Podcast

Kariyerinizi Çöpe Atma Rehberi 5: Nepal Ne Yok

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bir zamanlar Fortune 500 yöneticileriyle tokalaşan bu ellerle şimdi Himalayalarda tezek karıyordum."

Yarı oto-biyografi, yarı felsefi düşünceler. 4 yıl önceki bir yazı dizisinin güncel yorumu. Son bölümü biraz geciktiriyorum ve araya Nepal günlerinden birtakım hikayeler sıkıştırıyorum. Orijinal blog yazısı.

***





Konular


(00:10) Duyurular.

(01:30) Katmandu sürprizi.

(03:15) Aksaraylı Nepalli

(05:45) Bir tesadüf.

(09:15) Dünyanın en sakin insanı.

(13:45) Kahkaha yogası, cenaze ve Annapurna yolları.

(17:00) Senaristimiz Nolan.

(18:45) Patreon teşekkürleri.


.

Patreon: Aylık veya -indirimli olarak- senelik destek verin, ikimiz de rahat edelim

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi (dizgisini bizzat yaptığım 5. baskı çıktı)








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.939 kelime · ~15 dk okuma

Merhaba flarsızlar. Bugün bu kariyeri çöpe atma serisinin sonu olacaktı. Bir nevi epilog bölümü olacaktı. Fakat planda ufak bir değişiklik oldu ve araya bir bölüm daha sıkıştırmaya karar verdim.

Böyle çok tutunca sürekli uzatılan Türk dizilerine dönmeyecek merak etmeyin. Sadece bu geçen bölümdeki Japonya anıları birçok insanın hoşuna gitmişti. O yüzden aklıma geldi Nepal için de benzer bir içeriğim vardı. 4 sene önce yazmıştım.

Nasıl olsa okumamışsınızdır. Geçen günde ona bir podcast cilası çektim. Hem hazır son bölümü de Nepal'deki o dağ manzarasına karşı ellerim tezekli bir şekilde bitirmiştim. Biraz oradan devam edeyim dedim.

Transkriptin tamamını oku

Bu arada Şubat ayı tam biterken şu e-kitap haberini de vereyim. Çok soran oluyor çünkü. Hatırladığınız gibi ben bunu kendim halletmeyi denemiştim. Elime yüzüme bulaştırmıştım.

O işi profesyonel bir arkadaşa verdim. O da bu hafta sonu halletti. Önümüzdeki günlerde ben bunu kendi cihazlarımda test edeceğim. Bir aksilik olmazsa Mart'ın ilk haftası.

Yani çok yakında satışa sunmayı planlıyorum. Fularsız entellik sitesi üzerinden satılacak. Patreon'dan destekleyenlere ise hediye edeceğim. Çıkınca tekrar duyurusunu yaparım.

Bunları ayrıntılı konuşuruz. Şimdi biz şu Nepal günlüklerine başlayalım. Günlerdir yollardayım. Yol dediysem tabii asfalt hak getire, her yer delik deşik olduğu için roller coaster gibi ine ine, çıka çıka gittik.

O yüzden planladığım şeyleri yazamadım otobüsün sallantısından ama planlamadığım birçok harf kombinasyonu yazdım. Bir ara postmodern şiir kitabı olarak çıkarırım onları da. Son günleri aklına geldiği gibi anlatayım. Önce bir gözlerinizi kapayın ve Kathmandu deyince gözünüzde canlananları bir hayal edin.

Bazen ben gideceğim yerler hakkında bilerek önceden hiç araştırma yapmıyorum. Google'dan fotoğraflara dahi bakmıyorum ki sürpriz olsun bana. Bu alışkanlığım aslında epey önceden başlamıştı. Ben ABD'ye taşınırken de gideceğim yeri hiç araştırmamıştım.

Sonra bir geldik her yer tarla. Bu mu yani ABD dedim? Bunlar uzay çağında değiller miydi dedim? Kapsüllerle beslenmiyorlar mıydı?

Biz televizyonda hep öyle gördük. Tarla nedir? Gerçi o zamanlar internet de böyle değildi yani sürpriz yaşamak olasıydı hakikaten. Bu sürpriz şansı birçok yer için kaybolmuştu tabii artık ama yine de bir şekilde Katmandu için devam etmişti.

Bu yerin çocukluğumdan beri kafamdaki imajı nasıl desem böyle Alplerdeki köylere yakınsıyordu. Hani hava dar, tertemiz, her yerden Himalayaların Karlatepe'leri görünüyor. Biraz böyle mistik bir havası var. O güzel hayaller şehre varır varmaz beni bırakıp gittiler.

Sıcak, nemli, aşırı kalabalık, alt alta, üst üste, gürültülü, tozlu bir yer. Katmandu'da hemen her şey turizm üstüne, turizmin kendisi de trekking üstüne olduğundan iki dükkandan birinin adı Everest. Everest trekking, Everest restoran, Everest otel. Hadi onlar yine neyse de Everest home decor, Everest süpermarket, Everest motor.

Ya sizde ne oluyor? En popüler ikinci isim ise Anapurna. Şimdi bu Everest Himalaya sıradağlarındaki bir dağın ismi ya, en yüksek zirvenin ismi. Anapurna'da o Himalayaların başka bir tarafındaki bir dizi zirve, masif deniyor buna.

Bununla ilgili komik bir şey geldi başıma, daha yeni gelmişim. Konuştuğum ilk yerli vatandaş bana Anapurna bilmem ne Tours yazan bir kart verdi. Zaten herkes sürekli sana kart vermeye bir şeyler satmaya çalışıyor. Ben de her kart veren için kullandığım o standart cevabımı verdim.

Dedim ki ben zaten her şeyi ayarladım. Parasını da 5 sene öncesinden yatırdım. Evimi bile ipotekledim. 5 kuruşum kalmadı artık.

Vallahi de billahi de. Eleman da biraz baktı, beni süzdü. Ondan sonra gitti. 2 dakika geçmedi.

Başka bir Nepalliyi sürükleyip önüme attı. İkisi de kös kös bana bakıyorlar. Dedim herhalde kurban olarak bunu seçtiler. Bunların adetleri böyle.

Ayıp olmasın diye yiyeceğiz artık. Yani yapacak bir şey yok. Adama çatalı batırmak üzere dedim ki bana aynen sana çok güzel bir kıyak yapacağım dedi. Bakın aynen diyorum çünkü bunu Türkçe dedi.

Sana çok güzel bir kıyak yapacağım. Adamın dış görünüşü bildiğin Nepalli. Dışı Nepal, içi Türkiye. O şaşkınlıkla istemsizce bir haftalık turun kaça olacağını sordum.

Adamın cevabı şuydu. Abi senin hatırın için 8 bine olur. O da zararına yani. Dışı Nepal, içi Türk ama öyle herhangi bir Türk de değil.

Oğuzların kapalı çarşı boyundan gelmiş. Dünyanın öteki ucunda Turan taktiğinden sonra Türklerin en bilinen taktiği olan kapalı çarşı manevrasıyla karşı karşıya kalmıştım. Senin hatrın için. Ya niye benim hatrım?

Daha yeni geldim 2 saniyelik hatrım var. Sonradan öğrendim ki eleman Türkçeyi zaten Aksaray'da öğrenmiş. Bizim de kültür emperyalizmemiz böyle oluyor demek ki. Neyse almadım ben turunu.

O 8000 dediğin şey de o zaman 800 dolar demekti. Nepal'de o paraya 10 tane öküz alırsın. Yolumuza devam ettik. O gece kalacağımız yeri bulacağız.

Turist mahallesindeyiz, backpacker mahallesi ama. Bu mahalle bir yandan diğer tüm backpacker ortamları gibi bir klişe. İşte uyduruk yoga yerleri, böyle rastalı olmayanı, kapıdan almadıkları barlar, birbirinin aynısı 5000 tane hediyelik eşya dükkanı. Ama bir iki sokak ötesi başka bir dünya oluveriyor.

Toprak yolda, at arabalarını sollayıp o daracık sokaklara girmeye çalışan kamyonlar, onun yolunu tıkayan toplamamış çöp yığınları, o yığını koruyan bir köpek sürüsü, önüne keçi bağlanmış berber dükkanında muhabbet eden yaşlılar. Her yerde vardır tabii böyle ortamlar ama mesela Sultanahmet'in veya Galata'nın merkezinin böyle 100 metre 200 metre ilerisinde olduğunu düşünün bunların. Ha bir de tabii iki adımda bir cep telefonu dükkanı var. O olmazsa olmaz.

Benim bu Nobel kazanmayı bekleyen düzinelerce teorimden bir tanesidir. Cep telefonu dükkanlarının toplam iş yerine oranı bir yerin gelişmemişliğinin en kestirme ölçüdü. Hadi bakalım buyurun. Bu sokaklarda dolanırken büyük bir tesadüf yaşadık ve aylar önce Endonezya'da Bromo yanardağında tanıştığımız çifte rastladık.

O zamanlar orada gönüllülük yapacağımız iki nokta arasında seyahat ederken, ya şu yanardağında bir uğrayalım demiştik, güzel yer. Ve bu çiftin sayesinde çoğu insan gibi manzara noktasına gitmek yerine gecenin bir karanlığında uyandık, üç müydü, üç buçuk muydu, neydi? Yanardağın ağzına tırmandık ve gün doğumunu oradan tek başımıza izlemiştik. İnanılmaz bir tecrübeydi.

Kraterin içindeki lavlar pek gözükmüyor, duman dolu çünkü. Ama asıl korkunç şey, 5 dakikada bir böyle, 3-4-5 dakikada bir duyduğumuz gürleme sesi. Ya unutamıyorum. Uçak motorunun yanındaymışın gibi.

Ama daha da korkunç. Yer de titriyor. Neyse bu verdikleri tüyolar yüzünden ve bu güzel tecrübemiz yüzünden kafamda not almıştım. Yıldız tarihi 2016.44.

Bunlar kral tipler. İleride görürsen çay ısmarla. Nitekim ileride gördüm işte ve çayımı da ısmarladım. Kız Avusturya'da bir fabrikada müdür.

Fabrikanın deposunda da hammallık yapan bu güler yüzlü çam yarmasına aşık oluyor yanındakine. Beraber işlerini bırakıyorlar ve sonu belli olmayan bir seyahate çıkıyorlar. Yani tam da size yapmamanızı tembih ettiğim şey aslında. Hani çok özel bir sebebiniz yoksa.

Yapmayın, kanmayın bu parıltılı hikayeleri diyorum ya. Bundan onu yapmışlar. Paraları da görece az, gelecekleri tamamen belirsiz. Ama sürekli kakara kikire acayip mutlular.

Kızın ailesi önce çok bozulmuş. Fakat çocuğu sevince bunlar da gaza gelip Nepal'e gelmişler. 3 ay boyunca yürüyecekler dağ tepe. Üç ay boyunca nereye yürüyeceksin diyeceksiniz.

Var. Orada yürüyecek yer bol. Çünkü Nepal Everest'ten ibaret değil. İki günlük rotalar da var, iki aylık rotalar da var.

Çoğu yer için rehbere veya hatta kamp eşyasına bile gerek yok. Yol üstünde çay evleri var. Onlarla kala kala gidiyorsun. Çok böyle rotadan saparsan malzemen olması lazım.

Tabii bu rahat güzergahlarda kalacaksanız bu işi sezon sonu yapmak daha mantıklı. Çünkü o yıllarda bile neredeyse kalabalık da aradan geçen yıllarda iyice popüler olmuştur. Neyse bunları zaten kendiniz akıl edersiniz. Bizim çayımız bitti.

Tesadüfler de katlandım eğer aynı hostelde kalıyormuşuz. Hostelin sahibi bunlarla bir haftadır haşır neşir olduğundan arkadaş olduğumuzu öğrenince bize özel muamele yaptı ve kendi pişirdiği yemeği verdi. Ama ne kadar acı! Yani o kadar acı ki ne olduğu bile belli değil.

Yemeğin ismi bile olmayabilir yani. Acı kavramının vücuda gelmiş hali. Ayıp olmasın diye ben tabii Oscar'lık bir performans sergiliyorum ama tad hücrelerimin de soyu kırıldı. Neyse, vedalaştık.

Herkes yorgun argın zaten. Odalara çekildik. Odanın geceliği sanıyorum 6-7 dolardı. 70 dolarlık su kullanmışızdır, sıcak su.

Birkaç gündür yoktu çünkü ve önümüzdeki en az bir ay boyunca da olmayacak. Zevkini çıkarmak lazım. Ama yan odadaki Hintli grubun gürültüleri bu huzuru bastırıyor. Hepsi erkek bir grup.

Bir noktada koridora çıkıp dans etmeye başladılar. Zaten saçma bir olay başlı başına ama bunu saatlerce yaptılar. Yani benim beş tane Türk erkekle şu hareketi yapmam için yeterli miktarda alkol yok dünyada. Şimdi ben bu tip durumlarda çok şaşırıyorum, bazen de sinirleniyorum ama gidip kavga çıkartmıyorum.

Onun yerine çözüm olarak donla çıkıp insanların ortasına dikilmek çok etkili. Sakin bir şekilde hiç kavga etmiyorsun, bağırıp çağırmıyorsun ama donlasın. Nedense o ana kadar insanları rahatsız ettiklerini umursamayanlar bu manzara karşısında bir anda kendileriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Belki şu anda onlar da kendi podcastlerini yapıyorlar, bana teşekkür ediyorlardır.

Şimdi o otelde kalan çoğu insan gibi biz de sabahın 6'sında uyandık. Otobüs durağındayız. Yol kenarına sıralanmış 20-25 tane otobüs var. Bunların hepsi aynı saatte kalkıyorlar kervan gibi ve aynı yere gidiyorlar.

Bir deve kervanı kadar da yavaşlar hakikaten. Happy Topu 200 km'lik yolumuz var. 5 mola ve yaklaşık 8 saat sonra bitiyor. İniyoruz ineceğimiz yerde.

Bir müddette yürüyoruz ve nihayet kalacağımız çiftliğe varıyoruz. Ev sahibi dünyanın en sakin insanı olabilir. Şöyle tarif edeyim ne kadar sakin olduğunu. Yanına gelince dünyanın ikinci en sakin insanı oluyorsunuz.

Bir sükunet aurası var. 2 sene öncesine kadar üniversitede muhasebe dersleri veriyormuş. Üniversiteden aldığı para da ayda 100 dolar. Ama beslemesi gereken ağız sayısı 8.

Gerçi sadece 2 çocukları var da kalanı akrabalar, işte yaşlılar, şunlar, bunlar. Böyle olunca tabii 8 ağızı 100 dolarla besleyemediğin için babadan kalma çiftliğine dönmüş. İş çok. Her gün saat üçte başlıyor, bir saat meditasyon yapıyor önce.

Bizim çiftçilerin düşünsene bir saat meditasyon yaptığını. Bizimkilerin değil, herhangi bir çiftçinin. Bir tek bunlara mahsus herhalde. Kalkıyorlar, meditasyonunu yapıyorlar.

Ondan sonra süt sağlıyorlar, pazara gidiyorlar, alışverişlerini yapıyorlar. Daha sonra gelip tarlada, bahçede çalışmaya başlıyorlar. O yüzden bizim gibi tipleri ağırlamak epey yardımcı oluyor. Yani bu yoğun iş temposuna hem biraz biz katkı sağlıyoruz hem de yemek için günde 3 dolar veriyoruz.

Şimdi böyle çok fakir yerlerde gönüllülük yapınca kaldığın aileye yemek için para vermek biraz bahşiş gibi adet olmuş yani. Çok cüzi rakamlar oluyor zaten. Senin için pek bir şey değil, onlar için ciddi bir yardım. Bu şekilde dört gönüllüden aldığı parayla eski üniversite maaşından kat be kat fazla kazanmış oluyor.

Bizim için de kazançlı. Yoksa gidip işte o Katmandu'daki Aksaray esnafından böyle otantik Nepal köyü tecrübesi satın almak zorunda kalacaktık. Gelir gelmez ot kesmeye koyulduk. Burası tropikal olduğu için otlar da içinde yaşayan o hayvanlar da biraz büyük.

Sülükler, yılanlar, kertenkeleler, rengarenk böcekler ve leopar. Evet, leoparlar. Yani öyle ortalıkta fink atmıyorlar tabii ama. Meğer biz varmadan önceki gün komşunun köpeğini yemiş bir tanesi.

Ev sahibimiz ultra sükunetle bize döndü ve gece tuvalete çıkarken dikkatli olmamızı. Çünkü Leopar'ın bahçeye girmiş olabileceğini söyledi. İnsanlara pek saldırmıyorlar ama geçen sene bir bebeği öldürmüş bir tanesi. Düne kadar sivrisineklerden, sıtma kapmaktan ibaret olan bir hayati endişem vardı.

Bir anda The Revenant seviyesine çıktı. Ayılarla, leoparlarla boğuşma seviyesine çıktı. Kendi boğazımızı dikişlemeyi öğreneceğiz. Neyse tamam dedik, ne yapacağız?

Gelmişiz artık o kadar. Sabah oldu, işe koyulduk. Şimdi bu orman görünümlü tarlada 600-700 tane kahve bitkisi var. Aralarında da muz, mango, papaya, ağaçları, kayısı, domates, türlü türlü de baharatlar serpiştirilmiş.

Muz ağacı dışında hepsi aynı gözüküyor bu arada bana. Hiçbirini ayırt edemem. Ben buralarda çalışırken, işte iş güç yaparken bir yandan da StarTalk podcast'i dinliyorum. Neil deGrasse Tyson ve bir NASA çalışanı oturmuşlar.

Plüton'un gezegen olup olmamasını tartışıyorlar o zamanlar yani. Sürekli gerçi bunu tartışıyorlar da o bir ara tekrar alevlenmişti. Şimdi orada düşündüm işte bu ormanda nesiller boyunca ot kesmiş bir sürü insan var, tohum ekmiş. Bunların içinde şu konuları dinleyerek iş yapan belki de ilk kişi olabilirim.

Bir çiftçiyle NASA'yı buluşturan bu teknoloji hakikaten inanılmaz bir şey. Daha sonra biraz ot mot kestik, yağmur başlayınca da eve döndük. Bizle beraber çalışan köylü kadın aynı sürede benim kestiğimin üç katı ot kesmiş. Dalgasını geçmek için de böyle tiyatral bir hareketle önümüze yığdı hepsini.

Dedim içimden, ben de senden üç kat hızlı kod yazarım diye ama tatmin etmedi. Zaten yazamamdı artık, o önceki bir hayattaydı. Biz burada o bufalo ahırının üstündeki tezek kokulu garajdan bozma dairemizde birkaç hafta kaldık. Garajdan bozma derken aslında bozma kısmı fazla birazcık.

Direkt garaj demeliydim. Yer beton, odanın tam ortasında da bir tane yatak var. O kadar. Başka hiçbir şey yok.

Hani odaya yılan falan girmesin diye tüm böyle boşlukları, pencere, kapı boşluklarını kirli tişörtlerimle kapıyorum. Nereden geliyor bilmiyorum ama ayakkabıların içine de mutlaka her gece kurbağa giriyor. Sabah onları giymeden önce içini boşaltman gerekiyor. Sanki içi su dolmuş ayakkabının, balkondan aşağı tak tak vuruyorsun, içinden pıt koca bir kurbağa düşüyor.

Bunlar tabii aşağı yukarı her yerde olabilecek şeyler. Geçen hafta da bahsetmiştim hamam böceklerine isim verdiğimizden bazı yerlerde. Ama buraya özel üç şey vardı, üç tane detay. Birincisi, her sabah kahkaha sesleriyle uyanıyorduk.

Hemen yakınımızda kahkaha yogası yapan bir merkez vardı. Sabahtan kastım da 6 yani 8-9 falan değil. Millet oraya geliyor uyanıp önce hafifçe gülmeye başlıyorlar, sonra katıla katıla gülüyorlar. İnanılmaz yani bir insanın gülerken çıkardığı ses aralığını hayal edemezsiniz.

Oraya gittikten sonra artık hiçbir kahkahaya eskisi gibi bakamıyorum. İkinci özel şey de orada kalırken bir cenaze kalktı. Bizim ev sahibinin ailesinden aile büyüğü vefat etmiş. Bunlardaki cenaze alışkanlıkları çok acayip, çok ayrıntılı çünkü kast sistemine göre değişiyor.

Ve yaklaşık 40 tane kast vardı diye hatırlıyorum. Bizim ev sahibi bu işleri pek takmıyor tabii ama anası babası zamanında çok katıymış kast konusunda. Bunu da kendi kastından biriyle görücü usulü evlendirmişler zaten. Şöyle demişti bize, ben işimi ilk defa düğün gecesi gördüm.

Neyse bu kastın adetine göre ölen kişinin oğlu özel bir kıyafet giyiyor, günlerce süren bir yemek ve sessizlik orucuna başlıyor. Kimseyle konuşmuyor. Yalnız ilginç bir şekilde inzivaya da çekilmemiş. Yani gelip bizle beraber oturuyor, muhabbeti dinliyor.

Hatta telefonuyla sürekli bir şeyler yapıyor. Yani telefonu da yasak değil. Belki de oyun oynuyordur. Ama kimse ona bir şey sormuyor, o da konuşmuyor.

Adam zaten o haliyle hayalet gibi gözüküyordu, millet de ona hayalet gibi davranıyor. O günleri tecrübe etmek ilginçti hakikaten. Zaten genel olarak cenazeler ve düğünler böyle yavaş seyahatlerin en akılda kalıcı kısımları oluyorlar. Bali Adası'nda da bir Hindu'nun evinde kalıyorduk.

Adam bir nevi açık hava krematoryumu işletiyordu. Tam o günlerde bir cenaze oldu biz oradayken ve törenler eşliğinde cesedi yaktılar. Bizim Nepal'deki durağın üçüncü özel tarafı da Anapurna yürüyüş turlarından birinin başlangıç noktasına çok yakın olmasıydı. İşimiz bitince hafif bir çanta yaptık.

Eşyalarımızın yarısını bu evde bıraktık. Dağ taş yürümeye başladık. Çıkış o çıkış. Hiçbir plan programımız da yok ha bu arada.

Nerede kalacağımız belli değil. Gün batımından biraz önce artık vardığın son kasabada konaklıyorsun. Dediğim gibi sezon sonu harika bu iş için. Her yerde yatak bulunuyor çünkü hiç kafana takmana gerek yok.

Yemeği de kaldığın yerde hallediyorsun. Her öğün zaten aynı şey yiyorduk. Yani dalbat dedikleri bir yemek var. Mercimek, pilav, sebze kombosu.

Her öğün bu. Tabii sezon sonunun kötü yanı sisin ve bulutların çok artması. Manzarın da kapanması. Bazen tüm gün yağmurda yürüdüğümüz olmuştu.

Ama ben bunu kalabalıklarla boğuşmaya tercih ederim. Çünkü özellikle sabahları görüş zaten açık oluyor. Manzaraya da doyuyorsun. Yani 24 saat manzaraya bakacak halin yok.

Bu arada bu manzaraları fotoğraflarla anlatmak imkansız. Yani hiç uğraşmıyorum buraya link koymakla falan. Ömrüm boyunca öyle bir derinlik algısı, öyle bir yükseklik algısı da hatta tecrübe etmemiştim ben. O yüzden çok farklı geliyor.

Yalnız bence çok üzülmeyin çünkü çok kaliteli sanal gerçeklik simülasyonları çıkar. Hatta çıkmıştır zaten de bunlar ayağa düşmüş olur iyice. Gidip bir AVM'de, böyle dükkanlar olur, 3-5 lira verip birkaç dakikalarına Annapurna Tur'undaki hissiyatı yaşayabiliriz. Tek eksik tarafı o ciğerlerimize çektiğimiz taze soğuk olur.

E onsuz da yaşayabiliriz yani çok sorun değil. Şimdi seri boyunca fark etmişsinizdir, tam olarak kronolojik sırayla gitmedik. Seyahatimin öncesine de sonrasına da ufak ufak atlamalar yapıyordum. Zira parasını bastırdık, bölüm senaryolarını Christopher'ın olana yazdırdık.

Podcast'e çıtayı yükseltiyoruz arkadaşlar. Sonuçta Nepal de son durağımız değildi. Değişik değişik işler yapmaya devam ettik. Hayatımın kalanına yetecek kadar gün doğumu gördüm.

Geceleğin gökyüzünün neye benzediğini unutmuştum. Her gece doyasıya baktım. Bazen sıkıldım ama hiç huzursuz olmadım. Çok sayıda iyi insan tanıdım.

Hiç kötü biriyle karşılaşmadım. Biraz yoruldum. Fiziksel olarak değil o kadar, zihinsel olarak. Yani tam bir yere bağlanıyorsun, alışıyorsun oraya, insanlarına, manalı ilişkiler kuruyorsun.

Tam bunu becerdiğin anda başka bir yere gitmek zorunda kalıyorsun ve yeniden başlıyorsun aynı sürece. Bu bir süre sonra zor geliyor hakikaten. Biz en sonunda Yenideli'de, zaten her daim kirli olan havasının okulları tatil ettirecek kadar kirli olduğu özel günlerden birinde, boğulmadan havalının yolunu bulup geceyi oradaki koltuklarda uyuklayarak geçirmiştik. Ve dönünce ilk işim ne oldu biliyor musunuz?

Tahmin edemezsiniz kesinlikle. Eve gelip musluktan su içmek. Bir sene boyunca yapamadığım bir şeydi ve nasıl keyif aldım yani dünyanın en basit şeyi beni o kadar mutlu etmişti ki anlatamam. Son bölümde de, ki bu sefer hakikaten son olacak, kronolojik sırayı tamamen bozuyoruz, boş veriyoruz.

Bu seyahat anılarımı da bitirdim artık. Dediğim gibi daha sonraki bölümlerde belki denk gelir, başka başka kısımlarını anlatırım. O yüzden biz bugünkü halimin perspektifinden bir durum değerlendirmesi yapacağız. Yani pişmanlıklar, başarılar, planlar... Bunlardan bahsedip bu seriyi noktalarız.

Yakında görüşürüz. Anapurna'nın soğuğu ciğerlerinize de olsun. Böyle bir triş olur mu ya? Dilek mi diliyorum, beddua mı okuyorum belli değil.

Serdar Cevher, Mustafa Ayaz, Musa Ekiz, Boran Güney, Selçuk Ölçüm, Uğur Gökdolga, Çiğdem Ziyepert. Aramıza yeni katıldınız, hoş geldiniz. Ve olağan şüphelilerimiz Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Osman Necipoğlu, Melek Güler, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Menekinci, Fatih Kodaman, İnanç Onur, Ege Edi Siva, Rıdvan Duran, Elçin Aksoylar, Adem Çengel, Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, İlyas Boydak, Sezer Sunar, Emel Cet, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C.

Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Canberk Ovayurt, Eymen Üçışık, Beybiliku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Humut Çıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yüelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğancan Bahan, Kıvanç Müçek, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Hüseyin Çalgın, Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Öz Ertem, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban Lefeza, Refik Şekercoğlu, Ali Özbek, Emal Akkoyun ve Butku Özdemir. Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)