
7.960 kelime · ~40 dk okuma
Şimdi beni hayatta en çok ilgilendiren şey, Flu TV'de takip edenler tabii yakından bilecek, anlam sorunu. İnsanın hayata gelmesinde, dünyayla bir olmasında bir anlam var mıdır, yok mudur? Bunlar hakkında tabii uzun yıllar düşünme şansım oldu, uzun yıllar kafa yordum ve sonunda şöyle bir karara vardım. Hayatın çıplak halindeyken bir anlam aramak beyhude.
Selam flarsızlar, ben İmmanuel Tolstoyevski. 2021 yılına birçoğunuzun uzun zamandır konuk olmasını istediği yalan alpayla başlıyoruz. Kendisini henüz tanımıyorsanız şöyle özetleyeyim. Benden şöyle bir %5, %10 daha flarlı ama %100 de daha entel birisi yani flar entel oranı en iyi olan insanlardan.
Yapıt Söküm isimli yeni bir kitabı da çıktı yakın zamanda. Birçok farklı sanat dalındaki yazılarından oluşuyor. Ben böyle bir şey yazamazdım mesela. Hemen cıvıtıp olayı simülasyona, uzaylılara, robotlara falan bağlardım.
Sohbetimize başlamadan önce iki kısa duyurum var. Birincisi, geçen hafta PodB Media çatısı altında podcast yapan herkesle bir araya geldik. Nevşin Mengü'nün moderatörlüğünde. Bu şekilde Zoom üstünden buluştuğumuz meslektaşlardan bazıları Dengem isminde yeni bir podcast başlatmışlar.
Genelde ben Pol B'nin yapımlarını size duyurmuyorum darlamamak için ama yenilikçi projeler beni heyecanlandırıyorlar. Dengem de karanlık bölge gibi karakter odaklı ve iyi prodüksiyonlu bir bilimkurgu serisi akıp gidiyor. Bir deneyin derim. İkinci duyurum da şu.
İkinci bir kitap için anlaşma yaptık. Bir başka ansiklopedi formatında olacak. Ayrıntılarını bir iki aya paylaşacağım. Biraz sabredin ama bu seferki takvim biz çok daha hızlı.
Orası kesin söz veriyorum. Bu arada safsatalar ansiklopedisi de ocak ortası gibi 5. baskıya giriyor. Bugüne kadar yaklaşık 16.000 kopya satılmış.
Bu seviyeye biz bir sene içinde gelirsek iyi diyorduk. Üç buçuk ayda geldik. Hepinize teşekkür ederim. Ben de bu gazla Noel ve yılbaşı tatilinde oturdum.
E-kitap ve sesli kitap çalışmalarına başladım. Patreon destekçilerine bir sürprizim olacağı kesin. Ama beleşçilere bile olabilir. Beklemede kalınız.
Haberlerimiz bu kadar. Şimdi sözü yalına bırakıyorum. Konumuz oldukça basit. Hayatın anlamı.
Hayat çıplakken bizim zihnimizin ona isabetli anlam atfetmesine pek uygun değil. O yüzden bir yerden sonra şunu düşünmeye başladım. Hayatın kendi içinde bir anlamı varsa bile, bu anlamı bizim sınırlı, kısıtlı zihinlerimiz algılamak için elverişli olmayabilir. Fakat şunu da gördüm.
Her daim kafamızda bir anlam sorunu var ve niye bu dünyada olduğumuzu sürekli olarak merak ediyoruz. Her yerde bulunan anlam farklılaşıyor ve bu anlamlar çoğu zaman birbirleriyle de çatışıyorlar. Paradigma'ya göre de değişiyor, kişinin psikolojik gereksinimlerine göre de değişiyor, içinde olduğu toplumun önyargılarına göre de değişiyor. Bunun tarihsel sürecini kendi kafamda canlandırmak için işte bazı düşünceler ileri sürüyor.
kendi kendime bazı meditasyonlar yaptım diyelim. Millattan önce 5000 yılında yaşasaydım ne düşünürdüm diye egzersiz yaptın yani. Komik ama bunu çok düşünenler olmuş. Hatta şöyle bile diyebiliriz topluluğun nasıl kurulduğu, topluluğun kurulduktan sonra nasıl bir yönetim inşasıyla temsil edildiği bunlar üzerine falan düşünülmüş.
Mesela Thomas Hobbes'un Leviathan'ı ile beraber eski toplumlar nasıl yaşardı bir projeksiyonu var. Russo'nun Yine öyle bir projeksiyonu var. Hatta bu ikisi birbirleriyle çok çarpıştırılırlar. Yani burada dikkatli konuşmak lazım tabii de.
Bana kalırsa bir tanesi devletsiz bir sistemin daha rahat olacağını düşünen Russo. Birazcık liberal gibi görünüyor bu aşamada Hobbes'a göre. Hobbes ise kişilerin kendi aralarında bırakıldıklarında aşırı bir kaotik ortamda olacağını düşünüyor. Ve bu yüzden de otoriter bir yapıdan yana tavır koyuyor.
Yani devletçi bir yapıdan yana tavır koyuyor. Onlara göre yani toplumların en ilkel halinde, insanın da en ilkel halinde nasıl davrandığını düşünmek arı bir spekülasyon. Çünkü buraya dair elimizde hiçbir veri yok, yazı falan zaten bulunmamış, bir kayıt yok, hiçbir şey yok. Buraya ilişkin sadece soyutlamalar yapabiliyoruz.
Yazı bulunmamış dedin ya, yazı bulunduğu anda zaten o insanın saf hali değişmiş olduğu için, öyle bir toplumda olduğu için, ondan sonraki her şey, ulaşabileceğimiz tüm kayıt zaten değiştikten sonra gerçekleşmiş oluyor. Doğru. Hani reverse engineering denir ya, tersine mühendislik yapıp insanı bulma çabası aslında. Evet, hatta buna yapı sökümcüler veya postmodernler toplumsal arkeoloji diyorlar. Yani kazı çalışması.
Çünkü onlara göre olup biten her şey katmanlar altında kaldı artık. Oraya anca arkeolojik bir kazıyla ulaşılabilir. Ama şunu da söyleyeyim. Teoride ulaşılabilir ama realitede ulaşılabilir mi?
Tabii oraları kuşkulu ve şüpheli. Felsefeciler de o dönem için spekülasyon yaparken bazı varsayımlara dayanmak zorunda kaldılar. Ve bu varsayımlarda elimizde ne var o dönem için inceleyebileceğimiz? Bir tek bugünle ortak olan insanın kendisi var.
Onlar da şöyle düşündüler, insanın belli bir özü varsa o zaman o dönemde de bireysel davranışı da, toplumsal davranışı da o öze göre gerçekleşirdi. Bununla beraber şunu şerh koyalım, bunların bahsettiği öz modernite içinde kaldı. Yani modernitenin insanın bir özü olduğuna dair bir tasarısı vardı ama postmodernitede bu ortadan kalkacak. Dolayısıyla Hobbes ve Rousseau gibi kişiler insanın bir özü olduğunu, bu öze dayanarak da bizim hiç bilmediğimiz zamanlarda ne olup bittiğini tasarlayabileceklerini düşündüler.
Fakat ilginç bir şekilde ikisinin insanın özüne dair görüşleri çok farklıydı. Bu yüzden de çok farklı iki sistem inşa ettiler. Rousseau'ya göre insan özünde iyiydi. barışçıldı, işbirliğine yatkındı, hatta onun soylu vahşi dediği bir tipolojiydi.
Medeniyet geliştikçe soylu vahşi bir sürü özellikleri ehlileştiği için insanlığından bir miktar kaybetti. Halbuki Hobbes'a göre insan çok kötücül bir yaratıktı. Bırakıldığı anda kendi çıkarları için her şeyi manipüle etmeye çalışan, herkese zarar veren, yalan söyleyen, çalan, gasp eden, tecavüz eden berbat bir yaratıktı. Ve böyle berbat bir yaratık olduğu için bu kişinin mutlaka belli bir üst otoriteyle sınırlandırılması gerekiyordu.
Sanırım sadece insana özel bir görüşü değil bu. Yani doğanın kendisini gayet vahşi, ölümden, açlıktan ibaret bir yer olarak görüyor. İnsanı da doğanın parçası olarak görüyor eğer otorite olmazsa değil mi? Şöyle diyebiliriz.
Mesela dünyadaki hiçbir canlı canlı olmayan bir şey yiyemiyor. Bizim her gün yemek yiyebilmemiz için yani hayatta kalabilmemiz için sürekli olarak başka canlıları öldürmemiz gerekiyor. Yani aslında doğa dengesi senin de demin söylediğin gibi oldukça vahşi ve öldürmeye, acı çektirmeye, acı çekmeye dayalı gibi görünüyor. belgeselleri hatırlayalım, doğadaki hayvanların birbirleriyle olan avlanmaları, avdan kaçmaları ve aynı zamanda modern dünyanın ya da postmodern dünyanın kesimhanelerini hatırlayalım.
Biz tabii ki markete gidip sadece paketlenmiş sosisi gördüğümüzde, işte paketlenmiş antrikotu, pastırmayı gördüğümüzde onlar sanki markette yetişen ürünlermiş gibi bizim algımızda, özellikle kentlinin algısında. Dolayısıyla kentli bunları alırken Russo'nun söylediği gibi soylu vahşinin vahşi taraflarını unutuyor. Başka birisi artık. Fakat diğer taraftan da doğa, demin yine seni de söylediğin gibi, hopsçu bir anlamda, kendi içinde çok vahşi ve her şey birbirine karışmış durumda.
Ölmemek için öldürmek zorunda olduğumuz bir sistem. Kentlerde biz kimseyi öldürmediğimiz için sanıyoruz ki doğanın dengesinde böyle bir şey yok. Ama maalesef var. Özellikle kentlerin kurulmadığı, medeniyetin gelişmediği ilkel komünel toplumlar için hops dolayısıyla kendisini buraya yaslanabilecek birisi olarak görüyor.
Russo'nun görüşüne göre, madem insanlar iyice... O zaman Russo diyor ki, mantıkla, rasyoneliteyle bir toplum oluşturulabilir. O yüzden Russo ne teklif edecek? Toplum sözleşmesi.
Ama Hobbes diyecek ki, toplum nasıl sözleşsin? Zaten hepsi birbirinden beter insanlar. Bunları otoriter bir yapıyla baskı altına alacağız. Onlara ne yapıp yapmayacaklarını biz söyleyeceğiz.
Yani yönetici sınıflar söyleyecek. Dolayısıyla bak, iki tane tasarım. Bu tasarımların birisi bana kalırsa işte liberalizme doğru açılacak. Devletin az karışabildiği, her şeyin topluma bırakıldığı, serbest piyasaya bırakıldığı.
Diğerinde de otoriter yapılarak bu tarafa doğru açılacak. Günümüzdeki izdüşümleri diyelim. Evet, evet. Günümüzdeki izdüşümleri yoksa bunların tümü modern ideolojiler ve eski dönemlerde bulmak olanaksız.
Bir de Engels'in çok güzel bir kitabı var. Ailenin ve özel mülkiyetin kökeni. O da bu kitapta bir antropolog olan Henry Morgan'ın fikirlerine dayanıyor. İşin içine bir de sosyalist girmiş oldu.
Sosyalist görüşten bakınca da şöyle bir ilkel komünel toplum tasarım var. Onlar da diyor ki, o dönemde bir geniş grup vardı ve bu grup içinde her şey ortaktı. Bu ortaklık çerçevesine cinsel ilişkiler de dahildi. Çaprazlama bir cinsel ilişkiler rümağı vardı.
Her şey ortak olduğu gibi bu da ortaktı. Ve diyor Engels, böyle bir ortamda babanın kim olduğu bilinmediği için soy da anneye göre ilerlerdi. Dolayısıyla ana erkel bir ortam vardı. Anaerkil bir ortamda her şey güllük gülistanlıkken, ki herkes kendi teorisini güzelliyor ya, sosyalist olan sosyalistliği işte, liberalliğe yakın liberalliği, otoriter olan otoriterliği.
O da diyor ki, ne zaman özel mülkiyeti ortaya çıktı ve bir adam bir kadını kendi tek eline aldı ve diğer cinsel ilişkilerden onu bağışık kıldı, işte o zaman sistem bozuldu. O zaman çocuğun sahibi de baba haline geldi. Ataerkil bir sisteme geçildi. Özel mülkiyetle beraber bu cennet dönem kapandı.
Tabii ki sosyalist ülkü bunun üzerine bindirilemez. Yani hani şunu söyleyeyim, dinleyenler de adamlar nudist cinsel devrim yapmak için sosyalizmin peşinde koşuyormuş gibi bir anlamlı düşünmelerini istemem yani. Şimdi kendime dönüyorum, kendi düşüncelerime bu konuda. Ben de uzun süre kişinin ne zaman kendini toplumda ve ne zaman toplum dışında hissettiği üzerine düşünürken buldum.
Ve şöyle bir yere geldim. Açıkçası çok yakın zamanlara kadar insanlar nerede doğarlarsa orada ölüyorlardı. Çoğu zaman hiç köyün dışına çıkmıyorlardı. Doğup büyüdükleri yerde sınırlı sayıdaki kişiyle yüz yüzelerdi.
Bu insanlarla kurduğu toplumsal ilişkide rasyoneliteye çok fazla yüklenmesine gerek yoktu. Çünkü bir başka kişinin neyi hangi çıkar uğruna yapacağını söylediklerinden bağımsız olarak duyularıyla, jest mimikleriyle, hissiyatıyla ve sezgisiyle anlayabilirdi. Çünkü onların yalan söylediğinde hangi jest mimiklere savrulduğunu, işte eve şu saatte gittim demesine rağmen küçücük köy meydanında onu birkaç kişinin gördüğü için işte gitmediğini gibi çok fazla farklı yerlerden denetleyebilirdi. Ve bu denetlemeler için hiçbir aracıya gereksinim duymazdı.
1789'da Fransız devrimi gerçekleştiğinde Fransız devrimini birazcık güneyde olan Lyon'da insanlar üç ay sonra duymuşlardı. Halbuki kilometrelerce uzak olan Boston'da iki hafta sonra devrimin gerçekleştiği duyulmuştu ve öğrenilmişti. Çünkü karada yollar yoktu. 18.
yüzyılın sonuna gelinmesine rağmen... Karasal yollar mevcut olmadığı için, insanlar hala doğdukları yerde öldükleri için birinci bir evrenin içine sıkışmış durumdalardı. Herkes hala eliyle tutabildiği, gözüyle görebildiği, kulağıyla işitebildiği bir evrende yaşıyordu. Bugünün tam aksine.
Çok da yakın bir zaman, tam hemen onun ertesinde o demir yolları yaygınlaşıyor ve telgraf yaygınlaşıyor. Onun biraz öncesinde olsan, 3.000 sene, 4.000 sene önceki yaşantı aslında çok farklı değil.
Bence de, çok benziyor. Tabii ki bir iki kırılma var. İmalat sektörünün ortaya çıkmasıyla fizyokrasinin yani toprağa bağlı üretim sisteminin değişip merkantilizme dönüşmesi yani ticarete dönüşmesi ki onu da şöyle söyleyebiliriz. Fizyokraside toprağa bağlı üretimde avantajlı olan soylulardır çünkü toprak soyluların olur.
Serfler, onun üzerinde çalışan kişiler ve toprağa bağlılar, hukuki olarak da landlord'un malılar. Böyle bir ortamda nakit diye bir şey çok söz konusu değildi. genellikle nakti yerine aynı sözcüğü kullanılırdı. Şu anlama geliyor aynı.
Ürün derebeyine verilirdi. Kişiler de o üründen ürün olarak alırlardı. Yani şunu söylemek istiyorum, pazar için üretim yapılmazdı. Pazar için üretim yapılmadığında, paranın işin içine girdiği bir ekonomiden çok fazla söz edemeyiz.
Fakat ne zaman bir imalat devrimi oldu, özellikle tekstilde başlıyor bu süreç, kişiler makine aracılığıyla kendi kullanımlarına oranla çok aşırı derecede üretim yapabilir pozisyona geldiler ve bu üretimlerde uzmanlaşıp diğer ürünleri başkalarından satın alma zorunluluğuna düştüler. O zaman pazar için üretim denilen bir aşama gerçekleşti. Topraktan yapılan üretimde çok büyük artı değerler üretilmediğinden fakat tekstilde üretildiğinden para yavaş yavaş toprak sahiplerinden tekstil üreticilerine doğru akmaya başladı. İlk kapitalist ürünlerden birisi yani kendi sınırlarını aşıp başka köylere, ilçelere ve kentlere satılan temel ürünlerden bir tanesi, belki de başlıcası kitap oldu.
Gutenberg matbaasıyla beraber kitabın el yazmasını olmaktan kurtulup hızlı üretilebilir bir ürüne dönüşmesi ve o dönemde insanların hiçbir tabii ki medya ürününe sahip olmadıkları için günü ya çalışarak ya boş boş oraya buraya bakarak ya da birbirlerine hikaye anlatarak geçirdikleri bu dönemde bir anda onlara basılı öykücükler gelmeye başladı. Önemli nokta şu, biraz önce konuştuğumuz noktayla bağlıyorum. Hayatları boyunca köyünden ya da ilçesinden çıkmamış bir kişinin deniz kıyısında yaşayan balıkçıları anlatan bir öyküyle karşılaşması onu sarstı. minicik minicik köylere ve ilçelere sıkışmış, Ernstgenler bunlara şey diyor, o dönem için bütün kültürler mantar gibi oradan buradan bitmişti çünkü birbirleriyle iletişimleri yoktu, kültürler kendi içinde kapalı kaldığı için saflıklarını koruyorlardı diyor.
30 km ötedeki köyle, Bu köy arasındaki dini inançlar bile nüanslarda oldukça farklıydı. Lehçeler de farklıydı. Ben burada araya girip sana çok uç bir örnek vereyim. Tabii ki.
Yucatan mıydı? Meksika'nın doğu kıyısı. Mayaların uygarlığı orada. Fakat yağmur ormanları için yani kıyıdan 10 metre sonra yağmur ormanı başlıyor bazı yerlerde.
Onların içinde ufak tefek şehirler var ve iki tane şey ilgimi çekmişti. Bir tanesi uygarlıklarının tepe noktasında bile en büyük şehirleri 50 bin nüfuslu. Ve bunların hepsi aslında göreceği yeni. Yani 2000 sene önce bizim burada 1 milyonluk şehirlerimiz vardı.
Onu düşündüğümüz zaman komik oluyor. Ama konumuzla asıl alakalı kısmı şu. Bu şehirler birbirlerinin varlığından bile haberdar değiller. Yüzlerce sene boyunca bazen.
ve aradaki mesafe o kadar komik ki 50 kilometre 60 kilometre ama o 60 kilometre yağmur ormanı ortamında aşılmaz bir mesafe yani yol yok kıyıya yakınsan kıyıya yakın diğer şehirlerden haberin oluyor benim çok ilgimi çekmişti ya nasıl olur da hani bir yöne bir adam yolla bir yöne başka bir adam yolla 3 gün sonra gelsin anlatsınlar yapamamışlar işte yani çok çok güzel bir örnek oldu tam Hakikaten söylemek istediklerime tercüman oldum. Kesinlikle böyle bir ortam vardı ve Avrupa için de bu geçerliydi. Birbirlerinden haberdarlardı. Ama birbirlerine gidip gelmek, aradaki haydutların varlığından, yolların bulunmamasından, araba teknolojilerinin gelişkin olmamasından dolayı bir türlü bir alışkanlığa dönüşemiyordu.
Şimdi kitap geldiğinde Paris'te yazılan bir kitabın, ki biliyorsun genellikle entelijans ya da büyük kentlerde toplandığı için, o da şundan. Bir kişinin kitap yazabilmesi, düşünce üretebilmesi için o kişinin başka işlerle çalışmıyor olması gerekir çoğu zaman. Dolayısıyla kimin çok boş vakti olur? Kent yaşamında üretimin fazla olmasından kaynaklı, herkesin çalışmasa da hayatını idame ettirebileceği olan an olduğu kentlerde, büyük kentlerde.
Dolayısıyla entelijans ya da taşradan çok büyük kentlerde gelişir. O zaman da öyleydi. Ve Paris'te yazılan romanları bir süre sonra... ...kendi köyünden,
ilçesinden hiç çıkmamış kişiler okumaya başladılar. Bu şöyle bir modelleme getirdi. Bence modernizm burada kırılıyor. Çünkü modernitede biz neyi biliyoruz?
Bir kere iyiyi doğruyu bulup, sonra onu bir standart haline getirip... ...evrensele yayma. İşte kitap modernitenin kendi şehir içinde kullandıkları... ...yöntemlerin tümünü taşraya ihraç etmesiydi.
Şunu demek istiyorum. Parisli bir yazar... yaşadığı yeri betimlediğinde büyük bulvarları, hükümet binalarını, barları, restoranları ilk defa betimlediğinde bunları ömrü boyunca hiç görmemiş böyle bir kavramın varlığından bile kuşku duyan kişiler için hiç umulmadık bir tahayyül evreni açtı. Bu kişiler Paris'i bir Parisli'den farklı olarak algıladılar.
Çünkü artık arada bir aracı vardı. Halbuki hayatları boyunca her şeyi kendi gözleriyle, kulaklarıyla, duyularıyla ve sezgileriyle çözmeye alışmışlardı. Ve hiç görmedikleri bir yer artık onların hayatlarının tam da merkezine oturdu. Paris'teki bourgeois insanlar nasıl aşık olurlar?
O kadınlar nasıl giyinirler? O erkekler hangi parfümleri sürerler? At arabasının şoförü neden onlardan daha işte seviye olarak düşük görülür? Hükümette işler nasıl döner?
hiç tanımadıkları bir evrenin coğrafyasına, siyasetine, ekonomisine ve kültürüne ilişkin bir tahayyül bombardımanına tutuldular. Ve bu yapılırken de kendi kullandıkları lehçeden farklı bir lehçe ile karşılaştılar. Tabii ben Fransa üzerinden örnek veriyorum, her yer için geçerli. Bu Paris dili, Lyon'luları, Mömpel yerlileri, kendisini adapte etmeye başladı.
Yani kitaplar insanlara daha önce karşılaşmadıkları bir ufuk çizgisi çizdi ve bu ufuk çizgisi ne kadar yaklaşılırsa o kadar uzaklaştığı için anlamın ve gerçekliğinin sürekli ötelendiği bir yer olarak onları dünyanın periferisinde yaşadıklarını ikna etti. Bu değişime düşünürken aslında eski zamanlardaki insanlara baktığımız zaman tamam millet kendi köyünde oturuyor sadece ürettiğini tüketiyor dedik ama arada sırada o köyde bir tüccar geliyor. O tüccarlarda hikayeler anlatıyorlar bunlara. Hatta daha da geriye gidersek şöyle diyebiliriz.
Tam bu verdiğin Paris örneğinin bir eski analogisini düşünelim eski paralelini. Bir kral geliyor bir savaş kazanıyor ve merkezi bir iktidar kuruyor. Ondan sonra o imparatorluğunun periferisine doğru kendi efsanelerini yayıyor. Bir kere parayla bunu gönderiyor.
O paranın üstünde imparatorun resmi var. Ondan sonra sağa sola kitabe diktiriyorlar. Ben şunu yaptım. Bu savaşları kazandım.
Burada şahaneyim. Aslanım, kaplanım diye. Tam olarak dediğin gibi merkezin vetimlemesi olmasa bile bir efsaneyi, bir hikayeyi dışarı doğru yayıyor. Yani demek istediğim şey bu anlattığın süreç bence ilk defa yaşanmıyor ama belki şöyle diyebilirim.
Sen de buna yorum yaparsın. O iş standartize oldu. Belki hani romanın efsanesini bir köy başka şekilde duyacakken 20 km ötedeki köy başka şekilde duyuyordu. Şimdi herkes aynı şekilde duyuyor.
Şöyle diyeyim, bazılarına katıldım bazılarına katılamadım ama katıldığın yerler bence çok isabetliydi. Türk devrimini ele alalım. Kemalist devrim yani. 1923'te savaş yani 22'de savaş bitiyor, 23'te cumhuriyet kuruluyor ve milli mücadele İslamcılık ideolojisi çerçevesinde saltanatın ve hilafetin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kurtulması için yapılırken ve Atatürk de bütün savaş boyunca evet biz bunlar için bu savaşı yapıyoruz demesine rağmen 23'te birdenbire başka bir devletin kurulduğunu, savaşın ideolojisi olan İslam'ın siyasetin ve toplumun dışına sürüldüğünü, uğruna savaşılan saltanatın kaldırıldığını görüyoruz.
Ve bunun üzerine Kemalizm ne yapacak? Yeni bir format atacak bütün ülkeye. Peki bunu atabiliyor mu? Atamıyor.
Nereye kadar atabilecek? Belli bir yere kadar. Çünkü telgraf ve demiryolu olmasına rağmen, milli eğitimin okullarının olmasına rağmen, ki şimdi baksana bazı rakamlar söyleyeceğim, şok olacaksın. 1931'e gelindiğinde bile Türkiye'deki toplam lise sayısı 22.
22 liseyle modernite devrimi yapmaya çalışıyor. Elinde başka bir şey yok. Zorunlu tabii ki. Ama ne kadar cüretkâr olduğunu görüyoruz.
İstanbul'dakiler de buna dahil mi? Evet, dahil. Bütün Türkiye'de. Dolayısıyla çok zor bir görev var burada.
Şimdi Roma İmparatorluğu'na göre görece dar bir coğrafyada ve 1920'lerde yani sadece 100 yıl önce bu devrimin ne kadar zorlandığını görüyoruz. Roma İmparatorluğu'nun dönemine döndüğümüzü düşünelim ve o kadar yayılmış bir coğrafyayı düşünelim. Demir yolunun ve telgrafın olmadığında buna eklediğimizde Roma'nın böyle bir şey yapmasının olanaksız olduğunu görebiliyoruz o zaman. Mesela güzel yerlere değindin, dedin ki paraların üstüne resimlerini bastırıyorlardı, obeliskler dikiyorlardı ve dedin ki hikayeler merkezden Taşra'ya doğru akıyordu.
Ben şöyle düşünüyorum, hikayeler Taşra'dan merkeze doğru akıyordu. Mısır'dan oraya bir sürü tarım ürünü pamuk giderken aynı anda öykülemeler de gidiyordu. Ve Roma da buna karşılık veriyordu. Fakat bunlar, Jung'un anlattığı gibi belli başlı büyük genel öykülerle sınırlıydı.
Ve bir Romalılık bilinci üretilmesi falan da söz konusu değildi. Veya insanlar Roma'da böyle yaşar, siz de böyle yaşamalısınız. Siyasetçilerle böyle konuşmalısınız. Kendi aranızda aşık olurken şu yöntemlerle aşık olmalısınız gibi.
modellemeler sunmazdı. Dikkat edersen çoğunlukla Mısır mitolojisinin, Yunan mitolojisinin, Sümer mitolojisinin ve Arap yarımadasındaki Uhrevi dinlerin öyküleri birbirleriyle çoğu zaman neredeyse birebir örtüşür. Çünkü taşra çoğu zaman benzer öyküler üretir. İnsanların dönüp dolaşıp geldikleri mitolojik konular belirlidir ve aynı öyküler defalarca başka isimlerle tekrar tekrar üretilir.
Bunu ne zamana kadar görürüz? Modernizme kadar. Çünkü modernizm ilk defa gökyüzünün hikayelerini oradan söküp alıp sıradan insanın öyküsünü onun yerine ikame edecektir. Kitap ve roman gelir gelmez kişinin yaşamına, özel yaşamına ilişkin veriler bize verdiği için Ve Paris'i bir kent olarak, belki de en büyülü taraflarını anlattığı için, herkesin idealize ettiği bir yerin merkez kılınması o zaman mümkün olabiliyor.
Eğer herkes artık aynı lehçeyle konuşuyorsa, aynı aşık olma kalıplarıyla, flört etme kalıplarıyla, bürokrasiyle iletişim kurma kalıplarıyla donanabiliyorsa, kendisi de onun gibi davranmak istiyor. Örnek olarak ne verebiliriz buna? Türk batıllaşması. Türk batıllaşması, Batı'yı kendi gözünde öyle bir büyülü hale getirmişti ki, Sanki yolda yürüyen herkes Voltaire, Robespierre, John Jack Russo'ydu.
Öyle düşünüyorlardı. Mustafa Kemal de öyle düşünüyordu. Çünkü Mustafa Kemal, dikkat edersen, neredeyse Vahdettin'in yaveri olduğu dönemde, Vahdettin Şehzade iken yaverlerinden biri Mustafa Kemal, onunla beraber bir kere Prusya'ya gitmişti. Onun dışında Avrupa'da pek bulunmamıştı.
Bazıları şöyle diyorlar, Sofya'da militar ateşiydi. Sofya zaten Osmanlı toprağıydı çok yakın zamana kadar. Zaten Atatürk de Selanik'te doğmuştu. Osmanlı toprağının dışında kalan batıdan söz ediyorum.
Dolayısıyla Mustafa Kemal batıyı sürekli olarak Fransız devrimini inşa eden filozofların metinlerinden okuyordu. Böyle bir evrende Fransa'nın ideal bir yer olduğuna tıpkı Lyonlu köylü gibi inanmıştı. Ki hani şunu söyleyeyim muazzam bir devrim yaptı. Yani Kemalist devrimin var olmadığı bir Türkiye'nin bugünkü yaşamının Körfez ülkelerinden farklı olmayacağını düşünüyorum ben.
veya Kuzey Afrika ülkeleri. Zaten dikkat ederseniz buralarda Osmanlı'nın çekildiği diğer bölgeler. Osmanlı'nın çekildiği, bıraktığı bütün bölgeler arasında en doğru dürüst demokrasisi ve ekonomisi olan yer olarak Türkiye kaldı. Buna Yunanistan da dahil.
70'lere kadar onlar askeri yönetimlerle yönetildiler. Bulgaristan'ı zaten biliyoruz. Yani Türkiye buradaki bir mücevherdi. Belki 2000'li yıllarda bu sistem bozuldu birazcık.
Ama bu Kemalist devrimler birazcık tepeden inmeci ve halk için ama halka rağmen yapıldığı için buradaki cesaret de herkesin Volter olabileceği bir ülkenin var olmasından kaynaklanan bir cüretti. Madem böyle bir ideal yer vardı, Türkiye niçin bu kadar ideal bir yer olmasında? O zaman Fransızlar ne yaptıysa bizler de onu yapabilirdik. Lyon'daki de işte böyle düşündü.
Paris'te böyle bir hayat mı vardı? O zaman kendisi de niye Parisli gibi giyinmesin diye, niye onun gibi çatal kaşığı kullanmasın diye, niye fularlar takmasın diye, Türk devrimini düşünelim, şapka devrimi, harf devrimi, her şey batılılaşıyor bir anda. Orada da öyleydi. Batı kendi içinde de merkeziyleşiyordu, merkezin batılılaşmasına doğru gidiyordu.
Dolayısıyla iki tarafta da bir düş vardı. Bu düşü insanlar kendi küçücük mekanlarında sezgileriyle gerçekliğini ölçebilirlerken, Kitap aracılığıyla gelen bu tahayyülü artık ölçemediler çünkü orayı görmüyorlardı. Çoğu da ömrü boyunca hiç oraya gitmeyecekti. Tekrar Türk devrimine dönüyorum.
Mesela şöyle bir şarkımız var. Orada bir köy var uzakta. Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür. Bunu inşa ediyor.
Senin hiç görmeyeceğin bir yerle senin aranda duygusal bağ kuruyor. Bu zaten ne olacak? 19. yüzyılda ulus devletli, milliyetçilikle sonlanacak.
...insanlar belli coğrafi sınır içinde kalan herkesi... ...düşsel kardeşleri olarak ilan edecekler.
Bugün Avustralya'da bir uçak düştüğünde... ...içinde 198 kişi hayatını yitirdiğinde... ...bizim televizyonlarda altyazıdan 198 kişi öldü,
birisi Türk dendiğinde... ...hepimizin ilgisi geriye kalan 197 kişiden çok bir kişiye yöneliyor. Sonradan inşa edilmiş bu duygusal milliyetçilikten kaynaklanan bir şey mesela.
Dolayısıyla bunu şöyle düşünmeliyiz. Fransız devriminden önce böyle bir şey yoktu. Lyon'daki adam için, Paris'teki ölüp giden adam hiçbir şeydi. Yine Mazzini'nin sözlerini düşünelim İtalya için.
Derdi ki, önce İtalya'yı yarattık, şimdi İtalyanları yaratacağız. Yani bu süreç böyledir, hakikaten hep böyle. Sonradan medya aracılığıyla bu inşa edilecek bir şeydir. Ve bunu ilk inşa eden şey, kitap oldu.
Kitabın üzerine Bir süre sonra gazete geldi. Kitap ilk geldiğinde okur-yazar oranı bugünkü kadar yüksek olmadığı için... ...onu sesli olarak köy kahvesinde okuyacak, evlerde okuyacak aracılara gereksinim duyuyordu.
Gazetede fotoğrafın da ortaya çıkması okuma-yazma bariyerini birazcık daha geriye aldı. Ve Paris bu kez görünürde oldu. Fakat bu görünürlükler yine edit edilmiş görüntülerdi. Kadrajlanmış görüntülerdi.
Dolayısıyla olabilecek en şık Paris görüntülerini gördüler. Ve tahayyülleri artık imgelerle de beslenmeye başladı. Ve bir şey daha oldu. 40 yıl önce yazılmış roman da bugünmüş gibi okunurken, gazetede bir eş zamanlılık inşa edilmeye başlandı.
Romanda neyi biliyordu? Bir Paris var, orası bir düş dünyası, her şey orada olup bitiyor. Aşkların en güzelleri, ekonominin en büyükleri, ürünlerin en kalitelileri Paris'te, binaların en güzelleri Paris'te. Şimdi bir de eş zamanlılık gelince Paris'te şu an bu oluyor.
Artık orası daha da idealize. Müslümanlıkta namaz kılınması ve ezan okunması olağanüstü bir duygu yaratıyor inançlılarda. Çünkü eş zamanlı olarak namaz kılıyorlar ve dünya dönerken ezan sesi hiç dünyada kesilmemiş oluyor. Yani bu zamansallık insanın başkalarıyla duygudaşlık kurmasında çok etkili.
O yüzden gazete bence eli yükseltiyor. Bir sonraki aşamaya bakıyoruz, radyo ortaya çıkıyor. Okuma-yazma bariyeri sıfırlandı, bitti artık. Fakat romanlar kendi içinde bir bütünlük sağlardı.
Entelektüel yapısı daha güçlüydü. Tek bir tema üzerine dönerdi. Yaşama dair pek çok fikir ve felsefe de barındırırdı. Gazetede bu kırılmıştı.
Çünkü gazeteyi bir açardı kişi, ön sayfada ölüm ilanları, hemen yanında siyaset haberleri, altta işte katiller, cinayetler. Gazeteyi kapattığında kişi ne okuduğuna dair bir fikirle baş başa kalamazdı. Parçalanmış bir dünyayla karşılaşmıştı. Tema bozulmuştu.
Radyoda bu bozulmuş tema daha da bozuldu. Çünkü üst üste gelen programların bir kısmı radyo tiyatrosuydu. Bir kısmında belki müzik dinliyorlardı. Bir kısmında propaganda konuşmalarıyla karşı karşıyaylardı.
Fakat kitap okur yazarlara göre yazıldığından daha nitelikli içeriklere sahipken... ...radyo, çocuk ve ihtiyarın ve yetişkinlerin aynı anda dinleyebilecekleri bir gönderi olacağından... ...bunların tamamının algılayabileceği bir seviyeye kadar kendisini çekmek zorunda kaldı.
Böylece bizi biz kılan, yani tanımadığımız insanlar ve siyasi coğrafya içerisindeki hepimizi biz kılan gönderiler ahmaklaşmaya başladı. Çok daha alttan kurulan bir duygudaşlık ve iletişimle karşı karşıya kaldık. Şöyle denir ya, grubun hızı en yavaş olanın hızıdır. Radyo grubun en yavaşına göre ileti gönderiyordu.
Ve radyoda sabit yatırımın yüksek olması nedeniyle radyo yayıncıları devletler oldular. Bu yüzden radyo devletin vatandaşlarına bilinçli gönderiler gönderdiği bir propaganda aracına dönüştü. Kitap ve gazetede propaganda bu kadar yoğun değildir. Çünkü bazı yazarlar sosyalisttir, bazıları işte ateisttir, bazıları nihilisttir.
Farklı görüşlerden kitaplarla karşılaşırız ama ne zaman bir sabit sermaye ortaya konulması gerekir ve bunun maliyeti yüksektir. O zaman işte propaganda denilen, demin de konuştuğumuz üzere modernleşmede standartizasyonun da övülmesiyle beraber, radyolar hükümetlerin düşündüklerinin tamamının doğru olduğuna ilişkin algıyı halka yaymaya başladılar. Ama eğer gazeteler ve hatta daha da büyük ölçekte kitaplar sermaye bakımından dolayısıyla da işledikleri fikirler bakımından bu kadar çeşitlilerse neden bir Lyonlu Paris'i bu kadar idealize etti? Ve neden sence Atatürk Paris'i de sadece Voltaire'lerin dolandığı bir cennet olarak tahvil etti?
Yani başka kitaplar yok muydu mesela oradaki işte fahişeleri anlatan, oradaki ne bileyim katilleri anlatan Bence çok güzel bir soru oldu. Şundan kaynaklanıyor, hepimizin sınırlı bir yaşam ömrü, sınırlı zevkleri ve sınırlı ilgi alanları var. Bu yüzden hepimiz hayatta aynı yerlere bakıp başka sonuçlar ve girdiler elde ediyoruz. Geçen programda senin bahsettiğin üzere ikimiz de bir başkadır üzerine konuşmuşuz ama ikimiz de onu bambaşka yerlerden ele almışız.
Buna psikolojide zaten algıda seçicilik deniyor. Lyon'daki insanların okudukları kitaplar Onların yüksek eğitimli olmamasından ötürü romanlar ağırlıklılardı. Romanlarda biz gündelik yaşama dair şeylerle daha çok karşılaşırız. Yani şöyle romanlar okuruz.
Paris'in arka planda bulunduğu bir aşk hikayesi okuruz. Paris'in arka planda olduğu bir polisi okuruz. Paris bize, biz fark etmeden zerk edilir orada. Dolayısıyla eğitimsiz zihinlerin öyküye odaklanması, kişiler arasındaki çatışmalara aşılmaz engellerin nasıl aşılacağına odaklanması normaldir.
Bunları sindirirken diğer geri kalan bölümü fark etmeden o kendi içine alır. Orada Paris'in ne kadar hoş bir kent olduğuna dair imgeleri seçip alacaktır. Atatürk'ün kendi meselesi siyasi bir mesele olduğundan, felsefi başka konular peşinde koştuğundan, bugün bize normal gelen mağdum tarihçilerin yazacağı türden kitaplara zamanını harcayamazdır. Ve şunu hiç unutmayalım, Atatürk savaşa başladığında, 1919'da 38 yaşında, ben 40 yaşındayım, 2 yaş küçük.
Onun kafasında bambaşka bir siyasal, sosyal, ekonomik bir proje vardı. O projeyi besleyecek verileri çekiyordu. Osmanlı'da sosyal darvinizm üzerine bayağı çalışma da yayınlandı. Ben de Boğaziçi Üniversitesi'nde bir master tezi yazmıştım.
Benimki de Abdullah Cevdet'in sözde ırkçılığı üzerineydi. Dolayısıyla sosyal darvinizmlerle Osmanlı'daki bayağı bir ilgilenme fırsatı buldum. Osmanlı sosyal Darwinistleri arı atayistlerdi ve genellikle Fransız kitaplarından yararlanıyorlardı. Bununla beraber İncilleri Bühner'in madde ve kuvvetiydi yani bir Alman'ın kitabı.
Düşünce onlar için beynin salgıladığı bir safraydı. Onlar için manevi hiçbir şey yoktu. Her şey vulgar materyalizmle açıklanabilirdi. Vulgar materyalizm, vulgar kaba demek zaten.
Materyalizmin ne olduğunu biliyoruz, kaba materyalizm. pozitivizmin biraz daha indirgenmiş şekli. Yani pozitivizmde biz ne biliyoruz? Her şey bilimsel olarak açıklanabilir.
Bulgar materyalizmde her şey bilimsel olarak açıklanabilir ve materyale bağımlıdır. Manevi şeyler yoktur. Onlara kulak kapatılır. Bence Atatürk sosyal darvinizm, Osmanlı sosyal darvinistlerinin bir devamıydı.
Şöyle bir şey ileri sürmüştüm. Zannedilenin aksine Türk devrimi Ziya Gökalp'in düşüncesinin üzerine bina edilmedi. Abdullah Cevdet'in düşüncesinin üzerine bina edildi. Mesela Ziya Gökalp ne diyordu?
Batının bütün batılılıklarına, modernliklerine almayalım. Biz kendi kültürümüzü koruyalım. Abdullah Cevdet'e bakıyoruz, diyor ki Batı medeniyeti bir bütündür. Hiçbir parçası bölünüp buraya monte edilemez.
Alınacaksa bir bütün olarak alınmalıdır. Bizim Kemalizm'de gördüğümüz zaten şey o, radikal batıcılık. Ne var ne yok hepsini toptan olarak alma. Demiştin ki niye Rus'ları okuyor?
Çünkü aldığı eğitim böyleydi. Tıp fakültesinde gelişti. Osmanlı'daki tıp eğitimi sırasında bu arı Fransız, ateist ve materyalist, Bulgar materyalist görüşler orada. egemen hale gelmişti.
O yüzden dikkat edersen ilk fikri yönderlerin tümü doktordur Osmanlı'da. Atatürk de o çizginin devamında olduğu için onların klasik kitaplarını okudu. Mesela bak bizim yaşlarımız birazcık yetişiyor seninle hafiften. Sosyalistlerin tümünün okudukları sol yayınlarının yayınları vardı.
O zaman zaten pek liberal falan diye bir kesimde yoktu. Ülkücüler de pek kitap okumuyordu. Yani şöyle bile diyebiliriz. Neredeyse kitap okuma sol yayınlarının ürettiği kitaplara sıkışmıştı bile diyebiliriz.
O gün için neden siyasal İslam'ın görüşleri üzerine kitaplar okumuyorsunuz dediğimizde hem haklı hem de haksız bir eleştiriyle onlara gitmiş oluruz. Çünkü dönemin doğası öyle bir şeyi yokmuş gibi varsayıyordu. Bence Türk ve Osmanlı entelijensiyasında da Batı her zaman imrenilen, her zaman askeri olarak mücadeleyi kazanan, sanatta ilerleyen, mesela bak resimde bile öyle çok ilginç. Türk resmi batıllaşmaya başladığında ilk ressamlar asker ressamlar.
Çünkü ordu topografya çalışmaları yapması gerektiğini anlıyor. O zamana kadar yapılmamış. Topografya çalışması yapmak için de çizerlere ihtiyaçları var. Subayları Avrupa'ya yolluyorlar.
Bir dakika o zamana kadar dediğin ne zaman? Bu 1700'lerde. 3. Selim dönemi olmalı.
Bu nitelikli haritaları yapmak için ilk defa teknik çizim dersleri alacak kişiler ordu subayları olacak. Bunlar da daha sonra bizim sanat tarihimizde asker ressamlar olarak anılacaklar. Onda bile Batı dünyası resme kadar her şey ile ideal bir dünya olarak algılanıyordu. Hatta şunu söyleyebilirim, Osmanlı ile Türk modernleşmesinin belki farkı orada olacak işte.
Osmanlılar batının çok ideal bir yer olduğunu bürokratik ve ordusal anlamda düşünüyorlar. Ama kültürel ve toplumsal anlamda batıya duyarsızlar. Osmanlı modernleşmesinin hiçbir yerinde halkın modernleştirilmesi diye bir şey söz konusu edilmez. Ama Türk modernleşmesine baktığımızda birdenbire bir kopuşla karşılaşırız.
Halkın zorla modernleştirilmesi. Niyazi Berkes'in Türkiye'nin Çağdaşlaşması adlı o kült kitabında bayağı bir bilgi var. Ama bunun dışında Şükrü Haneoğlu'nun bu konuda çok fazla çalışması var. Bu konuda bayağı çalışılmış yani.
Dolayısıyla Atatürk'ün o dönemde romanlar yerine bu Fransız felsefecilerini okuması onun kafasındaki soruya yanıt verebilecek olanların onlar olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyordu. Tamam. Ben bu soruyu sorduğumda sen gazetelerden radyoya geçmiştin. Sektöre giriş için gereken sermaye yüksek.
O yüzden devletler girdi. O yüzden de bir tek tipleşme var. Zaten dikkat edersen modern araçlar, yollar, enstrümanlar nerede gelişkilse orada otoriter bir yapı oluşma riski oluşur. Almanya buna iyi bir örnek.
Orada da radyo çok iyi kullanıldı. Biliyorsun onların felsefi geçmişleri de buna çok uygun. İnsanların özgüvenleri yüksek. 1.
Dünya Savaşı'nda yenilip yerle bir olmasına rağmen, 2. Dünya Savaşı'na kadar bir sürü yasakla boğuşmasına rağmen tekrar aynı gücü bir kez daha dayatabiliyor. Tekrar yerle bir oluyor. Bugün Avrupa'nın en büyüğü tekrar Almanya.
Dolayısıyla şunu unutmamak gerek. Propaganda araçlarını tabii ki daha düşük devletler de kullanabilirler, muz cumhuriyetleri de kullanabilirler. Ama etkili kullanabilenler ancak böyle altyapılara sahip olan ilkeler olacak. Türk devrimine baktığımızda ise maalesef öyle bir teknolojik altyapı bulunmadığı için köy enstitüleri gibi köye ulaştırılamayan okulu köydeki bazı kişilerin merkeze alınıp merkezde eğitilip tekrar yaşadığı köye gönderilmesiyle iletmeye çalışacak ve şunu söyleyeyim köy enstitüleri çok başarılı olacak.
Bunlar mesela kendi donanımı var olmayan bir ülkenin kendi kendine bulduğu çözüm önerileri. Fakat bunlar diğer yapılar gibi güçlü bir yapı sağlayamayacak. 22 liseyle modernite sağlanamayacak. İmamların memurlaştırılması sanki köylünün sütürlerine benzer bir mekanizma.
Yani alıp merkezden atıyorsun. Şöyle bir süreç oluyor. Dikkat edersen tekkeler ve zaviyeler kapatılıyor. Dini bir anda tamamıyla devre dışı bırakmak olanaklı olmadığı için ki buna çok yakın bir şey yapılıyor.
dinle sürdürülecek iletişimin devlet kontrolünde olması gerekliliği devleti bu konuda kendi kendine bir kurum açmaya itiyor. Dikkat edersen savaş sırasında Sosyalist Parti de var ama Atatürk kontrolünde yine. Yani Atatürk kendisine sorun çıkarabilecek her türlü olasılığı kendi içerisinde bir yapı inşa edip o yapının bunu zaten temsil ettiğini dolayısıyla diğerlerine gerek kalmadığını ileri sürerek kapatacak. Bu yüzden diyanet işlerini şöyle görmemiz gerekir.
Devletin denetleyemediği her türlü İslami oluşumun bundan sonra varlığını sürdüremeyecek olmasının ilan edilmesi. Yaşamak istedikleri dinin artık sadece diyanet versiyonunu yaşayabileceklerini gösteren ve biraz önce senin de söylediğin gibi diyanette oluşturulan zihnin o imamlar aracılığıyla bütün Türkiye'ye yayılmasını düşünen bir sistemdi. Ve dikkat edersen 20'lerde İslam rasyonel bir din olmaya kapatılıyor. Yani bütün açıklamaları 20'lerde Atatürk'ün rasyonel olan dinimize yakışır.
Karşımıza aldığımız şey bilimsellikten uzaklaşmış İslam versiyonlarıdır. Ruhunu söylüyorum. Aslında bu berraklıkta söylüyor da bu sözcüklerle söylemiyor. Yani bugün de çoğu otoriter yapı her şeyi demokrasi uğruna yaptığını söylüyor değil mi?
Demokratlar böyle yapmaz. Siz böyle yaptınız. Şimdi biz geliyoruz düzeltiyoruz diyor. Ama düzeltmediğini biliyoruz.
O dönemde de Atatürk de benim okumamda böyle bir şey yapıyordu. Hatta şunu da söyleyeyim. Otuzlarda daha da uzaklaşacak. Çünkü 30'larda diyecek ki, dini çektiğinde toplumdan, toplumda bir çimento eksikliği kendisini gösterecek.
Atatürk şöyle düşünmüştü. Herkes Volter ise toplum sözleşmesi olabilir. Herkes Rus oysa toplum sözleşmesi, rasyonellik bağlamında toplum sözleşmesi olabilir. Olmadığını görecek.
Çünkü Fransa'da da yoktu dediğim gibi. Bir siyasi çerçeve çizdiğinde, sınırlar çizdiğinde, bunun içindeki herkesin düstsel olarak birbirlerini duygudaş yurttaşlar olarak hissetmesinin rasyoneliteyle mümkün olmadığını görecek. Ve diyecek ki ben buradan İslam'ı çekmeye çalıştım. Bunu çektiğim zaman toplumu bir arada tutan çimentoyu sökmüş oldum.
O zaman buraya yeni bir şey enjekte etmeliyim ya da İslam'a geri dönmeliyim. İslam'a geri dönmek istemediği için seküler milliyetçiliği icat edecek. Seküler milliyetçilik 1930'larda Türklüğü bir kadim kimlik olarak gelip toplumun kucağına bırakacak. 1932'de Türk tarih tezi ile beraber Orta Asya'dan gelen bütün medeniyetleri Avrupa medeniyeti dahil olmak üzere Kuran bir Türklük inşa edilecek.
Orta Asya'dan gelen Türklerin yanı sıra Anadolu'da bulunan uygarlıkların da Türk olduğu iddia edilecek. Etilerin, Sümerlerin ne yapacak? Etibank kuracak, Sümerbank kuracak, her şeye sahiplenecek. Diyecek ki İslami bir duyguya ihtiyacımız yok.
İslam bizim Arı Türklüğümüzü bozdu aksine. Bu yüzden Selçuklu ve Osmanlı bizim Arı Türklüğümüzü bozmuştu. Biz şimdi o geçmişimizle kucaklaşacağız. Bugün nasıl Cumhuriyet'e bir parantez deniyor?
O zaman da Atatürk Selçuklu'ya ve Osmanlı'ya bir parantez diyordu. Ve o parantezi dışarıya çıkararak Arı duygudaşlığı Kadim Türklük üzerine inşa edecekti. Tabii ki o da her tarih yazımı gibi bir inşa ve uydurmasyondu. Ama siyasal olarak çok başarılı oldu.
Türkiye'ye hem içeride özgüven sağladı hem de Türkiye'yi dışa karşı korudu. Buna çünkü şöyle bir gereksinim vardı. Milli Kurtuluş Savaşı aynı zamanda bir iç savaştı. Bu hep gözden kaçıyor.
Hatta Bu şekilde dile getirildiğinde insanlar tepki bile gösteriyor ama böyleydi. Kimlerle savaşılıyordu? Rumlarla ve Ermenilerle. Yunanistan daha önce ülkeden bağımsızlığını ele almış fakat hala kendi yurttaşları Osmanlı'nın içinde bulunan bir yapıydı ve toprakların daha fazlasını istiyordu.
Osmanlı toprağı içinde kalan Anadolu içerisinde Ermeniler, Türkler ve Yunanlılar bir iç savaş yaşıyorlardı. Bunun tabii ki dışsal bir savaşı da vardı, içsal bir anlamı da vardı. Ve bu savaş çerçevesinde Ermenilerin ve Yunanlıların yani Rumların iddiaları şuydu. Biz Bizans olarak sizden önce buradaydık.
Ermeniler de biz Ermeni krallığı olarak Türklerden önce buradaydık. Uluslararası ulus olma standartlarına göre en uzun süredir orada kim varsa ve günümüzde popülasyonu en çok kimin yüksekse onun ulus devlet kurması gerekir. Türkler bu açıklamalarda bir miktar mahçup kalıyorlardı. Ama savaşı Türkler kazandı.
30'larda da kendi kazandıkları savaşı artık meşrulaştırmak zorunda kaldılar. Bizans'tan önce burada Etiler ve Sümerler, Hititler vardı. Ve onlar da Türklerdi diyecek. Şimdi tekrar gerişeye dönüyorum.
Radyoya. Radyodan sonraki aşama televizyon olacak. Televizyon tabii artık bambaşka bir evren. Çünkü görüntüyü de evin içine taşımaya başlıyordu.
Artık iletiler çöpleşmeye yüz tutmuştu. Ama hala tek bir merkezden gönderiliyordu. Çünkü radyodan daha da pahalı bir sistemle karşı karşıyaydı. Bunun son aşaması, her şeyi kıran internet oldu.
İnternetle beraber, o ana kadar merkezden gönderi yapan, yapı bozuldu, kırıldı, herkesin birbirine gönderi gönderebildiği bir yeni alana evrildi. Bu, tarih boyunca hiç olmamıştı. Şimdi bak, en başta burayı topluyorum artık. İlk başta, kendi kimliğini oturduğu köyle ilişkilendiren, hayata dair bütün çektiği verileri kendi kendine çeken bir insan, Yavaş yavaş başkalarının düstel olarak dünyalarına girdi, o dünyalardan etkilendi.
Kendi dünyasını tahayyül bir evrenden modellemeye başladı. Kendi dünyası yarıldı, parçalara ayrıldı. Bu ilerledi ilerledi. Televizyonda artık hiç aklına bile gelmeyecek parıltılı yaşamlarla, tanıdığı coğrafyalarda ama hiç bilmediği yaşamlarla karşılaştı.
En sonunda kendisini de böyle sunabileceği bir imkanla buluştu. Her şey bir aracı üzerinden gidiyor. Biz bile bu konuşmayı farklı ülkelerden gerçekleştiriyoruz. Artık kendi duyularımla, bildiğim dünyada, güvendiğim kişilerle, sezgilerimle hareket edemiyorum.
Bambaşka bir türev dünyadayım. Bu türev evren içinde de kendimi sürekli olarak istediğim kişiymiş gibi gösterebiliyorum. Aldığım markalı kıyafetlerle ki nereden gelinmişti buna? Kişi pazar ekonomisi için üretim yapmıyordu, her şeyini kendi yapıyordu.
Oradan bugün kendim için hiçbir şey üretmediğim, her şeyi dışarıdan aldığım bir evrene dönüştü. Aldığım her şey bir itibar nesnesine dönüştü. Ben bugün bir bilgisayar aldığımda sadece internete girecek, yazı yazacak bir aleti almıyorum. Kafeye gittiğimde başkalarının beni itibarlı görmesini sağlamak adına şu şu markayı tercih ediyorum.
Trenchcode'da bu markayı tercih ediyorum. Böylece üretilmiş ve bize medya aracılığıyla değerli oldukları söylenmiş şeyleri kendime ekleyerek beni günlük hayatta tanımayan herkese kendimi çok daha nitelikli bir insanmış gibi sunuyorum. Fakat trajediye bakar mısın? Köydeki insan her şeyi kendini doğrudan tanıyan insanlar için yaparken, postmodern insan bunların tümünü hiç tanımadığı insanlar için yapacak.
Şimdi mesele demek ki şuraya geldi. Başta demiştim ki, modernitede Hobbes ve Rousseau insanın bir özü olduğunu ve bu öze göre geçmişe gidildiğinde her şeyin çözülebileceğini, tekrar canlandırılabileceğini düşündüler demiştim. Bugün geldiğimiz bu tarihsel süreçte ne görüyoruz? İnsanın özü diye bir şey olduğu son derece kuşkulu.
İnsan daha çok transparan bir yapıya benziyor ve bu transparan yapı dışarıyla son derece iletişime müsait, dışarıdan etkilenmeye çok müsait. Modernite de dışarıyı çok etkilemişti. Halbuki premodern ve postmodern dönemde modernitedeki kadar dışarıyı da etkileyemiyor. Dışarıdaki etkiye daha fazla açık.
Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, nereden veri çekiyorsam onu inşa edebilirim. kendimi denetleyemediğim bir havuzdan, denetleyemediğim aracılarla donatıyorsam, o zaman bu donatıcıların her türlü manipülasyonuna ve bazen onların istemediği halde gelen çarpıtılmış verilerle karşılaşmamdan kendime doğayla, hayatla uyumsuz bir benlik inşa ediyorum. Yani özümüzün olmaması ve bizim artık türev bir evreni medya aracılığıyla var olanı değil, türev bir evreni algılamamız bizi realiteyle uyumsuz bir benlik üretmeye sürüklüyor. Böylece postmodernizmin trajedisini de şöyle koyabiliriz, realite ile kopuş, hakikatinde bir öneminin kalmaması.
Şöyle bir kıyas aklıma geldi aslında, ilginç bir zıtlık olabilir. Hani biz eski insanları düşünürken bunlar çok doğaüstü olaylara inanıyorlar, çok batıllar diyoruz, atıyorum işte Zeus'un gelip de bir kadınla beraber olduğunu, ondan çocuk oluyor, onu kasıklarına dikiyor filan. bu hayaller üzerinden onlarla dalga geçiyoruz aslında biz. Fakat sen diyorsun ki evet belki o hikayeleri anlatıyorlardı ama gündelik hayatlarında yani zamanların %99'unda gerçekle çok daha direkt ilişkileri vardı etraflarındaki insanlarla.
O yüzden gerçeğe daha yakındılar. Çok iddialı olmayayım o konuda. Şöyle diyeyim. Konuşmama şöyle başlamıştım.
Anlam arayışı. Anlam arayışı bizim zihinlerimizin zaten hali hazırdakini anlayamıyor olmasından ötürü ona anlam atfetmekle geçiyor. Biz hayata dair ne kadar boşlukla karşı karşıyaysak o kadar çok imajinasyona başvuruyoruz. Yani Zeus'la anlamlandırma o dönemde fen bilimlerine, doğa bilimlerine ilişkin çok az şey bilmemizden kaynaklanıyor ve bu sürüp giden hayatın bazı kişilere dayanması gerektiği düşüncesinden.
Mesela demin sen Azteklerle ilgili şeyi söylediğinde aklıma şu gelmişti. Mayalar pardon. Denizde de çok açılmıyorlar. Dünyanın düz olduğunu düşündükleri için bir yerden sonra dünyadan aşağı düşeceklerini düşünüyorlar.
Mesela böyle önyargılar yüzünden de coğrafi keşiflere girişmiyorlar. Gemiler daha önceden o performansta olmasına rağmen o önyargı yüzünden öyle şeyler yapmıyorlar. Bugüne geldiğimizde ise bugünümüz o kadar dolulukla dolu ki bizim anlam arayışı için pek vaktimiz yok. Bak bundan sadece 50 yıl öncesini düşünelim.
Ben bir troleibus durağında durakta bekliyorum. 10 dakika boyunca orada kendi kendimdeyim. Yapacak hiçbir şey yok. Orada ellerimi trenç kotuma sokacağım ve kendi yalnızlığımla baş başa kalacağım.
Ben bu sırada mutlaka iç görüme dönmek zorundayım. Sürekli olarak dışarı bakanlara Said Faik gibi öykü yazdırabiliriz belki değil mi? O koca gözleriyle çocuk bana tünelde baktığı plan gibi mesela. Ama çoğu kişi dış gözlemci olmadığı için veya her gün aynı yerden gidip geldiğinde o görüntüler sana kendilerini kapattığı için, görünmez kaldığı için kişi kendi içine dönüyor, iç görüşüne dönüyor.
Ve burada kendisini rahatsız etsin etmesin, kendini huzurlu kılsın kılmasın pek çok düşünceye savruluyor. Kendi üzerine düşünüyor, çevresi üzerine, ilişkileri üzerine. Burada bir anlam mesaisi kendi kendisini dayatıyor zihne. Bağlantılar kuracak, anlamlandırmaya çalışacak, bazen çok komik ve anlamsız bir sürü şeyi önce birinin olduğu, sonra birinin olduğu için birbirine bağlayacak gibi gibi gibi.
Bugün 50 yıl aradan geçmiş olmasına rağmen sadece kendi kendimizle hiç baş başa kalamadığımız bir alandayız. Diyelim ki Suadiye istasyonunda tren bekliyorum. Zaten 7 dakikada bir tren geliyor. Telefonumu açıyorum, ona bakıyorum.
Yanımda bir kitap oluyor. Etraftakiler bağırarak telefonla konuşuyor. Yani kendine de odaklanamıyorsun. Hiçbir şekilde eğlence endüstrisinin dışında kalamayacak şekilde bağlısın her yere, angaşasın.
Kendinle baş başa kalamayacağın bir doluluk içerisinde bırakılmışsın. Böyle bir yerde kişinin artık bence postmodernitede anlam arayışı sona eriyor. anlamla karşılaşmak için zaten bir zamanı yok. Bu yüzden birazcık kitap okuyan kişi bile kendiyle baş başa kaldığı için bizim alışık olmadığımız düşünceler söylüyor bize.
Yani şöyle söyleyeyim, yeni toplumda yarım metrelik derinlikte herkes vurgun yeme riski taşıyor. Ve bu romantik bir açıklamayla işte yeni neslin donanımsızlığından falan kaynaklanmıyor. medyanın değişmesinden kaynaklanır. Bu bir dönüşüm.
Yani eskisi daha iyiydi, yenisi daha kötü. Böyle şeylerden hiç bahsetmiyorum. Muhtemelen şu an dünya üzerindeki insanlığın yaşamı boyunca yaşanılan en konforlu dönemdeyiz. En az çalışarak en çok gelir elde ettiğimiz, en az maliyetle en çok tüketebildiğimiz dönemdeyiz.
Sanayi devrimi olduğunda 1800'lerde Manchester'da çalışan bir sanayi işçisi... ...günde 18 saat, 15 saat çalışıyordu. Ve bu çalışmaya 9 yaşında başlıyordu.
İkinci Mahmut hiç uçağa binmedi. Ben yılda defalarca uçağa biniyorum. Hiç televizyon seyretmedi. Hep televizyon seyredebiliyorum.
Hiç internete bağlanmadı. Oda orkestrası olmadan hiç müzik dinleyemedi. Ben bugün Viyana'ya işte bir uçakla gidip... ...istediğim operaya Stadtsoper'de gidebiliyorum,
Waltzoper'e gidebiliyorum. tek bir tuşla düğmeye basıp dünyanın en iyi performanslarını hiçbir konfordan feragat etmeden yerine gerçekleştirebiliyorum. 19. yüzyıl romanlarını düşün.
Ne yaparlar yoksullaşır yoksullaşmaz? Redingotunu rehinciye verir. Ya bu bir trajedidir bak. İnsanın tek bir gömleği var.
Tek bir redingotu var. Her şeyleri bir tane. Silindir şapkası bir tane. Ve parasız kaldığında onu rehinciye verebiliyor.
Bu ne demek biliyor musun? Bu kadar yıpranmış, sökülmüş, dirsekleri yıpranmış, işte diz yerleri çıkmış pantolonların bile... hala ikinci elde para ettiğini gösteriyor bize. Çünkü her şey elle yapılıyor.
Yani her şeyi birileri başka birisi yapmış oluyor. Makineyle yapılmadığı için değerli. Yani şundan, yoksulluktan. Herkes aynı yoksullukta olduğu için bunu toplumsal itibar kazanmak adına tüketim diye bir şey anca çok zenginler arasında belki mümkün.
Bugün ama öyle değil. Mesela minibüse bindiğinde minibüs şoföründe iPhone olma ihtimali çok yüksek. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, gösteriş tüketimine ayak uyduramayanların yaşadıkları hayal kırıklıkları Manchester'da 18 saat çalışmak zorunda kalan 11 yaşındaki çocuğun acısına göre çok daha katlanılabilir görünüyor. Konfor alanları açıldıkça, kişinin kendi kendini gerçekleştirmesi için açılacak büyülü alanlar tabii ki doğal olarak daralacaktır.
Ama yine de şunu söyleyelim, çoğu kimse özgürce seçme hakkı olsa bugünkü konfor alanını seçecektir. Buna ben kendimi de dahil ediyorum yani. Burada hem görecelilik kısmı var yani komşum ne yapıyor kısmı var. Bir de normale alışıyorsun.
Yani bir medeniyet kendi başarısının kurbanı oluyor bir noktadan sonra. Geçen gün değişik ülkelerdeki aşı karşılıklı yüzdelerine bakıyordum. Fransa'da çok daha yüksek mesela Rwanda'ya kıyasla yani Afrika ülkelerine bakıyorsun. Adamlar çünkü birebir görüyorlar işe yaradığını yani onlar aşının hayat kurtardığını gören ilk nesil. Bir Rıvan Dalı kadar bu işin ne kadar işe yaradığını anlayamıyorum çünkü o seviyeye benim dedelerim gelmiş.
Bir de şey söyleyecektim sana, yalnız kalamaması yüzünden içgörü sahibi olamaması, daha doğrusu içgörü yeteneğini kullanamamasından bahsettin artık. Ben buna biraz daha çelişkili bir şekilde bakıyorum. Yani bir bakıma dediklerin doğru. Hemen telefonu açıyorsun ama en azından hepimiz yapamayız ama bir azınlık o telefonu bırakır, pazar günü mesela evinde bırakır, dışarı çıkar.
Bu bahsettiğim materyal konfor sayesinde zaten cumartesi pazar çalışmasına gerek yok. Bir sürü insanın Ama eski insanları düşündüğün zaman, onların bir özel alanı yok. Tamam, elinde telefon yok ama sürekli etrafında başka birileri var. Akrabaların, çocukların, baban, bilmem ne, herkes zaten sürelicek aynı evde yaşıyorsun veya çiftlikte, neyse artık.
Bir özel alan anlayışı da yok, özel zaman anlayışı da yok. Yani o yüzden eskisine göre daha mı az içgörü fırsatımız var, daha mı fazla var, ben onda tam emin değilim. Yani katılıyorum buna. Mesela Dostoyevski, Ölü Evimden Hatıralarda, Çar'a karşı bir suikastle suçlanıyor, suikast davasıyla suçlanıyor ve... tam asılacaklarken Çar onları affediyor ve Sibirya'ya sürgün olarak gönderiliyorlar.
Sibirya'da geçirdiği 10-15 yıl artık unuttum zamanını, o dönemi anlattığı bir kitap bu ve o kitapta diyor ki, biz o soğuğun içinde, o araları iyi yapılmamış ahşaptan kulübelerin içinde donar gibiyken, birbirimizin o iğrenç insan kokusuna katlanmak zorundayken, hayat berbattı ama bu soğuktan çok hiç yalnız kalamamamızdan kaynaklanıyordu. Yine aklıma şey getirdin, Sartre'ın çıkışı yok adlı piyesinde. biterken o ünlü Hell is Others'ı söylüyor, cehennem başkalarıdır. Orada da şunu anlıyorlar, üç kişi bir odadalar, bir türlü yalnız kalamıyorlar, sonunda oranın cehennem olduğunu fark ediyorlar ve cehennemi sadece yalnız kalamamak olarak betimliyor.
Şimdi şöyle düşünüyorum aslında, dikkat edersen moderniteye ilk başkaldıran görüş romantizmdi ve romantizm bireyin yalnızlığı üzerine inşa edilmişti. Doğada uzun yürüyüşler, yalnız kalışlar, kentin dışına kişinin kendisine atması ve entelektüelliğin anca böyle bir birey üzerinden gerçekleşebilmesi. Dikkat edersen yine bizim konuşmanın başında demiştik ki, fizyokrasi varken soylular dışında boş zamanı olan kimse yoktu. Soyluları düşündüğümüzde ise hep kendilerine ait odaları vardı, kendilerine ait arabaları vardı, ava çıkıyorlardı.
Yani yalnız kalabilmek için, demin yine konuştuğumuz üzere belli bir gelirin üzerinde olmalı demiştik kişinin kendiyle ilgilenebilmesi için. Ve bugün de bu lüksü iradeyle sağlamak mümkün. Çünkü artık olanak var. Fakat olanak, konfor alanından çıkma anlamına da geliyor.
Hatta şunu söyleyeceğim, biraz gülecek şimdi izleyenler de yani. Bu alanın dışına çıkan kişi, İmmanuel Tolstoy'a eski oluyor işte o zaman. O zaman İlker Canikligi'ne dönüşüyor. Yani toplumun birazcık daha dışında, daha farklı, renkli şeyler söyleyebilen, daha başka bağlantılar kurabilen kişilere dönüşüyor.
Çünkü onun üzerine kendi konfor alanını yıkıp, gidip parkta o gün boyunca kitap okumuş oluyor. kitap okursanız muazzam kişiler olursunuz anlamına gelmiyor bu. Hatta kitabın değeri işte sen de biliyorsun ne kadar değişti. Yani senin gibi kitapların sudoku kitaplarıyla yarıştığı bir dönemdeyiz.
Böyle bir evrende kitap okumanın da artık sırf kitap okunduğu için kitap okunmasının bir etkili olmadığı alanda kişinin okuduklarından ne çıkardığı, neyi ürettiği önem kazanıyor. Bu anca kişinin içine dönmesiyle mümkün olabilir. Kişiyi bir elmas olarak düşünüyorum ben. Özelliği ne?
Dışarıdan aldığı veriyi yani ışığı olabildiğince berrak farklı renklere bölebilmesi. Yani burada dışarıdan gelen verinin kalitesi kadar kişinin kendi içindeki o iç görüsünün kalitesi de önem kazanacak. Bazı kişiler vardır iki kitaplı hayatı anlamlandırabilir. Bu artık senin kendi o elmasının, pırlantanın ışığı kırabilme gücüdür.
Ve bunda elmasın doğada bulunduğu hali kadar onu kendi yorumunla nasıl kestiğin, ne ölçüde pırlantaya çevirebildiğin de önemlidir. Bu yüzden bir üçlemeden bahsetmeliyiz. Kaliteli veri akışı. Bu veri akışı için kaliteli bir elmas ve bu elması çok çalışarak en olabilecek, optimum şekilde ışığı kırabilecek şekilde kesmiş olmak.
Bunlar, hak veriyorum sana, en kolay günümüzde yapılabilir. Bu kadar çöp yığını kitap yayınlanmasına rağmen hiç bu kadar çok doktora tezi de yayınlanmamıştı. Hiç bu kadar konuda, farklı alanlarda, uzmanlıkta gerçekleşmemişti. Gerçi bunun da başka zararlarını görüyoruz şu an.
O da başka bir konuşmamızın belki konusu olur. Postrut oradan kaynaklanıyor. Hiçbir kişinin kendi daracık uzmanlığının dışındaki hiçbir şeyi anlamlandıramayacak kadar karmaşık bir evrene düşmüş. artık hiçbir şeyi çekebileceği rastgele birkaç veriyle mantığa vurup açıklayamaması.
Böyle düşünenlere hatta ne diyoruz? Komplet verisi yeni. Bence çok güzel bir sohbet oldu ama ben yoruldum. Ama bence çok güzel bir konuşma oldu.
Çok tatmin oldum. Valla yaşa dostum. Evet fularsızlar, yalın aldı sazı eline ve birçok şeyden bahsetti. Hatırlarsanız hayatın anlamından başlamıştık aslında biz.
Ama insanın özüne odaklandık. Bu konuda da verilmiş üç tane cevaptan bahsettik. Hobbes, Rousseau ve Engels, çok kısa da olsa. Ve bütün bunlar olurken de ufak bir yolculuğa çıkardı yalın bizim insanın medyayla iletişimi üzerinden.
İlk örnek kitaptı ki ilk kapitalist ürünlerden biri olarak tanımlanmıştı. Daha sonra gazete, radyo, televizyon ve internet Bunlardan bahsederken de ara ara Atatürk'e, Türk devrimine girip bir çıktık. Gerek Osmanlı'da sosyal Darwinizm olsun, gerek diyanetin ortaya çıkışı olsun birçok yönden ele aldık. Sonra insanın özüne tekrar bağlandık ve yalnız kalamadığımızdan bahsettik.
Ben buralarda çok araya girmedim. Yalın çünkü güzel bir ritmi yakalamıştı, onu bozmak istemedim ama hatırlayacaksınız son bölümlerde bahsettiği şeyler okunulan kitapların özümsenmesi mesela, kitap nasıl okunur bölümünde de bahsettiğimiz şeylerdi. Burası kritik bir nokta. Konforun arttıkça dikkatini dağıtacak şeylerin de artması ama aynı zamanda dikkatini kendi üstünde toparlayabilme lüksünün de artması.
Bu ikisi aynı anda gerçekleşiyor. İkincisini yapabilenler, biraz daha içgörüye ağırlık verebilenler, en azından bazen okuduğu, tükettiği şeylerin üzerinde düşünecek zaman ayıran insanlar, O da işte Elmas'ın ışığı nasıl yansıttığı ve hatta kendine nasıl bir pırlantaya dönüştürdüğü hakkındaki benzetmeyle alakalı. Yalının çok güzel bir benzetmesiydi. Velhasıl kendisine buradan çok teşekkür ediyorum.
Baştaki duyuruları da hatırlatayım. Yapıt Söküm isimli kitabı çıkmıştı. Podbean'in Dengem isimli podcasti çok güzel. Benim de Savaş ve Ceza isimli inanılmaz bir başyapıtım var.
Onu da okursunuz bir ara. Gelelim Patreon destekçilerime. Beleşçiler siz de onlara teşekkür edin benle beraber. Bu ayın VIP'si Erman Çelen oldu.
Kendisiyle de bugün çok güzel bir sohbet yaptık. Aramıza bu ay katılanlar taze taze Bülent Boyacı ve Zafer Faydalı hoş geldiniz. Kalanları da ben bu sefer eski topraklardan başlayarak sıralayayım. Utku Özdemir, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Şaban ve Fezan Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Enes C, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Yulisiz, Hüseyin Çalgın, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, İsmail Atkurt, Berk Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Senelik Üyelik için teşekkür ederim, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Duman Ayhukuk, Samet, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Sabah Açil, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Beybiliku, Eymen Öçişik, Canberk Ovayurt, Aziz Arif Şanver, Görkem Uyar,
Zafer Ünlüer, A.C. Dağlıoğlu, Elad Azizli, Tanzer Bilgen, Emel Ct, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Taha Türkoğlu, Batuhan Avcı, Barbaros S, Ethem Bozkurt, Vedat Kurşun, Adem Çengel, Elçin Aksoylar, Ege Edi Siva, İnanç Onur, Fatih Kodaman, Şehir Hikayeleri Podcast, Egemen Ekinci, Çağlar Pir ve Fatih Karaca. Hepiniz çok sağ olun.
Sonraki bölümde ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Hepiniz için sürpriz olacak.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.