Podcast

Istakozlu Entel Jordan Peterson 2: Neomarksistler ve Mitolojiler

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi nihayet çıktı. Istakoz Reyiz ile ilgili bu duble-bölümde, Postmoden Neomarksizm öcüsünden, hiyerarşilerden, eşitsizlikten, ve sonra da mitolojilerin/dinlerin öneminden bahsediyoruz. Tüm linkler ve kaynaklar açıklamaların içinde.

***



Konular:


(00:00) Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi satışta! Detaylar.

(02:45) Samoalıların üçüncü cinsiyeti: Fa'fafine. Diana Fleischman videosu.

(04:15) SAT sınavlarının kaldırılması ve geri tepme etkisi: Gerçekten de fırsat eşitliği istiyor musunuz?

(08:40) Kim ya bu Postmodern Neomarksistler? Zizek vs Peterson on Postmodern Neo-Marxism.

(11:15) Sınıf mücadelesi yerine kimlik siyaseti mücadelesi.

(14:30) Istakozlar, hiyerarşiler ve 12 Rules for Life.

(15:40) Evrimsel açıdan eleştiri videosu: Jordan Peterson & the Lobster.

(16:45) "Alfa" olmak için "ezen" değil, sosyal olmak lazım. Statü hakkında makale serisi.


(19:00) Tepeye çıktıkça özgürlüğünün kısıtlanması

(20:40) Eşitsizlik: IQ seviyesi Jordan Peterson | Hierarchies, Inequality, BIG 5.

(24:00) Tarihöncesi eşitsizlik: Walter Scheidel - The Great Leveler.

(27:30) Hangisi cinayet oranlarını etkiler? Yoksulluk mu eşitsizlik mi?

(30:10) Trickle down, down, down..

(32:15) Önce kendi kapınızın önünü süpürün. Makale.

(34:20) Zizek: Hem odanı, hem binayı düzenle.

(37:00) Kusursuz düzen ve apolitiklik.

(38:30) Özel hayatındaki ironi.

(40:45) Maps of meaning, Jung, arketipler, heuristics.

(45:30) Yılan sarmalı: Aşırı örüntücülük.

(47:30) Kaos ve düzen.

(48:30) Sam Harris tartışması ve dinlerin faydası.

(51:30) Geleneksel evliliğin önemi.

(53:00) Neden çekici.

(54:30) Teşekkürler.




***


Destek: Patreon


Kitap: Safsatalar Ansiklopedisi





.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

7.409 kelime · ~37 dk okuma

Selam flersızlar. Umarım bomba gibisiniz. Bugün Jordan Peterson hakkında uzun bir bölüm yapacağım sizi bekletmiş olmamın özürü olarak. İki bölümlük materyali tek bölüme sıkıştırdım.

Ama başlamadan önce bir 60 saniyenizi çalayım. Çünkü önemli bir duyurum var. İlk defa beklediğimizden erken bir şeyler oldu. Safsatalar Ansiklopedisi artık piyasada.

Kitap 365 %40 indirimle satıyor bir süreliğine. Diğer medyalarda da belli indirimler var. Nedir bu diye merak edenler varsa Fullarsızentellik blogunda kısaca açıkladım. Google'dan arayın.

Transkriptin tamamını oku

İlk o çıkıyor zaten. İsminin aksine safsataların ötesinde çok fazla içerik var. Kitabın yaklaşık yarısı da ansiklopede bile değil. Şimdi iki tane sık gelen soru, bir yurt dışı, hali hazırda tıkla24 sitesi üzerinden satış var fakat fiyatına baktım çok pahalı ya, 36 euro fiyat biçmişler.

Bunun benimle de yayın eviyle de alakası yok ve biz o miktar üzerinden pay almıyoruz. Türkiye fiyatı üzerinden pay alıyoruz. Yani 500 sayfalık kitap için de çok büyük bir para değil Avrupa standartlarına göre. Ama bütçenizi zorlayacaksa ve bana yardımcı olmak için alıyorsanız almayın.

Başka bir şekilde hallederiz. Belki Idefix daha uygun fiyatı Avrupa'ya gönderiyordur. Haftaya iyice belli olur. Haber veririm.

İkincisi de her gün e-kitap hakkında soru alıyorum. Onu kendim çıkartacağım. Fakat yayın evi de kendini korumak için 5 aylık bir süre istedi. Öyle anlaşma yaptık.

Bu arada İstanbul'un çeşitli noktalarında binlerce nokta dediler bana. Afişi olacakmış. Rastlayan fotoğrafını çekip göndersin. Belki bir kolaj yaparız.

Bir başka noktada hediye hususu kafalar baya karışmış. Epey mesaj aldım çünkü. Bu iki türlü oluyor. Birincisi Türkiye içindekilere yayın evi üzerinden gönderiyoruz.

İmzasız. İkincisi de Avrupa içindekilere ben kendim gönderiyorum. Koli daha bana gelmedi. Benim kopyalar gelince tek tek yollayacağım.

Patreon üstünden uzun zamandır destekleyen birçok kişiyle zaten iletişime geçtim. Onlara gönderiyorum. Çekiliş de bir iki güne biter. Daha sonra da Patreon üyeliği gerektirmeyen başka bir çekiliş daha yapacağız yayın eviyle ortak.

Onun şartlarını duyururum. Şimdiden Twitter'dan bana mesaj atmayın. Zaten 100 kişi mesaj attı. Ayıp olmasın diye bir şey de demedim ama yeter artık.

Her türlü eleştirinizi beklerim. İkinci basımı ve e-kitap hali daha güzel olsun. Hataları, eksiklikleri beraber düzeltelim. Hiç ayıp olur, aman kalbini kırarız, hassasiyeti incinir, hiç öyle şey düşünmeyin.

eleştiri spesifik olduğu sürece, yapıcı olduğu sürece ben memnunum. Jordan Peterson ikinci kısma devam ediyoruz. İlk kısmı hatırladınız mı? Üzerinden iki hafta geçti.

Belki unutmuşsunuzdur. Nasıl ünlü olduğundan bahsetmiştik. Bu doğrultuda da cinsel kimlik, cinsel yönelim gibi kavramların farkından bahsettik. Geçen bölümde söylemediğim bir şey söyleyeyim.

Samoa kültüründe Fafafine diye bir grup var. Bu üçüncü bir cinsiyet olarak düşünülüyor. Yani bunlar anatomik olarak erkekler ama davranışları ve dış görünüşleri daha kadınsı. Bu podcast dahilinde değil de YouTube'daki bir videoda bundan bahsetmiştik.

İngilizce bir röportaj yayınlamıştım hatırlıyorsanız. Diana Fleischmann'la evrimsel psikoloji hakkında konuşurken o bana söylemişti. Erkeklerin bir kısmı o rekabet havuzundan çıkmış oluyorlar. Bu cinsiyete mensup insanlar hor görülmüyorlar, dışlanmıyorlar, ayrımcılığa uğramıyorlar.

Yani tamamen doğal bir şey. Tamam, başka neden konuştuk? İfade özgürlüğü bağlamında birbirimizi arada sırada rahatsız etmenin gerekliliğinden konuştuk. Yani öğrenmenin yolunun rahatsızlık duymaktan geçtiğinden konuştuk.

Buradaki ön şart tabii karşıdakinin iyi niyetle davrandığına inanmak. İyi niyet yoksa anında tartışma yoldan çıkıyor. Son olarak da cinsiyetçilik hakkındaki röportajlarından bahsettik. Buradan da konuyu zaten fırsat eşitliği, sonuç eşitliği farkına getirmiştik.

Sonuç eşitliği istemek felaketle sonuçlanır demişti. Oradan da hep sözünü ettiği öcü olan postmodern neomarksistlere geçecektik. Bıraktığımız yer orasıydı. Şimdi ben o postmodern neomaksis nedir onu tanımlamadan önce şu sonuç eşitliği konusunda bir iki laf edeyim.

Bundan kastımız ne? Farklı farklı grupların aynı oranlarda, aynı sayılarda, aynı işlerde çalışıp aynı paraları kazanmaları, aynı statüye sahip olmaları. Genel olarak herkes fırsat eşitliğinin iyi bir şey olduğunda hemfikir ama sonuç eşitliğinin ne kadar iyi olduğu konusunda ayrılık var. Daha önemlisi sonuç eşitliği sağlamak için ne kadar zorlayıcı olmak gerek o konuda büyük ayrılık var.

Çünkü geçenlerde SAT sınavı konusunda bir haber okudum. SAT sınavı ABD'deki ÖSS gibi bir şey. Zorunlu değil ama farkı o. Geçen haftada Kaliforniya'da bir hakim University of California okullarına yani orada eyalet okulu sistemi var.

Bu eyalet okullarında devlet okulu diyelim biz. SAT gibi standart sınavların başvurularda kullanılması yasaklanıyor. Bir hakim öyle karar vermiş. Kararın detaylarında salgından bahsediliyor.

Birçok test merkezi kapanmış. İmkanı olamayanlar da uzaklardaki merkezlere gidemiyorlar işlerini bırakamadıkları için. Ve şunu diyor, herhangi bir engeli olmayan paralı ve beyaz insanların avantajı oluyor diyor. SAT gibi sınavlara tam da bu nedenden ötürü ama pandemi falan yokken yıllardan beri bir saldırı vardı ve bu sınav birçok okul için aslında opsiyonel oldu.

Ve bunun arkasında işte bir sosyal adalet itkisi var. Hali vakti yerinde olanlar bu sınavlara daha iyi hazırlanabiliyorlar, diğerlerine haksızlık oluyor. Bu ilginç bir durum aslında. Bir devlet üniversitesinden beklentiniz nedir?

En iyi performansı gösterenleri mi almalı? Yoksa halkın farklı kesimlerini mi temsil etmeli? Görevi nedir yani bu üniversitenin? Benim ilgimi çeken tarafı şu.

Bu aslında geri tepecek. Genel olarak böyle müdahalelerde zaten ikincili etkiler pek düşünülmüyor. Şimdi şunu düşünün. Sınavı yasakladınız değil mi?

E bu üniversiteler yine bir şekilde öğrenci seçmeye çalışacaklar. Yani bir kıstas kullanacaklar. Ne kıstası kullanacaklar sınav olmazsa? Okuldaki aktivitelerine bakacaklar, okul dışı kurslarına bakacaklar, stajlarına bakacaklar.

E bu konularda da tam o demin bahsettiğin engelsiz, beyaz, paralı insanların avantajı yok mu? Muhtemelen daha bile büyük avantajları var. Bunun bir kanıtı da var zaten. Testlerde en başarılı olan grup beyazlar değil.

En başarılı grup Asyalılar. Bizim deyimizle Uzakdoğullar. Kore'den, Çin'den, Tayvan'dan geliyor insanlar. O testleri patır patır çözüyorlar.

SAT'de yaklaşık 100 puan fark takıyorlar Amerikalılara. Ve bu fark uçlara gittikçe çok daha büyüyor. Yani siz şimdi çok iyi bir üniversitesiniz. Ortalama SAT skoru alanlara zaten bakmayacaksınız.

Diyeceksin ki matematikte 800 üzerinden 750 ve 800 arasındakilere ben bakarım anca diyeceksiniz. E onlara bakıyorsun %90'ından fazlası o notu alanların Asyalı. E şimdi böyle çalışkan, zehir gibi çocuklar var. Bu sınav sayesinde kendilerini farklılaştırabiliyorlar.

Diğer alanlarda o kadar etkili değiller. Yani bu yola beyaz ayrıcalığına karşı mücadele edeceğiz diye giriyorsun. Ondan sonra bir azınlığın, başarılı bir azınlığın en büyük avantajını yok ediyorsun. yaptığın şey tam tersine o beyazlara yaramış oluyor.

Eğer veriler tersini gösteriyorsa fikrimi değiştiririm ama bence gayet olası bir senaryo bu. Bunu anlattım çünkü bu fırsat eşitliği konusu çoğunlukla konuştuğumuz kadar basit bir konu değil. Yani bunu sağlayabilmek için kurallar nereye kadar, ne noktaya kadar gevşetilmeli? Bu zor bir soru.

Peterson buna başka bir videoda da değiniyordu. İnsanların başarılarını, gelecek hayattaki başarılarını tahmin etmemizi sağlayan en önemli ölçüt bilissel yetenekleri diyordu. Yani insanlara IQ testi benzeri farklı farklı testler verirsen onların sonuçlarıyla gelecekteki başarılar arasında yüksek bir korelasyon var. Yani bir bakıma en büyük fırsat iyi bir kafaya sahip olmak.

Bunu yok mu edeceğiz şimdi? Yani böyle çok evrensel değer gibi kabul ettiğimiz şeyler, fırsat eşitliği gibi, birazcık sorgulayınca sallanmaya başlıyorlar. Nereye kadar sorusunu sorunca, valla bilemiyoruz diyorsun. Bu parantezi kapayalım şimdi.

Çok alakasız bir parantez değil, buna geri döneceğiz. Bu postmodern neomarksist denen öcü de zaten buraya bağlanacak. Postmodern Neo-Marksizm. Ne demek istediğini biliyorum.

Nereden buldun bu bilgileri? Onları bilmiyorum. Burada sana birkaç isim verirsem sana soracağım. Burada Marksizm neresi?

Kim bir Marksizm var burada? Politik haklılığın büyük isimlerini göster. Bence onlar iyi bir vampir gibi korkuyorlar. Kim bu postmodern Neo-Marxistler?

Zizek de tartışmalarında aynen bunu sormuştu. Bana bir tanesini göster, bir tanesinin ismini ver demişti. İşe bu tartışmayla başlayalım biz. Geçen sene 100 yılın tartışması diye pazarladıkları bir tartışma oldu.

İşte bir tarafta Peterson sürekli kültürel Marxistlere veya postmodern Neo-Marxistlere giydiriyor. Bunun karşısına da birini getirelim dediler. Marxizmi kim savunur, kim en ünlü? Zizek.

Şimdi bunları oturttular. Fakat bunlar tartışmadılar. Daha doğrusu Zizek bir manevra yapıp Marksizm'i savunmak yerine hiç o konulara girmedi ve siyasi doğruculuk gibi konularda Peterson'la aynı kanatta yer aldı. Aslında birbirleriyle hiç çakışmadılar.

Yani tartışma tartışma değildi pek. O yüzden bence izlemenize gerek yok YouTube'dan bulup. Bir de zaten şu gıcık etti beni izlerken, böyle boks maçı gibi pazarlanan, binlerce bilet satılan tartışmaların düzgün geçmesine zaten imkan yok. Çünkü seyirciler geliyor ve ergen taraftar gibi davranıyorlar.

Bir taraf laf sokunca ''Ooo, işte alkışlar şunlar bunlar.'' Öteki taraf cevap veriyor, onun taraftarları alkışlıyor. Zaten iki tane iyi niyetli insanın ciddi bir konuda birbirleriyle tartışması zor bir şey. Tribünleri oynamamaları zaten zor bir şey.

Ki bundan bir önceki bölümde bahsettik bu tribünü oynama meselesinden. Seyircinin bu tip bir reaksiyonuyla iyice o havaya giriyor insanlar. Fakat bu bahsettiğim kısmı önemliydi. Yani kısaca bu postmodern neomarksizm tamamen uydurma bir kalıp, zaten bu iki terim de birbirine ters, ortalama bir batılıya korkunç gelecek iki tane kelimeyi birleştirmişim, güzel bir ambaraj olmuş.

Pazarlama için harika, tebrikler. Bunun arkasında asıl anlatmaya çalıştığın şey diyor yani bu siyaseten doğuruculuğun ve sosyal adalet isteğinin aşırıya kaçması. Buna inanan Marksist zaten yok. Daha doğrusu siyaseten doğuruculuk Marksizme karşıdır.

Kanıtlamak için de bana böyle Marksistlerin ismini ver. Peterson da buna karşılık bir araştırmadan bahsediyor. Sosyal bilimler profesörlerinin %25'i kendine Marksist diyormuş. O Marxism'le Peterson kullandığı anlamıyla Marxism veya kültürel Marxism tamamen ayrı şeyler.

O araştırma doğru olsa bile. Bu ne demek? Peterson hiç yoktan bir öcü mü yarattı? Sırf kitap satabilmek için.

Ben buna inanmıyorum. Bir öcü var hakikaten. Ben sadece bunun önemini abarttığını düşünüyorum. Şöyle özetleyeyim öcüyü.

Diyor ki, eskiden insanlar dünyayı bir sınıf çatışması olarak görüyorlardı diyor. Ekonomik bir sınıf çatışması temelde. Bu senin temel dünya görüşün. Her şeyi de bunun üzerinden yorumluyorsun.

Günümüzde ise bu artık yapılmıyor. Sınıf mücadelesinin yerini kimlik siyaseti aldı. Yani kimlik mücadeleleri aldı. Onların arasındaki ezen, ezilen ilişkilerinin merceğinden her şey yorumlanıyor diyor.

Yani kabaca erkekler kadınları eziyor, beyazlar geri kalan herkesi eziyor. Heteroseksüel olmayanlar eziliyorlar. Bir de bunların bir kombinasyonu olursa, intersectionality işte, hem mesela kızılderilisin, hem geysin, hem engellisin, kat be kat fazla eziliyorsun. Dolayısıyla toplumu grup kimliklerin arasındaki güç mücadelelerine, iktidar mücadelelerine, ezan ezilen mücadelesine indirgiyorlar, diyor Peterson.

Bu da çok sağlıksız bir şey diyor. Şimdi bu ilk kısmı. Marksizm kısmı. Postmodern kısmı ise şu.

Bu ezen ezilen ilişkisi, ben hiyerarşi diyeyim çünkü sonunda konu hiyerarşiye bağlayacağız. Hiyerarşiler tamamen sosyal inşalardır. Yani mevcut ezen ezilen ilişkisi aslında tarihin hasbelkader bir sonucudur. Bu değiştirilebilir.

Toplum mühendisliğiyle bunların hepsinden kurtulabiliriz. Bütün dengesizlikleri, adaletsizlikleri bu şekilde yok edebiliriz. Bu mümkün ve dahası şart zaten. O yüzden zaten sonuç eşitliğine çok takıyorlar diyor.

Bu ikisini birleştiriyor ve kendi retorik gücüyle şöyle bir noktaya getiriyor. Politik doğruculuk ve sosyal inşa muhabbetlerini yaparken bir anda batı medeniyetinin varoluşsal bir tehdit altında olduğuna geliyoruz. Bu seviyede konuşursan kutuplaştırıcı bir insan olmamanın imkanı yok. Çünkü tanım itibariyle seninle hemfikir olmayanlar batı medeniyetinin düşmanı olmuş oluyorlar.

Yani bir şeyin tehlikesini anlatırken Onun vereceği zarara sadece odaklanmak yanıltıcı olur. Onun gerçekleşme riskini de anlatmak lazım. Dünyaya büyük bir meteor çarpsa atıyorum, gerçekten de bütün insanlık medeniyeti bitecek. Sabah akşam bu tabloyu anlatıp sizi korkutabilirim.

Ama bunun gerçekleşme riski nedir? O kısım hakkında hiç konuşmazsam dürüst olmamış olurum. Zizek birazcık o yüzden zorluyor. Ya sen gerçekten iktidar sahibi kaç tane böyle Marksist tanıyorsun?

İnternet çağında anektodal kanıt bulmak kadar kolay bir şey yok. Gidersin binlerce kampüs var. Her birinden bir tane salak aktivist bulursan her gün birinin YouTube videosunu gösterirsin. Bunu izleyen insanlar da, sosyal medya insanları olarak bizler de gerçek tehlikeyi ölçemeyiz.

Sosyal medyanın zaten sakat tarafı bu. Onun içindeyken herhangi bir konudaki her şey çok abartılı geliyor. Bütün dünya bundan ibaret sanıyorsun. İşte her yeri sarmışlar diyorsun.

Ve bu kendi kendini de besleyen bir şey. Ben bu podcast için araştırma yaparken durmadan Jordan Peterson videoları izliyorum tabii ki. Bir süre sonra benim YouTube feedime ne oldu? Felaket şu anda.

Yani keşke incognito kullansaydım browser modunu. Yani öcü var, o tahlilinde adamla hemfikirim. Ama öcünün ne kadar büyük olduğundan emin değilim, onu anlayamadım şahsen. Bu konu aslında doğrudan hiyerarşi konusuna ve Twelve Rules for Life kitabına bağlanıyor, Amazon bestseller.

Aslına bakarsanız bir kişisel gelişim kitabı. Çok rahat okunuyor. Bana hafif geldi işin açısı. Özetini başka yerden okursunuz.

Ben burada iki tane kurala odaklanacağım. İlki, kitabın en ünlü kısmıyla alakalı, ıstakodularla alakalı. Aslında bölüm hiyerarşi üzerine. Şöyle diyor, güçlü olduğunuzu dışarıya yansıtın.

Bu sizin serotonin seviyelerinizi arttıracaktır. Çünkü serotonin sizin statü algınızla alakalı bir hormon. Yani bir toplum içindeki statünüzün yüksek olduğunu düşünüyorsanız serotonin de artar ve daha az agresif olursunuz. Bu o kadar temel bir sistem ki insanı geçtik, primatları geçtik, ıstakozlarda bile var.

Onların arasındaki mücadelelerden bahsediyor ve kavgaları kazanan ıstakozların statülerinin yükseldiğini, serotonin seviyelerinin arttığını ve daha mutlu olduklarını artık ıstakoz mutluluğu nasıl oluyorsa bunları söylüyor. Aynı sistemler insanlarda da var, diyor. Dolayısıyla hiyerarşiler sosyal inşa falan değiller. Yüz milyonlarca yıl önce de vardı.

Ağaçlardan bile eski hatta hiyerarşiler, diyor. Sosyal hayvanlarda bunun olması kaçınılmaz. Şimdi bu ıstakoz örneğine birkaç teknik eleştiri getirilebilir. Bir videonun linkini koyuyorum ben buraya.

Evrimsel açıdan yaklaşmak isteyenler için söylüyorum. Şimdi ıstakozlar bizim direkt akrabamız değil. Onlarda hiyerarşi var. Eski hayvanlar dolayısıyla bütün sosyal hayvanlarda hiyerarşiler olmak zorundadır.

Mantığı şuna benziyor. Arılarda veya karıncalarda koloni mantığı var. Hive mentality var. Öyleyse bütün sosyal hayvanlarda hive mentalitesi var.

Bu çıkarım yanlışsa Peterson'ınki de yanlıştır diyebiliriz. Veya şunu diyebiliriz, naturalistic fallacy diye bir şey var. Doğallık safsatası. Safsatalar ansiklopedisinde bundan da bahsettim.

Şunu diyor, bir şey doğada varsa iyidir gibi bir düşünce. Bu yanlış tabii ki. Şimdi bu eleştiriler çok kuvvetli eleştiriler değil. Bizim asıl geleceğimiz nokta başka.

Peterson aslında şunu diyor, hiyerarşiler sadece evrensel değiller ve çok eski değiller. Sosyal hayvanlar karmaşıklaştıkça hiyerarşilerin doğası da değişiyor. Yani ıstakozlarda tamamen dominasyon üzerine kuruluyken, daha karmaşık hayvanlarda dominasyon yetmiyor. Buradan da şempanzeleri atlıyor.

Şempanze topluluklarında mesela Alfa erkeğin nasıl olduğunu düşünürsünüz, nasıl bir tipte olduğunu düşünürsünüz? Böyle en güçlü, en kuvvetli, tuttuğunu parçalayan öyle bir tip mi? Öyle tipler de var. Ama onların liderliği, onların iktidarlığı çok kısa sürüyor.

Bir darbeyle tepetaklık olup gidiyorlar. Başarılı şempanzelerin çoğu gayet sosyaller. Yani şempanze hiyerarşisini bile ezen ezilen ilişkisine indirgeyemezsiniz. Çünkü sadece ezen bir lider olursa hemen tepetaklık ediliyor.

Lider konumundakiler statülerinin farkında oldukları için serotoninleri yüksek. Bu onları daha mutlu yapıyor, daha sosyal yapıyor, daha az agresif yapıyor. Dolayısıyla daha arkadaşçıl yapıyor. Aslında bu birazcık yumurta tavuk ilişkisi.

Zaten bir dereceye kadar öyle olabildikleri için, ittifaklar kurabildikleri için yükseliyorlar. Yükseldikçe de daha ittifak kurmaya meyilli oluyorlar, daha barışçıl oluyorlar. Yani kendini besleyen bir sistem var. Ama şöyle de bir ayrıntı var.

Tepede olmak çok güzel bir şey değil. Çünkü aşırı yüksek stres hormonları var. Agresif değiller ama stresleri yüksek. Çünkü sürekli bir darbe girişimi olabilir diye tetikte olmak zorundalar.

Özetle, safi iktidar, safi güç, hiyerarşi için çürük bir temel. O yüzden insan hiyerarşileri çok daha çeşitli. Ve burada yetkinlik hiyerarşileri diye bir kavram var. Competence Hierarchies.

Bundan çok bahsediyor. Oraya geçiş yapıyor çaktırmadan. Yani şunu demeye getiriyor, insanlar da aslında yetkinlik jenerarşileri daha baskın. Yetkin olan daha tepeye çıkıyor.

Bu da bu postmodern Neomarksist dediği insanların dünya görüşüne tamamen aykırı. Hatta onları yetkinliğe ve rekabete düşman olmakla suçluyor. Yani buraya kadar şöyle özetleyebiliriz. Ben hatta Peterson'ın argümanlarını biraz daha kuvvetlendireyim.

Hierarşiler doğada var eskiden beri. Bu onların iyi veya kötü olduğu anlamına gelmez. Ama onlardan kolay kolay kurtulamayacağımız, belki de kurtulmamamız gerektiği anlamına gelir. Karmaşık hayvanlarda da hierarşiler karmaşıklaşır.

O yüzden de güç ilişkileri, merceğinden bunları incelemek yetersiz olacaktır. İnsanları kimlik siyasetinin sınırlarına hapsedecektir. O karmaşıklığı görmek yerine, işte sen şu gruba aitsin, o bu gruba ait, öyleyse sen haksızsın gibi indirgemece tutumları sevk edecektir. Genel gidişat böyle.

Buna bir ek madde daha getiriyor. O da şu hiyerarşiler. O kadar karmaşık ki tepeye çıktıkça daha özgür olmuyorsun. Tepesi illa daha iyi değil.

Şempanze örneğine paralellik çekersek bu artan stres hormonlarıyla açıklanıyor. Belki arada bir yerde olmak daha iyi yani hem yeterince statün var hem de fazla stresin yok. Peterson'ın söylediği ise insan hiyerarşilerinde tepedeki insanların sorumlulukları çok fazla artıyor, bazı durumlarda da hareket alanları kısıtlanıyor. Şimdi bu yine sizin bakış açınıza göre bir nevi neredeyse feodalizm savunusu bile olabilir.

Yani şuna getiriyor, feodal lordun da aristokratların da çok sorumlulukları var. Hatta özellikle aristokrat kadınlar mesela birçok bakımdan aristokrat olmayan kadınlardan daha az özgürlük sahibi. Tamam iyi besleniyorlar, güzel yataklarda yatıyorlar ama neredeyse hiçbir şey seçemiyorlar. Çünkü sürekli ailelerini temsil etmek, kendi beyliklerini temsil etmekle mükellefler.

Onların üzerindeki örf ve adet baskısı daha büyük. Mesela böyle bir mantık kurabiliriz. Aslında sizin işiniz de zor be abiye geliyor. Yani açlıktan kırılan adamın Feodal Lord'una valla senin işin de zor abi demesi gibi bir şey.

Şimdi Peterson işte öyle profesyonel adam ki oraya kadar getirip oradan sonra bırakıyor. Yani o salaklık eşiğini aşmıyor bir türlü. Ama zaten o tarafa meyilli takipçileri gelip, oradan alıp, koşturup gidiyorlar. Bu Feodalizm savunusu için olmuyor tabii ki, onu bir örnek olarak verdim.

Onun yerine modern dünyadaki eşitsizliklerin savunusu için olabiliyor. Bu eşitsizlik konusu aslında epey önemli. Kendisi de bundan bolca bahsediyor ve hatırlarsanız size bir ödev vermiştim. Bir video üzerinde konuşacaktık, onun linkini vermiştim.

Yaklaşık 9. dakikasında bu hiyerarşi ve hiyerarşi içindeki eşitsizlik konusuna damardan giriyor ve IQ'dan bahsetmeye başlıyor. IQ ve başarı arasındaki bağı dikkat çekiyor yani. Genel olarak IQ seviyesinin hayattaki başarıyla çok Koreli olduğundan sıkça bahsediyor.

Bu konuşmada IQ'ya conscientiousness diye bir şey de ekliyor. İş ahlakı olarak, dürüstlük olarak, vicdan olarak çevirebiliriz yani bunların bir karışımı olarak. En kolay tanımı diyor şu, başkasına ve kendine verdiğin sözleri ne kadar tutabiliyorsun. Bu artı IQ senin hayattaki başarını her şeyden çok daha iyi tahmin edebiliyor diyor.

Aralarında 0.7 korelasyon var. Tabii hayattaki başarıyı nasıl ölçüyorsun? Kendi de bahsediyor onun muğlaklığından.

Bu örnekte iş dünyasındaki başarıdan bahsediyoruz tabii. Ne kadar yükselmişsin, ne kadar para kazanıyorsun vs. Bunun ikinci kısmı da IQ'nun büyük oranda biyolojik olduğu iddiası. Dolayısıyla muhabbet şuna geliyor, yine Peterson kendisi bunu söylemiyor ama insanları tam o eşeğe kadar getiriyor.

Genel olarak sistem adil, mevcut hiyerarşiler içinde yükselenler, o konuda yetkin olanlar... Çeşitli rastgele olaylar yüzünden siz yetkin veya zeki olmanıza rağmen düşük statülüyseniz bile bir nesil sonra iki nesil sonra eninde sonunda yani sizin soyunuz tepeye çıkacak. Dolayısıyla doğal bir kaslaşma var. Bunu da sosyal politikalarla tersine çevirmek, yok etmek vs.

boş ve zararlıdır. Bu görüş genel olarak rahatsız edici bir görüş çünkü ne yaparsan yap sistemi fazla değiştiremeyeceğini söylüyor sana. Beni başka bir sebepten ötürü gıcık ediyor. Çünkü aşırı indirgemeci ve dürüst değil.

Evet IQ iş performansını belirliyor genelde ve belli bir dereceye kadar da şart. Özellikle daha karmaşık işlerde. Ama o eşlik aşıldıktan sonra IQ ile iş performansı arasındaki korelasyon da düşmeye başlıyor. Yani çok zeki olmak o işi çok iyi yapacağınız anlamına gelmiyor.

İkinci seviyede işi iyi yapabilmek ile o işte çok para kazanmak veya yükselmek arasında direkt bir bağlantı yok. Yani zeki insanların ciddi bir kısmı akademiye yöneliyorlar. Belki işlerinde de çok iyiler. Dünyanın en iyileri o konuda.

Kaç para kazanıyorlar? Hepsini toplasan bir tane hedge fund yöneticisi kadar kazanmıyorlardır. Gelir farklarının beşte birlik, altıda birlik kısmını IQ farkı açıklayabiliyor. Büyük orana IQ dışındaki faktörlere bağlı.

Ama bu daha yüksek olsa bile üçüncü seviye bir ilişkisizlik var. O da gelirinle zenginliğin arasındaki ilişki. Yani senin statünü aslında zenginlik belirliyor gelirden ziyade. Gelir çok daha değişken bir şey.

Yani toplumun en az kazanan kesimindeyken en yüksek kazanan kesimine çıkma olasılığın bir miktar var ama toplumun en fakir kesiminden en zengin kesimine çıkma olasılığın çok daha düşük. Dolar milyarderi, Rus oligarklar, çok mu zekiler veya çok mu vicdanlılar, dürüstler, neyse. Bu konuyu böyle tartışmak yerine, bu nüanslara girmek yerine gidip strawman dövüyor sürekli. Hierarşilerin hepsi sosyal inşaadır diyenler delidir.

Efendim IQ önemsizdir diyenler delidir. Ya onları zaten aklı başına kimse söylemiyor. İşin ayrıntısında boğulunca popüler olmak zor. Ama şeytan da ayrıntılarda gizli.

Buradaki önemli bir ayrıntı da başarının nonlinear oluşu. Yani sen %13 daha fazla çalışırsan ortalamadan %40 daha fazla para kazanıyorsun. Azıcık öne geçersen pastanın çok daha büyük bir kısmına sahip olabiliyorsun. O yüzden de ufak farklar varsa, bu fark zekâda olabilir, işe harcayabileceğin zaman için olabilir, ilgi alanlarında olabilir.

Bunlar büyük farklılıklar yaratıyor. Bu tip bir dengesizliğin tarihi de çok eskiye gidiyor. Walter Scheidel'in The Great Leveler isimli kitabından bahsediyor. Ta taş devrinden günümüze kadar geçen sürede eşitsizliğin nasıl arttığını ve nasıl azaldığını incelemiş.

Şu ilgimi çekti, mezar yerlerinde insanlarla beraber gömülmüş değerli eşyaları inceliyorlar. Bazısında işte bir iki tane takı oluyor, bazısı koca koca altınlarla, değerli madenlerle beraber gömülmüş. Buradan da Cini kat sayısı tahmini yapıyorlar. Cini kat sayısı biliyorsunuz modern ekonomilerde gelir adaletsizliğini ölçüyor.

Yani çok eski mezarlardaki zenginlikler de aynı topluluk içinde yaşayan insanlar arasındaki zenginlik farkları da ciddi. Ama bunun asıl ay yuka çıkması tabii ki üretim fazlası verdiğin zaman oluyor diyor. ihtiyacından fazla ürettiğin anda eşitsizlik ortaya çıkıyor ve katlanarak da büyüyor. Bu eşitsizlik ne zaman yok oluyor ya da azalıyor?

Savaşlar sonucu veya salgın hastalıklar sonucu. Buradan da şöyle bir yere varıyor Jordan Peterson. Eğer modern siyaset tarihine bakarsanız diyor, solcu partiler, sağcı partiler bu eşitsizliğe ne kadar etki etmişler diye bakarsanız aralarında pek fark göremiyorsunuz. Yani solcu politikaların eşitsizliğe pek bir etkisi yok.

Bu da korkutucu bir sonuç diyor. Şimdi bu beni birazcık delirtti. Yani daha birkaç bölüm önce bu kapitalizm serisi bünyesinde gördük. ABD'de FDR zamanında o sosyalist programların yarattığı etkiyi bir orta sınıf yaratmış olmalarını.

Ondan sonra Reagan ve Thatcher zamandaki politikalara değindik. Yani genel olarak 70'lerden beri süregelen bir değişim var orada. Sendikaların zayıflaması, hissedarlık kanunlarının değişimi ve ekonominin ciddi oranda finansallaşması. Vergi politikaları tabii ki.

En tepedeki gelir vergisi katmanı %90'lardan %30'lara indi. Bunların eşitsizliğe bir etkisini olmaması Allah aşkına mümkün mü? Yani kalkıp da Gini coefficient'ı, grafiğini çizip ondan sonra bunu da 4'er senelik iktidarların grafiğine uyarlayıp da ya bak eşitsizlik o kadar da değişmiyormuş iktidardan iktidar edersen bu senin ekonomi ve siyaset alanında bir daha hiçbir şey konuşmaman gerektiğini söyler bana. Yani Jordan Peterson burada ilginç bir karışım haline geliyor.

Bir yandan genel muhafazakarlığına uygun olarak çeşitli sistemlerin çok uzun zamandır böyle devam ede geldiğini, bunların kökenlerinin biyolojik olduğunu, birçoğunda zaten değiştiremeyeceğimizi veya değiştirmememiz gerektiğini söylüyor genel olarak. Özellikle din konusunda buna da değineceğiz. O yüzden eşitsizlik konusunda da, ekonomik eşitsizlik konusunda da böyle neredeyse kaderci bir görüş benimsemesi normal. Ama öte yandan eşitsizliğin ne kadar büyük tehlikelere yol açtığından da uzun uzun bahsediyor.

Çünkü eşitsizlik bir toplumun istikrarını bozmanın en kolay yolu. Şu açıdan değerlendiriyor, mesela cinayet oranları. Sadece yoksulluğa bağlı değil. Yoksulluktan ziyade eşitsizliğe bağlı.

Herkes yoksul olursa cinayet oranı artmıyor. Ama bir kısım yoksul, bir kısım zengin olursa o toplumlarda cinayet oranları artıyor. Meritokrasi diyor. Yani bu hiyerarşilerin, yetkinlik hiyerarşisi demiştik en başında.

Kendi de o kalıbı kullanıyordu. Onu meritokrasiyle değiştirelim. Bu meritokrasilerde başarı orantısız biçimde ödüllendirildiği gibi başarısızlık da orantısız biçimde cezalandırılıyor ve birçok insan dibe basıyor. Mesela birinin IQ'su ortalamanın 5 puan altında veya iş disiplini, işte çeşitli bu Big Five denen 5 önemli karakter özelliklerinde performansı ortalamanın biraz altında.

Ama bu insanlar %5 daha az kazanmıyorlar ortalamadan. Bir döngüye giriyorlar, biraz dibe düşüyorlar. Ondan sonra iş bulamıyorlar, içiyorlar, belki ufak suçlara girişiyorlar. Onun neticesinde hapse giriyorlar, belki sicilleri yüzünden çıkınca işe giremiyorlar falan.

Seni böyle giderek dibe iten bir sistem var diyor. Bu da o insanlar arasında, özellikle erkekler burada tehlikeli. o erkekler arasında zaten normalden biraz daha agresif insanlar varsa bu dibe itilmişlik ve aynı toplumda yükselenlerin olması, aşırı yükselenlerin olması o erkeklerdeki agresifliği de katlanarak arttırıyor. Bu da ciddi suçları ve cinayetleri arttırıyor.

Yani genel olarak toplum çöküyor ve bunu çözmek giderek zorlaşıyor diyor. Bilişim teknolojilerinden bahsediyor. Eğer biraz daha zekiysen normalden diyor. Bu bilişim teknolojileri öyle bir kaldıraç ki onu iyi kullanabilenler diğerlerinden 100 kat fazla imkana sahip olabiliyorlar.

Dolayısıyla aşırı zenginleşiyorlar. Bu aslında epeydir devam eden bir muhabbet. Yani geçenlerde Facebook'un kurucularından birinin röportajını görmüştüm. İşte ilk pazarlama müdürü.

Yani daha üniversitedeyken bunlar. Şunu diyordu yani benim hiçbir özelliğim yok zaten diyordu. Kendisi dolar milyarderi bu arada. Hani Mark zeki bir çocuktu ama diğer çocuklardan çok daha zeki falan değildi.

Sırf biz belli bir şeyi biraz daha önce yaptık veya çok az daha farklı yaptık diye İnanılmaz büyük paralar kazandık diyor. Benim açımdan bunu sağlayan şey Harvard'da olmam. E nasıl Harvard'da olabildim? Başka avantajlarım vardı falan onlara geliyor.

Ama bu böyle doğanın kanunu falan değil. Peterson'ın ima ettiği gibi sürekli doğadaki eşitsizliğe ve non-linear eşitsizliğe referans vererek. Çok basit bir düzenlemeyle bunu ortadan kaldırabilirsin. Nedir bu düzenleme?

Ki bunu yaptılar zamanında. Kademeli olarak gelir vergisini arttırırsın. %30-40-50 bir noktadan sonra 95. Veya zenginlik vergisi koyarsın.

Her sene zenginliğinin %1'ini vereceksin. Bu otomatikman daha iyi bir topluma yol açmaz. O parayı çarçur da edebilirsin. Demek istediğim bu çok zor bir şey değil.

Daha önce de yapıldı da. Şimdi burada daha da ilginç bir şey söylüyor. Yine benim tepemi attırdı birazcık. Belki de diyor, zenginliğin bu tepedeki insanlara verilmesi yani onların kontrolünde olması iyi bir şey.

Herkes için iyi bir şey. Kaynak kullanımını en iyi onlar beceriyorlar. Senden, benden veya devletten daha iyi becerirler. Bencil çıkarlarını düşünseler bile sonunda onların verecekleri kararlar bize yarayacak.

Çünkü o zenginliği alıp da hazine odalarında saklamıyorlar böyle altın paralar halinde. Bir yerde, bir yatırım bankasında o para işliyor. Bu bildiğin Ronald Reagan'ın trickle down politikası. Eğer ekonomi tarihinde bir halta yaramadığı, kanıtlanmış bir şey varsa o da budur ya.

Zenginlerin en zeki, en akıllı, en ulvi, en karakterli insanlar olduğunu kabul etsek bile Yani Jordan Peterson'ın ima ettiğinin de abartılı halini söylüyorum ve onu kabul ediyorum. O insanların verecekleri kararlar senin için optimize edilmiş değiller. Toplum için optimize edilmiş değiller. Çevre için optimize edilmiş değiller.

Bir insanın senden daha zeki olması demek. Senin ihtiyaçların senden daha iyi bileceği anlamına gelmiyor. E biz bunun sonucunu günümüz ekonomisinden biliyoruz zaten. Değişik toplumlara bakıyorsun ve diyorsun ki ya öğretmenler niye bu kadar az maaş alıyorlar?

En önemli meslek aslında. Hakimler niye az maaş alıyorlar? Rüşvet tehlikesine karşı korunmuyorlar. Efendime söyleyeyim toplumu ilerleten, sadece o toplumu değil insanlığı ilerleten bilim insanları, postdoklar, şunlar bunlar 3 kuruşa çalışıyorlar resmen ya.

Yani eninde sonunda piyasalara olan bu kör inanca gelip tıkanıyoruz. Hierarşilerden ve eşitsizlikten doğal bir geçiş noktası bahsettiğim Twelve Rules kitabındaki odaklanacağım ikinci kurala uzanıyor. O da kendi evinizi, kendi alanınızı toplayın ondan sonra dışarıya eleştirmeye başlayın. Yani sistemlerden ziyade birey daha önemlidir.

Birey bakış açısı, bireycilik daha önemlidir. Herkes kendi kapısının önünü süpürürse sokak tertemiz olurum bir başka versiyonu bu. Ben bunun hakkında bir süre önce Full Arts Zentrallik blogunda bir makale yazmıştım. Onun linkini açıklamaya ekledim.

Bu odanızı toplayın fikrine orada başka bir açıdan yaklaşıyordum. Özgür iradenle karar verdiğini sandığın bir sürü şey aslında çevredeki faktörler tarafına etkileniyor. Dolayısıyla sen çevreni tasarlayarak aslında kendi hareketlerine yön vermiş oluyorsun. Odan da sonuçta senin tamamen kontrolünde olan tek şey neredeyse.

En azından orayı bari düzgün bir şekle sok, kişisel sorumluluklarına oradan başla. O düzen de seni başka alanlarda daha düzgün eylemler yapmaya teşvik edecektir gibi bir mantık. Buradaki ise onun genişletilmiş hali. Yani genel olarak sistemlere karşı çıkmadan önce kendi çevreni topla.

Şimdi yine her zamanki gibi bu olay bir derece işi. Yani evet birçok velet, şımarık velet hiçbir sorumluluk almadan hiçbir şey başarmadan çıkıp işte bu sistemi yıkacağız ezilenler ezenler ne dediklerini bilmiyorlar bile. Tamam kişisel sorumluluk da önemli bir şey hakikaten. Yine Zizek bu tartışmaların ertesinde bir yorum yaparken şöyle bir tespitte bulunuyordu.

Bu kişisel sorumluluk işini biz nedense sağa kaptırdık diyordu. Halbuki sistem eleştirisi yaparken bunu da boşlamamak lazım. İşte bu bireysel sorumluluk ve güç insanları iyi hissettiren bir şey. Bunu da böyle kişisel gelişim paketlemesiyle, ambalajıyla piyasaya sürünce çok satıyorsun, çok yayılıyor fikirlerinin.

Aynısını biz de diyebilirdik. Marksizme bu. Ters bir şey değil aslında. Şimdi bu münazaradan sonraki yorumuydu.

Münazara esnasında da şöyle diyor. Tamam ben demek istediğini anlıyorum ama bazı odaların dağınık olmasının sebebi odada yaşayan insan değil, apartmanın kendisi. Ama eğer evinizi ordusuna koymaya çalışırsanız, bu ordusunu bulursunuz. Sosyete çok kötü olduğu için. Bu demek değil ki,

tamam evimi unutalım. Ama ikisini de aynı zamanda yapabilirsiniz. Ve ben size en son örnek vereceğim. Kendinizi.

İşin açıkçası bireysel sorumluluğun önemini bu kadar vurgulamak biraz çelişkili de çünkü bütün o odanı topla muhabbetinin kaynağı çevrenin senin üstündeki etkisi zaten. E problemler de büyüdükçe, sistemler karmaşıklaştıkça senin üstündeki etkileri azalmıyorlar fakat senin onlar üstündeki etkin azalıyor. Çünkü odan gibi kontrol edemiyorsun onları. Yani ilk akla gelen örnek kölelik.

Şimdi ne diyecek köleler? Ya biz isyan etmeden önce kendi tarlamızı doğru düzgün işleyelim, bireysel sorumluluklarımızın farkında olalım mı diyecekler? Deminki ekonomi muhabbetine getirelim ve sınıf mücadelesi muhabbetine getirelim konuyu daha ilginç olması için. Bugün Türkiye'de de, ABD'de de orta sınıf bir vatandaşın geçen nesile göre olan beklentileri biraz daha düşüyor.

Ben iş bulur, çalışırsam, üzerime düşeni yaparsam karşılığında şunları, şunları, şunları alabileceğim tarzı beklentileri giderek belirsizleşiyor. İş güvenliğim ne kadar olacak? Çocuklarımın eğitimi ne olacak? Sağlık hizmetleri ne olacak?

Bu konularda güvenliğin hiç yok. Özellikle sağlık konusu ABD'de kötü. Görece lüks ve konfor içinde yaşaya olabilirsin ama geleceğe yönelik güvenin çok zayıf olabilir. Bunu ben 4.

Dalga serisinde de, gelir adaletsizliği bölümlerinde de konuştum bol bol. Belli başlı trendler var bu ekonomik değişimi tetikleyen ve bu trendlerle uyumlu olması gereken bazı politika önerileri var. Şimdi sen bunları yapmazsan bu genel politika önerilerine kendi hayatında ne yaptığının pek bir önemi kalmıyor. Çok bireyci bakarsan kendini kurtarabilirsin belki ama senin derdin bu mu?

Sırf kendini kurtarabilmek mi? Yahut şunu sormuyor musun? Ya ben sırf kendimi kurtarabilmek için iki işte çalıştım, işte risk aldım, şöyle yaptım, böyle yaptım. Bu kadar zenginliği niye daha doğru düzgün bir şekilde kullanamıyoruz da aynı rahatlığa çok daha az çabayla çok daha fazla insan ulaşamıyor?

Bireysel sorumluluk öyle oynak bir temel ki kişisel gelişim ambalajı içindeyken çok güzel gözüküyor ama ekonomik politika, sosyoekonomik politika alanına kaydın zaman tehlikeli olmaya başlıyor. Çaktırmadan Aslında statü koyu ve gayet adaletsiz, gayet orantısız işleyen hiyerarşileri savunmuş oluyorsun. Aslında onun görüşü benim bu dediğimden de daha kötü bir görüş. Çünkü kitaptaki bölümünde şöyle diyor.

''Set your house in perfect order.'' Yani sadece kendi alanını düzenleme. Onu kusursuz bir düzene sok. Ondan sonra başkalarını eleştirmeye veya sistem eleştirisi yapmaya başla.

E bu kusursuzluk hiçbir zaman ulaşamayacağın bir şey. Senin kontrolünde olsaydı bile ulaşamayacağın bir şey kaldı ki senin kontrolünde kısmen değil. Dolayısıyla bu tavsiyeyi izleyen biri pratikte depolitize olacak ya da apolitik olacak diyeyim. Bu da yine statükoya yarayacak.

Aslında apartman analojisi gayet basit. Sen komşularından çok daha iyi sorumluluk sahibi biri olabilirsin ve apartmanın mükemmel olabilir. Tam böyle ideal Japon minimalizmi, tertemiz, her şey tıkırında. Bir bakıyorsun duvarların su akıtmaya başlamış.

O senin sorumluluğundan. Binadan dışarı çıkıyorsun, kaldırımlar bozuk. E şimdi biz şunu mu diyeceğiz yani? Bu apartmandaki her daire kendi içini mükemmel bir duruma sokacak, tertemiz yapacak ancak ondan sonra o koridorları düzelteceğiz ancak ondan sonra Apartman yönetimine şikayet edeceğiz veya belediyeye şikayet edeceğiz burayı düzeltsin diye.

Ölme eşeğim ölme. Ya bunlar birbirlerini etkileyen şeylerdir. Hep aralarında bir geri bildirim ilişkisi vardır. Sen ne kadar düzgün bir yerde yaşıyorsan, kendi kontrol alanını da düzgün bir şekilde tutmaya o kadar meyledersin.

Organize olmanın, bir örgüt kurmanın, sendika kurmanın bunların hepsinin amacı zaten toplanarak o daha büyük sistemler üzerinde kontrol sahibi olabilmek. Burada küçük bir ironi var. Yani bu noktaya kadar ben kişisel saldırılardan genel olarak uzak durdum. Bu hakikaten atlanmayacak bir ironi.

Çünkü Peterson'ın kendi odası, evi, neyse artık tamamen düzensizlik içinde. Karısıyla kendisi birbirlerini çok uzun zamandır tanıyorlar. 50 senedir mi? Çocukluktan beri tanışıyorlar.

Ve karısına ciddi bir kanser teşhisi konuyor. Bunun stresiyle baş etmek için bir takım haplara başlıyor, ilaçlara başlıyor. Ve zamanla bunun bağımlısı oluyor. Bir yandan da acayip bir diyet deniyor bir otoimyun rahatsızlığına karşı.

Bu diyette sadece et yiyorlar. Yani başka hiçbir şey yok. Sadece kırmızı et, kızıyla beraber. Onunla birlikte bu hap işi bunun sağlığını mahvediyor, rehabilitasyona götürüyorlar.

Ama ABD'deki doktorlar diyor ki bu bağımlıktan kurtulmanın yolu yavaş yavaş. kurtulmaktır. Öyle bir kür öneriyor herkes. Bunlar diyor ki hayır biz daha zor olanı seçeceğiz.

Buradaki doktorların yapmaya cesaret edemediği yöntemi seçeceğiz. Onun için de gidiyorlar Rusya'ya mı Sırbistan'a mı böyle acayip yerlerde, acayip enstitülerde bir rehabilitasyon deniyorlar. Orada bir takım komplikasyonlar oluyor. Sonra gittikleri yerde Covid kapıyorlar.

Bu arada kızının özel hayatı zaten bir acayip durumda. Yani kişisel sorumluluk kitabıyla Amazon bestselleri olan adam bir din madde bağımlısı oluyor. Eşi kansere yakalanan dünyadaki ilk insan sen değilsin abi. Bir sürü insan öyle Patreon'dan şuradan buradan yüz binlerce dolar destek de görmeden bir yandan eşekler gibi çalışıp bir yandan eşine bakıp bir yandan çocuklarına bakıp idare edebiliyor.

Demek ki senin verdiğin öğüdü çok daha iyi takip ediyorlar. Belki ben daha bir kötüsünü yapardım. Böyle bir teşhis konsa kim bilir ne yaparsınız. Yani insan bu tip şeyleri yaşamadan nasıl davranacağını bilemez.

Ama adamı dünyaca ünlü yapan öğütlere kendinin uymaması bence komik. Yani buradan çıkarılacak ders şu, kimseyi de gözünüzde çok büyütmeyin. E bak işte bu işin peygamberi de böyle. Muhtemelen senin de başına gelecek.

Yani hayatı ve kendi planlarını o kadar ciddiye almamak lazım. Plan yap, kendini geliştirmeye çalış ama tüm bunları da o kadar ciddiye alma. İlla kıssadan hisse isteyenler varsa bunu diyebilirim. Şimdi son bir kısım kaldı.

O da hikayelerle, mitolojiyle ilgili olan kısım. Bunun için kronolojide birazcık geriye gideceğim. Twelve Rules kitabından önce ilk kitabı Maps of Meaning. Yani anlamın haritaları.

Bu insanların nasıl kendilerine mana yarattıklarıyla ilgili bir kitap. Okumaya çalıştım. Yani Twelve Rules ne kadar kolaysa okunması bu da o kadar zor. Sürekli eleştirdiği o postmodern yazarlar kadar karmaşık yazıyor bu kitapta.

İnternetteki bir makale böyle bazı karışık cümleleri arka arkaya koymuş. Türkçe'ye çevirmeyeceğim çünkü bozuluyor anlamı. Bak bir tane daha. Şimdiden kayboldum.

serves to constrain or provide determinate framework for the evaluation of ongoing events which emerge as a consequence of current beh... Allah kahretmesin ya! Bu nedir? Bu kadar karmaşık yazmanın şöyle güzel bir tarafı var.

Kimse bunu tam anladığından emin olamıyor. Biri o yüzden gelip mesela ''Aa ben gerçek anlamını anladım.'' diye acayip bir yorum yapıyor ve sen de bir seçim yapmaya zorlanıyorsun. Ya diyeceksin ki ''Ya ne saçmalamışsın, kral çıplak işte, hiç öyle anlamlar yok.'' diyeceksin.

Veya ''Evet haklısın, bak ne yorumlar gizli, ne cevherler gizli, ne kadar derin bir eser.'' diyeceksin. O şekilde sinyal vereceksin rezil olmamak için. Bu tip seçeneklerde her zaman bu rezil olmama ihtimali ağır basıyor bize.

O yüzden de saçmaladığı çok belli değilse, yani aralarda gerçekten anlaşılan güzel kısımlar da koymuşsa, o kana da meyil ediyoruz. Bu eser çok derin. Hani şey demeyeceğim, eğer derdini bir 6 yaşındaki çocuğa anlatamıyorsan onu sen anlamamışsındır klişesi var ya Einstein'a atfedilen. Hayır, bazı konular o kadar basit değil.

6 yaşındaki çocuk da bir şey anlamaz zaten. 6 yaşındaki bebeyle ne tartışacağım mitolojiyi? Gitsin odasını toplasın. Ona onu öğretin.

O kadar da basitleştirmeye gerek yok ama bu hakikaten de Fransız postmodellerin üslubuna benzemiş. Neyse ben bu kitabı şöyle özetleyeyim. Tamamını okuyamadığım için ikinci kaynaklardan aktarıyorum size. İnsanlar kendi kendilerine hikaye anlatırlar diyor çünkü etraflarını modellemek zorundalar diyor.

Yani bir modele oturtursun ve ona göre de tahminlerde bulunursun. Eğer her şey bu modele uygun hareket ederse mutlusun, mesutsun. Modele uygun hareket etmeyen şeylerse seni rahatsız ediyorlar. O yüzden de onları şeytanlaştırıyorsun.

Bu da insanların bilinç altında bir ikilik yaratıyor. Düzen ve kaos diye. Bütün kültürler evrensel olarak bu düzen ve kaos ikiliğini içselleştirmişler. Kendi hikayeleriyle bunu bireylerine anlatmışlar.

Bunu da değişik kültürlerdeki mitolojilerin, hikayelerin, dinlerin benzerliklerinden anlıyoruz. Bu hikayelerdeki kahramanların, kötü adamların, şeytanların yani arketiplerin benzerliğinden anlıyoruz. Arketip dedim anında aklınıza Jung gelmesi lazım. Carl Jung, Freud'un öğrencisi.

Peterson'da zaten Jungçu. Bu Jung hakkında ben Safsat Ar-Ransiklopedisi'nde de kısa bir bölüm yazdım. Çünkü bence insanın kendi zihni hakkındaki düşünce tarihinde önemli bir köşe taşını oluşturuyor. Ve eski mistik düşünceyle daha evrim bazlı, evrim teorisi çerçevesinde yer alan düşünceler arasında bir basamak oluşturuyor.

Hangi tarafa kaydığı da belirsiz gerçekten. Bunu şu yüzden diyorum Collective Unconscious diye bir kavram var. Yani kolektif bilinç dışı. Yani hem kişinin bilinç dışı var ve bunun rolü çok önemli.

Freud sağolsun insanları buna ikna etti. yetersiz kaldı. Sadece bireysel bilinç dışı önemli değil. Bir de onun kolektif kısmı var.

Yani türün diğer üyeleriyle paylaşılan. Dolayısıyla senin birebir tecrübe etmediğin bazı hatıralar da seni etkileyebiliyorlar. Hepimize ortak bazı düşünce kalıpları var. Bunlar da bizim kültürümüzde o kültürün ayrıntılarına göre şekilleniyorlar.

Şeytan gibi mesela. Arketip muhabbeti de bu. Demek ki insanları birbirine bağlayan bir şey olmalı. Şimdi modern insan açısından bu birazcık fazla mistik.

Bunun daha bilimsel versiyonu bir nesi sonra geliyor. O da diyor ki evrimsel sürecimizde bazı düşünce kalıplarını belli zihinsel kısa yollara, heuristics denen sahip olacak şekilde adapte olduk. Bunlar belli şartlar altında avantajlılar, belli şartlar altında da bizi hataya itiyorlar. Ve bu hatalar hep tahmin edilebilir hatalar oluyor.

Yani herkes ayrı şekillerde hata yapmıyor. Gayet öngörülebilir, gayet tutarlı hatalara bizi itiyorlar. Onların da çoğunun argüman haline gelmiş, argümanlara yansımış biçimlerine de safsata diyoruz zaten. Yani Jung ve bizim alanımız arasında böyle bir ilişki var aslında.

Peterson da bunu şöyle yorumluyor. ''Nasıl ki bir düşünme biçimi milyonlarca yıl boyunca gelişmiş bir adaptasyonsa, hikayelerimiz de, dinler de benzer adaptasyonlardır.'' Ve biyolojimiz de, içinde bulunduğumuz çevre de, sorunlarımız da ciddi oranda benzer olduğu için hikayelerde de büyük ortaklıklar var. Dünya ile etkileşimlerin sonucunda tuttuğun raporlar.

Aslında Peterson'ın konuştuğu konular içindeki en sevdiğim şey bu. Kendisinin de en bilgili olduğu, en yaratıcı olduğu konu bu. Ama benim kafama pek yatmıyor. Yani eğer sen hikayeler arasında benzerlik aramak için yola çıkarsan, iki farklı kültürün, mitolojilerin arasında ne gibi benzerlikler var diye, bu birazcık örüntücülüğe yani pattern recognition'a giriyor.

Yani farklı şeyler arasında bir ortak payda bulma, bir bağ kurma yeteneği. Bu fazla olursa örüntücülük o zaman kafayı yiyorsun işte filmlerde hani gösteriler ya böyle duvara 50 tane post-it yapıştırmış her biri arasına ip germiş çılgınlar o hale geliyorsun. Deha ile de bir alakası var bunun. Isaac Newton mesela adam fizikte devrim yaptı.

Matematikte ve fizikte. Fakat bunu resmen hobi olarak yaptı. Zamanının büyük kısmını dini kitaplardaki saklı mesajları ve kodları çözmeye harcadı. Heba oldu gitti yani.

Birazcık o ayarı kaçırdın mı saçmalıyorsun. Peterson da mesela ayağını bazen kaçırıyor. Bir tane meşhur bir videosu var. Çift yılan motifinden bahsediyor işte.

Mısır'da var, Çin'de var, Hindistan'da var. Birbirine dolanmış, bu hani sağlıkçıların sembollerinde de vardır ya, birbirine dolanmış yılanlar. Diyor ki, DNA'in double heliksine ne kadar da benziyor? İnsanlığın farkında olmadan...

bilinç dışı süreçlerle bu şekilde sembolize ettiği binlerce yıldır bir bilgi. Ya ben o noktada artık tamam kardeşim diyorum. Ne içtiyseniz bana da aynısından verin. Bu arada bu semboller hakkında ilginç bir ayrıntı var.

Genelde kaosu feminin tarafla, düzeni de maskülen tarafla özdeşleştiriyor. İkisinin de gerekli olduğunu söylüyor. Yani düzen olmazsa kurduğun sistem işlemez, kaos olmazsa o sistemi geliştiremezsin veya değişen şartlara adapte olamazsın. Kaos o sistemin yaratıcılığı, düzen de işleme becerisi.

İkisi de lazım. Tıpkı bir insanın hem feminen hem maskülen özelliklere sahip olması gibi toplumlar da ikisine de sahip olmalılar. Şimdi bu dengeli bir yaklaşım gibi gözüküyor değil mi? Fakat düzen biraz daha fazla övülüyor.

Hatta kitabın alt başlığı ''An Antidote for Chaos'' yani kaosa karşı bir antidot. Zaten kadınların kaosla ilişkilendirilmeleri de öyle mitolojik bir evrensel değil. Bir sürü örneği var erkekle ilişkilendirildiği veya cinsiyeti olmadığı kaosun. O yüzden kültürleri bu tip bir şekilde okuyup böyle devasa bir anlatı oluşturmaya çalışmak genelde algıda seçicilikle mümkün oluyor anca.

Yani cherry picking safsatasıyla. Sadece işine gelen örnekleri seçiyorsun. Bu konuda mesela Sam Harris'le olan bir münazarası var. Zizek'le olan münazarasından çok daha düzgün bir münazara bu.

Çünkü aralarında gerçekten bir çakışma noktası var din üzerinden ve mitolojiler üzerinden. Uzun uzun da konuşuyorlar. Sam Harris de bu arketiplere verilen önemi şöyle eleştiriyor. Ya gerçekten de bu hikayeler bizim bildiğimiz en eski hikayeler mi?

Belki çok daha eskileri vardı kayboldular. İnsan evrimi bu hikayelerde resmedilen kahraman erkekleri seçecek şekilde mi gelişti? Eğer öyleyse o arketiplere benzemeyen neden bu kadar çok erkek var? Daha genel olarak bu hikayeler ve arketiplerle evrim arasında çok sıkı bir bağlantı olsa bile... Bugünkü hayatımızda takip ettiğimiz birçok etik,

birçok ahlaki kural evrimsel gelişimin dışında duruyor. Sakat çocuklara bakmak mesela. Atalarımız için kötü bir adaptasyon. Boşu boşuna kaynak israfı.

Özellikle kıtlık anlarında. Yahut ters bir örnek vermiş yamyamlıktan mesela. Tekrar tekrar yaşanmış tarih boyunca bir şey diyor. Ve mitolojik figürlerin birbirlerini yemeleri hatta kendi çocuklarını yemeleri de yaygın bir motif.

E o zaman bu modern hayatta bundan ne tip bir ders çıkaralım böyle bir yaygın motif var diye. Buradan da din konusundaki tartışmaya bir bağlantı var. Çünkü genel olarak Jordan Peterson seküler kesime hitap edecek şekilde dindar. Onlara kendini dinletebilecek tarzda bir dindar.

Çünkü bulutlar üstündeki aksakallı bir dedeye değil de bu geleneklerin gücüne inanan biri. Ve dini hikayelerin de eskinin bilgeliğini muhafaza ettiğini, bu bilgeliğin uzun süre kalmış olmasının bir anlamı olduğunu, bizim de bundan hayattan anlam çıkarma konusunda faydalanmamız gerektiğini söylüyor. Sam Harris ise şunu diyor, ya tamam dinin bize anlattığı güzel hikayeler var, içlerinde güzel şeyler barındırıyorlar fakat bir paket halinde almamıza gerek yok bunları. Çok kötü şeyler de barındırıyorlar.

O iyi taraflarını başka şekillerde de alabiliriz. Bunları anlatan başka hikayeler de var. Daha önemlisi dinler içinde de çok büyük çeşitlilik var diyor. Sen bu hikayelerin, arketiplerin hep ortak noktalarına odaklanıyorsun ama farklılıklarına odaklansan çok daha fazla şey ortaya çıkacak.

Ve sadece farklı değiller. Aynı zamanda bazıları diğerlerinden daha kötü. Bu tartışmayı modere eden kişi de şöyle bir orta yol bulmaya çalıştı. Benim demin yaptığım gibi bu metaforları aslında heuristik olarak yorumluyor.

Yararlılarsa insanın davranış ve düşünce kalıpları haline gelmişlerdir adaptasyon yoluyla. Ama benim ilgimi çeken asıl şey kaosa düşmemek için din gibi, ulusalcılık gibi değerlerin önemli olduğu. Yani adam aslında klasik anlamda bir dindar değil ama... Bunlar olmazsa insanlar anlamsızlığa düşüyorlar ve birbirlerini yemeye başlıyorlar.

Dinler ve ulusalcılık da savaşlara sebep oluyor ama daha az oluyor. Bunlar olmazsa çünkü kendi içimizde milyon tane ayrı gruba bölünürüz, kaos artar, hiçbir şey yürümez. Mesela bu yüzden geleneksel evliliğe önem veriyor. Yani biz özgürlüğümüzden feragat ediyoruz diyor.

Gönüllü olarak birbirimizle kendimizi köle yapıyoruz. Ama totalde yararlı bir şey çünkü düzeni arttırıyor. Yani bunu çok rahat bir şekilde test edersin. Boşanma istatistiklerine bakarsın.

Bunların yüksek olduğu yerlerde çok büyük düzensizlik mi var? Suç oranları, eğitimsizlik vs. Onu ölçersin. E yok.

Aslında boşanma oranları artıyor. İlk evlilik yaşlı da gecikiyor. Yani evlenenler de geç evleniyorlar. Toplam bekar olarak geçirilen yıl sayısı artıyor diyelim.

E aynı toplumlarda aynı zamanda sürekli düşen bir suç oranı var. Yani onun kafasında toplumun düzeni için ve kendi ruh sağlığımız için de beraber bir anlaşma yapalım, birbirimizin özgürlüğünü kısıtlayalım, böylece mutlu oluruz. Za dayalı bir evlilik anlayışı var. Bu bazı insanlar için hakikaten yararlı olabilir ama genel bir reçete olamaz hele ki toplumu ileri götürmek için.

Buna o kadar çok inanıyor ki klasik dindarların aksine gay evliliğine de karşı değil. Yani geleneksel ilişkiyi zedeleme pahasına insanların bir çift olarak düzene dahil olmaları daha yararlı olabilir. Yani onun verdiği yarar cinsiyet rollerini erozyona uğratarak vereceği zarardan daha büyüktür diye bir muhasebe yapmış. O kadar önemli yani bu düzeni sağlamak.

Bu görüşlerin neden çekici olduğunu da anlayabiliyorum. Yani hem muhafazakarları çekici geliyor hem de bu daha seküler kesme, modern seküler kesme çekici geliyor. Dolayısıyla birçok insan kendinde bir şeyler bulabiliyor Peterson'da. Yani bu genç ve aptal aktivistleri giydirmesi çok baz bir zevk.

Ondan zevk alanlar var. Daha ziyade kendine bir amaç arayan, çoğunlukla da erkekler için çekici bir kişisel gelişim formülü sunuyor. Bu giderek artan eşitsizlik içinde kendini suçlu hissetmek istemeyen veya başarısının sebeplerini tamamen kendinde görmek isteyen insanların egosunu da tatmin ediyor. Yani ben bu hiyerarşide kendi bireysel sorumluluğumu arttırarak yükseldim.

Ve en sonda bahsettiğimiz gibi yapısal olarak gelenekçi insanlar da onu popüler buluyorlar. Ve işin açıkçası bunun gibi başka bir figür de yok bu kadar değişik ortamda bu kadar fazla içerik üretmiş ve düşüncelerini uzun uzun anlatmış insan. Yani bir entelektüelin düşüncelerinin doğruluğu yanlışlığı başka bir şey erişilebilir olması apayrı bir şey. Peterson'ın düşünceleri çok erişilebilir.

Özellikle Maps of Man'in kitabını hariç tutarsak kendini bu kadar iyi ifade edebilen, değişik topluluklar önünde de bu kadar uzun konuşmaya, uzun tartışmalara girmeye gönüllü insan sayısı fazla değil. Velhasıl bir araba laf ettik, ben kendisini takip etmeye devam edeceğim ara ara ama herhalde birkaç ay en azından hiçbir videosuna bakmam ki şu YouTube feed'im düzelsin. Yani görseniz sen gizli Nazi misin kardeşim diyeceksiniz, o hale geldi. Şimdilik bu şekilde bitirelim.

Görüşlerinizi, eleştirilerinizi beklerim. İlginç bir şeyler çıkarsa bir sonraki bölümün başına ekleme yaparız. Tekrar hatırlatayım. Safsatalar Ansiklopedisi artık piyasada.

Orada Jordan Peterson'a bahsetmiyorum. Bayinizden ısrarla isteyin. Gerekirse kavga çıkarın. Ben düzenden değil kaostan yanayım arkadaşlar.

Tam 37 Patreon destekçisi hali hazırda birinci yaş gününü kutladı. Yani kesintisiz, aralıksız en az bir senedir destekliyorlar. Bir 13 tanesi de önümüzdeki günlerde yaş gününü kutlayacak. Yani toplam 50 tane destekçi Eylül'ün sonunda birinci yılını doldurmuş olacak.

Yeni katılan Fularsız Fatihleri de teşekkür ederim. Tanzer Bilgen, Ceren Güneş, Elad Azizli, Birce Başkocak, A.C. Dağlıoğlu, Zafer Ünlüer ve Görkem Uyar.

Aramıza hoş geldiniz. Olan şüpheliler, Kemal Akkoyun, Ali Özbek, Refik Şekercoğlu, Arnold Schwarzenegger, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Başak Purut, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan, Özgür Elvir, Atilla, Işıl Arıcan, Yuli Siz, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Ece Aydoğan, İsmail Atkurt, Alper Barkmaz, Anıl Tokdemir Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Çiğdem Şahiner, Alican Albayrak, Emrah Özbaşar, Kızıldere Dumanay, Hukuk Samet, Çağrı Özkul, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Sabahatçı İlyannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Nilgün Eliboy, Somut Olay Podcast, Umutçukla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Babyliku, Eymen Üçışık, Can Ender Büyüktaş, Can Berk Ovayurt ve Aziz Arif Şanver ile babası, Hepiniz sağ olun. Kısa bir süre sonra Vedat Milor ile karşınızdayız. Güzel bir sohbet oldu.

O zamana kadar fularsız kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)