Podcast

Simülasyon Teorisi 1: Öykücü Hayvan

Fularsız Entellik

5 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar. Nihayet blogdaki bu yazı dizisini genişletiyor ve gerçek ile hayal arasında bir podcast serisi haline getiriyorum. Öykücülük, dinler tarihi, bilinç felsefesi, bilimkurgu edebiyatı ve teknoloji. Eşlik etmesi için ilgili yazı dizisi: https://fularsizentellik.com/simulasyon-teorisi .

.

Kapak Resmi: The Garden of Eden With the Fall of Man, 1617. Elmayı yiyen insanlar değil, en soldaki maymun. İnsanın sabırsızlığını ve açgözlülüğünü temsil ediyor. En sağdaki devekuşu ise hiçbir şeyi temsil etmiyor, photobomb yapmış.

***



Konular:


(01:00) Dreamtime: 10 yıllık kıta tarihi.

(01:25) Gılgamış Destanı.

(03:00) Occam'ın Usturası.

(03:30) Güzel hikayelerin seçilmeleri. (Film: Life of Pi).

(05:00) Poetika, Aristo.

(05:30) Hikaye kalıpları. (Kitap: The Seven Basic Plots: Why We Tell Stories. Özeti).

(07:35) Westworld: Tema, ana fikir, olay örgüsü ve karakter. (Makale linki) .

(09:30) Mad Men: The Carousel.

(11:30) Johnnie Walker - The Man Who Walked Around The World.

(12:00) Trump'ın öyküsü: Tehdit, canavar, kurban, kahraman. (Haber linki).

(13:20) Simülasyon takılıyor: Deja Vu

(15:35) Homo Sapiens vs Homo Fictus (Kitap: The Storytelling Animal)

(16:00) Yalan söyleyen hayvanlar. (Makale linki).

(16:45) Zihinsel senkronizasyon / neural coupling. (TED konuşması linki).

(17:55) Memetics.

(18:20) Medyanın etkisi: Ellen skandalı.

(20:00) Eğitim simülasyonları ve audience surrogate.


(21:15) Analoji (Video: Analogy as the Core of Cognition).

(21:50) Öykücülüğün evrimsel avantajı. (İlgili blog yazısı: Bir Evrim Hikayesi, Bir Hikayenin Evrimi).

(23:00) "En akıllı sapienslerin değil, en iyi öykü anlatan fictusların torunlarıyız."

(24:00) Çizgiler ve üçgenlerden oluşan hikayeler. (TEDx konuşması: The storytelling animal: Jonathan Gottschall).

(25:10) Sinema eğlence sektöründe midir?

(26:20) Patreon teşekkürleri.




***

Patreon: Aylık veya senelik destek. https://www.patreon.com/imTolstoyevski .

Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi. https://fularsizentellik.com/safsatalaransiklopedisi .






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.522 kelime · ~18 dk okuma

Bizler mağara duvarlarına yansıyan gölgelerden yahut kavanozda yüzen beyinlerden mi ibaretiz? Belki de öyle olduğunu zanneden bilgisayar kodlarından. Bir simülasyonda yaşamak ne demek ve bunu nasıl anlayabiliriz? Önümüzdeki birkaç bölüm boyunca simülasyon hipotezine dibinden dalacağız ve beklediğinizin aksine tüm bu sorulara Matrix filmiyle veya Elon Musk röportajlarıyla başlamayacağız.

Epey ağırdan alacağız, değişik alanlara atlayacağız, bol bol da hayal kuracağız. Şimdi fularlarınızı çıkarın, üstünüze rahat bir şeyler giyin ve bu yalan dünyanın geçmişinde beni bekleyin. Bu bölümün adını öykücü hayvan olarak koymamın bir sebebi var. Çünkü tarihin ilk simülasyonlarından bahsedeceğiz.

Dünyanın yalan olup olmaması, uygarlıktan da behiye Aksoy'dan da önceye dayanan bir muhabbet. İlk yalan dünyalar, muhtemelen en eski meslek olan öykücülükle kuruluyorlar. Mesela aborjinlerin Dreaming veya Dreamtime denen bir takım öyküleri var ve bazı jeolojik bulgulara göre en az 10.000 senelik olabilir.

Transkriptin tamamını oku

10.000 sene yazı yok bakın düşünün yani 500 nesil boyunca ağızdan ağıza, hayalden hayale aktarılmış bir kıta tarihi var. Peki en eski yazılı öykü ne? Gılgamış Destanı.

O daha da ilginç, onda her şey var. Kıta tarihi var. Mesela Büyük Tufan anlatılıyor. Dini mitoloji var.

Tanrıların, tanrıcaların, işte aşk tanrıçası işlerin, kezbanlıkları anlatılıyor. Karakter gelişimi var. İki esas oğlan olan Enkidu'yla Gılgamış'ın değişimleri. Enkidu bir yabaniden insana, Gılgamış da bir zalimden, ıstırap içindeki bir kahramana dönüşüyor.

Büyük fikirler işleniyor bunları ek olarak. Mesela nedir? Ölümsüzlüğü kovalamak yerinde bir çaba mıdır, nafile midir? Bulunursa hayatın değerini azaltır mı?

Bonus olarak da aralıksız 7 gün süren bir ereksiyon sahnesi bile var yani daha ne olsun artık. Şimdi Gılgamış'ın maceraları bize biraz fazla fantastik gelebilir böyle arka arkaya okuyunca. Ama dolaylı bir yoldan 4000 sene sonra dahi bugünkü gerçekliğimizin bir parçasını oluşturuyorlar. Nuh tufanını okuyun mesela.

Birçok ayrıntısına kadar Gılgamış'taki büyük tufanla aynı. Utna piştim diye bir karakter var. Onun ölümsüz olmasına gülüyoruz herhalde bugün okursak. Ama onun modern versiyonu olan Nuh'un tam 900 yıl yaşamasını ciddiye alıyoruz.

Tanrıça İştar'ın yeniden dirilişini masal olarak okuyoruz. İsa'nın çarmıha gerildikten 3 gün sonra ayaklandığına inanan yine 100 milyonlar var. Yani öykü ile gerçek arasındaki ayrımımız epey yapay. Hangisi çocuk hikayesi olacak, hangisi ciddiye alınacak bir öykü olacak?

Bunları seçerken sistematik davranmıyoruz. Bir grup biyolog veya zombi uzmanı oturup da İsa'nın dirilişinin Iştar'ınkinden daha gerçekçi olduğunu kanıtlamadı mesela. Bir Hristiyan için önemli olan bu değil zaten. Okam'ın ustrasını hatırlarsınız.

Bir olayı yeterince iyi açıklayan iki teori varsa daha az karmaşık olanı daha olasıdır. Şimdi bir Hristiyan da Okam'ın ustrasıyla kendi dinini tıraş etmek yerine hikayelerini cap canlı bir biçimde sonraki nesile aktarabilmek istiyor. Bunun yapabildiği ölçüde başarılı oluyor zaten. Tıpkı iyi bir milliyetçi olmak için insana kendini özel hissettiren bir ulus mitini etrafındakilerle paylaşmak gerektiği gibi.

Bunlar genellemelerdi. Ben şimdi örnek olarak size birkaç sene öncesinden bir filmi vereyim. Life of Pi. Fantastik bir öykü anlatılıyor hatırlarsınız.

Kaplanlı bir çocuk vardı. En sonunda dile getirilen fikir de şuydu. Hayat öykülerden oluşur ve biz bunları seçeriz. Güzel öyküleri seçmek dururken niye illa daha inanılır olanlarında ısrar edelim ki?

Tanrı konusunu da buraya getiriyordu yani. Onun olduğu öykü, Tanrı'yı içeren öykü daha güzel bir öyküydü alternatiflerine göre. Tabii buradaki öyküler arasındaki seçim kavramını bireysel ölçekte düşünmemek lazım illa. Toplumsal ölçekte de çalışıyor.

Yani Ege Denizi'nin bir yanında doğan herkes şansına Ortodoksluğu, diğer yanında doğanlar da şansına İslam'ı seçmiyorlar mesela. Teker teker akıntıya kapılmış balıklarız. Her nesil bir sonrakine kendini güzel bulduğu, kendini özel hissettiren, belki bu hayatın manasızlığı karşısındaki o terörü yaşamasını engelleyen, rahatlatıcı hikayeleri anlatıyor. Çok da fantastik olursa yani gerçeklikten de çok koparsa o zaman dünyaya uyum sağlayamadığın için zaten materyal olarak başarısız oluyorsun.

İkisinin arasında bir denge yakalamaya çalışıyor toplumlar. Genel çerçeveyi böyle düşünebiliriz. Öykücülük konusunda asıl ilginç olan şey teker teker öykülerin içeriği değil. Yani eski destanlardan bize kalan asıl miras öykü kalıpları daha ziyade.

Ben bu başarılı hikaye kalıplarını simülasyon kodundaki temel fonksiyonlar olarak hayal ediyorum. Hikayenin içeriği de o fonksiyona verilen değişkenler olabilir. Bu konuyu ilk inceleyen kimdi? Bir tahmin edin.

Bu podcast ile benzer her sorunun cevabı aynı arkadaş. Aristo tabii ki. Zamanın ünlü trajedilerini incelemiş. Ve iyi bir öykünün sahip olması gereken öğelerini listelemiş.

Nedir bunlar? Aşk, ihtiras, efendim bin tane Hintli dansçı, biraz patlayıcı. Yok ciddiye alma ya bunları yazmamış adam. Ama bahsetmek istediğim şey biraz farklı zaten.

Öğeleri tek tek incelemek önemli değil. Çünkü bu ne oluyor? Malzeme listesinden ibaret bir yemek tarifi gibi oluyor. O malzemelerin nasıl bir araya geleceğini anlamak lazım asıl.

Bunu anlamak için de yazması tam 34 sene sürmüş. Tüm popüler senaryoların incelendiği. The Seven Basic Plots, Why We Tell Stories diye bir kitap var. Onu öneriyim.

Gerçi 700 sayfalık bir kitap. Okuyacak zamanınız yoktur. Ben de okumadım tamamını. Bir özetinin linkini koyuyorum açıklamalara.

Bu arada ufak bir uyarı yapayım. Açıklamalara hep link koyuyorum ya bazılarınız bu linkleri göremiyorlar. Kullandığınız programa göre değişiyor. Çoğunuz Spotify kullanıyor mesela.

Spotify Mobile'den bakarsanız o linkleri görebiliyorsunuz. Desktop'tan bakarsanız tıklanamıyor. Ama en kötü ihtimalle webden ulaşabilirsiniz bütün bölümlere. Orada bütün bölümler açıklamalarıyla var ve herhangi bir browser oradaki linklere tıklayabilir.

Tamam, teknik uyarı bu kadar. Şimdi bu Seven Basic Plots kitabının özetini oraya koydum dedik. Ne anlatıyor burada kitap? Mesela canavarın üstesinden gelmek, canavarı yenmek diye bir kalıp var.

Gılgamış Destanı'ndan Harry Potter'a kadar uzanan bir kalıp bu. Başka bir kalıp trajedi mesela, Hamlet gibi. Başka bir kalıp yeniden doğuş hikayesi, Kurbağa Prens gibi. Batı edebiyatının temeli sayılabilecek İlyad ne?

Görev, yolculuk ya da İngilizce deyimiyle quest kalıbı. Indiana Jones'un asıl babası Sean Connery değil yani, Homer. Tabii her hikaye illa tek bir kalıba uyacak, tek bir kategoride olacak diye bir şey yok. Gılgamış'ı okurken sıkılıp ikinci yarısında çıkmadıysanız... ...canavar kısmından sonra hikayenin aslen bir trajediye dönüştüğünü... ...sonra da ölümsüzlüğü bulmakla alakalı bir yolculuğa,

bir quest'e dönüştüğünü görürsünüz. Ve tüm bu senaryo kalıplarının içinde de teker teker işleyen bir senaryo seviyesi daha var. Meta senaryo diyelim buna. Biz bunu küçükken kabaca giriş-gelişme sonuç diye öğreniyoruz.

Narrative Arc diye aratırsanız başka şekillerde de bunun etiketlendiğini göreceksiniz. Mesela Exposition yani en baştan olayların açıklanması. Ondan sonra dramatik bir itki ve gerçekten olay akışının hız kazanması Rising Action. Sonra zirve yapıyor Climax.

Daha sonra Falling Action ve sonuca bağlanıyor. Etiketler biraz farklı olabilir. Sorun değil. Aşağı yukarı bu kalıba oturuyor.

Yani farklı hikaye çeşitlerinin altında da temel bir hikaye yapısı yatıyor. Önemli olan fikir bu. Hatta şöyle de anlatabilirim. Westworld dizisinin ilk sezonunda ki zaten sadece onu izleyin.

Labirent diye bir fikir vardı. Hikayede işlenenlerle birebir alakalı. Ben onu bir metafor olarak kullanıp hikaye yapısını anlatmaya çalışmıştım. Demiştim ki, hikaye yapısını bir piramit gibi değil de labirent gibi düşünürsek... ...en dıştaki çeper tema oluyor.

Yani tema, bu hikaye ne hakkında sorusunun cevabı. Westworld için benlik nedir, bilinç nedir, seçim, gerçeklik, evrim, ölümsüzlük... Böyle cevaplar var. Oradan içeri girince temalar hakkındaki ana fikirlerle karşılaşırız.

Mesela bilinç bir yanılsamadır. Bu yanılsamayı kendimizle mücadele ederek elde ederiz. Kimliğimizi de kendimize anlattığımız öykülerle oluştururuz. Ve bu öykülerdeki acılar benliğimizi daha keskin bir kalemle çizerler.

Belki tamamen yanlış anlamışımdır. Orası önemli değil de. Asıl anlatmak istediğim şey, ana fikirler temaları bir argümana oturtuyorlar. Çoğu yapımda bu kadar ilginç fikirler yok.

Olmak zorunda da değil zaten. Bazen nasıl işlediğin, neyi işlediğinden daha önemli oluyor. Bu fikirleri işleyen şey de olay örgüsü. ...en basitinden tek bir sahne çekersin.

Tüm tezini de bir monologla bir karaktere anlatırsın. Ya da uzun bir olaylar zinciri yaparsın. Birbirinin içine geçmiştir. Zamanda atlamalar yaşanıyordur.

Bunu da güzel bir kurgu ile seyircilere aktarırsın. Bu olay örgüsünün de işlemesi için... ...biraz daha labirentte içeri doğru gidersek... ...karakterlerin düzgün yaratılması... ...ve bir gelişim göstermeleri.

Hikayeyle beraber bir değişim göstermeleri lazım. Bunu iyi kurarsan... Fikirlerinin çok ilginç olmasına bile gerek yok. Hikaye yine sana kancasını atıyor, sana okutuyor kendini.

Şimdi tüm bu kalıplar, tüm bu öğeler elbette klasik edebiyatla veya Hollywood filmleriyle sınırlı kalmıyorlar. Reklamcılık ve satış bunun aslında en bariz örneği. Birçok şirket fiziksel bir üründen ziyade bir hikaye satıyor. Daha doğrusu sattığı ürünü veya servisi o ürünün özellikleri yüzünden değil de anlattığı hikaye sayesinde satabiliyor.

Mad Men dizisini izlemişseniz mesela o meşhur atlı karınca sahnesini hatırlarsınız. Esası olan Don Draper, müşterisine bir reklam kampanyası değil, kendi aşkının hikayesini satıyor. Onun nostaljisine ortak ederek bir sanal gerçekliğe beraber ışınlanıyorlar. Ve müşteri de o reklamı kullanarak tüketici bir hikayeyi ortak edecek ve satış yapacak.

Nostalji, esas olarak, eski bir sağlıktan dolayı acı. Hatta hatırasayarak daha güçlü. Bu alet ufak bir uçak değil. Zaman makinesi.

Dönüşe ve yukarıya gidiyor. Bizi bir yere götürüyor. Yeniden gitmek için acı çekiyor. Yüzey adı değil.

Karaseller adı. Bira markaları da böyledir mesela. Normalde birçok biranın tadı birbirinden ayırt edilemeyecek kadar benzer. Ama milyarlarca dolarlık reklam bütçeleri var.

O dolarların başardığı şey bizi Pavlov'un köpeklerine çevirmek. Zili duyunca saliye akıtmıyoruz da sıcak duygularla sarılıyoruz işte. Bu konudaki bence en iyi örneklerden biri Johnny Walker'ın bir reklamı. 6 dakika, hadi bilemedim 5 dakika boyunca tek bir plan, tek bir çekim, bir aktör geliyor ve hikaye anlatıyor.

Johnny Walker'ın kuruluş hikayesini. Valla 40 yıllık lagavulünciyim böyle bir şey görmedim. Yine linkini koyuyorum kesin izleyin. 200 yıl sonra Johnny Walker hala yürüyor.

Ve hiçbir şey göstermiyor. Bu satış ve reklamcılık tekniklerinin en üst düzeyde kullanımını da siyaset diyoruz. Şimdi eski bir örnek olacak ama Trump ilk seçildiğinde onun seçim kampanyasını içeriden takip eden bir belgeselci başarısını şöyle özetlemişti. Bu bir öykü demişti.

Nasıl öykü anlatırsınız? Bir tehdit belirlersiniz. O örnekte işte eski hayat tarzının, eski Amerikalılığın neyse de o tamamen muğlak bir şey onun kaybolması. İkincisi bu tehdit yüzünden canavarları, kötü adamları suçlarsınız.

Yerine göre Meksikalı göçmenler olur, Çin olur, siyasi elitler olur, derin devlet olur veya çaktırmadan sinyalleyerek söyler zenciler olur. Sonra kurbanlardan bahsedersiniz. İşte işlerini kaybeden çalışkan mavi yakalılar. Sonra da kahramanı ortaya çıkarıp sorunu çözersiniz.

Bu kahraman da ne kadar ilkokul seviyesinde olursa, o seviyede çizilirse o kadar iyi. Peki onun rakibi Hillary Clinton'ın öyküsü neydi? Hatırlayan var mı? Onun zekası olabilir, bağlantıları olabilir, detaylı planları olabilir ama insanları bağlayacak bir öyküsü yoktu.

Bir gılgamışı, bir ilyadı yoktu. Sadece bir başkasının öyküsünde bir canavar olarak rol alabildi. Bugünün işte seçim senaryoları hala binlerce senelik formüllerle yazılıyor anlayacağınız. Şimdi biz bu hikayeleri çoğu zaman fark etmiyoruz.

Yani siyaset olsun, reklamcılık olsun, ahlak olsun, tarih olsun her alanda içselleştirmişiz. Ama bazen işte simülasyon takılıyor ve aynı olayı iki farklı açıdan iki farklı hikaye olarak görebiliyoruz. Bir dejavu gibi diyelim. Mesela bizim ulusal mitlerimizden olan Çanakkale Zaferi, bir Avustralyalının açısından bozgun değil, İngiliz İmparatorluğundan kopuşla ilgili bambaşka bir hikayenin parçası olabilir.

Bir başka da işte alternatif bakış açılarını öğrenmek, kendi gerçekliğimizin de hikayelerle kurulu olduğunu anlamanın en kestirme yolu. Bunun için illa başka bir coğrafyaya veya kültüre ışınlanmanıza da gerek yok. Aynı coğrafyayı farklı zamanlarda gözlemlemek de yararlı olabilir. Bugün New York'a giderseniz şehrin girişinde, denizin ortasında sizi karşılayan o özgürlük anıtı var ya.

O bir kadın. Ayaklarının altında kırılmış zincirler var. Oysa o anıtın dikildiği 1886 yılında kadınların ne oy hakkı var ne doğum kontrolü hakkı. Onu bırak doğum kontrolü hakkında bilgi dağıtmak bile yasak.

Özgürlük anıtı bak, isme bak. Özgürlük anıtını dikenler için bu durum hiç de ironik değildi. Kendilerine öyle bir hikaye anlatıyorlar. Ondan 100 sene daha geri git, bağımsızlık bildirgesine tüm insanlar eşit yaratılmıştır diye yazdıran Thomas Jefferson köle sahibiydi.

Zencilerin de mantık ve hayal gücü bakımından beyazlardan çok daha geri olduklarını düşünüyordu. Diyeceğim toplumlar genelde bu değişimlerin farkında değiller. Sürekli bir üstüne yazma hareketi var. Tarihlerini yeniden yazıyorlar.

Hep öyleymiş gibi sanki. Bir nevi bu ortak simülasyon koduna patch geçiliyor. Biraz aradan ışık sızıp da farklı versiyonlarını bize gösterince simülasyondaki hata mesajlarını görmemizde kolaylaşıyor. Ama işte ancak eski versiyonlarını hatırlayabildiğimiz sürece olur bu.

Bunun için de olaylara tarihsel bakabilme yetisi şart. Bu günümüzde özellikle önemli bir meziyet çünkü medya bir kara delik misali yanına fazla yaklaşan zaman algısını tamamen bozuyor. Geçen bölümde Mirgün Cebassat'a bunu konuşuyorduk hatırlıyorsanız. 2001 eski Türkiye'nin son yıllığı diye bir kitabı vardı ya.

Neler neler yaşanmış insan unutuyor diyorduk. 5 senede sanki 500 sene yaşamış gibi hissediyoruz. Ve kolektif hafıza iflas ediyor. Zaten bu yüzden de artık yakın geçmiş tarihin bize en uzak kalan kısmı.

The Storytelling Animal diye bir kitap var. Bu bizim homo sapiens değil aslında homo fictus olduğumuzdan bahsediyor. Şimdi bakın buradaki ufak saçmalığa sapiens latince akıllı demek ya fictus ise hayali demek. Biz kendimize müthiş bir alçak gönüllülükle sapiens diyerek bizi diğer hayvanlardan ayıran şeyin akıl olduğunu ima etmişiz.

Halbuki bir sürü akıllı hayvan var bir sürü akılsız da insan var. Oysa hayali şeylerden bahsedebilme yeteneğimiz ...ilk eriden tecrübe edemediklerimizi paylaşabilme yeteneğimiz çok daha özel. Evet, bazı hayvanlar da hayal kuruyorlar.

Hatta yalan da söyleyebiliyor. Bununla ilgili bir araştırmanın linkini koyuyorum. Genelde blöf ile alakalı bir şey yani. Bir kaynak için savaşıyorsan, aynı türün iki bireyi mesela... ...biraz fazla büyük gözükerek,

garip garip sesler çıkararak, renklerini değiştirerek veya... ...çok cırtlak renklere sahip olarak karşıdakini korkutuyor. Mesela birçok kurbağa türünde zehir yok.

Ama zehirli kurbağa renklerine bürünmüşler. Bunların hepsi değişik seviyelerde hayvanlar aleminde var ama hayali şeyler uğruna birbirini veya kendini öldüren başka bir hayvan yok. Bu hayal etme işi ve hikaye anlatma işi beynin çok temel bir mekanizması. İyi bir öyküyü dinlerken beyin olan biteni hakikaten de tecrübe ettiğini sanıyor.

Bunu da nasıl ölçüyorlar biliyor musunuz? Anlatılanları bizzat yaşayan biriyle, anlatıcıyla diyelim, onları dinleyenlerin fMRI sonuçları neredeyse aynı. Bununla ilgili bir TED konuşmasını da linkledim açıklamalarda. Çok önemli bir şey bu.

Yani bir yandan şu ana kadar anlattığım gibi irili ufaklı binlerce hikayeden oluşan kültürel seviyede faaliyet gösteren bir sanal gerçeklik var diyelim. Mitolojiler mesela. Bir yandan da her öykü kendi içinde biyolojik seviyede birer mini simülasyon. Ve asıl ilginç yanı da bu simülasyonun ortak olması.

Öyküyü anlatan da dinleyen de aynı gerçekliğe giriyorlar. Normalde beyin aktiviteleri tamamen farklı olan insanlar hikaye başlar başlamaz kısa bir süre içinde aktivitelerini senkronize ediyorlar. Buna İngilizce'de Neural Coupling deniyor. Ve ikinci elden anlatılan hikayelerde de etkisi gözleniyor.

Yani Neural Coupling bir dalga gibi yayılıyor aslında. Ben yaşamadığım bir şey sizden duydum, gözümde canlandırdığımı, işte o sesleri işittim neyse artık. Ondan sonra aynı hikayeyi başkasına anlattığım zaman onların da beyin aktiviteleri ona göre şekilleniyor. Zaten memetiks kavramına aşinaysanız, hikayeleri büyük birer meme olarak düşünebilirsiniz.

Nasıl ki biz genetik bilgimizi DNA yoluyla yayıyoruz, memetik bilgiyi de, yani hikayelerdeki o memetik bilgiyi de bu mekanizma yayıyor. Ben bunu empati kurmanın bir versiyonu olarak düşünüyorum, hatta en saf hali olarak görüyorum. Yani bir düşünün, kendinizi başkasının yerine koymak için onun nöronlarını taklit etmekten daha iyi bir yol olabilir mi? Televizyonun zaten sosyal konulara etkisi bu yüzden çok büyük veya artık sosyal medyanın.

Sadece 20 sene önce Alan diye bir dizi vardı. Bugün talk show sahibi olan Alan. O dizinin ana karakteri gay olduğunu açıkladığı için büyük skandal olmuştu. Aktörden bahsetmiyorum, dizinin içindeki karakterden bahsediyorum.

Yani hayali bir karakter gay olduğunu diğer karakterlere açıkladı ve bu infial yarattı. Ay'a insan yolladıktan ve geri getirdikten 30 sene sonra gerçekleşiyordu bu skandal. Yani düşünebiliyor musunuz? Aradan geçen zamanda ne oldu?

Pozitif veya nötr veya bazen de negatif biçimde resmedilen gay karakterler katlanarak arttılar. Önyargılar da bu sanal tecrübeler sonucu yumuşadı. Çünkü etrafınızda gay yoksa ya da olmadığını sanıyorsanız televizyon size bu ilişkileri yaşamak için bir fırsat veriyor. Nihayetinde baskı azalınca herkesin etrafında bir anda gay tanıdıklar beliri veriyor.

O ana kadar korkmuşlar artık, ortaya çıkabiliyorlar. Ve o noktadan sonra da empati kurabilmek için TV dizilerine gerek kalmıyor tabii ki. Her konuda böyle bir öncü işlevi oluyor medyanın, iyi veya kötü yönde. Benzer etkileri istatistiki bilgi paylaşarak veya analitik argümanlar paylaşarak yaratamıyoruz.

Yani benim beyin aktivitemi size kopyalamam için argüman kötü bir yol. O tip bir iletişim beynin ufak bir kısmını aktive ediyor sadece. Simülatörü hakkıyla çalıştıramıyor. O bilgiler de maalesef kalıcı olmuyorlar.

Hikayelere yedirilmiş bir bilgi, saf bilgi haline kıyasla 22 kat daha kolay hatırlanıyormuş. Bu bilgiyi de, bu istatistiki bilgiyi de bir hikayeye yedirmediğim için bunu hatırlamayacaksınız muhtemelen. Ben de tembellik yaparım. Sonraki bölümlerde tekrar tekrar kullanırım.

Her seferinde yeni bir cümle söylemek çok zor iş ya. Kaç bölüm oldu? Velhasıl benim çok hoşuma gidiyor öyküleri böyle bir eğitim simülasyonu olarak düşünmek aslında. Düşünün, bir çocuğa sakın yabancılarla konuşma gibi bir komut veriyorsunuz.

Bu komutu verdiğinizde ilk fırsatta o onu unutacaktır. Size ters gidecektir. Ama yabancılarla konuştuğu için kaçırılan, kazanlarda kaynatılan, kolu başı koparılan bir çocuğun hikayesi çok daha eğitici olur. Eğitim tavsiyesi değil bu arada.

Bana uyup çocuğunuzu manyak etmeyin. Bu iki senaryo arasındaki farkın, yani komutla çalışan veya hikayeyle çalışan senaryolar arasındaki farkın... ...özünde audience surrogate kavramı yatıyor.

Ne diyebiliriz buna? Dinleyicinin kendiyle özdeşleştireceği karakter diyebiliriz. Mesela eğitim konusunu konuşuyorsak çocuk bu karakter üzerinden gerçek hayatta çok daha fazla maliyetli olacak hataları yapıp öğreniyor. Bu nedenle de çocuğun kendisine değil de o avatarına hitap edecek dersler veya komutlar daha etkili.

Tabii ben çocuk diyorum da aslında bu eğitim simülasyonu yetişkinler için daha da önemli. Mesela düşünün Hazreti Adem dediğimiz bir avatar var. Yasak elmayı yiyor, başına feci feci şeyler geliyor. Biz de bunu okuyunca ne anlıyoruz?

İktidarın sözünün dışına çıkmanın yanlışlığını. Hani en yüzeysel okuması bu. Bu etkiyi yaratmak için yetişkinler üstünde kullanılan çok yaygın bir teknik analogi. Bütün dünya bir sahnedir ve kadın erkek herkeste birer oyuncu.

Sıraları geldikçe girer veya çıkarlar. Her insan ömrü boyunca nice roller oynar. Bu edebiyat tarihinin en ünlü metaforlarından biri olmalı. Hayat bir tiyatro sahnesine, insanlar da oyunculara benzetilmiş.

Analoji dediğin şey kısıtlı bir açıdan yapılan benzetmedir. Yani konuyla alakalı bir paralelliğe dikkat çekersin. Karşımızdakini de analogilerin veya onun kuzeni olan metaforların görselliğine ortak edebildiğimiz kadar ikna edeceğiz. Tüm bunlara bakınca anlaşılıyor ki biz sanki hikaye dinlemek için evrilmişiz.

Biraz da şu evrim konusuna bakalım. Harari'nin Sapiens kitabının ana tezlerinden biri dedikodunun ve sonrasına da öykücülüğün evrimsel bir avantaj sağlaması hakkındaydı. Kısaca şöyle gidiyor. Kan bağıyla bağlı bir grup sağlam olur ama ufak kalmaya mahkumdur.

Ortak çıkarlara bağlı olan yani rasyonel gerekçeleri olan bir grup kalabalık olabilir ama kavga gürültü yüzünden kısa sürede parçalanacaktır. Bunların stabil kalması uzun vadede çok zor. Sonuçta çıkarlar da değişiyor. Oysa birbirine öykülerle bağlı insanlar hem istikrarlı hem de kalabalık gruplar oluşturabilirler.

Genleri ortak olmasa bile MR sonuçları ve dünyaya bakışları gayet benzeşiyor. Zamanla bu tip gruplarında ekosisteme hakim olmaları, bunların yayılmaları kaçınılmaz. Yani burada aslında iki türlü bir evrim var. Hem öyküler bir seçilme uğruyorlar.

İnsanları birbirine daha sıkıca bağlayan veya daha kolay yayılabilen öyküler ayakta kalıyor. Hem de öykücülüğe daha yatkın bireyler seçiliyorlar. Birbirine öykü anlatamayan insanların eline çok iyi bir öykü versen de bir işe yaramayacak sonuçta. Onlar da belki silinip gitmişler.

Dolayısıyla bizler en akıllı sapienslerin değil, en iyi öyküyü anlatan fiktusların torunlarıyız diyebiliriz. Diğer bir olasılık da şu, öykülere yatkınlık bir adaptasyon değil de bir yan etki olabilir. Örneğin belki de önce empati yeteneğimiz ve hayal kurma yetimiz gelişti. Sonuçta ilki sosyal bir hayvan için önemli, ikincisi de strateji kurabilmek için, ileriye dönük plan yapabilmek için önemli.

Bu iki yetenek sayesinde sosyal bağlar kurduk. Gayet güzel avlandık, savaştık neyse. Daha sonra hayal gücünün bir yan etkisi olarak öyküler hayal ettik. Empatimiz sayesinde de başkalarının anlattığı öyküleri bizzat yaşadık.

Yani simülatör çalıştı. Onları ciddiye aldık. Dolayısıyla öykücülük doğrudan bir evrimsel avantaj sağlamamış olabilir de asıl avantaj sağlayan faktörlerin bir yan etkisi olarak gelişmiş olabilir. Ben ilk açıklamayı yani adaptasyon teorisini daha çok tutuyorum.

Daha heyecan verici zaten. Çünkü öykülere yatkınlığımız biraz aşırı görünüyorlar. Yan etki olamayacak kadar aşırı görünüyorlar diyeyim. Bu konu hakkındaki yazı dizisinde de en ilgimi çeken kısımlardan biri buydu.

Bir TED konuşması koymuştum. Orada ilginç bir psikoloji deneyinden söz ediliyordu. 120 kişiye üçgenlerden ve çizgilerden oluşan kısa bir animasyon izletiyorlar. Tam 117'si, 120 kişi arasında 117'si bakın o rastgele animasyonlardan bir senaryo çıkarıyor.

Anlatıyor yani burada bu oldu, burada şu oldu, o gitti, bu gitti. Hem o şekillerin bir şeyleri sembolize ettiğini varsayıyorlar hem de onları birbirine bağlıyorlar. Sadece 3 kişi ben üçgenlerden ve çizgilerden oluşan anlamsız bir şeye baktım demiş. Yani 120 kişide sadece 3 tane düz adam var.

Kalanı homofiktüs. Bunu 2 boyutlu ucuz bir animasyon için yapıyorlar. Kaliteli 3 boyutlu bir simülasyonla neler yapabileceğimizi düşünsenize. Yani hayatı yaşadıktan sonra neler uydurabilirsin, neler hayal edebilirsin onu bir düşünsene.

Dolayısıyla öykücülük bir seçenek değil insanlar için. Bir boş zaman lüksü değil, bir hikaye anlatmak işte sıkılmamızı önlemek için değil. Otomatik ve zorunlu bir sistem. Ne yazık ki günlük konuşmada öyküyü çocuk masalıymış gibi kullanıyoruz yani onunla eş anlamlı neredeyse.

veya filmlerden konuşurken ya işte eğlence sonuçta günlük hayatın monotonluğundan kaçıyorum falan diyoruz işte Marvel filmleri gibi. Halbuki sinemada veya edebiyatta anlatılanların ezici çoğunluğu eğlenceli değil. Günlük hayattan kaçmanı falan sağlamıyor. Sinemayı eğlence sektörü kümesi içinde görmemiz büyük bir saçmalık aslında.

Nihayetinde hikayeler gerçekler yerine aldığımız bir uyuşturucu değil. Tam tersine onları anlamlandırmak için, gerçek dünyaya anlam vermek için kullandığımız temel araçlar toplumu ve kişisel algımızı iç içe geçmiş bir sanal gerçeklik ağıyla örüyorlar. Biz de bu ağ içinde debelenip duruyoruz hayatımız boyunca. Bu konuya serinin ilerleyen kısımlarında tekrar döneceğiz.

Bir sonraki bölümde ise özel bir çeşit öyküden, bizzat sanallık kavramıyla ilgili öykülerden bahsedeceğim. Özellikle de Budizm'den, İslam'dan, Plato'dan dem vuracağız. Zeki Müren'le de rüyalarda buluşacağız. O zamana kadar kendinize iyi bakın efendim.

Tüm patronlarıma teşekkür ediyorum. Anu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabahacil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Mıçek, Çağrı Özkul, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızıldere, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Erman Gelal, Berk, Anıl Tokdemir, Alper Bartmaz, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Lulises, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Daniel Arslan, Çağrı Öz Ertem, Aydın Kahraman, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold Schwarzenegger, Refik Şekercioğlu, Ali Özbek ve Kemal Akkoyun.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)