. Ama şimdilik söyleyeceğim, kendi başıma söyleyeceğim şey, Türkiye'de e-kitap satışlarının düşük olduğu. Benim için önemliydi e-kitap, yurt dışındaki okuyuculara ulaşmak açısından ama başka pek kimsenin önceliği değil. Zaten yayıncılar da fazla uğraştırmadan bunun haklarını veriyorlar anladığım kadarıyla.
Benim şimdi tabii orijinal hayalim, Polyana misali, bu kitabı siteye bağış usulü koymaktı. Yani millet gelecek, dileyen bedavaya alacak, dileyen de istediği kadar para verecek. Zaten blogun işleyişi de yıllardır öyle. Daha ortada podcast de, patreon da bunlar yokken de böyleydi.
Tabi blog için kimse bağış yapmıyor, çok seyrek oluyor bu. Ama kitap bir ürün olarak görüldüğünden daha fazla insan bağış yapar diye düşünüyordum. Bu teorimi test edemedim. Çünkü gerçek dünyada işler şöyle oluyor.
Gerçek dünyada polyanlılara yer yok. Fiziki kitabı yayınlayan yayıncı diyor ki, kardeşim bunu bedavaya verirsen biz nasıl satacağız? Üstelik anında korsan da basılır bunun. Hani kar marjı yüksek bir sektör olsa dersin ki, ya o kadarını da düşünme artık.
Ama o kadarını işte düşünmeseler batarlar. Neyse biz anlaşma yaptık ve dedik ki, liste fiyatının üstünden en fazla %30 indirimle satabilirim. 45 liraya denk geliyor bu da, taban fiyat bu. Ben de zaten böyle satıyorum, 45 liraya.
Tabii bu saçma durumlara yol açabiliyor. Zira bazı online mağazalar kısa süreliğine de olsa %40-45 indirim yapıyorlar kitaba. Fiziki kitaptan daha pahalıya gelmiş olacak e-kitap. Ama standart online indirim %30 civarı olduğu için benim de hakkım o kadar oldu.
Hem üzerine kargo parasını falan ekleyince özellikle de yurt dışındakiler için biraz daha makul bir kıyas olur diye düşünüyorum. Kısacası e-kitabın hakları bende diye fiyat kontrolü de bende olmuyor. Onu bilin istedim. Yine de bütçenizi aşıyorsa E yani malum ortamlardan indirirsiniz.
Ben sonuçta öğrencinin, işsizin, bireysel çapta yaptığı korsancılığa çok da karşı değilim. Yani onun takibini de yapmayacağım. Yalnız aklınızda olsun, birkaç yerde gördüm bunun korsanı da. Bir iki tane beleş pdf görmüştüm.
Rezalet! Sanırım birileri ilk baskıyı tarayıcıya sokmuş ama tarayıcı doğru düzgün okuyamamış birçok metni. Sinemada telefonla kaydedilen filmler vardır ya, onları torrentten indirip izlersiniz. Öyle bir tecrübe işte.
Bir diğer önemli nokta satış platformu. Yine anlaşmamız gereği gidip Amazon'a, Google Play'e, Idefix'e falan koyamıyorum bu kitabı. Sadece kendi sitemden yani Full Arts'a zentarlıktan satıyorum. Bu müşteriyi biraz uğraştırabilir.
Okuyucunuzdan tek tuşla almak yerine önce dosyaları indireceksiniz. Sonra onları cihaza atacaksınız USB bağlantısından veya ne bileyim eğer Kindle varsa dosyayı Kindle e-mailinize eklenti olarak e-mail edeceksiniz. En kolay o zaten. Ama bu zahmetin karşılığında platformların aldığı ve bence gereksiz derecede yüksek olan o %30'luk komisyonundan kurtuluyoruz.
Hatta Amazon o kadar çılgın ki eğer kitap ucuzsa, sanırım 3 doların altındaysa, komisyonunu %65'e kadar çıkarıyor. Düşünün, hiçbir ekstra masrafları da yok aslında. Ha 1000 kitap satmışlar, ha 1 milyon. E-kitaptan bahsediyorum.
İşte monopoli olmak böyle bir şey. Tabii bu tablonun müthiş bir yanı da var. Eğer bir kitap yazmışsanız ve içerik çok da oyuncaklı değilse bunu Word dosyası halinde Kindle Direct Publishing servisine e-mailliyorsunuz. Bunlar dosyayı Amazon'un formatına çeviriyorlar.
Anında satışa başlayabiliyorsunuz. Beş kuruş para vermeden. Ne çeviri için ne satış için. Şimdi düşünsene, eskiden çokça para veya çokça takipçi, tanıdık, Ve bolca zaman gerektiren bir işti bu.
Bugün Endonezyalı bir köylü de seninle aynı verimlikte yapabilir. Öyle bir noktaya geldi. Tabii ne oluyor? Onca insan arasından keşfedilmen çok zor oluyor.
Yani imkansıza yakın. Ama zaten insanların derdi de artık bestseller olmak değil. Onun için belki iyi bir sistem değil bu ama az satacak, çok az satacak hatta ama satana çok faydalı olacak niş konular var. Onlar için harika bir sistem.
Müthiş bir demokratikleşme bence. Ben tabii öyle kolay yoldan gitmedim. Bunu sadece satış kanalı bakımından söylemiyorum. Dosyaların hazırlanması da hiç kolay olmadı.
Günlerce bilgisayar başında oturup kontrol ettim her şeyi. Podcast de zaten ondan gecikti biraz. Süreç aşağı yukarı şöyle işliyor. Bizim kitaplar öyle Word dosyası halinde değil.
Baskı öncesi Adobe InDesign diye bir program var. Orada hazırlıyorsun. Aynı zamanda kitabı EPUB dosyasına dönüştürebiliyor. EPUB'da standart e-kitap formatı.
Açık format. Hatta Amazon'un kendi formatı da EPUB'dan türetilmiş zaten. Ben tabii sınırsız mühendis özgüvenimle dedim ki bu işi kendim yaparım ya. Yani ne kadar zor olabilir ki?
Ve büyük patladım. Ortaya iğrenç bir ürün çıktı. Yani yayıncılık tarihinde üretilmiş en çirkin e-kitap olabilir. Sonradan çaktım durumu.
Ben en son 5. baskıda dizgi iyice güzel gözüksün diye bu indizayn dosyasının orasını burasını mıncıklamıştım. Normalde yazarların uğraşacağı bir şey değil o. Ve evet kağıt üstünde güzel görünen bir hale geldi hakikaten.
Ama işte o oynamalar yüzünden e-kitaba dönüşünce ortaya çıkan HTML kodu şekilsiz bir şey oldu. Bu arada EPUB dediğiniz dosya bir sürü HTML dosyasından oluşuyor yani onların ziplenmiş hali. Şimdi ben bu duruma gelince parasını verdim, bir profesyonelden yardım aldım. Elini yüzünü düzeltti dosyanın, okunacak hale geldi.
Ben bunu test etmek istedim ama bunu test ederken e-kitap dünyasının acı gerçeğiyle tanıştım. O da şu, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Şunu demek istiyorum, yani indizayna veya bir pdf dosyasına baktığınızda kitapta nasıl olacaksa o halini görüyorsunuz, aşağı yukarı. Hani matbaanın abuklukları olabilir tabii ki, renkler yanlış çıkabilir vs.
Ama onun dışında ürün belli. E-kitapta ise durum çok farklı. Geçen hafta bununla ilgili bir fotoğraf atmıştım Twitter'a ve Instagram'a, belki görmüş olanlarınız vardır. Oradan anlarsınız çektiğim işkenceyi, şöyle tarif edeyim sahneyi.
Önümde 3 tane bilgisayar ekranı var. Benim çalışma masam zaten. Mühendis olduğum için daha azını kullanmam kanunen yasak arkadaşlar. Meslek odası karizmamız çizilir diye izin vermiyor.
3 tane ekran verdiler bana. Birinde referans olarak PDF dosyası açık. Diğerinde EPUB dosyasını editliyorum. Diğerinde de yeni Kindle cihazlarının kullandığı AZW3 diye bir format var.
Onun çıktısını gördüğüm bir program var. Ama yetmez. Daha sonra bir elimde eski Kindle cihazım var, ufak. Diğer elimde de bizim eski sponsorlardan Onyx'ı hatırlarsanız belki, onların gönderdiği Books Note 2 cihazı ki o da hem EPUB hem PDF gösteriyor.
İyice cümbüş olsun diye masanın üstünde bir de fiziksel kitap var, ilk baskıdan. Ona bakmıyorum tabii de, şimdi bakın saçmala. Ben Calibre'de mesela çalışıyorum. CSS kodunda bir takım değişiklikler yapıyorum ki mesela diyalog fontu biraz değişsin, daha ferah gözüksün diye.
Orada hakikaten iyi gözüküyor. Hemen görüyorum yaptığım değişiklikleri. Yeni Kindle için de iyi gözüküyor. Diğer ekranda görüyorum.
Ondan sonra bu yaptığım değişiklikleri benim cihazlara ittiriyorum. Eski Kindle'da tık yok. Hiçbir şey değişmemiş. Onyx cihazıma bakıyorum.
O ise fazla değişmiş. Satır araları çok açılmış. Gereğinden fazla ferah olmuş. Yahut mesela birinde sıralı listeler bullet point halinde gözüküyor, diğerinde ise numaralı liste olarak.
Yani bu deneme yanılmaları düşünün 475 sayfalık, 100 tane görsel, bir sürü farklı font içeren bir kitap için defalarca yapıyorsunuz. O fotoğraftaki sahnede oturdum, kımıldamadan saatlerce böyle 5 tane ekrana baka baka her şeyi kontrol ettim. Artık rüyamda zaten html kodları görüyordum. Sonunda dedim yeter artık.
Yani okunuyor mu okunuyor. Eninde sonunda herkes sanırım o raddeye geliyor, o noktaya geliyor. John Scott Railton'da yaptığım röportajda da kullandığım bir laf vardı. Aslında Voltaire'in lafı tabii ki ben uydurmadım.
Kusursuz iyinin düşmanıdır diye. Bir yerden sonra salacaksın artık. Yeterince iyi oldu mu salacaksın. Ama bu sayede e-kitap editörlerine de saygım artmış oldu.
Nasıl yapıyorsunuz artık? Gizli tapınaklarınızda kedimi kurban ediyorsunuz. Nedir bunun sırrı? Bir ara bana da anlatırsınız.
Velhasıl yeterince tat hava yaptık. Pratik birkaç bilgi vereyim. Fullarsız entellik, safsatılar ansiklopedisi diye aratıyorsunuz. Benim blogdaki bu işin sayfasına gidiyorsunuz.
Tüm açıklamalar orada var zaten. Satın al tuşuna basınca önce sizi bir süzüyor bilgisayar. Sonra kredi kartı veya Paypal istiyor. Bulunduğunuz ülkeye göre KDV farklı olabilir ama zaten onu ben karşılıyorum.
Yani fiyatın hiç değişmemesi lazım. Her şey fiyatın içinde. Sonra size özel bir download linki çıkıyor. EPUB, MOBI, AZW3 ve PDF.
Bunların hepsini indirebilirsiniz. Birini seçmek zorunda değilsiniz. Hepsi sizin. Herhangi bir sıkıntı olursa da, ne bileyim cihazınız da çalışmadı veya çalıştı da kötü gözüktü neyse artık, bana bildirin.
Ya beraber sorunu çözeriz ya da iade ederim ödemenizi. Hedef sıfır mağduriyeti. Bu arada dosyalara DRM kilidi falan koymadım. DRM, Digital Rights Management demek.
Genelde korsana karşı kullanılan ama pratikte anladığım kadarıyla legal alıcıya zahmet çektiren, külfet getiren bir sistem. Bu bizde yok. Dosyaları alıp istediğiniz yerden okuyun. Hatta sevdiğinizle paylaşın.
Problem değil. Mesela fiziki kitabı zaten almışsınız. Bunu da birine hediye olarak satın alabilirsiniz. Yani illa sizin olmanıza gerek yok kullananın.
Evet, gözlemlerimizi paylaştık. Reklamımızı yaptık. Şimdi biraz başkasının reklamını yapalım. Sonra da şu kariyer serisine noktayı koyalım.
Şimdi bu kariyer serisine rehber demişim ama tabii ki adım adım pratik bir rehber, bir plan sunmadım kariyerinizi bırakmanız için. Çünkü bunun iyi bir fikir olduğunu da savunmadım. Bundan emin değilim ve olamam. Yani bunca emek harcadığınız bir şeyi bırakmak veya diyelim ki gençseniz baştan hiçbir kariyer edinmemek öyle yüceltilecek bir şey değil.
Kişinin kendi bileceği bir iş. Ben sadece klişeleri sorgulamanızı istedim. İş hayatına yeni atılan birine ne kadar faydalı olmuştur bilmiyorum. Ama benim geçtiğim yollardan geçmiş olan profesyonellerin belki de hissedip de kelimelere dökemedikleri bazı şeyleri yakalamışımdır.
O zaman harika. Hikayenin bir kısmı uzunca bir gezi hakkındaydı ama bu seyahatin zorunlu bir aydınlanma övesi olmadığını tekrarlamak istiyorum. Zaten biraz da işte çıktım Himalayalara, çektim o tertemiz havayı ciğerlerime ve anladım ki her günümüzü hayatımızın son günü gibiymişçesine yaşamamız lazım. Bu tarz klişelerle dalga geçmek istiyordum.
Çünkü ben de çıktım, ben de baktım o manzaraya ve işte otelime dönüp yoga eşliğinde camomile çayıyla detoks yapacağıma bok kokulu odalarda kaldım. Öyle hayatımı kökten değiştirecek hiçbir aydınlanma yaşamadım. Çünkü o kadar sığ değildim. Yani bakın hepimizin oturduğumuz yerden de olsa hayat hakkında bir fikri oluyor.
Okuduğumuz şeylerden, izlediğimiz şeylerden. Mağarada yaşamıyoruz. Mağarada yaşamadığımız için de böyle çıkıp bir manzara gördük diye, bir tütsü kokusu çektik diye, aydınlanma diye bir şey olmaması lazım. Okunan, izlenen ve yaşanan her şey ufak ufak değiştiriyor zaten insanı.
Hayatta bir anda öyle bir kartpostal manzarasına karşı anahtarı bulunacak bir kilit değil. Şimdi bu temeli oluşturuyorum çünkü bu bölümde aslında pişmanlık kavramından ben bahsetmek istiyorum. Ona yoğunlaşmak istiyorum. Öncelikle kariyerimi bırakmakla doğru kararı verdim mi vermedim mi ben hala bilmiyorum.
Dürüst cevabım bu. Muhtemelen de hiç bilemeyeceğim. Çünkü insan verdiği kararların açacağı tüm kapıları hesaplayıp da öyle getiri götürü muhasebesi yapamıyor. Bunu yapacak bir dört işlem bilmiyoruz.
Zaten daha açılacak tüm kapılar da açılmadılar. Ve işin açıkçası seyahatten döndükten sonra bu muhasebenin sonucu işin pişmanlık tarafına daha yakındı. Bu durumu zaten kendiniz de hayal edebilirsiniz. Düşünün, yorgun argın dönüyorsun, evini, arkadaşlarını bir senedir görmemişsin.
Önce biraz dinleniyorsun, sonra milletle buluşup acayip acayip hikayeleri anlatıyorsun, gülüyor, eğleniyorsunuz, neyse. Ve bu işin heyecanı geçince gerçekler yüzüne vurmaya başlıyor. Çünkü bu noktada işi gücü bırakalı iki sene olmuş. E bu peynir gemisi lafla ve kahkahalarla yürümüyor.
Artık bir şeylerin rayına oturması lazım. Ama nedir o şeyler? Nedir o raylar? Bunlar belli değil.
İnsanlar pişmanlık lafından genel olarak çok korkuyorlar bence. Bu bir tabu adeta. Yanlış yaptığını kabul etmek bile pişmanlığını kabul etmekten daha kolay. Zaten birçok kez duymuşsunuzdur.
Evet hata yaptım ama pişman değilim. Yine olsa yine yapardım. Sanki bir yenilgiyi kabullenmek gibi. Yani hatanın çok daha ötesinde.
Oysa pişmanlık öğrenme sürecinin temel bir parçası. Bir karar veriyorsun, sonuçları beklediğin gibi olmuyor. Yani hayal kırıklığı hissediyorsun. Hayal kırıklığının da ötesine geçip alternatif bir kararın sonuçlarının daha iyi olduğunu görüyorsun.
durumunda tesadüfen böyle olmadığını anlayabilirsen, yani ha şunları yaptım işte bu yüzden böyle oldu diye ilişkiler kurabilirsen bir ders çıkarıyorsun ve gelecekte aynı tipte hataları tekrarlamıyorsun. Yani pişmanlık duygusu bu öğrenim sürecini sağlayan bir motivasyon. Ayıplanacak bir şey değil. Fakat bizim pişmanlığa karşı en azından bir dereceye kadar doğal bir direncimiz de var.
O da Fundamental Attribution Error ile el ele gidiyor. Temel yükleme hatası bunun Türkçesi. Ama böyle motomot çevirince bir garip oluyor. Çünkü buradaki yükleme daha ziyade ilişkilendirmeyle veya sorumlu tutmayla alakalı.
O anlamlara daha yakın. Kısacası başkası bir hata yaptığında kişisel olarak onu sorumlu tutuyoruz. Biz bir hata yaptığımızda ise çevresel faktörleri suçluyoruz. Kendi karakterimize pek toz kondurmuyoruz.
Bu arada yanlış anlamayın, hatanı kabul etmemekle aynı şey değil bu. İnkar ile aynı şey değil. Hatalı olduğunu kabul ediyorsun ama neden yaptın diye sorulunca, işte yok efendim iş stresliydi, dün yediğim bakla dokunduydu, toplumsal bir sorun bu aslında vs. vs.
Sıra başkasına geldiğinde, onun hatasına geldiğindeyse, onun karakterine yüklüyorsun bu hatayı. Mekanizma bu. Bu mekanizma da pişmanlığın işlevini birazcık köreltiyor. Yani işi bıraktım diye pişman oldum diyelim.
Keşke kalsaydım deyip duruyorum ama bundan bir ders çıkarabilmem için, yani kendimi geliştirebilmem için önce sorumluluk almam lazım. Oysa temel yükleme hatası yüzünden asıl sorumluluk benim dışımda bir yerlerde oluyor hep. Dolayısıyla kabullendiğiniz bir pişmanlık varsa duruma göre bazen faydalı, bazen faydasız oluyor. Ama kabullenmiyorsanız pişmanlığı, reddediyorsanız onu, o zaten tanım itibariyle her durumda faydasız.
Üstelik bu tip konularda pişmanlık duygusu tam ters yönde de kullanılabiliyor. Yani kariyeri çöpe attığı için pişmanlık duyan birinin hikayesini pek duymazsınız. Ama mesela ölmeden önce hasta yatağında pişmanlıklarını anlatan ihtiyarların videolarını düşünün, onlar viral oluyorlar. Ne diyor bu insanlar genelde?
Gereğinden fazla çalıştım diyorlar. Ailemle yeterince vakit geçiremedim diyorlar. Seyahat edemedim istediğim kadar. Dünyaya bir daha gelsem bunları kesinlikle böyle yapmazdım, şöyle yapardım.
Hayır efendim yapmazdın. Öyle ölüm leşerindeyken tavsiye sallamak kolay. Böyle demek istiyorum ama ne biçim laf oldu bu da ya. Demek istediğim şu aslında.
İnsan geriye baktığında yılların birikimi olan bir bilgelikle gerçeği falan görmüyor. Öyle bir imaj var da ben ona inanmıyorum. Onun yerine kararlarını etkileyen düzinelerce ufak faktörü çoktan unutmuş oluyor. İnsanlar aptal oldukları için sonuçta çok çalışıyor değiller.
Kimi paraya ihtiyacı olduğu için yapıyor bunu, kimi tek bildiği iş olduğu için yapıyor, kimi de ev hayatından kaçmak için, bir şeylerden kaçmak için bunu yapıyor. Ufak tefek bahanelerin oluyor her dönem işte ve bunların çoğu da geçerli olabiliyor. O yüzden de ölüm döşeği bir bilgelik zirvesi değil bence. Yani bir nevi zirve olabilir ama yerde olup bitenleri göremeyeceğin kadar yüksekte bir zirve.
E bu kısmi körlüğü de bilgelikle karıştırmamak lazım. Yani işi bırakmak neyse de o seyahati yaptığıma, gönüllülük bazlı seyahati yaptığıma epey memnundum. Ama pişmanlık sorusunun öğesi seyahatin kendisi değil zaten dönüşü olmalı esas. Benim günlerimi dolduran üç şey vardı.
Bir kariyere dönüşme ihtimali olmayan, zevkine yazdığım blog yazıları, ciddi bir gelir kaynağına dönüşme ihtimali olmayan, zevkine yaptığım öğretmenlik ve hem kariyer hem de gelire dönüşme ihtimali olan ama bu ihtimalin ne olduğu belli olmayan bir kitap çalışması. Eğer bunları hiç değiştirmeden devam etseydim, bu üç koldan ilerleseydim, Muhtemelen rahat ve görece eğlenceli geçirdiğim 2-3 sene sonunda diyecektim ki tamam arkadaşlar bunları da yaşadık ettik iyi yeter artık gerçek hayata dönelim ve eski işlerime dönerdim. Ama işler biraz tesadüfen değişti. Hatta bence biraz da değil epey tesadüfen.
Örneğin podcast işine arkadaşımın zorlamasıyla girdim ve öncelikli olarak eh kitabın tanıtımı olur herhalde diye girdim. Nereye varacağını, ne kadar süreceğini bunların hiçbirini bilmiyordum. Bir beklentim yoktu. Öyle deterministik bir durum da yoktu.
Yani birçok farklı döneme işte bu yoldan sapabilirdim. Şu andaysa tam tersinde bu işin bir gün biteceğini düşünemiyorum bile. Hayatımın önemli bir parçası olduğu ve ana geçim kaynağım. Artık zaten mühendisliği istesem de dönemem.
Bu yola girdik ve bir ucundan Türkiye'ye bağlı olan her şeye silmiş o belirsizlikleri saymazsak fena durumda değiliz. Bunu şu yüzden söylüyorum. Şu anki halime bakıp, yaptıklarımdan hiç pişman değilim, iyi ki işi bırakmışım, iyi ki bir sene daha tepe dolanmışım, iyi ki hayat standardımı kısmışım gibi şeyler dememin sizin için bir manası olmaması lazım, pek ağırlığı olmaması lazım. Zira ben işi bırakmayı düşündüğüm günden bu yana veya o tek tek freelancer işlerini bıraktığımdan bu yana yahut seyahatten döndüğüm günden bu yana.
Başlangıç noktasını nereden çekerseniz çekin. Oradan bu yana adım adım bir planı takip etmedim. Geriye bakınca sanki öyleymiş gibi görmek istiyor insan ama o bir yanılsama. Ha elbette rüzgarda salınan yaprak gibi de değildim.
Bazı planları düşünüp taşınıp yaptım tabii ki. İlk bölümden beri anlatıyorum. Öyle hazırlıksız olmamak lazım. Ama bu planların etkisini abartıyor insan birazcık.
Gerçekte bir sürü yol sapağına geliyorsun. Farkında olmadan bir sürü kararlar veriyorsun ve hayatın şekilleniyor. Aslında tüm bu pişmanlık muhabbetiyle varmak istediğim nokta da şu. Risk alıp sonrasında bir miktar başarıya ulaşmış insanlardan tavsiye dinlerken çok dikkatli olmak lazım.
Birincisi, o riskler ilk başta göründükleri kadar veya size dışarıdan göründükleri kadar yüksek olmayabilirler. Sizin göremediğiniz sigortaları vardır. Bundan bol bol bahsettik. İkincisi, insanlar o başarıların çoğunu kendilerine yani alışkanlıklarına, kararlarına, karakterlerine neyse artık ona mal edecekler.
ve tesadüfün, şansın, çevresel etmenlerin rolünü yatsıyacaklar. Temel yükleme hatasına epey benziyor bu kısım. Üçüncüsü, insanlar açmadıkları, açma fırsatını da çoktan kaçırmış oldukları o kapıların ardında belki daha da iyi alternatif hayatların yatıp yatmadığını bilemezler. Dördüncüsü, bunu bilseler de söylemezler çünkü pişmanım demek zordur.
Sanırım bu dört katmanlı iyi bir özet oldu. Benim hayatım artık epey farklı. ABD'de öyle zırt pırt taşındığım, sadece bir bagaja sığacak kadar eşya tuttuğum günleri geride bıraktık veya sıcak suyun büyük nimet sayıldığı günleri de geride bıraktık. Bir kere artık bir evim var.
Uzun seyahatlere de çıksanız insanın dönecek bir evinin olması, tanıdık yüzler görecek olması güzel bir his. Hayatını bir şehre, bir çevreye bağlı geçirmeyi eskisi kadar küçümsemiyorum artık. Manalı ilişkiler kurmak, nicelikten yani sayıdan ziyade niteliğe, kaliteye önem vermek. Bütün bunlar önemli.
Arada sırada tabii o rutinin, o hayatın, o çevrenin dışına çıkıp hava alabildiğin sürece. Ben bunun aynısını ilişkiler içinde düşünüyorum zaten ama onu başka zaman konuşuruz. Dolayısıyla hayat bu şekilde birazcık değişti. Bir başka değişim noktası da yakında çoluk çocuk işleri başlayacak.
Merak etmeyin sizi öyle bebek fotoğraflarına boğmayacağım. Birileri de bana bebek fotoğrafı gösterdiği zaman zaten geriliyorum yani ne diyeceğim şimdi. Hepsi birbirinin aynısı. Üç tane gözü olmadığı sürece ortada konuşmayı gerektirecek bir durum göremiyorum ben genelde.
Ama tabii o konudaki başka gözlemlerimi arada sırada podcastle meze ederim. Aranızdaki ebeveynler de eğlenir. ''Ay daha o evreden mi geçiyorsun? Sen daha level 1'desin.
Hele bir büyüsünler de o zaman görürsün zorluğu.'' diyecekler. Keh keh gülecekler. Ne güzel.
Nihayetinde daha normal bir hayatım var artık. Ve pişman olup olmadığımı düşünmemi gerektirmeyecek kadar yolunda gidiyor her şey. Yine bir kitap projesi var önümüzde. Belki ondan sonra bir gönüllülük seferi daha planlarız.
Bakalım ne olacak. Yani ölüm döşeğindeki keşkelerimizin az olacağı ama yine de biraz olacağı bir hayat diliyorum. Sıfırdan biraz fazla olacağı bir hayat diliyorum hepimize. Zira ne demişti Sinatra?
I've had a few, but then again too few to mention Tekrar edeyim Fularsı Zentarlik sitesinden safsataları ansiklopedisinin e-kitap halini alabilirsiniz. Her türlü formatta rahat rahat indirip okuyun. Bu vesileyle tüm patronlarıma, patroniçelerime teşekkür ediyorum. Yeni gelenlere bakıyorum şöyle Nazlı Gülenç, Eyüp Yavuz, Serdar Cevher ve Mustafa Ayaz.
Sizler aslında eskilerden sayılırsınız ama destek seviyenizi arttırmışsınız sağ olun. Ve olağan şüphelileri bu sefer eskiden yeniye doğru sayarsam Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Öz Ertem, Daniel Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Mıçek, Doğan Can Bağan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Umutçıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Beybiliku, Heymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Görkem Uyar, Zafer Ünlüer, A.C. Dağlıoğlu, Ela Dezizli, Tanzer Bilgen, Emel Cet, Sezer Sunar, İlyas Boydak,
Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Rıdvan Duran, Ege Edisiva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Egemen Ekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, ...Serdar Cevher, Eray Ersoz, Mert Sakal, Cem Karakuş... ...Çiğdem Ziyepert, Uğur Gökdolga, Selçuk Ölçüm, Musa Ekiz ve Boran Güney.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.