
3.564 kelime · ~18 dk okuma
Bazen çakır keyif olduğumda müthiş bir aydınlanma yaşadığımı sanarak şöyle düşünüyorum. Ya asıl algı halimiz bu olmalıysa. Daha doğrusu diğerlerinin algısı bozuksa diyeyim. Ya ben normalsem ve siz deliysenizin başka bir versiyonu bu.
Henüz birisi gelip bu müthiş tespitlerim için bana bir Nobel vermedi ama umudumu kaybetmedim. Bu bölümümüzde birazcık bununla alakalı. Full Arsız Enterlay'e hoşgeldiniz. Farkettiğiniz gibi yepis yeni Full HD orijinal jenerik müziğimizi arkamıza aldık.
Bu arada bugüne kadar kullandığım podcast müziği Joseph McDade diye birinindi. O böyle podcastçiler için telifsiz şarkılar yapıyor. Geçen gün bizim yapımcı Podvideda senin için orijinal müzik bestelendi. Okan Kaya diye bir arkadaş kendisine teşekkür ediyorum.
Neredeyse 2 dakikalık tamamını Patreon'a koydum ben. Ama Patreon'un paralı bölümüne değil, herkese açık. Oradan dinlersiniz. Bunu duyurunca da bir arkadaş şey dedi, ya aramızda besteciler var, bize söyleseydin yardımcı olurduk dedi lan.
Eğer bana böyle 1-2 dakikalık bir şeyler gönderen olursa, bazı bölümlerde çıkış müziği olarak onu kullanırız. Siz de böylece beni dinleyen plak şirketleri CEO'ları tarafından keşfedilirsiniz. Böyle bir şey kaldı mı acaba? Neyse efendim simülasyon işine geri dönelim.
İlk bölümde öykülerden bahsettik. İkinci bölümde ise antik felsefede ve dinde yalan dünya inancı hakkındaki öykülerden bahsettik. Descartes'in düşünce deneyleri ve Chuang Za'nın rüyalarıyla bitirmiştik. Bu bölüm ise uyanıkken dahi gördüklerimizi nasıl algıladığımızla ilgili.
Bunun için bilim, edebiyat ve Descartes sonrası felsefe arasında Mekik'de okuyacağız. Rüyaların aksine sarhoşluğa geçişimizin farkında oluyoruz. Platon da ben de şarap tanrılarını şereflendirirken ertesi sabah ayılacağımızı biliyorduk. Ama bazı insanlar var ki yani o şarap dininin gerçek rahipleri diyelim bunlara.
Günün tamamını sarhoş geçiren ayyaşlar onlar. Yahut tüm kariyerlerini mantar kafası üstüne kurmuş olan şamanları düşünelim. Yahut şöyle bir geçmişe gidiyorum. 18.
yüzyıl Çin'de yetişkin nüfusun tam üçte birini oluşturan esrar bağımlılarını düşünelim. Ya da bizim zamanımızda kahvecilerden çıkamayan o hipsterları. Hepsi gerçeklik algılarını değiştiren maddeler kullanıyorlardı. Hatta bir madde kullanmaya dahi gerek yok aslında.
Heyecanlanan, korkan veya bir ödül beklentisi içinde olan insanların da zihinleri epey değişiyor kısa bir süreliğine de olsa. Tüm bu insanların algılarının sahte, bizimkinin gerçek olması neye bağlı? Kimin çoğunluk olmasından mı bağlı? Argumentum ad populum safsatasını hatırlayacaksınız.
Milyonlarca sinek yanılıyor olamaz isimli bölümden. Uzatmayayım konuyu çok daha geçici değil de kalıcı bir yere bağlamak istiyorum. Rüyaları sarhoşluğu bırakalım, sinestezi gibi kalıcı durumları düşünelim. Duyuların ve algıların karışması birbirine.
Eğer hiç bilmiyorsanız bu kavramı, Evrim Ağacı bunun hakkında bir yazı yazmış, onu linkledim. Her 23 kişiden birinde bir tür sinestezi bulunuyormuş. Bunların en yaygın olanı sesler ve renkleri birbirine karıştırmak. Yani duyuların birbirine girmesi.
Ama sadece duyulardan ibaret değil, algı da böyle. Mesela rakamlarla veya harflerle belli renkler özdeşleşiyor. Atıyorum beş rakamını gördüğün zaman onu sarı olarak görüyorsun istemsizce. Veya daha da garibi o bir duyguyla ilişkilendiriliyor.
O rakamı görünce seviniyorsun. Bilmem ne harfini görünce üzülüyorsun. Cuma günü sende güven duygusu uyandırıyor. Çarşamba günü seni korkutuyor.
Hatlar karışıyor yani anlayacağınız. Ama işte şurada yoruma başlayayım. Kime göre neye göre karışıyor? Neden renkleri duymak veya rakamları renklerle algılamak veya müziğe dokunmak yanlış olsun ki?
Bu sinesteziyi yapay olarak bile yaratıyor artık insanlar. Şöyle güzel bir örnek düştü önüme. Sağolsun Yeliz. Taze taze fularsız Fatih oldu Patreon'dan.
Bu kaydı bitirdikten sonra bana link yolladı e-mail ile ben de son anda araya sıkıştırdım. Bu link de Neil Harbisson isimli birinin TED konuşması. Bu arkadaş doğuştan renk görüyor ama kelimenin tam anlamıyla renk görüyor. Hiçbir rengi hayatı boyunca görmemiş.
Yine de renkleri algılayabiliyor. Bir tane aparat yapmışlar. Kafasının önünden böyle anten gibi gözünün önüne geliyor. Onu önündeki cisme yaklaştırdığı zaman rengini algılıyor.
İçinde sensörler var ve o rengi bir ses titreşimine dönüştürüyor. O titreşimler de kafa tasından Neil'in kulaklarına geçiyor. Böylece renkleri duymuş oluyor. Yani her rengi ayrı bir nota.
Yıllarca böyle geçirdikten sonra beyin de artık şartlanmış. Tam tersi de oluyor. Yani notaları duydukça bir müzikte aklına renkler geliyor. Ama tabii renklerin isimleri.
Çünkü onun karşılığı yok bizim anladığımız anlamda. Şu kısmı çok hoşuma gitmişti. Kıyafeti ne işaret ediyor? Rengarenk palyaço gibi giyilmiş.
Eskiden güzel görünmek için giyiniyordum ama artık kulağa güzel gelmesi için giyiniyorum diyor. Bizim bir sorunumuz var bu konular hakkında konuşurken normal ile gerçekliği karıştırıyoruz. Çoğunluk olmak sadece normali tanımlayabilir. Yani normu.
İstatistikteki gibi işte %95'lik güven aralığı denir ya. Halkın %95'i şöyle de diyebiliriz. Ama bu sanallığı veya sahteliği tanımlayamıyor. Yani otistik birinin veya sinestezi sahibi birinin algısı asıl gerçekliğin bozuk bir versiyonu değil.
Onu anlatmaya çalışıyorum. Bir şeyi algılamanın doğru yolu evrende bir yerde yazmıyor. Yani atıyorum 700 nanometre dalga boyundaki elektromanyetik enerjiyi kırmızı olarak görmek bir doğa kanunu değil. Biz sinesteziyi iyice abartıp o enerjiyi üşüyerek de algılayabilirdik mesela.
Aslında tam da bunu yapıyoruz farkında olmadan. Birçoğunuz bilmiyor olabilir. Bizim aslında iki tane görme sistemimiz var. Okulda öğrendiğiniz şeydir.
Retinamız vardır. İşte orada üç çeşit koni hücresi olduğunu biliriz. Bunlar renkleri algılamada bize yardımcı olurlar değil mi? Kırmızı, yeşil, mavi diye öğretirler kolaylık olsun diye.
Ki aslen her koni hücresi geniş bir spektruma duyarlı. O hücreler tamamen kör olsalar bile yine de bazı renkleri algılayabiliyoruz. Yok, doğru cevap kalp gözüyle görüyoruz değil. Bambaşka tip hücreler var gözümüzde.
Ve gözümüz kapalıyken dahi bazı dalga boylarına duyarlılar bunlar. Ve beynin başka bir kısmını, çok daha önce gelişmiş bir kısmını uyarıyorlar. Paralel bir görme sistemi, paralel devlet. Bildiğimiz o koni hücrelerinden yaklaşık 1 milyar yıl önce evrilmişler.
Yani primat primat yokken ortada bu kadar eski çünkü çoğu canlıda bulunan o gece gündüz ritmini ayarlıyorlar. Yani gün batımında mavi, lacivert, mor renkleri görmek ile uykumuzun gelmesi arasında bir bağlantı var. Ben şimdi bunları normal renklerle ifade ediyorum ama insan dahil birçok hayvan en azından o renkleri gözü kapalıyken dahi algılayabiliyor ve vücut buna tepki veriyor. Zaten koni sistemi hasar gören ve renkleri algılayamayan insanlar da mavi gökyüzüne bakınca sakinleşiyorlar, uykuları geliyor, yavaşlıyorlar.
Kırmızı bir şeylere bakınca da, sarı bir şeylere bakınca da uyarılıyorlar. Yani aynı fenomeni algılamanın iki değişik ve aynı derecede geçerli yolu var. Tüm bu muhabbete Descartes'den bahsederek girmiştik. Şimdi ona ve ardılığına geri dönmek istiyorum.
Genel olarak onun temsil ettiği akılcılıkla İngiliz deneyiciliği arasındaki mücadele Aristoplaton mücadelesinin ikinci roundu olarak sunulur. Bence bu farklar biraz fazla abartılıyor. Ya sonuçta Descartes sonrası herkes onun düşünce deneyini okuyarak, onu kabul ederek yetişti. Yoksa kimse hacım sen ne saçmalıyorsun, ne şeytanı, ne simülasyonu, ne rüyası öyle diyen bir felsefe akımı yok.
Descartes böyle Nirvana'ya ulaşan rahiplerin veya the good kavramını anlayan Platonistlerin aksine Aydınlanıp simülasyondan çıktığını iddia etmedi. Sadece o duyularını es geçip duyularına güvenmeyip akıl yoluyla bu dünyanın mimariyle tanışmaya çalışıyordu. Deneycilik çizgisinden gelen John Locke için ise akıl denen şey evrenin kaynak koduna böyle damardan bağlanabilecek bir şey değil. O da bir nevi simülasyonda yaşıyor olabileceğimizi anlamıştı.
Ama her algının sahte olabileceğini düşünmüyordu. Bir elmanın rengi, tadı, kokusu bunlar kişiden kişiye farklı olabilir. Ama asli özellikler, böyle bir kategori uydurdu. Bunlar herkes için sabittir.
Nedir bu özellikler? Kütle, yoğunluk, şekil, hareket, hacim. Bunları işte temel gerçeklik olarak görüyordu. Gözlemle de ulaşabilirdik bunlara.
Simülasyondan dışarıya açılan pencereler gibiler. Hah işte Luck'dan sonra gelen diğer deneyiciler ise bu ayrımları gereksiz buldular. Şöyle dediler, ya asli özellik dediğimiz şeyler ikincil özellikler olmadan düşünülebilirler mi? Bir elmayı mesela kokusu, hissi, rengi olmadan hayal edebilir misiniz?
Kütleyi bile ağırlık hissiyle hayal edebiliyoruz ancak. Bunlardan Berkeley veya aslında orijinal ismiyle Barkley İrlandalı olduğu için bu çok daha ileri gidiyor ve şunu diyor, madde diye bir şey aslında yok. Bizden bağımsız kütleler, şekiller yok evrende. Matrix filmindeki o kaşık yok hesabı.
There is no spoon. Ama daha da ileri. Çünkü kaşık simülasyon içindeydi. Bunlar da o simülasyondan kurtulup dışarıdaki gerçek şehre göçeceklerdi.
Onu kurtaracaklardı falan fiş mekan. Berkeley diyor ki öyle bir şehirde yok. Bunların hepsi bizim zihnimizde ve Tanrı'nın zihninde varlardır. Yani gözlemlenince oluşurlar.
Kaşık yoktur yerine, felsefenin yine ünlü sloganlarından biriyle özetliyor durumu, var olmak algılanmaktır, diyor. Descartes'inki kadar viral olmadı bu slogan, 3-4 bin retweet'te kaldı. Bu konuda okuma yapmak isterseniz subjektif idealizm diye geçer. Hatta safsatalar ansiklopedisinde ufaktan buna değinmiştim.
Adlapidem safsatası bununla alakalı taşla tartışmak. Bu latince isminin kökü yani taşa yönelik argüman Berkeley'in bu iddiasından ileri geliyor. Materyal evren diye bir şey yok. Sadece algılayan zihinler ve içindeki fikirler vardır.
Görüşüne sinirleniyor bir yazar Samuel Johnson isminde ve bunu çürütmek için büyük bir taşa şöyle tekme atıyor. İşte böyle çürütüyorum diyor. Yani demek istediği şey taş orada fiziki dünyanın içinde. Kendi de ona vuruyor, ayağı acıyor falan.
Tabii ki çürütülmüyor bu. Berkeley'in dediği çok daha derin bir şey. Zira o tekme de, acı da sadece zihinde olup bitebilecek şeyler. Zamanla şöyle bir anlama evrilmiş, bir iddiayı çürütmeye bile çalışmadan sadece ve sadece reddetmek.
Neyse bu parantezimizi kapayalım. Peki madem var olmak, algılanmaksa biz nasıl varız? Neden yalnız başımıza uyurken yok olmuyoruz mesela veya yok oluyoruz da bilmiyor muyuz? Bu tutarlılık da Berkeley'nin tanrıyı kanıtlama biçimi aslında.
Sonuçta hala 1800'lerdeyiz. Herkesin bir tanrıyı kanıtlama derdi var. Daha doğrusu ihtiyacı var. Buradaki tanrı da her şeyi algılayan ve onları bir nevi ayakta tutan bir bilinç.
Bu subjektif idealizmin izlerini 19. yüzyılda bir matematikçinin yazdığı meşhur bir eserde de görüyoruz. Alice Harikalar diyarında tabii ki. Alice burada gezip tozarken iki tane garip kardeşle karşılaşır.
Twiddle Dee ve Twiddle Dum. Bunlarla muhabbete başlar, bir ara muhabbetin ortasında derin bir kükreme sesi duyulur. Alice de korkar tabii ki ama kardeşler bunun bir kükreme olmadığını söyleyip Alice'i sesin kaynağına götürürler. Bir ağacın dibinde, başında kırmızı takkesiyle uykuya dalmış biri vardır.
Duydukları ses kırmızı kral dedikleri bu adamın horlamasıdır. Twirldy sorar. Sence rüyasında ne görüyor? Alice de cevap verir.
Bilmem bunu kimse tahmin edemez ki. Seni görüyor tabii ki der Twirldy. Rüyası biterse sana ne olur biliyor musun? Ne olacak?
Olduğum yerde kalırım der Alice. Hayır hiçbir yerde olmazsın. Sen onun rüyasısın. Eğer kral uyanırsa tıpkı bir mum ışığı gibi söner gidersin.
Alice sinirlenir. Ben gerçeğim rüya olamam. Sen ağlayarak kendini daha gerçek kılamazsın. O gözyaşlarının da gerçek olduğunu mu sanıyorsun?
Kırmızı kralın rüyasını gözlemle değiştirirsek, algıyla değiştirirsek, hatta belki de onu tanrı yerine koyarsak Berkeley'in görüşlerine varıyoruz. Ama kralın aksine rüyadan uyanırsak değil de biz rüyaya dalar ve gözlem yapmayı kesersek etraftaki alisler yok oluyorlar. Şimdi bu gözlemle gerçek arasındaki ilginç ilişki kuantum mekaninde de devam ediyor. Hatta daha da garipleşiyor.
Yani felsefeden bir dal aldık. Edebiyattan bir iki dal aldık. Şimdiki durağımız fizik. Bu konunun en başında çift yarık deneyi diye bir şey var.
Bunu ilk defa duyuyorsanız çift yarık deneyini. Çok şey kaçırıyorsunuz gerçekten çünkü acayip bir şey. Youtube'dan bakın ben size linkte koyacağım. Sonucunu söyleyeyim sadece.
Deneyin sonuçlarını gözleyip gözlememenize bağlı olarak sonuçlar değişiyor. Biraz daha ayrıntıya girersek, kahramanımız bir foton. Bu fotonun nereden gittiğini gözlemeye çalışırsak parçacık gibi davranıyor. Yok nereden gittiğine bakmazsak dalga gibi davranıyor.
Bu çok eski bir deney. Asıl hikaye 70'lerde başlıyor. John Wheeler diye bir adam. O zaman teknoloji yetmediği için kafasındaki devam deneylerini yapamıyor ama bir dizi düşünce deneyi en azından ortaya çıkarıyor.
Onlardan da bir tanesi şu, çok çok uzakta bir yıldız var, bir süpernova patlaması var neyse. Oradan çıkan fotonlar etrafa yayıldı. Şimdi bazıları da bize doğru geliyor değil mi? Fakat bizim de bunlar arasında diyelim ki koca bir galaksi var.
Şimdi bunun sebep olduğu yer çekimi. etrafındaki uzay zamanı büküyor. O yüzden fotonlar böyle dümdüz geçmiyorlar da eğrilerek geçiyorlar. Alttan, üstten, sağdan, soldan neyse.
Dolayısıyla biz Dünya'dan gözlem yaparken eğer teleskopumuzu mesela o aradaki cismin sağ tarafına doğru nişan alıp bakarsak o sağdan dolanan fotonları göreceğiz. Bir ikinci teleskopu da sol tarafını nişanlarsak soldan gelen fotonları göreceğiz. Yani gözlem yapıyoruz, patikayı biliyoruz, o yüzden de ışık zaten parçacık gibi davranıyor. Buraya kadar normal.
Ama kilit nokta şu, aramızdaki mesafe çok uzun. O fotonlar ışık kaynağından çıktıktan sonra aramızdaki o büyük galaksiye gelince hangi tarafa ayrılacaklarına, parçacık gibi davranıp davranmayacaklarına daha doğrusu belki 1 milyar yıl önce karar vermişler. John Wheeler diyor ki şimdi, biz bu fotonlar tam bize ulaşmadan teleskoplardan bakmak yerine bunların yerine bir levha koyalım. Fotonlara duyarlı bir film yani.
Oraya gelip çarpsınlar. Biz onu gözleyelim. O zaman işte çiftyarık deneyine geliyorsun. Hangi yoldan geldiklerini gözlemlemeyi bıraktığın anda ve sadece o levhaya baktığın anda bir dalga yapısı görüyorsun.
Ama benim burada yaptığım bu karar, yani teleskopu atıp yerine levha koymak, Veya teleskopların o göz kısmını bir levhaya bağlamak, nasıl yapmışsam artık. Bu kararı ben 5 dakika önce verdim. Ama fotonlar dalga gibi mi davranacaklarını yoksa parçacık olup da illa bir patikayı seçeceklerini milyar yıl önce karar vermiş olmaları lazım ve bu nasıl değişebilir? Hani sanki şey gibi, benim burada verdiğim karar 1 milyar yıl önce olmuş bir şeyi geriye dönük bir şekilde değiştiriyor.
Gayet güzel bir düşünce deneyi. Bunun benzerlerini sadece fotonlarla değil atomlarla hatta moleküllerle de yaptılar. Ana akım görüş şu. Evet, sonuçlara bakarken sanki bazı gözlemlerimiz geriye dönük olarak bütün tarihi değiştiriyormuş gibi gözüküyorlar.
Nedensellik tamamen alt üst olmuş gibi gözüküyor. Ama bunu böyle yorumlamamız için bizim şöyle bir ön kabul yapmamız gerekiyor. Foton ya parçacık halinde ya dalga halinde olmak zorunda. Ne zaman parçacık olacağı, ne zaman dalga olacağı buna zamanın belli noktasında karar verilmiş olacak bir şekilde o yoldan devam edecek.
O yüzden zaten deney sırasında geciktirilmiş gözlem yaptıkça dalgadan parçacığa sonra tekrar dalgaya değişmesi garip oluyordu. Ama bu varsayım yanlış. Foton ne dalga ne de parçacık olarak hareket ediyor. Başka bir olasılıklar bütünü olarak hareket ediyor.
Yaptığın gözlemlere göre ve sistem hakkındaki bilgine göre foton da bunlardan birine dönüşüyor. Yani burada hemen Berkeley ile arada tekrar geriye bir köprü kuralım. Evrende fiziksel cisimler yok, olasılıklar var sadece. Etrafımla etkileşime girdiğim zaman o olasılıklardan bir tanesi gerçekleşiyor.
Bir başka de işte kuantum mekaniği Berkeley'i görüyor ve arttırıyor. Şöyle diyor, gerçeklik biz ölçene kadar yoktur. Hem herkesin gerçekliğinin farklı olması fikrini destekliyor hem de daha klasik bir simülasyon ortamıyla uyumlu. Zira eğer bir evren simüle edeceksek bakın her atomun her hareketini sürekli olarak hesaplamak yerine.. Sadece gereken parçacıkları gereken zamanda yani biz gözlem yaptığımız zamanda hesaplıyoruz.
Bu çok daha makul. Sadece ben kafamı çevirdiğimde orası yaratılıyor gibi. Bilgisayar oyunlarında da aynı değil mi? Bütün oyun alanı önceden yüklenmez yani.
Eskiden öyle yapılıyordu da artık o kadar karmaşık ki her şey. O kadar büyük ki oyun alanları. Dinamik olarak senin hareketine göre render ediliyor. Grafikler öyle yaratılıyor.
Bu fikre ilerideki bir bölümde tekrar geri döneceğiz. Yani simülasyonda olma ihtimalimize hesap gücü, gereken hesap gücü açısından yaklaşırken değineceğiz buna tekrar. Şimdi buradan şu ipliği çekerek devam etmek istiyorum, bu nedensellik ipliğini çekerek. Hani deneylerin sonucuna bakarak sanki nedensellik bozuluyormuş gibi görünüyor ama aslında tam olarak öyle değil dedik ya.
Bu İngiliz deneycilerden biri olan Hume... Şunu diyordu ya, cisimlerim isimleri bırakın. Nedensellik denen şey de aslında yok. Biz sadece iki olayın zamanlamasını ölçüyoruz.
Elmayı bıraktığımızı ve sonra onun yere düştüğünü gözlüyoruz. Bu iki olay hep birbirini takip ediyor. Çok ölçüm yaparsak ve hepsinde de tutarlı sonuç elde edersek tüme varımla kanun çıkarıyoruz. Diyoruz ki elmayı bırakırsan düşer, şu hızla gider, bu ivmeyle düşer filan.
Ama bu ilişkinin hep böyle olacağının bir garantisi yok. Yani bir milyar tane elma fırlatsan belki sonuncusunda elma yere düşeceğine uzaya çıkacak. Asla nedenselliğin kendisini gözlemleyemeyiz. O etki-tepki ilişkisinin kendisini gözlemleyemeyiz.
Temel kanun diyebileceğimiz şeylerin bile aslında sandığımız kadar da sabit olmadığını, sanal olduğunu düşünebiliriz. O düşünce kanımıza giriyor Hume'la beraber. Filozoflar arasında son durağımız Kant. Ondan önce ufak bir toparlama yapalım.
Şu ana kadar bahsettiğim şeyleri birbirinin içine geçmiş halkalar olarak düşünün. En içteki halkada normal tecrübe aralığımız yatıyor. Duyularımız ve düşünce biçimlerimiz. Yani bizim kendi algımız diyelim.
Bunun etrafında biraz daha büyük bir halkada tüm insan tecrübelerinin kümesi var. Sarhoşluk, mantar kafası, nirvana hissi, delilik, sinestezi, otizm hepsinin toplamı yani. Şimdi de hayal edebileceğimiz tüm algıların kümesine gelelim. Biraz daha büyütelim yani çeperi.
Bilimsel olarak farkında olduğumuz ama hissiyatını bilemediğimiz şeyler. Mesela sonar kullanabiliyoruz, sonar teknolojisinden haberimiz var. Ama bir Yunus gibi sonarla görmek ne demek bunu bilmiyoruz. Onun ayrı bir tecrübe olduğunu mantığımızda anlayabiliyoruz ama tecrübenin kendisini asla kavrayamayız.
Benzer bir şey yine gözümüzdeki kone hücrelerinden gidersek. 3 renk değil de tam 15 ayrı renk hücresiyle gören kelebekler var. Bak bizim bütün gördüğümüz bu renkler. Hepsi o 3 tane farklı hücre tipinin değişik oranlarda uyarılmasıyla oluşuyor.
15 tane bunlardan düşünsene. Bir kelebeğin algıladığı renk dünyası hakkında biz hiçbir şey söyleyemeyiz. Yani bu kör birine kırmızıyı görmek nasıldır anlatmak kadar imkansız bir görev. Veya 200 sene sonra mesela tüm gezegene yayılmış gezegen boyutunda bir yapay zeka sistemi var.
Bunun benlik hissi nasıl olurdu? Sizin benim gibi bir benlik hissi olmazdı. Bunun dışında da bir küme var. Bu da tüm olası tecrübe aralıklarını kapsıyor.
Artık bizim bilmediğimizi bile bilmediğimiz şeylerden bahsediyorum burada. Biz bu kümelerin en ufak olanındayız. Bizim tecrübelerimiz gerçekten eksik olmaya mahkum. Bunu da hemen bilimkurgu edebiyatından örneklendireyim.
Tabii ki Battlestar Galactica. Kusursuz olmasa bile sanırım şu ana kadar yapılmış en iyi bilim kurgu dizisiydi. Ve o dizinin de en çarpıcı sahnelerinden biri, belki de en iyi monoloğu. Tam da bu içinde bulunduğumuz algı kümesinin ufaklığı hakkındaydı.
Bir kötü adam var, sonunda kendi yaratıcısıyla buluşuyor, kendi tanrısıyla buluşuyor bir manada. Ve ona dert yanıyor, ona isyan ediyor. Diyor ki, ben bir süpernova patlamasına tanıklık edecek kadar şanslıydım. Ama bu müthiş olayı iki tane dandik gözle algılamak zorunda kaldım.
O daha geniş kümelere geçebilmek istiyor. Karanlık maddeyi tatmak istiyor. Gama ışınlarını görebilmek istiyor. Ama bunların hiçbirini yapamıyor.
Hatta şikayetini bile düzgünce dile getiremiyor. Çünkü bu dille sınırlı. Onun yaratıcılarına isyanı, modern insanın da tanrısına veya evrime isyanı bir nevi. İnsan olmamı istemiyorum.
Gamma rayları görmek istiyorum. X-raylar duymak istiyorum. Gizli matematiği duymak istiyorum. Ben ne olduğumu görüyor musunuz?
Bu şeyleri asla doğru bir şekilde teklif edemeyeceğim. Çünkü bu aptal, azaltıcı bir dilde kompleks fikirlere sahip olmalıyım. Ama biliyorum ki, bu temsilcilerden başka bir şeyle iletişime ulaşmak istiyorum. Ve bir süpernova'nın yüzden bir solaryumu hissediyorum.
Ben bir makinem ve çok daha çok daha çok daha çok daha çok daha çok daha daha çok daha daha çok daha daha çok daha çok daha çok daha çok daha çok daha daha çok daha çok daha çok daha çok daha çok daha daha çok daha daha çok daha daha Biz şimdi bunları yeni yeni çok daha çok düşünüyor daha çok çok daha çok daha çok daha olabiliriz ama hayatı boyunca kendi kasabasından çıkmamış ve muhtemelen hiç sevişmemiş olan bir adam. 250 sene önce benzer şeyler düşünüyordu. çok İşte o daha adamın adı Albert Einstein. Yok ya, Immanuel Kant'tan bahsediyorum tabii ki.
Kant'ın önemi Descartes tayfası ile İngiliz deneyicilerin arasında bir orta yol bulmuş olması ki zaten aralarında o kadar da büyük fark yok. Şunu diyor, algımızın ötesinde yatan birçok şey var, bunlar metafizik. Tanrı'nın varlığı, melekler, şeytanlar, özgür irade vs. Bunlara öyle sırf akılla, düşünceli ulaşamayız.
Öte yandan aklımız tecrübelerle dolan bir boş levha da değildir. Lacan tabula rasa öğretisine karşı olarak tecrübeleri doğuştan gelen belli kalıplara oturturuz. Ancak öyle anlamlanırlar. O kalıplara oturmayan tecrübeler işlenemez zihin tarafından.
Yani zamansızlığı ve mekansızlığı bir türlü hayal edemememizin sebebi bu. 18. yüzyılın ortasında yaşamış bir insan zaman ve mekanı gerçekliğin bir harcı değil de bilincimizin yan ürünleri olarak görüyor. Dolayısıyla şöyle ilginç bir yere geliyoruz.
Bir simülasyonda mıyız sorusunun kendisi de manasızdaşabilir. Çünkü biz bu soruya evet dersek otomatikman o simülasyonun dışarısı hakkında düşünmeye programlıyız. Halbuki dışarısı denen şey için mekan kavramı lazım. Ama orada mekan olmayabilir.
Orada kelimesi bile mekan ve mesafe belirtiyor. Tıpkı Big Bang tartışmalarına benziyor aslında. Hani derler ya insanlar, peki Big Bang'in öncesinde ne vardı? E bizim anladığımız zamanın yaratıldığı bir süreç bu, onun öncesi diye bir şey yok.
Yani bırak Big Bang'i, bugünün de öncesi veya sonrası yok bizden bağımsız olarak. Şimdi artık soluklanabilirsiniz. Gelecek bölümde filozofları bir kenara koyup bilimkurgu literatüründen devam edeceğiz. Amacım da konuyla ilgili her eseri distelemek olmayacak.
Onun yerine nasıl bir simülasyondayız veya bunu fark ettikten sonra ne yapmalı sorularına verilmiş değişik cevapları incelemek olacak. O zamana kadar ne yapacağız? Şimdi size birkaç ödev. Eğer podcast'e hala üye olmadıysanız, öyle tek tük denk gelince dinliyorsanız üye olun ya, rahat edin.
Benle iletişime geçmek için imanuel.tostayevski.com veya ekşisözlükte flarsızentellik başlığına girersiniz veya Twitter olur. Mesela geçen Twitter'dan bir arkadaş Taytus Pulo nickli şöyle bir mesaj yollamış.
Abicim selam, podcastlerin son 2 aydır yeni dinlemeye başladım. Uyumadan önce gece 1 veya 2 gibi dinlerim genelde. Geçtiğimiz gün ise uzun bir zaman sonra ilk defa bir kız ile beraber uyudum. Abi işte o gece seni ve podcast giriş müziğini özledim.
Böyle yazmış. Tamam dedim sağolasın. Ondan sonra birkaç gün sonra bana ikinci mesaj geçiyor. Abicim geçen günlerde böyle bir şey yazmıştım.
Bunu gören flörtün benle ilişkiyi kesti. Anlayacağınız bir yuvayı daha yıktık. Kendisine dedim ki sana buradan bir kısmet buluruz ama nereden bulacağız? Boşver Titus Blow.
Sen Rome dizisini tekrar izle. Zaman öyle güzel geçer. Ve son olarak da yeni yeni gelip de beni Patreon'dan hala desteklemeye çalışan arkadaşlar ısrarla. Vedat Kürşün, Ethem Bozkurt, Eski Patron Yeni Fularsız Fatih Utku Özdemir, Batuhan Avcı, Taha Türkoğlu, İlyas Boydak.
Tabii ki yalnız değilsiniz. Sadece son 1 ay içinde 48 yeni fularsız, çoğu ufak da olsa desteklemeye geldiler Patreon'a. Hepsine çok teşekkür ediyorum. Ve olan şüphelerimiz Sezer Sunar, Emel, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Ace Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer, Görkem Uyar, Aziz Arif Şanver ve babası, Can Berkova Yurt, Can Ender Büyüktaş, Eymen Üçışık, Beybiliku, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Merve Yurdagül, Salih Yunal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umutcıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Sabahacil, Doğancan Bahan, Kıvanç Müçek, Çağrı Özkul, Samet, Dumanay Hukuk, Başak Kızıldere, Emrah Öz, Alican Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, Anıl Tokdemir, Alper Barkmaz, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Ulysses, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Danyal Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Mehmet Han, Mehmet Ünsal,
Seküre, Can Emrah Yaldız, Şaban ve Feza, Refik Şekercioğlu, Ali Özbek ve Kemal Akkoyun. Hepinize iyi haftalar, safsatalar ansiklopedisini bayinizden ısrarla istemeyi unutmayın. 4. bölümde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.