
4.833 kelime · ~24 dk okuma
Selam flarsızlar, bir kez daha Türkiye gündeminden kaçamadık. Ve yayın planımızı değiştirmek zorunda kaldık. Zaten öyle kaçılabilecek bir gündem de değil. Yani şöyle özetleyeyim durumu.
Hafta sonu başlarken oturdum, fanboyların yoğun uğraşları sonunda gerçekleşen o Zack Snyder'ın versiyonu olan Justice League filmini izleyeyim dedim. Bir çılgınlık yapıp. Duymuşsunuzdur belki, biraz uzun bir film. Ne kadar uzun?
Film bittiğinde HDP'ye kapatılma davası açılmış, bir milletvekili attığı bir tweet yüzünden dokunulmazlığını yitirip tutuklanmış, Gezi Parkı belediyeden alınmış, muhtemelen bir seçim mühendisliği projesi olarak da Diyarbakır il sınırları değişmiş, efendime söyleyeyim Merkez Bankası Başkanı görevden alınmış ve Türkiye kendi öncülük ettiği İstanbul Sözleşmesi'nden çıkmış. Şaka yapıyorum tabi, film o kadar da kısa değil. Daha bitirmedim, yarısında yattım uyudum, bitirdiğimde herhalde kabinede değişmiş olur Türkiye'de. Bugün bunca şeyin arasından İstanbul Sözleşmesi'yle yakından ve uzaktan alakalı bazı şeyler söylemek istiyorum.
Ve eski 1-2 bölümden de seçmece kısımları hatırlatmak istiyorum. Şimdi bu gündem bölümleri zor iş biliyorsunuz. Benden haber kanalı gibi kuru kuru bilgi vermemi istemezsiniz. Aynı zamanda herkesle aynı şeyleri söyleyip ne bileyim bir nevi erdem sinyallemesi yapmamı da istemezsiniz.
Ama bir yandan da sırf soyut böyle aşırı felsefi tartışmalara dalmama da herhalde tahammül etmezsiniz diye düşünüyorum. Zira hepimiz bu anın içinde yaşıyoruz. Yani sosyal medyanın yarattığı bu hissiyat akıntısı içinde sürükleniyoruz. Ben de sinirleniyorum okudukça.
Bir şeyler hissetmemek, duygusal davranmamak anormal olurdu zira. O yüzden ben bir miktar sözleşmeden, bir miktar da otorite ve aile içi şiddet arasındaki ilişkiden bahsedeceğim. Bir deneyelim bakalım nasıl olacak. Burada iç içe geçmiş üç konu var aslında.
Bir, sözleşme hakkındaki tartışmalar. İki, içerikten bağımsız olarak kararın alınış biçimiyle ilgili hukuki tartışmalar. Üç, büyük resim. İlluminati.
Yok, o kadar da büyütmeyelim resmi. Ortanca resim diyelim. Yeni anayasa. Çünkü irili ufaklı tüm bu çarpışmalar yeni anayasa savaşının bir parçası olarak da görülebilir.
Zaten bu haliyle de anayasaya itibar edilmiyor gerçi. İşte anayasada uluslararası anlaşmalarla ilgili madde var. Öte yandan Cumhurbaşkanı, ben bu anlaşmalardan çıkma yetkisini de kendime verdim çünkü öyle diye bir kararname yayınlıyor. Ondan sonra onun üstüne de bir karar yayınlıyor.
Yani meclis tarafından onaylanmış bir uluslararası anlaşmanın statüsü aslında kanunun da üstünde. anayasa muadili ve onun değiştirilmesi de anayasanın başka bir kısmı tarafından korunuyor. Ama işte bunlara rağmen yüzde elli küsur oy almış biri çıkıp da bunların hepsini değiştirme hakkı bende artık diyebiliyor. Sonra tam bir beş bin yıllık devlet aklı deniyor ya tam ona örnek olacak şekilde de gece yarısı imzalanan bir kararla anlaşmadan çıkılıyor.
Zaten çıkmasa da uygulanmıyordu diyor birçok insan. Ama en azından kanundaki ilgili maddeyi uygulamazsa devletin organları, Sen gidip onun da üstünde olan bu anlaşmayı işaret ederek hakkını arayabiliyordun. Hani devletin kanununu devlete uygulatabilmek için yine devletin meclisiyle birlikte imzalayıp kabul ettiği bir anlaşmadan bahsediyoruz. Zaten sözleşmenin temelinde tam da bu senaryo var aslında.
Türkiye'den AİM'e taşınan bir dava vardı. Nahide Opuz ve Türkiye davası. Kadın savcılığa başvurup koruma istemiş. Savcılık reddetmiş.
Kadın da göz göre göre şiddet görmüş ve AİM'e gitmiş. Mahkeme Türkiye'nin şiddet gören bir kadını savcılığa başvurduğu halde kocasından koruyamadığını, ayrımcılık yaptığını söylüyor. O yüzden de İstanbul Sözleşmesi'ne bir nevi ilham kaynağı oluyor diyebiliriz. Daha geçen 7 Mart'ta hatırlayacaksınız sosyal medya bir video düşmüştü.
Linklemiyorum şimdi ahsabınız bozulmasın diye. Gündüz vakti sokak ortasında bir kadını öldüresiye tekmeliyordu adamın teki. Bu adamı tam kontrol edemedim ama 9 kez şikayet etmişler diye hatırlıyorum. 9 kez, 1, 2, 3 değil bakın.
Koruyamıyor işte. Yani bu devlet kendisi düzenleme yapmaktan aciz. Gereken düzenlemeleri, hasbel kadar yapılan düzenlemeleri uygulamaktan aciz. Uygulasın diye anayasanın aldığı önlemleri de korumaktan aciz.
Ve bu istisnai bir durum değil. Gizli saklı bir durum da değil. Hepimiz her gün tanık oluyoruz işte çeşitli çekirlerde. Şimdi tüm bunlar referandum süreçlerinde milyonlarca insan tarafından tahmin edilen sonuçlardı.
Bana bile bu kadar güç versen sapıtırım yani. Bundan sonra derim ki değleri dağları senede üç kezden fazla ayıramayanların tiz kelleleri vurula. Ve bu işin uzun vade zararı büyük. Yani asıl önemlisi bu.
Hani ya bu konuda haklı aslında falan diyemiyorsun. Bu uygulamaların sevmediğiniz gruplar aleyhine yapılıyor olmaları, hatta bakın en uç örneği vereyim bile bile, terörist bile olsalar diyeyim. Bunlar ülkenin temelinin çürümesini haklı çıkaramazlar. Yani sırf pragmatik baksan, hiç ahlaki olarak bakmazsan da haklı çıkaramaz.
Şimdi soyut olarak konuşursak hukuka ve anayasaya inanç, inşa etmesi uzun süren, ayakta tutması da zor olan değerler. Çünkü aslında hayali olan bir şey bu. Toplumun her kesiminin aynı anda inanmasıyla gerçeğe dönüşebiliyorlar. Para gibi aynı.
Bir kağıt parçasını değerli kılan o ortak güven, bir defterdeki maddeleri de kutsal kılabiliyor işte. Ama paranın aksine buradaki güven çok daha narin. Örneğin bir kalpazanın sahte para basması veya hazinenin aşırı derecede para basması, işte bugünlerde ABD'nin yaptığı gibi diyelim, bu güven balonunun hava kaçırmasına benzer. Balon söner biraz ama sonra tekrar şişirebilirsin.
Hatta biraz beklenir zaten o. Biz bekliyoruz her şeyin mükemmel işlememesini, arada sırada o balonun inip şişmesini. Ama anayasanın delinmesi balona iğne batırmak gibidir. Bir kere patladı mı o iş bitmiştir.
Türkiye'de anayasanın bir ilüzyon olduğunu herkes biliyor. Ve bu 5-10 senede düzeltilecek bir hasar değil. Patlak bir balonu tekrar üfleyerek şişiremezsin. Bunun ötesinde bu tip hareketlerin uluslararası arenada da zararı var.
Yani düşünsene, ilk imzacısı olduğun ve meclisince kabul edilmiş bir anlaşma var ve bundan daha 10 seneyi bile bulmadan meclisini de devre dışı bırakarak çıkıp gidiyorsun. Şimdi kim niye artık bu devletin sözüne güvensin? Bugün attığın hiçbir imzanın değeri yok ki. Bir Merkez Bankası Başkanı atamayla, görevden almayla aynı kolaylıkla feshedebiliyorsun dün verdiğin uluslararası sözleri.
Bu Türkiye'ye de tam olarak has değil bu arada. Yani Türkiye kadar olmasa da diğer bazı imzacı ülkeler de bu anlaşma konusunda çeşitli sıkıntılar yaşıyorlar. 45 tane devlet var. Ayrıca da AB imza koyan.
Ama imzacılardan şu ana kadar sözleşmeyi onaylayanların sayısı 34. Kim var mesela? Birkaç tane öne çıkan örnek Bulgaristan. Bunlar da mahkeme sözleşmenin cinsiyet kavramını hem biyolojik hem de toplumsal cinsiyet olarak ele aldığını ve bu ikili durumun anayasaya aykırılık taşıdığına hükmetti.
Tamam, Slovakya'ya bakıyorsun. Burada da parlamento LGBT hakları içererek fazla liberal olduğu ve kadınların kürtaj hakkını da tanımladığı için bir takım kampanyalar yapıyorlar bu sözleşme hakkında ve reddediyorlar. Macaristan keza, anayasada evlilik kurumunun korunması diye bir ilke var. Bu ilkeye aykırı hükümler içerdiğini söylüyorlar.
Dahası, oraya özel bir şekilde, göçmenlere cinsiyet üzerinden iltica hakkı sağladığı önestiriliyor. Ve bu sözleşmenin Macaristan'ın göç politikasını olumsuz etkileyeceği iddia ediliyor. Şimdi Macaristan'da da bu arada yani sanırsın göç ülkesi aynen böyle milyonlarca insan göç etmek istiyor. Zaten mülteci krizinden önce de en az göçmen kabul eden yerdi.
Ekonomik açıdan öyle bir çekim merkezi değil. Bilakis bir sürü insan Batı Avrupa'ya göç etmeye çalışıyor Macaristan'dan. Polonya yine aynı şekilde değerlerimize, milli manevi değerlerimize uygun değil diyerek geri adım attı. Bunları ek olarak geri adım atma sinyali veya kararı veren ülkeleri ek olarak onaylamayan ülkeler de var henüz.
Çekya, Ermenistan, Moldova, Ukrayna, Latvia, Litvanya. Şimdi bu ülkelere bir iyi bakın, tekrar bir dinleyin isterseniz geri dönüp. Bunlarla imzalayıp onaylayan ülkeler arasında Ne bileyim, bir gayri safi milli hasta karşılaştırması yapsak, yaşam kalitesi endeksleri karşılaştırması yapsak mesela, eğitim oranları, sağlık hizmetleri, bu karşılaştırmaları yapsak acaba ne buluruz? Ben yapmadım, bir tahminim var.
Bariz bir tahminim. Aslında başka bir açıdan da olsa bunların yapılmışı var. Şimdi Birikim dergisindeki bir makaleden özetliyorum, onu da linkleyeceğim. Diyor ki Steven Fish diye bir araştırmacının 2002 yılında 54 ülke için gerçekleştirdiği bir çalışmasında ülkelerin demokratik seviyeleri ve kadının toplum içindeki statüsü arasında kuvvetli bir ilişki ortaya çıktığı bulmuş.
Demokrasi seviyesi ile yaşam kalitesi endeksleri arasında da ilişkiler bariz. Yani başka araştırmalardan biliyoruz. dolayısıyla bu üçü arasında bir ilişki var. Hani Singapur'du, Dubai'di böyle ufak tefek istisnalar olabiliyor doğal kaynağı bol olan veya şehir devleti boyutundaki yerler için ama genelde ilişki, korelasyon belli.
Makalden devam edeyim. Yılmaz Esmer'in 2002 yılında yaptığı paralel bir çalışmasından bahsediyor. Demokratik olan ve demokratik olmayan ülkelerde yaşayan bireyler karşılaştırılıyorlar. İlginç bir biçimde diyor, demokrasinin yapı taşları sayılan tolerans, şiddet karşıtlığı, özgürlük gibi prensiplerde bu iki çeşit toplum arasında, toplumlar arasında büyük farklılıklar görülmüyor.
Yani her yerdeki halklar için bu değer yargıları aşağı yukarı aynı derecede önemli. Fakat iş cinsiyetler arası ilişkilere geldiğinde bariz farklılıklar olduğu ortaya çıkmış. Daha da ilerlemeden önce belki bazılarınız diyecektir, ya bu sözleşmenin içinde neler var? Neden bahsediyoruz aslında?
O konuda ayrıntılı bilgileri içeren bir metni linkledim. Benim dikkatimi çeken bir şeyden bahsedeyim. Ölçek olarak epey geniş aslında. Yani psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, zorla evlenme, Sünnet, kadın sünneti yani kürtaşa zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz ve taciz yani her türlü kadına şiddet öğesini içeriyor ve bu yönde bağlayıcılığı olan ilk uluslararası sözleşme.
Bu vesileyle Türkiye'deki duruma bir bakalım. Türkiye'de evlenmemiş kadınların yüzde 36'sı, 3'te 1 diyelim yani yüzdeleri boşver. Eş veya birlikte oldukları erkekler tarafından yaşamların herhangi bir döneminde fiziksel şiddete maruz kalıyorlar. Aynı grup kadın için cinsel şiddet oranı da %12.
Bunu BBC'deki bir haberden aldım. Bu arada AB üyesi ülkelerde de her üç kadından biri fiziksel ya da cinsel şiddete uğradığını söylüyor, beyan ediyor. Hatta bu noktada size bir buçuk sene öncesinde kaydettiğim erkek ve şiddet serisinin ilk bölümünden bir alıntı sunacağım, bir kesit sunacağım. Orada da bazı rakamlar var.
Ve daha sonra da bir yorum yapıyorum. Erkeklerin şiddete bakışıyla kadınların arasındaki fark üzerine bir yorum yapıyorum. Aşağı yukarı iki dakikanızı alacak. Beğenmezseniz atlarsınız.
kadınların tanıdıkları veya birinci dereceden akrabaları tarafından öldürülme ihtimalleri daha büyük. Bir kadının tanımadığı biri tarafından öldürülme ihtimali bir erkeğin tanımadığı biri tarafından öldürülme ihtimaline göre beş kat daha az. Bu istatistiklerin linkini vereceğim. Bir tane daha var.
Yabancılar tarafından öldürülen her kadın başına iki kadından fazlası kocaları veya partnerleri tarafından öldürülüyor. Erkeklerde böyle bir denklem yok. Bu niye önemli? Beraber en güvende hissetmen gereken insan tarafından öldürülüyorsun.
Yani gidip de sağda solda it kopuk tarafına öldürülmek başka şey, evinde öldürülmek veya dayak yemek başka bir şey. Yani erkeğin şöyle bir lüksü var, lüks de denmez tam olarak ama eğer bir şekilde düzgün bir yerdeysen, saçma sapan yerlere gidip saçma sapan bar kavgalarına girmiyorsan, Bir yabancı tarafından öldürülme riskin çok düşüyor. Ama kadın da tam tersi oluyor. Kadın diyor ki, ya ben dışarıda kendimi koruyabiliyorum, düzgün mahallelere gidiyorum veya tek başıma bir sokağa çıkmıyorum kötü bir yerde yaşıyorsam.
Eve geliyorum, aynı yastığa baş koyduğum adam sonuçta benim iki katın büyüklüğünde bir hayvan. Yani çıplak elleriyle beni öldürebilir. 50 sene boyunca berabersin bundan mesela. Ehl-i sene boyunca hiç mi kavga etmezsin?
Hiç mi birbirinin üstüne gelmezsin? Hiç mi birbirini gıcık etmezsin? Edersin. İki tane hayvan beraber yaşıyor.
Biri diğerinden daha büyük. O yüzden de sadece rakamlara bakarak değil, sadece katillerin %92'sinin de erkek olduğuna bakarak değil, bu cinayetlerin doğasına da bakarak erkekler mağdur asıl diye ortaya çıkmamak lazım. Yani sağda solda it kopukluk yapan erkekle sen apayrı bir hayat yaşıyorsun. Aynı gruba dahil olmaman lazım.
Ama kadınlarda o kadar bir ayrımı yok. Gayet normal bir hayat yaşayan kadın da evinde kocası tarafından şiddet görebiliyor. Ben aynı korkuyu sağda solda karanlık bir mahallede mesela 3-4 tane erkeğin önünden geçerken yaşıyorum. Lan bu herifler üstüme atlasa ne olacak acaba diye.
Kaçar mı bilmem ne. O zaman bir hayvana dönüşüyorsun biraz. Aynı şeyi her gün evinde yaşamak ne kadar korkunç olmalı. Şimdi içerik az çok belli.
Türkiye'deki genel durumu da belki birazcık anladık şiddet hakkında. Öyleyse karşı argümanlar ne? Millet buna niye karşı? Bunlara odaklanalım.
Demin saydığım diğer ülkelerin endişelerinden de anladığınız üzere bunlar birkaç başlıkta toplanıyorlar. Tahmin edeceksiniz zaten. Basitlerinden başlayalım. Birincisi, kadının beyanı esastır.
Şimdi bunun da derdi var birçok insanın. Bunu daha doğrusu yanlış anlıyor birçok insan. İşin açıkçası ben de yanlış anlıyordum. Çünkü diyordum ki herhalde yeterince ortada kanıt yoksa kadının beyanını esas alıyorlar ve mahkemede ona göre karar veriyor.
Halbuki bu karar aşamasında değil, koruma aşamasında geçerli olan bir şey. Yani tehdit altında olduğunu beyan ediyorsa bir insan, Daha fazla, daha başka bir şart aranmadan önce bunu koruyalım, ondan sonra soruşturalım mantığıyla hareket ediliyor. Bu korumada tabii ne olabiliyor? İşte erkeği evden uzaklaştırma içeriyor.
Bu mağduriyet yaratır mı? Elbette yaratır. Milyonlarca insandan bahsediyorsan bir kısmı da tabii ki yok yere evinden kovulacak ve bu da büyük bir mağduriyet. Ama bu ülkede, yani deminde bahsettiğimiz gibi bu istatistikleri zaten hazmetmişsinizdir.
Anektodal olarak bakarsak da işte 9 kez şikayet edilen adam elini kolunu sallayarak eski eşini gün ortasında terörize edebiliyor. Ve ne kadar ceza alacak ondan sonra? Ondan da bir umudu yok zaten halkın. E ne yapacaksın o zaman?
birileri mağdur olacak. Herkesi aynı anda, aynı şekilde memnun edemiyorsun. Hukuk böyle bir şey sonuçta. O zaman evden uzaklaşma kararı verilirse, o olayı hızlıca soruşturacaksın, sonuçlandıracaksın.
İktidar aleyhine protestolarda kim hangi ritmine zıplamış, onu araştırmaya ayırdığın kaynağın onda birinde bu şikayetleri ayır. Konu komşuya herkesin ifadelerini çabucak al. Yok efendim kadın eğer kanunu istismar etmişse, adama haksızlık yapıyorsa ona ceza verirsin. Yani bu işin çözümü budur.
İkinci konu da nafakayla alakalı, süresiz nafakayla. Ama İstanbul Sözleşmesi'nde nafakayla ilgili bir madde yok. Yani bunu Teyit Org'dan da şimdi baktım. Yoksulluk nafakasıyla ilgili hüküm diyorlar, Medeni Kanunu'nun 175.
maddesinde yer alıyor. Kendi ülkenin kendi kanunu yani. Bunu değiştirme gücü de zaten iktidarın elinde isterlerse. Bunun İstanbul Sözleşmesi'yle bir alakası yok.
Bu arada boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen erkek de nafaka talip edebiliyor. Yani sırf kadına özgü bir şey değil. Bu konunun ayrıntılarını bilmiyorum genel olarak da. Hani genel bir nafaka yorumu değil bu.
Hiç de bilmek istemem kişisel olarak bunları araştırmak zorunda kalmak istemem. Fakat bu konuyla İstanbul Sözleşmesi ile bağlantısı çok zayıf. Üçüncüsü biraz daha tabii artık genele ve favorilerimize gidiyoruz milletçe, dış güçler. Yani sözleşme dış güçler tarafından bize dayatıldı.
Ya bu tabii ki iktidarın standart söylevi ama o kadar aptalca ki aslında kendilerine çizdikleri imajın da tersine gidiyor. Yani sözleşmenin hazırlanma sürecinde Türkiye'nin katkısını ve onay sürecinde de kimin iktidarda olduğunu, hangi partinin mecliste nasıl oy kullandığını falan geçelim. Ya sen hani güçlüydün? Hani işte büyük Türkiye'ydi, şuydu buydu?
Sana nasıl anlaşma dayatıyorlar? Dayattıktan sonra da nasıl 10 sene böyle kalabiliyorsun? Anca 2021'de çıkabiliyorsun. tutarlı bir propaganda yapma ihtiyacı olmaması beni deli ediyor.
Hani yalan söylemek propagandanın varlığı değil. Ya biraz akıllıca yap, biraz tutarlıca yap. O beni deli ediyor ve insanların buna rağmen bir nevi hacklenmesi, umursamaması bunu veya artık neyse ne seviyede oluyorsa, bilinç dışında mı, bilinç üstünde mi, ne seviyede olursa olsun bu taktiğin işe yaraması beni deli ediyor. Bütün insanlığa olan inancım gidiyor yani.
Gelelim Zurna'nın zırt dediği yerlere. İki tane zırt dediği yer var. Birincisi cinsel yönelim. Cinsel yönelimler konusunda hassasiyet gösteriyor bu sözleşme.
Bunu da eşcinselliği normalleştirmek, işte LGBT, uluslararası LGBT örgütlerinin hain planlarına hizmet etmek falan gibi düşünüyorlar. Yani bakın şöyle aslında maddenin özü cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş, medeni hal, göçmenlik statüsü. Böyle özellikleri baz alarak ayrımcılık yapamazsınız diyorlar. Buraya kadar tamamız.
Bu özelliklere bir de cinsel yönelim eklemişler. Ha o zaman olmuyor. Hepsi tamam ama cinsel yönelim bozdu bizi. Böyle mi yani hakikaten?
Hani şey de diyemezsin. Yani ırkını seçemez insan da diyemezsin. Çünkü bir kere cinsel yönelimin de seçimle olan alakası o kadar basit değil. Ama daha basiti oradaki birçok başka kriter de seçime bağlı.
Siyasi görüş, medeni hal. Bunlar da seçime bağlı. Hepsine tamam, buna sorun. Bu arada tabii Macaristan mülteci statüsüne de, göçmenlik statüsüne de karşı.
Onlar her şeye karşı. Avrupa Birliği'nin çarşısı onlar. İkinci zırt dediği yer, zurmanın aile tanımı. Ev içi şiddet tanımında aynı evde yaşayan insanların karı koca olma şartı yok.
Bir aile ünitesi olma şartı yok. Bu da Türk aile yapısına uygun olmadığı için karşı çıkılıyor. Hatta Erdoğan bizzat demişti, ailenin temeline dinamit koyan hiçbir anlayış, hiçbir düzenleme, hiçbir ideoloji insani olmadığı gibi meşru da değildir. Buradaki temel anlayış karşıtlığı devlet açısından birey haklarının mı, ailenin istikrarının mı öncelikli oluşu.
Yani sözleşme layığıyla uygulansa belki bazı durumlarda bireyi korumak icap edebilecek. Fakat işte bu saydığımız ülkelerdeki muhafazakarların tavrı, öncelikleri tam tersi yönde. Şimdi bu aslında epey derin bir karşıtlık. Zira bir kadın ve biri erkekten oluşan ve mümkünse zina ve aldatma içermeyen bir aile yapısı bir sürü toplumun temel taşı.
Bunun yıkılması elbette büyük şok dalgaları yaratacak. Karşı devrimlere de sebep olacak. Buna kimse zaten şaşırmıyordur. Bunun hakkında da yine aynı o Erkek ve Şiddet serisinden ama bu sefer testosteron ile alakalı olan üçüncü bölümden bir kesit sunayım.
Konuyu monogamiden alıp aileye ve ailenin kutsallığına bağlayacağım. Yine eğer beğenmezseniz atlayabilirsiniz. Küçük grupta bu çok sorun değil. Eğer herkes birbiriyle akrabaysa zaten onların çocuğuna bakmak kendi genlerine bakmak gibi bir şey.
Ama grup büyüdükçe bu bir sorun oluyor. Özel mülk diye bir şey ortaya çıkıyor. Yani senin statünün çocuklarına geçmesi. Bu yüzden de çocuklarının gayrimeşru olmaması fikri önem kazanıyor.
Böyle bakınca evliliğin ortaya çıkması kaçınılmaz gibi. Dinlerin de bu evliliği kutsaması ve monogamiyi en azından kağıt üstünde en uç haline taşıması. Hani sen ölene kadar bir insanla beraber olacaksın. Hatta o da yetmiyor.
Öldükten sonra da o insanla beraber olacaksın. Kavuşacaksınız ahirette. Sonsuza kadar berabersin. Dinin bu işi buraya taşıması aslında gayet beklendik.
Çünkü bu bir zenginlik ve statü transferi sistemi. Artık orada üreme sisteminin ötesine geçiyoruz. Yani daha karmaşık bir şeyden bahsediyoruz. Bu noktada ben kişisel özellikleriyle cinsiyet rolleri arasında bir ilişkiden söz etmek istiyorum.
Nasıl ki toplumsal seviyede, otoriter eğilimli ülkelerde kadın erkek eşitliği daha kötü veya kadına şiddet daha sık görülüyor gibi çıkarımlara varabilmiştik, bireysel seviyede de otoriter eğilimli kişiler güçsüz ve farklı gördükleri gruplara karşı daha tahammülsüz oluyorlar, daha şiddet dolu oluyorlar diyebiliriz. Yine linklediğim yabancı bir makale üzerinden gideceğim. Bireylerdeki otoriter eğilimler ile cinsiyet rollerine bakış açısı arasında bir bağ var. Bu bağı ölçmek için de, daha doğrusu otoriter eğilimleri en başta ölçmek için de... ...1947'de faşist ölçüsü denilen veya F-scale denilen,
öyle diyelim biz, bir test icat ediliyor. Adorno ve Saz arkadaşları tarafından. Daha detaylı olarak bu test sayesinde karakter seviyesinde... ...bir insan önyargılara ve stereotiplere ne kadar bağımlı?
İktidar kavramını ne kadar yüceltiyor? Güçlü lider kültüne ne kadar yatkın? Gelenekleri ne kadar takip ediyor? Özgürlüğe kıyasla düzeni ve nizamı ne kadar yeğiliyor?
O düzeni bozanları da ne derece cezalandırmak istiyor? Ne kadar şiddetle cezalandırmak istiyor? Tüm bunları ölçmeye çalışan bir test bu. Daha sonra çok eleştiri almış tabii, modifiye edilmiş çeşitli varyantları var.
Ama önemli bir genel bulgu şu. Tehdit algısı ile F-Scale arasında bir ilişki var. Bu algı ufak ölçekte, mesela bir aile ölçeğinde de olabilir. Yani kadının statüsü o ailede yükselirse, atıyorum para kazanacak bir işe girdi.
Otoriter eğilimli erkekler kendilerini tehdit altında görüyorlar ve zorbalaşıyorlar. Sadece kendilerini değil, değer sistemlerini de tehdit altında görüyorlar. Yani ev içindeki bu güç mücadelesi aslında feministler ile kendi grubu arasındaki çok daha epik, çok daha büyük boyutlu bir güç mücadelesinin yerel yansıması gibi algılanıyor. O yüzden de evde zorbalık yaparsa bir kişi, başka bir nedenden ötürü diyelim zorbalık yaptı, bunu rasyonalize edebilmek için, kendine açıklayabilmek için, feministlerin çok güçlü, çok etkin ve çok şeytani olduklarına yahut dış güçlerle işbirliği içinde olduklarına falan inanmak zorunda kalıyor.
Yani o mücadelenin bir parçası haline getiriyor kendisini. Hayır, senin onlarla alakan yok. Kendi evinde, kendi çapında zorbalık yapan bir insansın. Ama işte zorba bile olsan buna inanmıyorsun, inanmak istemiyorsun.
Bu tehdit algısı ve otoriterlik daha genel ölçekte de alakalılar birbirleriyle. Ülke çapında bakarsak mesela büyük bir ekonomik krizi düşünün veya çalkantı dönemlerini düşünün. Tehdit dolu dönemler bunlar. Bu dönemlerde insanlar otoriter yapılara meylediyorlarmış.
Örneğin daha otoriter kiliselere ve cemaatlere kayıyorlarmış. Artık kendilerini güvende hissetmek için, bir yere ait hissetmek için. Elbette hepimiz tehdit algıladığımızda böyle bir müdafaa moduna geçeriz, bir düzen ararız. Özgürlüğümüzden birazcık feragat etmek isteriz bu düzen karşılığında, kontrol karşılığında.
Kalabalıklar arasında kendimizi güvende hissetmek isteriz. Yani bir cemaate, bir gruba mensup olarak. Ama anladığım kadarıyla, ki burada beni düzeltebilirsiniz, uzmansanız, F-Scale'ı yüksek zatların tehdit algıları da yüksek oluyor. Ve bazı grupların sırf varlığı bile kendilerini tehdit altında hissetmelerini sağlıyor.
Zira bunlar genel olarak dünyalarını anlamlandırırken, yani dünyayı, dış dünyayı modellerken... ...hiyerarşilerden daha fazla faydalanıyorlar. Hepimiz faydalanıyoruz da bunlar da daha yüksek bu oran.
Ve bu hiyerarşileri de in-groups ve out-groups olarak kodluyorlar. Bundan da kaç bölüm önce bahsetmiştim kim bilir. Biz ve onlar diyelim. Onlar dediği gruplar sırf varlıklarıyla bu iktidara, düzene, nizama tehditler.
O yüzden de güçsüz derse eziliyorlar. Hani bana dokunmadıkça ne yapıyorlarsa yapsınlar anlayışı da... ...oturmamış bu insanlarda.
Gidip ezelim. Bu hiyerarşik bakış açısı önemli. Çünkü tepedeki baskın bir gruptaysan... ...aşağıdaki grupların imajını da şekillendirebiliyorsun.
Buna hegemonya deniyor. Daha doğrusu kültürel hegemonya. Kendi değer sistemini başkasına dayatmak... ...onların da bunu içselleştirmesi hatta.
Böyle tanımlayabiliriz. Örneğin zamanındaki... ...işte bu Kürt yoktur, daha Türk'ü vardır muhabbetlerini düşünün.
siyasi hegemonyanın bir ürünüydü. Yani siyasi güç farklılıkları yüzünden zaten böyle söylemler ön plana çıkabiliyordu. Kürtler siyasi hiyerarşide alttalardı. Şimdi bu söylem toplumca, hele hele Kürtlerce de içselleştirilirse, o ölçüde bir kültürel hegemonya örneği oluyor.
Tabii bu örnek biraz uç yani. Kim bunu içselleştirecek? Hani sen yoksun diyebilir misin? Bir insana bunu inandırabilir misin?
Ama daha nüanslı bir halini düşünün. Kürt alt kimlik, Türk üst kimlik mesela. Bu görüşe birçoğunuz da yakındır, sıcak görüyordur. Şöyle sorarsak, sağlamasını yapabiliriz bunun hegemonya ürünü olup olmadığını.
Kürtlerin siyasi ve askeri gücü daha yüksek olsaydı, kendi kendilerine bizim üst kimliğimiz Türktür derler miydi? Hasbel kadar biri deseydi kaçta kaçı buna inanırdı? Ben bunun cevabını bilmiyorum, kendimi sorgulayalım diye sordum. Şimdi bunları konumuza uyarlayalım.
Erkeklerin de benzer bir kültürel hegemonyası var mı kadınlar üstünde? Yani böyle bir güç ilişkisi var mı buna benzer? Bir örnek vermişler makalede. Deniyor ki tarihsel olarak kadınlar aşırı duygusallıkla... ...ve ben de bir yorum ekleyeyim,
hisleriyle ilişkilendirilmişler, öyle ola gelmişler. Ve bu da onların yüksek statülü konumlara... özellikle yönetici görevlerine gelmelerini önleyen engellerden biri olmuş. Tek başına o önlemiyor tabii ama önlenmesini bahane eden, yine rasyonalize eden bir açıklama olmuş.
Kadınların kendileri de inanıyorlar buna. O yüzden zaten hegemonya. Yani burada dar bir çerçeveden bakarsak bariz bir genelleme sorunu var. Onu hepimiz görüyoruz.
Nedir bu? İşte her kadın da mı aşırı duygusal? Değil. Öyleyse boş yere o potansiyeli kaybetmişiz bunca zamandır.
Sosyal normların katılığı yüzünden ve otoriter eğilimli insanlar da bu sosyal normları esnetemedikleri için bu potansiyel kaybolmuş. Şimdi bu bariz bir yorum. Ama bir de ek olarak. daha derinde duygusallık tanımının da şekillenmesi var.
Mesela erkeğin sinirden kendini kaybetmesi histeri olarak görülmüyor pek. Ben histeri deyince aklıma hiç o gelmiyor. Hep kadınlar geliyor. Bağırış çığırış içindeki kadınlar geliyor.
Sırf trafik terörünün çetelesini tutsak tüm histeri tarihindeki vakaları katlar bence. Yahut şunu düşünün, bir erkeğin aşırı gurur yapıp yanlış olduğunu bile bile kararlarında diretmesi, başkasının daha yetkin görüşlerini dinlememesi. Bunlar duygusallık olarak etiketlenmiyor. O yüzden yöneticilik vasfına yahut potansiyeline de o kadar zarar vermiyor.
Bilakis yöneticilik bazen bunları gerektirir. İşte güçlü liderlik budur diye kodlama yapıyorsun kafanda. Şimdi bu tip kodlamaların varlığı bana aşırı bariz geliyor. Yani bu bir tartışma konusu olmamalı bence.
Ne kadar kısıtlayıcı oldukları, ne kadar büyük bir kayba yolaştıkları da bence bariz. Bu konuda farkındalığın artması gerekliliğini de düşünüyorum. Çünkü ben bunların oyun hamuru gibi şekillenebilir olmadıklarını, köklerinin kısmen biyolojik olduğunu düşünüyorum. Buna bir ara sosyal inşa kavramından bahsederken değinmiştim.
Yani hemen her şey sosyal inşa sonuçta ama bazıları biyolojiyle epey sınırlanmış bir alanda inşa ediliyorlar. O yüzden öyle çok da yaratıcı davranamıyorsun. Hani insan simülasyonunu tekrar başlatsak baştan 50 bin sene 100 bin sene geriye gidip Bazı inşalar farklı olabilir ama bazılarında anca ufak tefek farklar olurdu. Patriyarka denen şeyi ele alalım mesela.
Bunun ben neredeyse kaçınılmaz olarak geliştiğini düşünüyorum. Ve her seferinde de gelişeceğini bu şekilde düşünüyorum. Yani bizim çiftleşme stratejimizde kadının rahmi paylaşılması mümkün olmayan ve görece kısıtlı bir kaynak rolünde. buna dayanıyor.
Deminki alıntım da zaten kesit de biraz bunun hakkındaydı. Bizim türümüzde hamilelik döngüsü uzun. Her döngüde meydana gelen çocuk sayısı az ve o çocukların da kendi kendilerine yetebilecek hale gelmeleri çok uzun sürüyor. Dolayısıyla bir erkek açısından bir başka erkeğin çocuğunu yetiştirmek çok maliyetli bir hata.
Bunun engellenmesi lazım bir şekilde. Bu yüzden erkekler kadınlar için kavga ediyorlar. Ha bu evrensel bir strateji değil tabii ki. Başka hayvanların başka çözümleri var.
Bonobolar da mesela daha egaliteryen bir çözüm var. Ama biz o rotadan gitmediğimiz için bonobo değiliz, insanız. Bizim durumumuzda da bu kavga bir norm olmuş. Bu yüzden de erkekler giderek daha irileşiyorlar.
Mesela çok eşlilik, gezegenin her köşesinde ezici çoğunlukla bir erkek ve birçok kadın şeklinde gerçekleşiyor. Yine bu yüzden de statüsü düşük olduğu için eşsiz kalan erkekler, yeterince artarlarsa toplumları distabilize ediyorlar. Çöküş yaşanıyor. Bu çöküşü engellemek için de hemen her erkeğin eş sahibi olmasını sağlayan bir aile kavramı gelişmiş ve dinlerce de bu kutsanmış.
En düşük seviyedeki erkeğin bile aile reisi denen bir şeyi olmaktan kaynaklanan bir statüsü var artık. Hani o konumda olmayan, ailesi olmayan, atıyorum savaşlarda harcanan erkekleri düşünün, onlar da başka statüler kazanıyorlar. Kutsal mesela şehadet kavramı gibi veya askeriye içindeki onurlar gibi. Zaten bu testosteron ve statü farkındalığı arasındaki ilişkiyi de o bölümde irdelemiştik.
Japon rugby takımı deneylerini hatırlarsınız eğer uzun zamandır takip ediyorsanız. Bunlar bir tasarım icabı olmuyorlar. Ama ben bunları medeniyetin temelleri gibi görüyorum. Tüm katları bu temellerin üstüne inşa ediyorsun.
Belki biraz daha farklı bir kültürden gelen, farklı bir mimarsan biraz stil değişikliği olabilir ama aşağı yukarı aynı şekilde gidiyor. Ama işte 20. yüzyılda bir kırılım yaşanıyor. Kimisi yeni gerçekleşen, kimisi de 1-2 yüzyıldır devam eden bir takım trendler birleşiyorlar, tarihin bu noktasında bir sinerji yaratıyorlar ve kırılıma yol açıyorlar.
Nedir bunlar? Hepsini sayamam, bilmiyorum da ama aklıma gelenler şehirleşme sonucu köy baskısının azalması olsun. Devasa savaşlarda kadınların da sanayiye katılmaları gereği olsun. Ölen 10 milyonlarca erkeğin işlerini idare etmek zorunda kalmaları olsun bu kadınların.
Kapitalizmin olgunlaşmasıyla statünün esas belirleyicisinin aile şeceresi veya araziden ziyade para olması olsun. Liberal değerlerin ve bireyselciliğin bu noktada yeterince gelişmiş, içselleştirilmiş olması olsun. Teknolojinin ev işlerini otomatize ederek kadına boş zaman bırakması olsun. Ve gerekse doğum kontrolü sayesinde çocuk sayısındaki düşüş olsun.
Tüm bunlar bir araya geliyorlar ve bir başka hayatın, bir başka temelle inşa edilmiş bir binanın diyelim, Veya o temelden yola çıkan ama çok fantastik bir mimariye sahip olabilecek Gaudi gibi bir binanın... ...mümkün olabileceğini, bir medeniyet mimarisinin mümkün olabileceğini gösteriyor insanlara. Herkesçe tabii bu kabul edilmiyor.
Otoriterliğe meyilli kişilerce değil mesela. Tehdit algısı tabii ki sadece kişisel özelliklere bağlı değil. Yani o yüzden meyil diyorum. Bir olasılık belirtiyor bu.
Eğer ben bu düzende kaybedenlerdensem... işimi kaybettim, parasız kaldım neyse, mutsuzum hayatımdan genel olarak, karakter özelliğim meyletmese bile yine kendimi tehdit altında görebilirim veya karakter özelliğim otoriter olsa bile hayatımda tatmin yaşıyorsam, o zaman kalkıp da ev içinde zorbalık yapmama belki o kadar fırsat olmuyor. Yani bunları birazcık olasılıksal değerlendirmeniz lazım. Sonuç olarak bu insanlar direniyorlar, bunlara karşı yeterince insan da bu değişimi yeterince içselleştirmiş oluyor.
Biz de bu kırılımın ertesinde yaşıyoruz. Yani kırılım şu anda oluyor falan değil. Bakın dün Gündüz Vassaf'ın bir söyleşisini dinliyordum. Kendi babasından bahsediyordu sanırım, yanlış olmasın.
Türkiye'de psikiyatri alanının öncülerinden. Ve müstakbel bir geline bakıp, ya felsefe okumuş kızdan evlenilmez diye kestirip atıyor ve kızı kabul etmiyor galiba. O zamanlar için de gayet normal bir davranış bu. Yani adamın geçmişine bak, eğitim seviyesine şuna bak ve davranışına bak.
Gündüz Vatsaf da bunu diyor zaten. Bugünse aynı ayardaki bir insanın böyle bir şey demesi çok garip kaçar. Konuyu tabii buradan ya çok da kafayı takmayın bu işlere, her şey iyiye gidiyor, yavaş da olsa iyiye gidiyoruz diye bir yere bağlamak istemiyorum. Hele ki bugünlerde.
Zaten genel trend asırlar ölçeğinde iyiye gitse de, yıllar ölçeğinde bakınca pekala geriye de gidebilir. Sürekli mücadele gerektiren bir şey bu. Tüm bölüm boyunca altını çizdiğim nokta, birçok şeyin birbiriyle alakalı, bağlantılı olduğu. Ben iktidarın bu hamlesine veya muhafazakarların bu tehdit algılarına şaşırmıyorum.
Ama buna direnç göstermek, bambaşka alanlardaki yozlaşmayı veya gücün tek elde toplanmasını da yavaşlatmak demek. Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi de tıpkı gece yarısı Merkez Bankası Başkanı atama konusunda olduğu gibi, tıpkı seçim bölgelerinin stratejik biçimde yeniden çizilmesinde olduğu gibi, tıpkı parti kapatma davalarında olduğu gibi, sadece kendi içindeki tartışmalardan ibaret değil. Şöyle düşünün yani beyin göçü tersine dönsün, dolar düşsün, Merkez Bankası bağımsızlaşsın, anayasaya saygı artsın ama aile kavramı 2000 sene öncekiyle aynı kalsın. Efendim LGBT'lerin hiçbir kanunda adı bile geçmesin.
Sağda solda bunları görmeyelim. Böyle bir kombinasyon olamıyor. Ayrıntılar hakkında tabii ki tartışmalar olur. Kanunlar şunlar bunlar düzeltilir.
Diyalog devam eder. Ama uzaktan bakınca tüm bunların medeniyet tarihinin dev dalgaları arasında beraberce batıp beraberce çıktıklarını görmek çok da zor değil. Bugünlük benden bu kadar Fularsızlar. Umarım beklediğiniz gibi olmuştur.
Daha doğrusu umarım beklemediğiniz gibi olmuştur. Bir şeyler öğrenmiş veya yeni bir şeyler düşündürmüştür size. Kafanızı biraz kurcalamıştır bu bölüm. Geri bildirimlerinizi, görüşlerinizi her zaman bekliyorum.
Bu vesileyle tüm patronlarıma, patroniçelerime teşekkür ediyorum. Yeni gelenlere bakıyorum şöyle Nazlı Gülenç, Eyüp Yavuz, Serdar Cevher ve Mustafa Ayaz ve olan şüphelileri bu sefer eskiden yeniye doğru sayarsam Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bağan, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcan, Nilgün Elibol, Umutçıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Beybiliku, Heymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Görkem Uyar, Zafer Ünlüer, A.C. Dağlıoğlu,
Ela Dezizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Emine Tekerek, Barbaros Sulakoğlu, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, İnanç Olur, Fatih Kodaman, Egemen Ekinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı, Bülent Boyacı, Osman Necipoğlu, Mehmet Kanatlı, Serdar Cevher, Eray Ersöz, Mert Sakal, Cem Karakuş, Çiğdem Ziyepert, Uğur Göktolga, Selçuk Ölçüm, Musa Ekiz ve Boran Güney.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.