Podcast

Otoritenin 50 Tonu: Boğaziçine Kayyum, Trump'a Ambargo

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Göklerden inen bir rektör (otoriteryen rejim) ile tabandan gelen tepkilerin (ABD darbe girişimi) ve özel sektörün yasaklarının (Twitter'ın Trump'ı yasaklaması) bir kıyaslaması. Ve özel monopolilerin kontrolündeki bilgi altyapılarının, ifade özgürlüğünün geleceğine etkileri.

***





Konular: (dinamik reklamlar yüzünden süreler kayabilir)


(01:45) 2016'daki kayyum | Kaan Öztürk'ün yazısı.

(05:30) "Buna şaşıranlara şaşırıyorum"culuk.

(10:55) ABD gündem özeti.

(13:22) Asıl darbe girişimi.

(17:50) Twitter yasağı.

(21:45) Abartılı tepkinin işlevi.

(23:30) Yeni nesil ifade özgürlüğü.

(25:50) Parler'ın yasaklanması.

(28:00) Üç yol: Kendini düzelten monopoli, parçalanmış medya, regüle edilmiş monopoli

(30:15) Kötümserlik ve iç çelişkilerim.

(32:30) Patron teşekkürleri.




***

Patreon: Aylık veya YILLIK destek verin, ikimiz de rahat edelim:)

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi



.

.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.742 kelime · ~24 dk okuma

Bu bölümü filozof Rafet A. Roma'nın 1995 yılında yayınladığı eserinden bir alıntıyla açayım. Nasıl bir yaşam, nasıl bir zaman. Macera dolu Amerika.

Amerika. Macera. Üstat haklı. Maceralar bitmiyor.

Türkiye'de de, ABD'de de. Bu iki parçalı bir gündem bölümü olacak. İki alakasız gözüken gelişme arasında bir bağlantı kurmaya çalışacağım. Ve umarım duyduğunuzdan farklı bir iki şey söyleyebilirim.

Transkriptin tamamını oku

Açılışı boğaz içi gösterileriyle yapalım. Tabii bir haber programı yapmadığım için detayları boş verin. İlk bakışta konunun ilginç bir tarafı da yok aslında. Yani tepeden inmecilik şekil bir ağ.

Daha ne diyebilirsin ki buna? Ama karşı olduğun şeye niye karşı olduğunu düşünmek de faydalıdır. Sadece hissiyatla hareket etmemek lazım. Burada kabaca dört tane sıkıntı var.

Çok ayrıntılarına girmeyeceğim ama farklı sebepleri ayrıştırma alıştırması olarak bu fırsatı kullanmanızı öneririm. Önemsizden önemliye doğru sıralıyorum bu sebepleri. Birincisi, atanan kayyumun, teknik olarak kayyum değil de boşverin orasını, kişisel yetersizliği diyelim. İkincisi kayyumun boğaz içinde öğretim görevlisi olmaması, dışarıdan gelmesi.

Üçüncüsü gösteriler ve protesto hakkı ve medyanın da bunu sunuşu. Dördüncüsü de atama diye bir şeyin olması. Şimdi bunlardan ilki hakkında diyeceğim pek yok. Yani ülke yönetiminde diploması yalan olmayan veya tezini başkasına yazdırmayan insan sayısı herhalde diğerlerinden fazladır.

İkincisi biraz daha ilginç. Bugün Kaan Öztürk'ün bir günde yazdıklarını okuyunca hatırladım. Çok da değil, sadece 4 sene önce, 2016'da zaten kayyum rektörü atamışlar. Şöyle alıntılayım.

O yıl rektör Gülay Barbarosoğlu ikinci defa aday olmuş ve %86 gibi rekor bir oyla seçilmişti. Ancak Erdoğan seçilmiş rektörü atamayı reddetmiş, aylarca beklettikten sonra bir KHK ile seçim meçim yok, artık rektörleri ben atayacağım demişti. 2016 Kasım ayında da o zamanki rektör yardımcısı Mehmet Özkan rektör yapılmış. Ama öğrenciler onu kayyum rektörü olarak görmeye devam etmişler.

Her yıl mezuniyet törenindeki rektör konuşmasında da öğrenciler kalkıp arkalarını dönmüşler. Bu neredeyse bir gelenek haline gelmiş. Buna ek olarak Boğaziçi öğrencileri ve hocaları başka üniversitelerin de desteklediği protesto gösterileri yapıyor. Böyle bir atamayı kabul etmeyeceklerini bildiriyorlar.

Yine polis ablukası kuruluyor. Yine öğrenciler dövülerek gözaltına alınıyor. Ancak bir süre sonra hiç olmazsa bizim içimizden birisi. Onu kabul etmezsek yabancı birisini atar.

Düşüncesi hakim oluyor ve durum kabulleniliyor. Buraya kadar tamamız. İnsan gerçekten de unutuyor bunları. Yani o kadar hızlı değişiyor ki her şey.

4 sene önce olduğuna inanamıyorsun bunun. Aslında bu atama eşiği 4 sene önce de aşılmadı. Daha önce aşıldı. Yani hafızamızı biraz daha kurcalamamız lazım.

Biraz daha geriye gitmemiz lazım. Yine bu yazıdan alıntılıyorum. 12 Eylül darbesinden sonra bütün üniversitelerde seçimler ve üniversite özellikleri kaldırılmış. Rektörler yok tarafından belirlenir olmuştu.

Buna rağmen Boğaziçi'nde hocalar kendi içlerinde örgütlenerek seçim yapmış, bizim tercih ettiğimiz kişi budur mesajı vermişti ve 1992'de bu usulle seçilen Üstün Ergüder rektör olmuştu. Ardından bütün üniversitelerde rektör seçimleri yeniden normalleşti. Boğaziçi'nde başlayanın 2016'da yine Boğaziçi'nde bitirilmesi belki bilinçli bir hamleydi. Bugün bulunun atanması 2016'da aralanan bu kapının açtığı yoldan mümkün oldu.

O zaman o kapıyı kapatmak için bir şey yapılabilir miydi? Bilmiyorum. Darbe girişiminin karanlık ortamında herhangi bir direnişin mümkün olmadığı da savunulabilir. Ama eninde sonunda bu mücadelenin verilmesi gerekecekti.

Kısmet bugüneymiş. Tekrar kapatıyorum alıntıyı. Şimdi buna sondan başlarsak, bu kadar güce sahip olmuş bir iktidarın zamanında bize çok tepki gösterdiler diye kapıyı tekrar zorlamayacağını düşünmüyorum ben. her şeyi kontrol etmek isteyecekler.

Yani bu sürekli mücadele gerektiren bir şey sonuçta. Ama bence asıl ilginci 1992 ve sonrasında yapılanlar için ister protesto din, ister dayanışma, grev neyse bunlar işe yaramış ve bir şekilde yasayı de facto değiştirmiş. Demek ki olabiliyor. Şimdi ben burada Rahat koltuğumda oturup insanlara direnin falan diyecek değilim.

Bu skin and game kavramı hakkında düşündüklerimi biliyorsunuz önceki bölümlerden. Ama demek istedim direniş en umutsuz gözüken durumda bile işe yarayabiliyor. Bu bir. İkincisi de bu muharebeyi kaybedeceğini bilsen bile.

Sonraki savaşları, sonraki muharebeleri, sonraki mücadeleleri geciktirmiş oluyorsun. Birazcık zaman kazanmış oluyorsun. Çünkü bak güç dediğin şey bir sıvı gibi. Bulunduğu kabı doldurmak istiyor.

Böyle sınırlarında kalmıyor. Giderek yayılmak istiyor. Ama bir direnç görürse birazcık yolunu değiştirir. Belki kuru kalırsınız bu sayede.

Eğer ezici bir güçse, o kaba su dolmaya devam edecektir. Ve eninde sonunda etrafından dolandığı o barikat da suyun altında kalacaktır. Herkesi gücüyle boğacaktır. Ama işte dünya tarihi beklenmedik olaylar da dolu.

Yani en yıkılmaz görünen, on bin sene süreceği söylenen iktidarlar bile bir nesil sürmüyorlar. O yüzden o kabın etrafında delikler açılıyor beklenmedik yerden ve su dışarı akıyor. İktidar dağılıyor. Suyu yavaşlatmak bu yüzden önemli.

Birazcık direnç koymak bu yüzden önemli. Zaten ben de tam da bakın bu yüzden ülkede neler neler oldu buna mı şaşırıyorsunuzculara gıcık oluyorum. Yani laf arasında söylersin tabii ona gıcık olmuyorum ama konu hakkında bir duruş olmamalı bu. Ülkede ne kadar gözaltı olursa olsun bu gözaltılara tepki koymak, kelepçelere tepki koymak zorundasın.

Yani böyle kalkıp da ya buna mı şaşırıyorsunuz deyince kimse sana vay çok akıllısın diğerleri gibi saftirik değilsin diye madalya takmayacak. Herkes biliyor zaten ülkenin ne mal olduğunu ama tarihte hiçbir değişim, hiçbir devrim de evrim de. Ben de buna şaşıranlara şaşırıyorum. Cular tarafından yapılmamıştır.

Tarihte hiçbir şey bu insanlar tarafından yapılmamıştır. Bu insanlar kendilerinin herkesten daha akıllı olduğunu düşünerek yaşamış ve ölmüşlerdir. Hiçbir şeyi de değiştirmemişlerdir. Ben de o tarafa mail ediyorum, o yüzden biliyorum bunların psikolojisi.

Bununla alakalı olarak işin medya boyutu da var. Aynı zamanda ABD gündemi ile ilk paralelliğimizi de burada kurabiliriz. Şimdi ülkenin en önemli eğitim kurumuna daha ilk gönülde polis sokarsan veya en azından kapısını kelepçelersen bu neye işaret ediyor? Normal şartlar altında bir rektör kampüsüne polis girmesin diye emniyetli de, valiyle de dalaşır.

Onun iktidar alanıdır çünkü. Ama bu olaylar oluyor ve kameralara yansıyınca medya ne yapıyor? Şunu yapıyor ya, bunlar zaten öğrenci bile değil. Sanki polis bunu önceden biliyormuş gibi veya bilse bile her yapılan gözaltı normalmiş gibi.

Ha bu arada kameralara yansıyor derken cep telefonu kamerası diyorum yoksa kimse TRT kameralarından medet ummuyor artık. Yani medyanın görevi olanları kameraya taşımak değil de kameraya çekilenleri çeşitli bahanelerle kadrajdan çıkarmak, gündemden düşürmek, iktidarın yaratacağı, yaratmak istediği gündeme alan açmak. Bir kurum, asli görevinin bu kadar tersine hareket edebilir mi ya? Fahrenheit 451 romanındaki itfaiyecileri hatırlıyor musunuz?

Görevleri yangın söndürmek değildi artık, kitap yakmaktı. Medyanın çoğu da buna benzedi. Bunun ABD gündemiyle bağlantısı ne peki? Biliyorsunuz geçen gün meclis binası basıldı.

Birçok kişi içeri girdi, rahat rahat pozlar verdiler. Bazıları silahlıydı bu arada. Sosyal medya hesaplarından da bu pozlarla övündüler, yaptıklarıyla övündüler. Sonra ne oldu?

Bakın bir gün geçmedi sağ medya, ki ana akım medya buna dair, Fox News falan. Bunların arasında antifa göstericileri var. Asıl olayları onlar provoke etti. Hatta bir yetkili şöyle diyor, yüz tanıma şirketini kaynak göstererek bunlara göre şu gösterici şu tarihteki antifa gösterisindeymiş, işte bunlar aktörler.

Bunu dedi ve yüz tanıma programını yapan şirket çıkıp böyle bir şey olmadı yani bizim programımız bunu göstermedi diye açıklama yaptı. Resmen uyduruyorsunuz diyor. Belasıl genel olarak göstericilerin içinde terörist karışmış kadar evrensel bir beyan yok sanırım. Yani o terörist kısmı işte değişiyor.

Kimi Antifa diyor, kimi PKK'lı diyor, kimi bilmem ne. Herkesin işine yarıyor çünkü. Türkiye'de de Boğaziçi'ndeki gösterilerin meşruiyetini yıkmak için kullanılıyor. Safsatalar Ansiklopedisi'nde bunlara iki açıdan yaklaşmıştım zaten.

Bir ilişkilendirme safsatası yani Guild by Association. Bir de Poisoning the Well Safsatası. Onun Türkçesi yok, kitapta bir şey uydurdum. Onun çerçevesinden bakmıştım.

Bir ara belki okurum onları da. Ama şimdi esas sıkıntıya gelmek istiyorum, yani dördüncü maddeye. Atana'nın geçmişi, atayan, gösterileri yapan, bunlar kim olursa olsunlar, ortada atama diye bir şey var. Asıl sıkıntı bu.

Yani Ankara'da bir sarayda oturan biri, 1863'te kurulmuş bir İstanbul Üniversitesi'nin başını niye atayabilsin? Yine şaşılacak bir şey değil elbette. Her yer böyle işliyor zaten diyebiliriz. Ama üniversitelerinde düşecek en son kaleler olmaları lazım.

Yani her yer düşmüşken bunların tepki göstermekte devam etmeleri lazım. Şöyle olmuyor. Hani önce Boğaziçi veya Ottu Eyvallah diyecek de ondan sonra 10 sene boyunca Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı iktidarı direnecek değil. Diyanet direnecek değil.

Son kaleler bunlar oluyor. Ama bunun üzerinden genel prensip hakkında düşünebiliriz en azından. Niye atıyorsun? Siz mesela Trump'ın çok liberal bir üniversiteyi, University of California Berkeley'i düşünelim.

Rektörü atadığını düşün. Oralarda şöyle oluyor, bu iş için bir komite kuruluyor, bir üniversitenin başkanı değişecekse. Bu da karman çorman bir komite oluyor genelde. Öğretim üyeleri de var, öğrenci grupları da var, idari çalışanlar da var üniversitenin.

Adaylara bakıyorlar, değerlendiriyorlar. Bunu öneriyorlar, seçim yapan da mütevelli heyeti. Ha şimdi orada da olmuyor mudur, bağlantıları iyi olan biri diğerinin önüne geçiyordur vesaire? E insan doğası oluyor tabii ki.

Ama şunu düşünemezsin mesela, yani Beyaz Saray'dan biri telefon etti, bu kişi atanacak, bu kişi seçilecek diye mütevelli heyetine veya direkt heyeti ortadan kaldırıp, aradan çıkarıp ben atıyorum dedi. Yani bak, kongre basılır, darbe olur ama bu olmaz. Eskiden orada da darbe olmaz diyorduk. Ama o eşiği geçsen bile bu olmaz.

Buradan da ABD'ye bağlayayım. Burada da asıl değinmek istediğim şey aslında bu sosyal medya yasakları. Yani bizdeki sansür veya müdahaleler ne kadar tepeden inmeciyse ve devleti ele geçiren tarafından yapılıyorsa orada da özel sektörün kuvveti çok fazla. Yani değişik bir dinamiği var oradaki etkileşiminde ve ifade özgürlüğünün korunması hakkındaki kanunların aslında ne kadar çağ dışı kaldığından bahsederiz.

Hemen bir jet hızıyla özet yapalım mı? Birkaç gün önce 6 Ocak'ta bir grup gösterici ABD meclis binasını bastı. Ve öyle herhangi bir günde de basmadı. Oy sayımının onaylanacağı yani başkanlık seçim sürecinin artık son adımı o gün bastılar.

Bastı da ne oldu? Birkaç düzine insan yaralandı, çoğu polis. Bir tanesi öldü, bir tane de gösterici vuruldu. Çok az polis var.

Sadece meclisin polisi var. Öyle federal polisler, askeri polisler falan yok ortada. O da ilginç bir durum. Ki bu gösterin de yapılacağı çok önceden biliniyor.

Yani belli ki içeriden bir sakatlık var ama ben öyle komplo teorilerine fazla bel bağlamıyorum. Çünkü aklı çıksam ne olacak, aklı çıkmasam ne olacak sonucunda? Benim için daha ilginç tarafı aslında işin içindeki tesadüfler. Yani eminim ki bir grup, belki de büyük kısmı oraya gireceklerini hiç tahmin bile etmediler.

Girdikten sonra ne yapacaklarını da bilmiyorlar. Öyle bir şey okudum ki bunların içinden ufak bir grup bir tane polisi kıstırmışlar, onun üstüne yürüyorlar. Çok da bir şey yok ama polis korkuyor. Merdivenlerden yukarı çıkıyor.

Bir noktada açık bir kapı var. Oraya bakıyor. O kapı meğer ana salonu açılıyor. Yani göstericiler oraya dalsa daha orayı kapatmamışlar.

İçeride vekiller var, çalışanlar var filan. Salonun içinde silahlı polisler var. O gergin ortamda kesin ateş ederler. Göstericilerde de molotof kokteyli varsa sallarlar.

Yani rezil bir durum olacak. Şimdi ben normalde bunun haberlerine gülüp geçtim. Çünkü komik fotoğraflar vardı yani. Orada tam böyle İdiyokrasi filmindeki gibi Viking kıyafetiyle oturmuş ana kürsüye.

Bir tanesi gitmiş kürsüyü çalıyor, gidiyor böyle Noel Baba gibi sırıtarak kameraya bakıyor. O fotoğrafı kesin görmüşsünüzdür. Şahane yani tam böyle anca Amerika'da olacak dediğin şeyler. Ama işin arka yüzü çok farklı.

korkutucu ve orada bir şey yanlış gitse bir katliamı neden olacak. İşte bu kıstırılan polis de o kapıyı açık görüyor ve o tarafa gitmek yerine göstericilerden bir tanesini ittirip biraz gerginliği arttırıp diğer tarafa doğru, üst kata doğru gidiyor. Göstericiler de bunu takip ediyorlar. Ve tekrar edeyim yani bu oy sayımının onaylanacağı gün.

Bu olaylar olurken de daha Trump televizyona çıkıp seçimi çaldılar demeye devam ediyor hala. O noktada da Twitter bunun hesabını askıya aldı ilk defa. 90 milyon takipçisi var. Ve dediler ki 12 saatliğine askıya alıyoruz hesabı.

Şimdi burada bir soluklanalım. Asıl darbe girişimi aslında bundan önce ve sonra oldu. İkisi de seçimle alakalı tabii ki. Öncesi Trump'ın elindeki tüm imkanları tükettikten sonra seçim sonuçlarına itiraz için ve hepsinde de red yedikten sonra kendi atadığı yargıçlar dahil.

Ondan sonra yasal olmayan işlere girdi. Valileri arayıp kıstırmak, Georgia'da yetkilileri arayıp ya bana 11.000 oy bulsanıza. O eyalet ki her noktada cumhuriyetçiler tarafından yönetiliyor, oyları kontrol etmişler, sorgulamasını bitirmişler.

Sonra oyları yeniden saydılar, elle saydılar, daha ne yapacaklar? Hepsinde de sonuçlar normal. Bunun üstüne diyor yani bana 11 bin oy daha bulun diye. Buna sistem dayandı.

Aslında şunu tam tahmin etmiyordum. O kadar da yargıçtan hiçbirinin fre vermemesi ilginç. Ondan sonra bu dava anayasa mahkemesine gitti. Anayasa mahkemesi bütün davaları böyle tekrardan bakmıyor.

Onlar şöyle bir karar verdiler, ya kardeşim bunlar bizim işimiz değil, eyaletlerin işi. Çünkü orada eyaletler kendi seçimlerini düzenliyorlar, ufak birer mini devlet gibi. Trump da dedi ki, bakın üçünüzü ben atadım, zaten bundan da başka muhafazakarlar var, yani bana borçlusunuz bunu. İnşallah hatırlarsınız görevinizi yapmayı.

Onlar da tek cümlelik cevaplarla, yok kardeşim bunlar bizi ilgilendirmiyor, sen kendi başının çaresine bak dediler. Değişik seviyelerde sistem aslında direniyor bu stres testine. Çünkü benzer şeyler başka ülkelerde de oluyor ve direnemiyorlar. Türkiye'yi biliyoruz işte direnemedi gitti.

Tüm kurumların bağımsızlığı gitti. İkinci darbe girişimi dediğim şey ise bu olaylarla paralel olarak gelişen bir şeydi. O da şu. Bilakis vekiller, şimdi saçmalığına bak, kendilerini seçmiş olan seçime itiraz ediyorlardı.

100 taneden fazlası. Yani öyle bir seçim ki bunlar kazandılar ama hile sadece pusulanın belli bir kısmında yapıldı. Çoğu da yani ezici çoğunluğu da bunun yalan olduğunu bile bile yapıyordu. Sırf ben bakın Trump'a ihanet etmedim diyebilmek için ve bir sonraki seçim döneminde oy kaybetmemek için.

Tam bir tiyatro fakat işte bu tiyatro tekrarlana tekrarlana neredeyse gerçekleşiyordu. Şimdi işin arka tarafı böyle, arka planı. Yani benim bu seçim konusu hakkında inanamadığım şey, bu kadar dandik ve çelişkili bir komplo teorisinin bu noktalara gelmiş olması ve bu kadar beceriksiz bir takımca. Hani biraz daha böyle belirsiz bir durum olsa, biraz daha mantıklı bir komplo olsa ve çok daha becerikli bir takım tarafından yönetilse, demek ki başarıya ulaşacak.

Durduk yere darbe yapacaklar demek ki. Meclis binasını basmaya falan da gerek yok. Hani bir laf var ya işte bu muhafazakarlar sürekli tekrarlıyorlardı. Ya siz Trump'ın dediğine, kelimelere çok takılıyorsunuz ama onu ciddiye almıyorsunuz.

Onun destekçileri ise tam tersini yapıyor. Ya bir yalanı defalarca tekrarlarsan, o yalan da yeterince büyükse, yeterince de para varsa arkanda, bu teknolojiler yardımıyla, sosyal medya teknolojileri yardımıyla O yalanı katbekat büyütüyorsun ve bir noktada o doğru oluyor. Yani söylediğin sözlerin kelime anlamını ciddiye almaya başlıyor insanlar. Böyle beyninde iki tane kompartman yok.

Dediklerine inanmıyorum ama adamı ciddiye alıyorum. Yok böyle bir şey işte. Bu herifin politik kariyeri daha eskiye gidiyor gerçi ama bu en son hali diyelim. 2014'te Obama aslında ABD'de doğmamıştır diye başladı.

Yani Burton Mumont da başladı ve bir seneden fazla böyle devam etti. Dünyanın en dandik yalanı. Ne ekonomi konusu, ne vergi politikası, ne şu... Bununla başladı.

Böyle başlayan bir kampanya nereye gidecek? Ondan sonra seçildiği gün 2016'da, daha doğrusu yemin töreninin olduğu gün, galiz yalan söylüyorlar. Ciddi bir konu değil yani. Sonuçta benim yemin törenime kaç kişi katılmış konu.

Tarihin en kalabalık yemin töreni oldu diye uyduruyor. E onun da yanına Obama'nın fotoğrafını koydular yemin töreninin. Arada büyük fark var. Çok da doğal yani.

D.C. sonuçta %90 demokrat yer. Ama bunu basın sözcüsü ya şurada buna tekrar tekrar tekrar tekrar yalanlar söyledi.

Konu önemsiz olabilir burada bir fotoğraf. Ama bu kadar ayan beyan bir yalan söyleyebiliyorsan genel bir çerçeveyi oturtuyorsun. Medyaya güvenmeyin, bize güvenin diyorsun. Bu arada medya derken de hep bunlar ana akım medya diyorlar ama ana akım medyada da destekçileri var.

Bizden olmayanlar. Ve işte olay buralara geliyor. 6 sene boyunca böyle programlanmışlar. Herkes size yalan söylüyor.

Bir tek biz güveniliriz. Bu Twitter yasağı bunun üstüne geliyor. Yani bu bağlamda değerlendirilmeli. İyi midir kötü müdür?

Bence kötü. Niye? Çünkü bu geçici yasaktan sonra Twitter bunun yasağını kalıcı hale getirdi. Bunun da nedeni daha sonradan attığı 1-2 tane tweet.

Şimdi burada okumayayım hepsini çevirmeyeyim. Yani ne özür diliyor, ne hani çılgınca bir şeyler söylüyor, saçma sapan bir şeyler söylüyor. Tabi ortada yine, satır aralarında hep mesaj var. Şimdi Twitter'da bunu diyor ki, mevcut olayların ışığında daha sonraki gösteriler ve provokatif olaylar için bir kışkırtma olarak yorumluyoruz.

Dolayısıyla bu hesabı tamamen biz kapatıyoruz. Bu arada süresiz askıya almak, kapatmak ve yasaklamak demek kalıcı olarak. Askıya almak geçicidir zaten. Süresiz askıya alındır diye bir şey yok.

Neyse şimdi grammar naziliği yapmayayım. Kapattık kardeşim dedi ve çok kısa bir süre içinde Facebook da buna dahil oldu. Başka bir sürü platformlar da dahil oldu. Spotify bile çullanmış üstüne.

Şimdi ben bu noktada birkaç çeşit derece derece değişik tepkiler verdim. İlk tepkim şu oldu. Ya siz bu adama 6 sene boyunca platform vermediniz mi? Hatta bence seçimler çok yakın geçmiş olduğu için ve sosyal medya genelde ona yaramış olduğu için, Facebook özellikle.

Zamanında bir bölümde bahsetmiştim galiba oradaki yalan haberlerin, siyasi yalan haberlerin büyük kısmı Trump yanlısıydı diye. Onlar sayesinde iktidara geldi bile denilebilir. Bunu bilerek bir politika sonucu yapmadılar. Yani tamamen sosyal medya algoritmalarının işleyişi buna izin verdi.

Birazcık da sağa çok az daha herhalde uygun sosyal medyanın yapısı diyebiliriz. Belki başka bir bölümde bunu ayrıntılı konuşuruz. Neyse diyeceğim şey, bunca sene durdunuz durdunuz. Ondan sonra tamam hadi o olaylar sıcakken biraz askıya aldınız da giderayak son iki haftasında tamamen hesabı kapatmak ne?

Durduk yere bunu mağdur yapacaksın. İşte silikon vadisi, teknoloji şirketleri, elit, liberaller bizi susturuyorlar söylemini doğru çıkaracaksın. Onun üstünden konuşacaklar. Şimdi kimse meclisi basanları konuşmuyor.

Herkes sosyal medyayı konuşuyor o cenahta. Bakın bu tepkimin hiçbir ilkeyle alakası yok. Taktiksel düşünüyorum. Ben olsam şunu yapardım.

At kardeşim tweetlerini 90 milyon takipçine gönder. Ama ben bunun altına çok genel bir uyarı da değil, senin söylevlerine karşı bir mesaj çakacağım. Ne olabilir? Bu atıyorum.

Seçim hilesi diye açtın. Şu kadar davanın şu kadarını kaybetti. Sen onu orada bastırmıyorsun mesajı. Mesajı şekillendiriyorsun.

Sonuçta son çerçeveyi koyan Twitter aslında. senin mesajına yapıştırabileceği kendi mesajlarıyla. Sen ne yaparsan yap, senin son mesajını şekillendirebilecek kuvveti var. Buna ek olarak veya bunun yerine şöyle bir taktikte olabilir.

Dersin ki, tamam biz buna fazla dokunmayalım mesajını ama çaktırmadan bunun yayılmasını engelleyelim. İşte milletin profiline çıkarmayalım. Yani illa gidip birilerinin araması gereksin. Bunu yapacak güçleri var ve bunu anlaması da çok zor eğer incitmeden yaparlarsa.

Yani o sansürleniyoruz, baskılanıyoruz, Silikon Vadisi bizi öldürüyor anlatasına meze olmayacak incelikte şeyler bunlar. Bakın tekrar ediyorum, ilkeden milkeden bahsetmiyorum. Ha şimdi bu noktada şöyle bir karşıt görüşü var. Ya tamam Trump böyle deli deli şeyler söylüyor ama Twitter bir çöplük.

Yani bundan daha beter milyonlarca hesap var. Niye onları askıya almalılar? Tabii ki Trump, Twitter'daki en kötü, en kullanıcı sözleşmesine aykırı olan hesap falan değil. Ama adamın statüsü özel.

Bir kere 90 milyon ve üzeri takipçisi olan kaç hesap var? Yani buna nicelik bakımından da yaklaşılabilir. Nitelikte şu, bu adam Amerikan başkanı. Bunları eğer ne kadar global şirketler olarak, global platformlar olarak görüyorsak da, hepsi Amerika merkezli, dünyaları da Amerika merkezli.

bir aksiyon aldıkları zaman da Amerikalılara, Amerika'ya yönelik almak zorundalar. Biraz daha geneli alalım, bir adım daha geri çıkalım. Bu boğaz içi konusunda söylediğim bir şeyi tekrarlayacağım. Yeni bir eşik aşıldığı zaman abartılı bir tepki koymak ona, seni boğmaya gelen o su akıntısına karşı biraz barikat kurup direnç göstermek önemli bir şey.

Bu adamın gayet meşru bir seçimi, umursamaması, aşılan bir eşiktir. 100 tane vekilin, biz bu seçimi tanımıyoruz, bizi seçen seçimi tanımıyoruz ama bizim koltuğumuza dokunmayın, sadece Trump'ı getirin diye mecliste isyan çıkartması bu aşılan bir eşiktir. Meclisin basılması buzdağının üstü. Manşetlere konu olan şey ama o da aşılmış bir eşiktir.

Bunlar yeni aşılan üç tane eşik. Şimdi sen buna deliler gibi tepki vermen gerekir ki, bunun arkasından gelecekler bu işin bir bedeli olduğunu anlasınlar. Kısık tepkiler verirsen, ondan çok daha becerikli olabilen, daha iyi organize edebilen kendi takımını... Bunlar der ki, ben başarısız olsam da fazla bir bedel ödemeyeceğim zaten.

O zaman normal geleneksel siyasi normları takip edip kazanmak yerine, kariyer yapmak yerine böyle kısa yollar deneyeyim, kestirmeler deneyeyim, saçma sapan şeyler yapayım. Kazanırsam kral olurum, kazanmazsam da zaten eski yerimle devam ederim. Böyle bir teşvik sistemi kurarsan %99'umuzun yapacağı bellidir. O yüzden de tepkilerin abartılı olması biraz geleceğe sinyal.

Yani ben sansürü bu şekilde yapmazdım, daha incitmeden yapardım veya insanların görüşlerini değiştirecek şekilde yeniden çerçevelerdim o mesajları dedim. Yani bu benim sansür karşıtı fikirlerime bir karşı argüman. Herkes bir anda çullanırsa, aman ben de geri kalmamış olayım diye, Bunun geleceğe dair bu şekilde bir etkisi oluyor. Şimdi bunun üstüne bir tane daha kat çıkayım.

Bir şey daha söyleyeceğim. O da daha genel bir bakış açısı. Yani şu devletlerin bu ifade özgürlüğü yasalarının pek bir hükmünün kalmadığı bir çağda yaşıyoruz. Birçok solcu bu muhabbetlere şunu diyor.

Yani kimse Trump'ı sansürlemiyor. Kimse onun anayasal haklarını çiğnemiyor. Anayasal hakkı sadece devletin ifade özgürlüğünü koruması bağlamındadır. Sen bir şey söyledin diye seni dava edemez devlet, baskılayamaz.

Biz şimdi tabii daha o eşiği aşamadık Türkiye olarak. Ama bu eşiği aşıp aşmaman ayrı bir konu, eşiğin netliği çok basit. Devlet sana çok ucu örnekler dışında karışamaz, bu gayet net bir durum. Ama şimdi bu durumu böyle savunamıyorsun.

Yani Twitter özel şirket, Facebook özel şirket istediğini yapar diyemiyorsun. Bunlar çünkü devletlerden de hakim bir duruma geldiler insanların bilgi alması konusunda. Her şey bir altyapı sonuçta. Otoyollar var, elektrik var, su var, internet var.

Bilgi alma altyapımız da internetin üstünde kurulmuş bu ikinci altyapı da bilgi paylaşma ve alma şu anda bu özel şirketlerin elinde. E sen nasıl ki bütün ülkeyi baştan başa dolanan otoyolu özelleştirdim ve istediğime kaparım, şunun arabası giremez, sen seyahat edemezsin diyemiyorsan, bu insanları kısıtlayıcı bir şeyse bu bilgi otoyolunda da, sosyal paylaşım otoyolunda da aynı şey. Senin sansürün devlet sansüründen beter olabiliyor bazı durumlarda. O yüzden de bunları düzenleyen bir çerçeve olması lazım.

Yok. Bunun böyle bir kolay yolu da yok. Sorun o. Yani iki türlü şey var gördüğüm yaklaşım.

Birincisi, hani biz bu mevcut monopolileri, bu devleri reform etmeye çalışalım, daha şeffaf olsunlar. Yani ortada bir monopoli olacak, tamam. Twitter gibi, Facebook gibi kendi alanlarında monopolilerden bahsediyorum. Bunlar böyle kalsın ama bunların çalışmasını birazcık regüle edelim.

Bu olabilir veya biz bu monopolileri yıkalım, daha dağınık hale getirelim. Eğer her şey dağınık hale gelirse, mesela aynı anda birkaç tane sosyal networkten birbirimizle konuşabilir, haber alabilir hale gelirsek, o zaman bir tanesinin böyle sansürcü olması pek etkilemez. Bir tanesi sansürcülük yaparsa, diğeri onu fırsat olarak görüp, ya gel gel biz de konuş diyebilir. Şu anda öyle diyemiyor.

Yani bu muhabbet böyle bitmeyecek. Bu Trump'la da bu arada başlamadı yani. Bu muhafazakarlar, Amerikan muhafazakarları Parler diye bir yer kurdular. Şimdi bu Trump'ın yasaklanmasıyla kalıcı olarak Parler bir anda parladı diyelim.

Bu yasak ama oraya da sıçradı. Nasıl sıçradı? Birincisi, App Store'da bunun aplikasyonu yasaklandı. Hadi diyelim aplikasyona ulaştın.

Geçen bahsetmiştik. Amazon geldi, Amazon Web Services. Ben seni artık host etmeyeceğim dedi. Şimdi bunlar böyle bir blog gibi bir şey değil.

Yani kendi evine web server kurup da halledemiyorsun. Milyonlarca insan kullanacak. Bunu başka nerede bulacaksın? Google'da seni yasaklıyor.

Google Cloud hizmetleri. Microsoft da, Azure da. Şimdi onlar açıklama yaptılar. Biz bir hafta en azından yokuz ortalıkta diye.

Bize savaş açtılar. Bunları düzenleyemeyeceğiz diye. Bir haftadan önce. Bu büyük olay.

Trump yüzünden konuşulmuyor işin bu kısmı ama başka bir sosyal medyanın, rakip bir sosyal medyanın ne uygulamasına ulaşabilmen ne de altyapısının güvenliğini sağlayabilmen çünkü altyapı da Amazon'a bağlı ve bunu yeşerememesi. Bu konu dediğim gibi daha önceden başladı, Trump'la zirveye çıktı, arka planda da Parler gibi bir örnek şu anda devam ediyor, bir yangın diyelim. Ne olacak bunun sonu, nereye gidecek bundan sonra? Bu konu bizimle, bu tartışma bizimle yaşayacak.

Size birkaç dakika önce iki tane yaklaşımdan bahsetmiştim. Monopolilerin şeffaflığı ve parçalanmışlık olarak. Ben bunlardan bir tanesini meyledemiyorum çünkü parçalanmış seçeneği düşünürsen, onun lehine şöyle bir gelişme var. Devletler çıkıp ya biz kendi milli, yerli sosyal network'ümüzü kuralım, pardon sosyal ağımızı kuralım diyecekler tabii yerli ve milli olduğu için.

Güvenlik açığı olur, şudur budur. Teknik bir açıklaması olmasına da gerek yok aslında. Yani çok aptalca bir proje de olabilir ama siyasi olarak kuvvetli bir şey. Sana bir koz, mitinglerinde konuş işte.

Diğer tarafın lehine ise şunu düşünüyorum. Sosyal ağ, doğası itibariyle monopolistik olmak zorunda. Çünkü insanlar maksimum sayıda insana ulaşmak istiyorlar. Büyük balık, küçük balığı yuta yuta ortada bir tane kalacak.

Belki de bir üçüncü seçenek şu olabilir. Derler ki piyasanın kendi içinde çözüm bulmasına kalmayalım. Direkt olarak tepeden inme, bunlar için bir kanun tasarlayalım. Yani senin kullanıcı sözleşmesinin de üstünde bir takım kurallar olacak orada.

Bir hesabı mesela şu, şu, şu şartlara uymuyorsa kalıcı olarak yasaklayamazsın. Anca geçici askıyı alabilirsin. Onların itiraz hakkı doğar. Bu itirazı senden bağımsız, tamamen bağımsız, ayrı çalışan bir kuruma yaparlar.

Haksız durumlarda, haksız banlama durumunda tazminat ödersin. Beni şu anda Twitter'dan atsalar ben maddi zarara uğrarım direkt. Dolaylı yoldan yani. Twitter'dan para kazanmıyorum da.

Böyle böyle birazcık tepeden inmeci kurallarla bu özel şirketleri, monopolileri dağıtamıyoruz. Kendi içlerinde de bir evrim geçireceklerini düşünmüyoruz. Bunun çünkü böyle bir sihirli yolu yok. Tepeden inme belli bir çerçeve çizelim, en azından şimdikinden daha iyi olur.

Veya 5 sene sonra bu işin çok daha kötüleşmesini, çok daha politize olmasını engeller diyebilirler. Çünkü bunu yapmazlarsa bir korku bu tip platformların devletle bir araya gelmesi, devletin bir uzantısı haline gelmesi. Şimdi bugünlerde muhafazakarlar ABD üzerinde bundan endişe duyuyorlar ama ABD'de olacağını sanmıyorum bunun. Yani Twitter, Demokrat Parti'nin bir sosyal medya kulu haline gelir mi?

Düşük bir ihtimal ama gelse bile bu devletle bütünleşmesi demek değil. Bir kere tek bir devlet de yok. Değişik katmanlarda değişik devletler var. Türkiye'deki gibi düşünmemek lazım onu yani.

Ya da Çin'deki gibi düşünmemek lazım. Kısa vadedeki korku o değil. Kısa vadedeki korku daha ziyade rüzgar nereye esiyorsa bunların da o tarafa meyletmeleri ve çok daha eskisine nazaran sansürcü olmaları. Yani bu işin içinde tabii psikolojik eşitler de önemli.

Hiçbir ABD başkanının sözü de sansürlenmedi. Kimsenin buna gücü yoktu şu anda. Artık var. Bunu yaptıktan sonra seneye ne yapacak?

Mesela Bunlar yine ulusal seviyede bilinen figürler. Asıl ülkenin kaderini belirleyen orada yerel kavgalar. Ve orada daha az paralar dönüyor, daha az biliniyor insanlar. Oradaki adaylardan birini sansürlersin.

Sistematik olarak bunu 6 sene, 8 sene boyunca yapsan bütün o ara seçimlerde ufak ufak avantajlar elde edip bir partiyi dominant hale getirebilirsin. Son olarak tabii şöyle de bir fikrim var. Yani ben genelde kötümser bir insanım bu konularda. Hani şuna inanamıyorum aslında.

Biz bunu o kadar garanti sandık ki bir sosyal medya platformu olsun ve tamamıyla nötr olsun. İnsana özgü o yanlılıklar olur, önyargılar olur. Onlardan arınmış olsun. Yüzde doksanı belki çalışanların belli bir partiye mensup olsa bile senelerce diğer partinin, rakiplerinin, işte adaylarının konuşmalarını engellemesin.

Bu belki de birkaç sene gerçekten yaşandı eğer idealiniz buysa ve biz de bunu sanki çok normal bir şeymiş gibi algıladık ama insan doğasına, genel olarak bu politik-siyasi savaşların da doğasına tamamen ters bir şey, bir anomali. İşte başka yerlerde de olmuyor yani. Türkiye'de böyle bir şey olabileceğini düşünüyor musun? Yani hem saraydan bağımsız olacak böyle bir sosyal ağ, hem de kendi içinde çok ilkeli davranacak ve bu onlarca sene devam edecek, nesiller boyunca.

Yok öyle bir şey işte, çöküyor yani her şey. İnsanı işin içinden çıkar yani diyelim ki tamamen yapay zeka tarafından yönetilen bir sosyal medya olsun. E o da sorun oluyor çünkü o sistemi suistimal ediyor insanlar. Velhasıl bu sorunu da çözemeden bitirdik.

Yani bu podcast bölümünü size bu konuyu anlatayım da bir şeye ikna edeyim diye yapmadığımı herhalde anlamışsınızdır. Ağının içinde yaşadığımız için öyle bir adım geriye çıkıp da dışarıdan kendimize bakmak çok zor oluyor. Şu anda da düşüncelerim karışık ama sizden paylaşayım istedim hazırda sıcakken. Hangi model iyi olur?

Belki başka ülkelerde değişik öneriler vardır. Bende de genel olarak bir çelişki var. Yapı itibariyle özgürlükçüyüm ama öte yandan da bilissel hataları çalıştığım için, safsataları çalıştığım için insanı normal haline bıraktığında, bu sosyal dinamiklerin içine soktuğunda saçma sapan yerlere gidebileceklerini, çok kötü şeylere inanabileceklerini görüyorsun. Fikirler piyasasında eninde sonunda doğru olanlar yüzeye çıkar diye bir şeye kesinlikle inanmıyorum.

O iyimserliğe inanmıyorum diyeyim. O yüzden de ideal sosyal medya yasası ve düzenlemesi nasıl olacak? Belki bunu Discord'da bir tartışmasını yaparız bu ay. Yani günden bahane aslında bu konular önemli.

Önümüzdeki senelere de damgasını vurmaya devam edeceğini düşünüyorum ben. Öyleyse ben ne yapayım? Ben patronlarıma bir teşekkür edeyim. Özellikle de yeni gelenlere Taptaze, Mehmet Kanatlı, Osman Necipoğlu, Melek Güler, Bülent Boyacı, Fullarsız Fatihler sağolun var olun.

Bu ayın ağbabası, VIP'si şu su bu su o da Erman Çelen. Ve bu sefer de ters yöne gidiyorum en eskiden sayayım Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Ayşe Ece Altunçay'dan İspanyol kökenli galiba 4-5 tane isim. Şaban ve Feza, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes Ce, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Ulysses, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, İsmail Atkurt, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Samet, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Sabahat Çil, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Umut Çıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Beybiliku, Eymen Üçışık, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, A.C.

Dağlıoğlu, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Cet, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Avcı, Barbaros Es, Ethem Bozkurt, Vedat Kürşün, Adem Çengel, Elçin Aksoylar, Rıdvan Duran, Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Şehir Hikayeleri Podcast, Egemen İkinci, Çağlar Pir, Fatih Karaca, Zafer Faydalı. Teşekkür ederim ve fularsız günler dilerim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)