Podcast

Simülasyon Teorisi 2: Yalan Dünya İnançları

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özet: Hikayelerin yalan dünyasından, "dünyanın yalan olması" hakkındaki hikayelere geçiyoruz. Bu geçiş noktası için en uygun isim Platon. Daha sonra da kısa bir Hindistan, Arabistan, Avrupa ve Çin turuna çıkacağız.

.

Kapak Resmi: The Barque of Dante, Delacroix, 1822. Delacroix, İlahi Komedya’dan esinlenerek bu tabloyu yapmış. Dante ve ona rehberlik eden şair Virgil, cehennemin dokuz halkasını geziyorlar. Ölüler Şehri arkada yanarken, Styx nehrindeki delirmiş kurbanlar kayığın üstüne çıkmaya çalışıyorlar. O zamanlar insanların çoğu bu tip resimleri sembolik görmüyor, gayet ciddiye alıyordu. Yokoluşun korkunçluğuna kıyasla, korkunç işkencelerle dolu bir ahiret bile kabul edilebilirdi.

***



Konular:


(00:50) Vikipedi'deki fantastik İdealar Kuramı tanımı.

(03:00) Platon'un at arabası alegorisi.

(04:45) Platon'un sokak lambası, akılcılık ve "The Good" (Blog yazısı linki).

(06:10) Paton'un mağara alegorisi.

(07:50) Buddha ve Maya kavramı.

(09:50) Film: They Live.

(10:20) Benlik illüzyonu.

(11:30) Yalan Dünya inancı neden evrensel.

(12:30) Rüyalar (İncil'de geçen rüya sahneleri linki).

(14:15) Ölüm korkusu.

(16:15) Bilgisayarcı diliyle ahiret hikayesi.

(18:45) Descartes'ın şeytanları.

(20:55) Descartes'ın rüyaları.

(22:00) Zhuangzhi ve kelebeğin rüyası.

(23:00) Teşekkürler.

(24:20) Mevlana.




***

Patreon: Aylık veya senelik destek.

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi.



.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.292 kelime · ~16 dk okuma

Kularsızlar merhaba. Simülasyon hipotezinin, teorisinin, argümanının artık ne derseniz deyin ikinci bölümüne hoş geldiniz. Bugün hikayelerin yalan dünyasından dünyanın yalan olması hakkındaki hikayelere geçiş yapıyoruz. Bu geçiş noktası içinde en uygun isim Platon.

Her şey için en uygun iki isimden biri Platon, diğeri de Aristo zaten. Hem o meşhur idealar kuramı yüzünden hem de derdini hikayeler ve diyaloglar yoluyla anlatabilmesi yüzünden. Nedir bu idealar kuramıyla başlayalım diyecektim. Ama klasik bir tanım yapmak yerine Allah aşkına şu Wikipedia'daki tanıma bakın.

sadece Türkçe konuşan bir insanın hapsolduğu çerçeveyi görmenizi istiyorum. İdealar Kuramı her ne kadar da en genel anlamda zihinde oluşan ve belirli anlayış formlarına dönüşen, bugün duyumsanamaz görüşünü koruyan algılamalar dizisi olsa da İdealar daha çok basitçe yaşantımızın bellekteki akışının kendimiz tarafından ve tarafımızdan olmayan bir dizi denetim mekanizmalarında oluşturduğu bir çeşit sayısal kolajlar dizisidir. Bir başka de işte Allah'ım yarabbim aynı cümle devam ediyor. Zihin belleye kaydolan verileri saklar ve biz bellek bölümün gücüne ve seçiciliğine bağlı kalarak istencimizin veya beklentilerimiz ekseninde kimi veriler, burada bir parantez var, yeni benzer veya olmayan bilgiler, parantez kapanıyor, oluştururuz.

Transkriptin tamamını oku

Sonrasında dış dünyayla tutarlılıklarını ilişkilendirir, ortaya çıkan bu düşünsel bütün fiziksel ortam ile, yine bir parantez zaman, Onun içindeki gerçeklik, görellilik ve en önemlisi belleği ikna ediciliği ki bu. Aynı zamanda fiziksel olana aykırı gelmemesi anlamını taşır. Parantez kapa. Kendisini söz konusu gerçeklikle benimseten yeni bakış açısına verilen kuramın soyut sistemlenen bilgiler dizisi.

Allah sizi kahretmesin. Ya bunun yazığını da suçlamıyorum. Bir yerden almıştır. Buna mahkum olmamızı suçluyorum ben.

İnsan okuyacak bunları. Yani hep diyorum bakın İngilizce öğrenin ki bunlara mahkum kalmayın. Platon'un kendisi bile böyle işkence çektirmiyor. Tam tersine basit analojiler kullanıyor.

Çok rahat yazıyor, çok açık yazıyor. Ben başka bir yöne gideyim onun yerine. Elime safsatalar ansiklopedisini alayım. Bakın orada insan gibi anlatmışım.

Felsefesinin temelinde bir ikilik var. Birincisi şu, aklınıza gelebilecek her şeyin kusursuz hallerini barındıran ideyalar dünyası. İkincisi de onların eksik yansımalarından ibaret olan fiziksel dünya. Bu ayrımda insan aklı özel bir yer tutuyor.

Çünkü kusurlu fiziksel dünyanın bir ürünü olmasına rağmen, o dünyanın içinde olmasına rağmen... hiç tecrübe etmediği bazı kusursuzlukları hayal edebiliyor. Örneğin hiçbiriniz hayatınızda kusursuz bir daire görmediniz ama bunu matematik yoluyla hayal edebiliyorsunuz. Veya sonsuzluk kavramını düşünün.

Hiçbiriniz sonsuz sayıda kalem görmediniz ama sonsuzluğu, ölümsüzlüğü, ebediyeti akıl edebiliyorsunuz. Demek ki aklın idealar dünyasıyla bağlantılı yani ilahi bir tarafı olmalıydı. Platon bu çıkarımını bir at arabası alegorisi yoluyla detaylandırmış. Şöyle anlatıyor.

İnsan ruhuna aynı anda iki tane kanatlı at çeker. Hikayelere gel. Bunlardan biri ölümsüz, güzel, bembeyaz, dürüst, cesur, veresiye yazdırmaz, anneler gününü unutmaz, en asil duygunun atı. Diğeri ise siyah, sakat, çirkin, akıl dışı tutkuları, hazları ve günahları temsil ediyor.

Siyah ve beyazın da iyi ve kötü olarak kodlanması yeni değil yani. Ta o zamanlara kadar gidiyor. Bu atlar hep farklı yöne gitmek istiyorlar. Ama onları göğe yani idealara doğru yöneltmesi gereken sürücü de akıl ve bilgelik.

Sürücü yeterince yükselebilirse, başta Zeus olmak üzere bir grup Tanrı'nın peşine takılabilir. Onlar da atlarıyla dolanıyorlar orada. Ama bu zor bir yolculuk çünkü Tanrıların arabalarını çeken atların ikisi de ölümsüz ve güzel. O yüzden yollarına hızla devam ediyorlar.

Bizim arabamızsa o kadar dengeli gidemiyor. Atların uyumsuzluğu yüzünden bir yükseliyor, bir alçalıyor. Bulutların üstüne anlık çıkan bir kuş gibi ideaların ışığını bir an görür bir an göremez. Kısacası altımızdaki mütevazi arabayla Zeus denen o züppenin Ferrari'sini hiçbir zaman yakalayamayız.

Ama gözümüz biraz da olsa bayram edebilir. Bir başka de işte ilahi yanımızla dünyevi yanımız arasında bir denge tutturmaya çalışan ve bizi daha iyiye götürmeye çalışan şey akıl ve bilgilik. Ve bu aklımızın içine idealar dünyasından bir takım şeyler giriyor. Nereden giriyorlar?

Bunlar bir yerden geliyorlar. Yani Platon'a göre bu idealar gerçekten de varlar. Nesnelerden de, yani onların yansımalarından, kopyalarından da önce geliyorlar. Bir şekilde bu saf gerçekliğe ulaşıyor olmalıyız.

Platon algılarını ve ideaları bir hiyerarşiye oturtuyor gördüğünüz gibi. Bir çizgi örneği kullanmış, ben onu sokak lambası örneğiyle değiştiriyorum. Sokak lambasının direğine çentikler atarak dört bölüme ayırdığınızı düşünün. En altta fiziksel dünyanın tasvirleri var.

Kopyaların kopyası gibi. İnsan heykeli mesela. Onun üstünde asıl objeler bulunuyor. Yani insanın kendisi.

Üçüncü kısım ise duyularımızın ötesindeki kısma denk geliyor. Matematiksel kavramlarla başlıyor. Heykeli güzel yapan oranlar. Mesela altın oran.

Dördüncü kısımda ise o güzelliğin kendisi var. Yani ben güzel heykeller görebiliyorum, deneyimleyebiliyorum ama güzelliğin kendisini doğrudan deneyimleyemiyorum. Onu ancak kavrayabiliyorum. O yüzden bu çizginin mirasçısı akılcılık olarak adlandırılıyor.

Akılla ulaşılabilen, deneyiciliğe ters olarak. Buna sokak lambası dedim çünkü en tepedeki lamba da bu düreğin tamamını aydınlatıyor. Nasıl ki ışık olmadan gözümüz iyi göremez, o lambanın temsil ettiği şey olmadan da diğer ideaları hiç anlayamayız. Bu şeye de blogdaki felsefenin öyküsü, Platon yazılarını takip etmişseniz bunu tahmin edeceksiniz.

Ona good der, yani iyi. Ama bu büyük harfle yazılan good. Özel bir anlamı var. Ve good sadece diğer ideaları aydınlatmaz, tıpkı güneş ışığı gibi onları yeşertir de.

Bu yüzden her türlü bilgiden daha üstündür. Diğer tüm idealar ondan türerler. Bunu da bir türlü tam olarak açıklamaz. Felsefe eğitiminin asıl amacı zaten bunu anlamaktır.

O yüzden biraz esrar perdesi içinde. Şimdi işin simülasyon teorisine yaklaştığı kısım bu analojinin hemen ardından gelen meşhur mağara benzetmesi. Hepimiz bir mağaradayız. Çoğunluk sadece duvarlara baktığından o duvarlara düşen iki boyutlu gölgeleri gerçeklik sanıyorlar.

Ancak aklını kullananlar bunların birer yansıma olduklarını anlıyorlar. Filozof ise aklını kullanmanın ötesinde mağaranın dışına çıkan ve ipini kopardığı gibi gitmeyen, geri dönen, dışarısını mağaranın içindekilere anlatmaya çalışan insandır. Ve daha da ötesinde bunu yaptığı için de dalga geçilen trajik bir figürdür. Tabii burada birazcık İngilizce deyimiyle hedging var.

Yani keriz keriz şeyler söylersen ve insanlar senden dalga geçerse de bu kalkanın ardına sığınabiliyorsun. Ya ben işte sizin anlamadığınız şeyleri söylüyorum. Tabii ki trajik bir figürüm. Platon da işte demişti.

Demek ki ben haklıyım diyorsun. Yani hakikaten kimsenin göremediği bir şeyi görürsen de aynı konumda olacaksın. Zırvalarsan da aynı konumda olacaksın. O yüzden konuma bakarak senin hakkında bir çıkarımda bulunamayız.

Neyse o parantezi kapayalım. Bu alegoriyi günümüze bir sosyal eleştiri olarak kullanmak da mümkün. Mağara duvarlarına değil de ekranlara bakıyoruz artık. Ama ekranları kontrol edenlerin dünyasını göremiyoruz.

Hangi malı alacağımı, hangi filmi beğeneceğimi, hangi haber manşetini paylaşacağımı benden daha iyi bilen algoritmalar da dolu her yer. Onları göremiyorum, onlara dokunamıyorum ama hayatıma yansımaları gayet gerçek. İşin acayip tarafı da onları tasarlayan mühendislerin bile anlayamayacağı kadar karmaşıklaştıkları. Mağaranın dışında koşturan at arabaları gibiler bunlar.

Gölgeleri bize yansıyor ama at arabasını kontrol eden bir sürücü yok. Bu mağara alegoresini okuyan biri, Platon'u yanlışlıkla Yunanistan'da doğmuş bir Buda olarak da görebilir. Budizm'deki Buda'dan bahsediyorum tabii ki. Onun bir ağaç altına oturup Nirvana'ya ulaşmasını, Platon'un Mecazi mağarasında otururken duvardaki gölgelerden kafasını çevirip dışarıyı görmesine benzetiyorum ben.

Tam Nirvana'ya ulaşacakken de geri çekilen ve geride kalan insanlara yardımcı olmaya çalışan Bodhisattvalar var mesela. Onlar da mağaradan çıkıp gitmek yerine geri dönüp dışarısını millete anlatan filozoflar gibiler. Aralarında böyle paralellikler kurabiliriz. Dahası dünyanın göründüğü gibi olmadığı fikri Hint felsefelerinin temelindeki Maya kavramıyla anlatılıyor.

Maya, dünyanın bir ilüzyon olduğunu söyler. Fakat bunu bir simülasyon gibi düşünmemek lazım yani bütün dünya yalan değil. Onun yerine bir kamuflajdan bahseder. Dünya gerçektir ama asıl halini bizden gizlemektedir.

İnsan isteklere, güdülere, korkulara esir kaldıkça bu sır perdesini kaldıramaz. Bu ilişkiyi anlatan kısa bir hikaye var. Zaten her konuda kısa bir hikayemiz var. Şöyle başlıyor.

Keşişin biri hava kararmadan evine dönmeye çalışmakta. Ormanda yürüyor. Uzayıp giden o patikadayken gözüne uzun, ince bir şey ilişiyor. Birkaç metre ötesinde ama tam seçemiyor.

Biraz yaklaşınca irkiliyor. Dev bir yılan. Bütün yolu kaplıyor ama ne yazık ki eve giden tek yol da bu. Hava da iyice kararmaya başlamış.

O yüzden keşişin beklemeye zamanı yok. Paniklemeye başlıyor. Biraz kendine gelince derme çatma bir meşale hazırlıyor ve korkuyla yılana doğru yaklaşıyor. Yeterince yaklaştığında da meşalenin ışığında o yılan diye gördüğü şeyin meğerse bir halat olduğunu fark ediyor.

Rahatlıyor ve kendi kendine yarattığı bu yanılsamaya gülerek yoluna koyuluyor. Şimdi bu kadar. Daha heyecanlı bir son beklemeyin. Plot twist falan yok.

Netflix'ten şımarmışsınız. Hikaye dediğin böyle olur normalde. Burada peki kısadan hisse ne? Duyularımız bizi yanıltıyor ama biraz aydınlanmayla, meşalenin ışığıyla cehaletimizden ve korkularımızdan kurtulur.

Bunların birer ilüzyon olduğunu anlayabiliriz. Gayet basit bir fikir ve kuvvetli bir fikir. Bu arada bu fikir de bana neyi hatırlatıyor biliyor musunuz? They Live diye bir film vardı.

Daha önce podcast'ta bahsetmişim bir kesim bundan. 70'ler veya 80'ler bebesiyseniz bunu da bilirsiniz. Özel bir güneş gözlüğü var. Bunu takanlar bildikleri dünyanın ötesine geçip, bildikleri dünyada tam bir tüketim toplumu.

Her yerde reklamlar, şunlar bunlar. Bunun ötesine geçip nasıl kandırıldıklarını görüyorlar, kendilerini kimlerin yönettiklerini görüyorlar. Maya kavrim buna çok benziyor. Filmin tamamı da bu arada YouTube'da.

Bir ara izleyin bakın. Fakat bu yılan hikayesinin daha da derin bir manası var. Sadece korkularımız değil, ipi görünce duyduğumuz sevinç de bizi köreltiyor. Çünkü o sevincin de altında şöyle bir ön kabul var.

Halat benden ayrı bir şey. İllüzyonların en büyüğü de işte bu benlik duygusu. Yılandan, halattan, ormandan ayrı ben diye bir şey yok. Bu birlik fikri de zaten bir sürü mistik inançta mevcut.

Sankara'ya göre Hinduizm ile Budizm farkı da burada gizli aslında. Budist nirvanası benliğin olmadığının fark edilmesi. Bunun Hindu muadili ise benliğin kalan her şeyle bağlantılı olduğunun fark edilmesidir. Sankara'ya atfedilen bir paradoksta bu fikir özetlenmiş.

Evren gerçek değildir, Brahman gerçektir, evren Brahmandır. Yani öyle garip bir simülasyon ki bu. Ondan çıkıp gitmek yerine sadece bakış açınızı değiştiriyorsunuz ve aslında her şey olduğunuz fikre ortaya çıkıyor. Simülasyonun altyapısı da sizsiniz ama kendi yarattığınız ilüzyonlar da kaybolmuş ve bir sürü parçaya bölünmüşsünüz.

Şimdi de tekrar bir araya geliyorsunuz. Bu dünyanın yalan olduğu inancı dinler arasında neden bu kadar yaygın? Asıl soru bu. Geçen bölümde Life of Pi'den örnek vermiştim.

Orada bir sahne vardı başlarda. Çocuk sürekli din değiştiriyordu. Babasına soruyordu ne yapayım ne yapayım diye. Bir noktada şunu öğreniyordu.

Tüm dinler aynı gerçeğe farklı açılardan bakan pencerelerdir. Yani konumuza şöyle uyarlayabiliriz. Ufak tefek farklılıklar var ama bu dünyanın yalan olduğu inancı Ta eski filozoflardan beri devam eden bu inanç, hepsinde ortak. Demek ki hakikaten de altlarında ortak bir gerçeklik yatıyor.

Buradan da yine Pi'yi 3 aldık mı dinlerin temel mesajının doğruluğunu anlıyoruz gibi bir şey söyleyebiliriz. Ama belki de Bu yalan-dünya benzerliğinde şaşılacak hiçbir şey yok. Yani her kültürde, her dinde bunun var olması gerçekten doğal ve hatta belki de kaçınılmaz bir şey. Zira binlerce yıl boyunca bir sürü garip olay hakkında hiçbir kültürdeki hiçbir insanın dünyevi bir açıklaması yoktu.

Rüya konusunu düşünün mesela. Tek başına insanı şüpheye itmeye yeterli bir konu. Yani her gün gözünüzü kapıyorsunuz, birkaç saat boyunca bambaşka dünyalara ışınlanıyorsunuz. Ben hep merak etmişimdir.

Acaba 10.000 yıl önce yaşayan insanlar, 20.000 yıl önce yaşayan insanlar rüyaları birbirlerine nasıl açıklıyorlardı? Çünkü elinde bunu açıklayacak hiçbir araç yok.

E herkes de ne düşündü? Rüyalar değişik zamanlardan, geçmişten de, gelecekten de bize gönderilen görüntülerdir, mesajlardır. Her yerde var bu. İncil'de de var mesela.

Sırf Genesis kitabında 10 tane rüyadan bahsediliyor. Hepsi de bir şeyleri sembolize ediyor. Hepsi bir derin mesaj içeriyor. Ve çok yakın zamana kadar bu böyle düşünülüyordu.

Şimdi bana sorsan yine tam olarak açıklayamıyorum rüyanın ne olduğunu. Fakat bilemesek bile biz en azından şu basit gerçeğin farkındayız. Olan biten her şey beyninle sınırlı. Yani artık pek kimse rüyalarına bakıp da evet Kleopatra'dan mesaj alıyorum veya 25.

yüzyıldaki ışık varlıklarından mesaj alıyorum demiyor. Bunu arada sırada diyenler bile sürekli demiyorlar. Yani 100 tane rüya görüyorlarsa 99'u gayet rutin. Bir tanesi için böyle şeyler söylüyorlar.

Eskiden böyle bir şey yok. Rüyanın olduğu bir yerde de bu dünyanın tek dünya olmadığı ve hatta gerçek dünya olmadığı, en önemli dünya olmadığı fikri gayet rutin bir fikir olacak. Herkes rüya gördüğüne göre her kültürde bu fikir de her kültürde yaşanacak. Ve bu tek bir şey bakın, bunun ötesinde delilik, şizofreni vesaire, atıyorum epilepsi, dejavu o insanların gözünde hepsi başka başka boyutlara açılan kapılar.

Kimisini Aziz diye yüceltiyorlar, kimisini cadı diye yakıyorlar. Ve hepsinin ötesinde ortak olan bir şey daha var. Yani rüya olmasa, dejavu hissi olmasa, delilik olmasa ortak bir şey var ki ondan kaçamıyoruz. O da ölüm.

Daha doğrusu ölümün korkusu. Bu korkuyu yenmek için mutlak bir yok oluş dışındaki alternatif sonlara inanmak zorundayız. Yoksa korkunç bir şey. Düşünsene şu ana kadar algıladığın, hissettiğin her şey bitiyor.

Acı, zevk, mutluluk, gurur hepsi bitiyor. Karanlık bile bitiyor. Sessizlik bile bitiyor. Bir gün böyle fiş çekilecek ve ondan sonra hiçbir şey olmayacak.

Yani bu çoğumuz için aşırı rahatsızlık verici bir düşünce. Yok oluş düşüncesi. O kadar rahatsız ki beyin kendi kendini zaten koruma amacıyla bunu fazla düşünmenizi engelliyor. Yani mantıken bildiğimiz bir şey var, yok oluş ölüm.

Ama bunun tam olarak ne demek olduğunu kavramamıza bile beyin izin vermiyor. O kadar korkunç bir şey. Binlerce, on binlerce yıl boyunca da nesilden nesile bu korkunçluğu bizden gizlemeye çalışan hikayelerin de yeşermesi çok doğal. Bizim milenyumun ölüleri ahirete gidiyor mesela.

İki bin sene önceki Yunan ölüleri de Hades'e gidiyordu. Onlardan iki bin sene önceki Sümerliler ise Kura gidiyorlardı. Doğu dinlerinde zaten reenkarnasyon hakim. Dönüp dönüp dolaşıyorlar.

Maşallah yerinde duran yok. Herkes bir yerlere gidiyor. Sümer'de yaşayanlar kurdaki ölüleri için yiyecek ve kurban sunuyorlar. Sunmazlarsa ölüler yeryüzüne çıkacaklar ve insanlara rahatsızlık verecekler.

Buna inanıyorlardı. Başkaları ölen asillerini pahalı eşyaları ve hizmetkarlarıyla birlikte gömüyorlardı. Ki uyanınca diğer tarafta da bunları kullanabilsinler. Yani kölelik de ömür boyu değil, ebediyen.

Şimdi biz bunları müzelerde inceliyoruz, birbirimize anlatıyoruz, ilkel olarak görüyoruz. Gülüyoruz onlara belki de ama biz de o kadar farklı değiliz. Bizim tek farkımız daha açgözlüyüz. Hikayemizi de buna uyduruyoruz.

Diyoruz ki, hak ettiğin her şeyi gani gani alacaksın ahirette. Buradan mal götürmeye gerek yok. İstediğin her şeyin fabrikası öteki tarafta zaten. Buradan ne götüreceksin?

Orası bolluk yeri. Buna biraz daha yakından bakalım. İslam da, Hristiyanlık da bu konuda benzer. Hepsi değil ama çoğu insanın yorumu şu.

Bunu da bilgisayar diliyle anlatayım birazcık. BOOT yaptıktan sonra yani doğduktan sonra bu simülasyona giriyoruz. Programımız bittiğinde bellekte bir yere yazılıyoruz. Bu da kabir.

Başka programlar biraz daha önce bitmişler, başkaları birkaç CPU cycle daha sürüyor, onları bekliyoruz ama eninde sonunda simülasyon tamamen bitiyor, kıyamet. Ve her programın log dosyaları açılıp okunuyor mahşer günü. Fakat kaynak kodumuz yani ruhumuz simülasyonun bitişiyle beraber yok olmuyor. Biz simülasyondan önce kodlanmıştık zaten.

Şimdi log dosyalarımızdaki o performansa göre başka bir işletim sistemine kurulacağız. Kimisi için bu reenkarnasyon, kimisi içinse ahiret. Eğer ahiretten bahsediyorsak bu yeni işletim sisteminde bazı özellikler değişiyor. Mesela runtime sıfır çünkü zamansızlık var.

Bellek sonsuz, mekansızlık var. Mutluluk da potansiyel olarak sonsuz. Bir yoruma göre mutluluk dediğimiz şey programcımızla yan yana bulunabilmek ve onun kaynak kodunu görebilmek, onu tanıyabilmek. Mutluluğun tersi olan acı da tabii ki aynı şekilde sonsuz olabilir.

O da en kötü bilgisayar virüsüyle aynı sistemi paylaşmak. Şimdi bu benzetmeler birçok inanış için geçerli. İnsan aslında sadece ölümün değil, duanın bize koyduğu tüm sınırların ötesine geçmek istiyor. Açlık, bitmeyen ihtiyaçlar, anlamsızlık.

Bunları aşmak istiyor. Kültürüne göre bir şekilde tekamül ediyor veya boyut atlıyor veya mağaradan çıkıyor veya atıyla göğe yükseliyor, Nirvana'ya ulaşıyor, cennetten arsa satın alıyor, neyse bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bunların hepsi esasında bir özgürleşme mücadelesi. Ama bu bireysel özgürleşme mücadelesini Sosyal bir düzen çerçevesinde arıyoruz.

Organize dinler çerçevesinde işte. Onlar bir yandan bedenimizi kontrol ederken bu hayatın bir nevi simülasyon olduğunu ve uyanışın yani özgürleşmenin kendilerinden geçtiğini öğütlüyorlar. Sadece kendilerinden. Tarihin en başarılı organize dini Hristiyanlık.

Platon'un akılcılığını ve ideyalar kuramını uyarlamak için epey çaba sarf ettiler. O en yüksek ideye olan Good, Tanrı'ya denk geliyordu, orası kolay. Duyuların ötesine akıllığa ulaşma fikri de içgörüyle, vahiy gibi kavramlarla eşleşiyordu. Başka bir iki değişiklik daha, hop hazır.

Descartes, Platon'dan 2000 sene sonra felsefenin en meşhur sloganıyla sahneye çıktığında amacı neydi biliyor musunuz? Hala Hristiyan Tanrısının varlığını kanıtlamaktı. Kullandığı örnekte bir şeytandı yani Hristiyanlığın etkisi bu kadar baskın olmuş. Ama Descartes'in şeytanı özel bir şeytan, yani şunu demeye çalışıyordu.

Ya tüm gördüklerim ve bildiklerim şeytani bir varlığın benim için yarattığı yalanlarsa? Vücudumun varlığından bile emin olamıyorum ama var olduğumdan emin olabilirim. Çünkü en azından bunları düşünüyorum, şüphe ediyorum. Bunu çoğunuz biliyorsunuz zaten ama çoğunuzun bilmediği kısım şu olabilir.

Descartes'in bu şeytan argümanına ihtiyacı yoktu. Zira öncesinde iki tane daha düşünce deneyi yapmıştı. Descartes'in ilk deneyinin başrolünde kötü niyetli bir tanrı var. Yanıltıcı bir tanrı bu.

Sadece duyularımızı değil mantığımızı dahi değiştirebilecek ve 2 artı 2'yi 5 ettirecek güçte bir varlık. Kusursuz bir simülatör bir başka de işte. Yine felsefenin öyküsünden hatırlayacaksınız Bertrand Russell'ın 5 dakika hipotezi de böyle bir tanrıyı varsayar. Evren hakkında ne bildiğinizi düşünürseniz düşünün, her şey sadece 5 dakika önce bu halde yaratılmış olabilir.

O zaman böyle bir varlığın olmadığını kanıtlayamazsınız. Bu aşılması imkansız bir şüphe duvarı. Yaratılışçılığa mı inanmak istiyorsunuz? Fosil kanıtlarını tek tek çürütmekle uğraşmak yerine, yıllarca okuyup, argümanlar kurup böyle uğraşacağınıza Allah'ın onları o şekilde yarattığına inanabilirsiniz.

Ya 5 dakika önce, ya 5 sene önce, ya 5000 sene önce neyse. Kimse de paşa gönlünüzün keyfine bir şey diyemez. Yani ben derim ama dediğimle kalırım. Belki ben de bu podcast'ın tam ortasında yaratıldım.

Bu hipotez Tanrı'nın yahut herhangi bir benzer gücün, omnipotent güç diyelim, aşırı gelişmiş uzaylılar veya 100.000 sene sonraki insanlar da bu tanıma girebilirler bu arada, bunların yokluğunun kanıtlanamayacağını gösteriyor. Bu kadar kusursuz bir simülasyonun içindeysen dışarısı hakkında bir yorum yürütemezsin. Fakat madalyonun diğer yüzde var.

Kutsal kitaplar ve mucizeler de böyle bir yalancının ürünü olabilirler. Dolayısıyla bizim anladığımız anlamda tek tanrıcılığın işleyebilmesi için tanrının dürüstlüğünü varsaymamız şart. Descartes de muhtemelen bu yüzden yalancı tanrı karakterini ilerleyen bölümlerde şeytan ile değiştirmişti. Tanrı dediğin şey dürüst olmalı demişti.

Descartes'ın ikinci argümanı ise bir düşünce deneyinin ötesinde gerçekten de hepimizin yaşadığı bir simülasyondu. O da rüyalar. Demin bahsettik. Rüyaların varlığı duyularımıza ve kısmen de aklımıza güvenmemek için yeterli sebepti.

Çünkü ne kadar saçma bir rüya görürse görsün rüyanın içindeyken bunu fark edemiyordu. Onun sahip olmadığı beyin tanımalarından biliyoruz ki rüya sırasında beynin bazı bölümleri kapanıyor. Mesela yüz tanımayı beceremediğimiz için yabancılarla 40 yıllık dostmuşuz gibi takılıyoruz. Hafızamız değişik çalıştığı için zaman-mekan tutarsızlıklarını fark edemiyoruz.

İstisnai durumlarda bu devreler çalışmaya başlayınca lucid dreaming oluyor. Yani rüya içinde uyanıyoruz bir nevi. Ama sonuçta %99 oranında düzgün çalışan bir simülatör taşıyoruz kafamızda. Yunan mitolojisinde rüyaların tanrısı olan Morpheus'un Matrix filmindeki meşhur repliğini hatırlayın.

Descartes'in asırlar önce sorduğu sorunun da aynısını soruyordu. Eğer rüyalarımızın farkında değilsek şu anda da farkında olmadığımız başka bir rüyada olabilir miyiz? Felsefenin ne kadar devi varsa Descartes'in bu sorusu hakkında bir ara kafa patlatmış. Platon'un çağdaşı olan Zhuangzi'ye bakalım.

Zhuangzi diye yazılıyor ama Zhuangzi diye okunuyormuş. Ben de yeni öğreniyorum. Onun bir rüyası ile bu bölümü noktalamak istiyorum. Chuang-Za rüyasında bir kelebek olduğunu görür.

Mutlu bir şekilde kanatlarını çırpara uğradan oraya aslen Chuang-Za olduğunu fark etmeden. Bir anda rüyadan uyanır. Fakat kim olduğundan emin değildir. Acaba daha iki saniye önce rüyasında kelebek olduğunu görmüş olan Chuang-Za mıdır yoksa Chuang-Za olduğunu rüyasında gören bir kelebek mi?

Burada biraz recursive bir durum var. Yani kelebeğin rüyası olabileceğimiz gibi bizi rüyasında gören bir kelebeği rüyasında gören başka bir yaratık da olabiliriz. Veya o yaratığı da rüyasında gören başka bir şey de olabiliriz. Böyle uzar gider bu.

Kafayı fazla yemeden gerçek dünyaya geri dönelim. Bir sonraki bölümde, zamanda biraz ileri gidiyoruz. Modern felsefeye bakıyoruz ve algımızın uyanıkken de ne kadar değişebileceğini inceleyeceğiz. Yani sadece geceleri rüyadayken değil, gündüzleri de uyanıkken de kendi yarattığımız bir simülasyonun içinde olduğumuzu anlayacağız.

O zamana kadar size iyi rüyalar. Her zamanki gibi dinleyen herkese, arkadaşlarına benden bahseden herkese, yorum yazan herkese teşekkür ediyorum. Kendime de teşekkür ediyorum, şahane biriyim. Ama en çok da Patreon aracılığıyla desteğini esirgemeyen patronlara teşekkür ediyorum.

Aramıza yeni katılan flarsız fatihler var. Batuhan Avcı, Taha Türkoğlu, tam olarak yeni olmasa da Utku Özdemir ve İlyas Boydak. Olağan şüphelerimize geçiyorum. Seser Sunar, Emel, Özge Kızıl, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, A.C.

Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver, Can Berk Ovayurt, Can Ender Büyüktaş, Eymen Üçışık, Beybiliku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umut Çıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabahatçil, Doğan Canbahan, Kıvanç Mıçek, Çağrı Özkul, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Hayat bir uykudur, ölünce uyanır insan. Sen erken davran, ölmeden önce uyan. Einstein

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)