
7.554 kelime · ~38 dk okuma
olmanız zaman o tarikatı dinsel anlamda kullanmadım burada yani. Hayatınız çok zor. Onu aşmak her zaman için bir dramdır yani. Türkiye'de düşünen insanların dramı olmuş.
Selam flarsızlar. Eskiden beri dinleyenler oh beni hiayet demiştir Vedat Milor'u duyunca çünkü aylar önce müjdesini vermiştim. Aslında yeni dinleyiciler de oh beni hiayet demiş olabilirler çünkü 10 günü aşkındır bölüm yoktu ama bir bahanem var. O bahanede Safsatalar Ansiklopedisi'nin ikinci baskısı.
Şimdi Vedat Bey'e geçmeden önce bir 30 saniye kendi reklamımı yapayım. Yüzyılın şaheseri Safsatalar Ansiklopedisi beklediğimizden de erken ikinci baskıya girdi. Hala siparişinizi bekliyorsanız muhtemelen size satan yerler yok satmıştır. Bir iki hafta daha bekleyin hala gelmezse mal dursanız bana haber verin ben yardımcı olmaya çalışırım.
İlk defa bunu duyanlar varsa uzun uzun anlatmayacağım. Blog'da bütün bilgiler var. Safsatalar Ansiklopedisi diye ararsanız ilk çıkan sonuç zaten. Tanıtımı, özeti, örnek bölümleri, podcast olsun, sayfa görüntüleri olsun, satış bilgileri hepsi orada.
Bir tane daha şey orada ilginç, bilinen hatalar. Yani sizin bulduğunuz veya benim rastladığım hataların bir listesini oraya koydum. Tam yazılımcı kafası, known bugs. Hatta yazılımcı kafası demişken onunla ilgili bir şey daha söyleyeceğim.
O hataların içinde bir tanesi biraz beni üzmüştü. Kitabın ortalarında bir yerinde bir mini çizgi roman var. Erhan Baş çizmişti onu. Tamamen kendi isteğiyle çizdi.
Bende öyle bir vizyon yoktu. Sonra çok beğendim. Ne yazık ki o fazla ufak çıkmış. Diyaloglar okunmuyor.
Ve bölüm boyunca da oraya atıf var. Yani biraz bölüm havada kalıyor. İkinci baskıda bunu giderdik ama ilk baskıyı alanlara da bir patch geçiyorum. Ve imaj dosyalarını, orijinallerini Patreon'a koydum.
Rahat rahat görürler oradan. Üye olmanıza da gerek yok. O post herkese açık. Güncellemenizi indiriniz arkadaşlar.
Evet, gelelim Vedat Bey'e. Benim hakkımda hiç yemek konuşmak yoktu. İnterdisipliner eğitim hakkında konuşmak vardı. Zaten özgeçmişine bakarsanız anlarsınız yani o konuyu konuşacak bir numaralı insan.
Onu da konuştuk, laf lafı da açtı. Başka yerlere de gittik. Sohbet ilerledikçe onun da keyfi yerine geldi biraz. O yüzden bize ziyadesiyle zaman ayırdı sağ olsun.
Ses kalitesi birazcık kötü çünkü ben bir köydeydim. Tehcizatım yoktu. O da zaten ABD'de. Hadi bakalım umarım hoşunuza gider.
Şimdi sizin bu en son, en son dediğim herhalde bir ay oluyor, bir rehber belgeseli çıktı YouTube'da. Çok severek izledim. Herkes de soruyordur herhalde onun devamı gelecek mi diye. Bilemiyorum.
Kolay değil. Hem masraflı hem zahmetli bir dereceye kadar bunlara katlanmak isterim. Yani bir sponsor olması lazım. Kolay değil gerçekten sponsor bulmak.
Siz de bulamıyorsanız kim bulacak yani sizi? Ama yok kolay değil. Benim açımdan özellikle zor. Çünkü kırmızı çizgilerimiz var.
O kırmızı çizgiler genellikle şirketlerin öncelikleriyle çatışıyorlar. İkinci sorun gerçekten bizde şey yok. Hele dışarıdan Türkiye'ye baktığınız zaman fazla bir vizyon ve yaratıklık görmüyorsunuz. Çünkü ilginç bir şey var, sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Bu Türkiye'nin belki değişmeyeni yani sadece 2002'den beri olmuş bir olay değil. Her zaman öyleydi. Çocukluğumda da öyleydi. Kaliteli insanlar, iyi insanlar tutunamaz.
Bir şekilde öğütülür ya dış dünyada kendilerini ispat ederler. Sosyal bilimde de öyle olmuş. Pertevnali, Borat Avlar'dan tutun da Niyazi Berkes'e kadar. İş dünyasından da teklif insanlar var ama genel olarak kendi kafasındaki ya da vizyonu hayata geçirmeleri de, Türkiye gerçekleri açısından baktığımızda pek mümkün değil.
Ben vasatlaşma diyordum, şimdi onun da altına indi artık. Bir de insanlar bazı şeyleri seviyor fakat onlar için çaba göstermiyor. Mesela benim televizyon programı bittiği zaman, bitirildiği zaman bin kişi söylüyor, on bin kişi, yüz bin kişi. Niye geri dönmüyoruz, işte görmek istiyoruz.
Tamam da kardeşim bir çaba sarf ettin mi? Yani bir e-mail attın mı mesela o zamanki yönetimi? Hayır. Çaba göstermeden ellerine gelsin.
Yani o da kültürel olarak bir tutum ülkemizde. Aslında burası ilginç. Şimdi buradan birkaç noktaya atlayabiliriz. Benim aklıma ilk gelen şu.
Artık bu medyada Yeni Dünya'nın medyası olmuş vaziyette. Siz de YouTube'a geçtiniz yakın zamanda. Ben de böyle bir mecradayım. Yani bir podcast mecrasındayım.
Sanırım böyle bir modele doğru gidiyor dünya artık. işinizi üretiyorsunuz, yapıyorsunuz ve kullanıcılar sizi desteklemek zorunda kalıyorlar. Bu bir yandan da bence iyi bir şey çünkü size bağımsızlık sağlıyor. Hani kırmızı çizgilerden bahsettiniz.
İstediğiniz gibi yapabiliyorsunuz işinizi. Sizin için olabilir ama benim için daha zor. Şimdi beni çok kişi tanıyor. Ben de çok fazla insanlarla beraber olmayı sevmiyorum.
Ve çoğu zaman canım pek konuşmak da istemiyor. Hele hele gastronomi konusunda hiç konuşmak istemiyorum. O yüzden iyi hesap etmeliyim. Yani kafamda belli bir yere oturtamadım ama orada da bizim bir kültürel bir özelliğimiz var.
İnsanlar size pek şey hakkı tanımıyorlar. Privacy dediğimiz tam. Çok sevdiğim bir sanatçı var. Burgaz'da yaşıyor.
İspet'ten yeni tanışmıştık. Kahvede oturuyoruz. Çok ciddi bir şeyden konuşuyoruz. Sağlıkla ilgili onun yakın yani onu anlatıyor.
Bir genç geldi. Fotoğraf çekmek için. Bir dakika dedim. Sonu unuttum yani çektik mi çekmedik mi ama rafın bitirmesini bekliyorum karşıdakini yani bir de orta yaşlı bir insan.
Mesela baktım sonra ekşi sözlükte yazmış ne kadar burnu büyükmüş bir fotoğrafını çektim. Hayatımda kimisini reddetmedim. Bir kere vapuru kaçırıyordum, Adaya Son Vapuru. O da Türkiye'de olur artık.
İskeli'yi çekiyorlar. Kolla ne olur kardeşim diyorsunuz. Bunlar var batıda yapmazlar bunu. Hadi gel, gel dedi yani adam.
Neyse. O yüzden bunları da dikkate almalıyım. Benim için götürüsü çok büyük olabilir. O yüzden öyle bir model de çok...
Cazip gelmiyor bana ama gençler için, sizler için bence çok iyi bir model. Şuradan devam edecektim ben aslında. Rehber belgeselini ben izlerken. Ustalıktan bahsettiniz uzun uzun orada.
Ustalık ulvi bir şeydir demiştiniz mesela. O benim ilgimi çekti. Fakat şöyle düşünüyorum. Sanırım çağırdığınız şef arkadaş, bu işin bir reçetesinin olmadığından bahsediyordum.
Yani pidenin reçetesi yok aslında. Uzun süre bir ustanın yanında kalarak öğreniyor insanlar. Ben de şöyle düşündüm. Biraz aklıma Henry Ford geldi aslında.
Hani nasıl arabayı ufak ufak parçalara ayırıp otomasyona soktu. Herkesin yapabileceği bir hale getirdi. Yemekte bir noktada bu hale gelemez mi? Yani pidenin sonuçta yapılış tekniğini en ince ayrıntısına kadar herkesin takip edebileceği bir şekilde kağıda döküp teknik bir bilgi imişçesine öğretip insanlara sunsak benim açımdan pideyi yiyen insan açısından farkı olmayacaktır diye düşündüm.
Ha, yapan açısından çok farkı olur. O çünkü sanatkardan ziyade bir teknisyene düşmüş olur. Şey hale getirmeye çalışıyorlar birçok ünlü şef ve konuyu iyi bilenler. En ince detayına kadar o tip reçeteler üretmeye.
Mesela şimdi pizza anlatılıyor. Murat Artuk Maç Usta, ders veri hoca diyelim, anlatıyor. Mesela 817 gram diyor. Şimdi tabii zor olan şey, hukuk okumuş bir olarak konuşayım, ne kadar iyi bir mukavele yazsanız bile bazen insanlar şaşırır yani, basit bir mukavele gibi gözüküyor.
Ama ne kadar uzun, çünkü mümkün olan her türlü ihtimali, kontinjisi dikkate almaya çalışırsınız falan ama tam olarak da mümkün değil o. Her zaman tahmin edilmeyen bazı değişkenler çıkabilir. O yüzden tecrübeli avukatlar o kadar da uzun yazmazlar. Kendi sezgilerini ve tecrübelerini kullanırlar.
Yani diyelim Vedat'la Sedat arasında bu ikisi düşman mı? İlişkileri nasıl? İlk kez mi birbirleriyle? Ticari ilişkiler daha önce yapmışlar mı?
Konuyu nasıl biliyorlar? Anladığım kadarıyla, çünkü mutfağa girmemiş biri olarak yani sadece seyreden biri olarak, geleneksel yemeklerde çok fazla değişken var. Mesela sıcaklık, havanın nemi, gelen unun kalitesi, o anda kullanılan odun. Bunlar kolay değil.
Mesela Musa Dağdevir'e bir şey okuduğumu hatırlıyorum galiba Ahmet Örs Bey'in kitabındaydı. Konuşmalarında, o da yani bir ateşi öğrenmek için kaç sene geçer diyor. Çok uğraşsava diye Los Angeles'ta olağanüstü bir sushi uzmanı vardı, sashimi sushi. 20 sene, çıraklık dönemi 20 sene sürdü dedi.
Ne olur? Tam tabii onu dışarıdan anlamak zor ama hani balığı tanıması, anlaması, koklaması, kesmesi falan anladığım kadarıyla otomasyon diyelim bunları yani otomatik hale getirmek çok zor. Tabii şu anda endüstrinin çıkarı mümkün olduğu kadar otomasyon yapmak, sous vide diye bir yöntem var wokunda pişirme. Hani düğmeye bas çıkar kolay.
Zaten iti kesmeyi bilmene gerek yok. Süslemeyi bil yeter. Hazır geliyor et ya da balık. Gatı hiçbir zaman aynı sonucu vermiyor iyi bir rostoyla, gerçek bir ateşte pişen bir şeyle.
Yiyen açısından fark ediyor mu, etmiyor mu? Yani o da şey yani yüzde 95 için. Bunlar fark etmiyor. Standartlaşma ondan oluyor.
Çünkü standartlaşmamak çok daha maliyetli. Hem zaman olarak hem de belki sermaye olarak. Mesela biz çok ciddi bir ustanın elinden çıkan pideyle elle yoğrulan diyelim. Ötekin artık farkı ayıramıyoruz.
O yüzden zaten şey devamlı kazanıyor. Yani daha standart olan kazanıyor. Daha ucuz oluyor. Karşı tarafın biraz şeyiyle alakalı bu bilgi düzeyiyle, sofistikasyonuyla yemek iş söz konusu olunca gerçekten az insanda olan, nasıl az insanda iyi kulak var, az insanda matematik kabiliyeti oluyor, az insanda da çok iyi burun bir damak oluyor o farkları anlayabilecek.
Ve o farkları anlayamadığınız zaman gerçekten sonunda kötüsü olacağına çok usta birinin mümkün olduğu kadar en ince detayına kadar reçeteler sunması, onları izlemeniz, Hiç reçete olmaması göre daha iyi. Öte yanda tamamen artizanal olan o yılların birikimiyle ortaya çıkmış şeyin yerini tutmuyor, no harm'ım diyeyim. Mesela yine bir kitap, şu anda ilginç bir kitap okuyorum, Bill Buffert diye bir adam var, eski New Yorker'ın editörü. En son Lyon'da beş sene kalıyor, bir de fırında çalışıyor.
Fırıncı çok iyi. En önemli olan ne? Soruyor yani işte şu mu, sıcaklık mı, uzun süre mayalama mı, mayalama kalitesi mi? Adamın cevabı hepsine, oui!
Fransızların o şekilde oui demesi, no demektir aslında. Ama tartışmak da istemiyorlar yani. Çünkü hepsi birden. Yani öyle kolay, kesin bir cevap yok.
Hayat bu kadar basit bir formül değil. Belki en önemli soru da un kalitesi ama O da çok zor, çok iyi un bulmak. İşte üretilme açısından, kalite açısından falan. Şimdi %99 mesela bu diyelim şey usta, dünyanın en büyük 2 belki 2-3 pizza ustasından, Caserta'da lokantası olan Franco Pepe.
Pepe orada yapıyor ama aynı tarifli, Türkiye'de aynı sonucu vermeyecek, aynı unu bulamayacaksınız işte. O mesela şey mayalama süresini o günkü nemliliğe ve havaya göre değiştiriyor falan. Bunların hepsini bütün yani aynı hukuktaki mukavelede olduğu gibi bütün ihtimalleri kağıt üstüne dökmek imkansız gibi adeta. O tahmini iyi yürütmek için de hem tecrübe hem o çıraklık dönemi hem de kabiliyet gerekiyor.
Bunların hepsinin bir araya gelmesi çok zor. Ve onu usta kolay kolay sözlerle ifade edemiyor. Murat Usta orada zorlanmış da. Sezgi, Deney, hepsi birleşiyor.
Şeyin yanında Çıra Avrusay'da Proust'tu. En sonunda Proust gibi yazamazdım. Ama anlat deseler adama yani nasıl şey yaptın. Öyle bir duyarlılık ki işte o farklı bir duyarlılık.
Yemekte benim çok tavsiye ettim yani ne yapılabilir, ne olabilir. Hem meraklı olmak hem her şeyi mümkün olarak denemek lazım. Tabii bir de işin sömürü tarafı da olabilir yani. Bunu bilen birçok insan da hani Boğaz toplumuna çok kötü muamele ederek çok uzun süre çalıştırmaya çalışıyor tabii.
İnsanları korkutan sanıyorum gençleri, biraz o. Çok kötü şartlarda çalışacaklarsa ve hayat kaliteleri çok düşecekse tabii haklı olarak onlar da bundan korkuyor. Dağ kestirme yollara bakmaya çalışıyorlar. Bir arkadaş şeyde çalışıyor, çok meşhur bir İspanyol lokantasında, Mugaritz diye.
Dedi ki mesela harika bir insan Mugaris. Yani hepimiz arkadaş gibiyiz dedi. Mugaris Aduriz diye kendini asıladı. Çok o kadar tatlı bir insan ki dedi.
Herkesten fikir alıyor dedi ilk başta. Hani herkesin fikrine kıymet veriyor dedi. O çok önemli. Bizim kültürde maalesef daha çok etiserin kemiği benim anlayışı var.
O yüzden dikkat edin. Daha çok şeydir, babadır. Yani mesela Murat Usta da babasının yanında girmiş, öğrenmiş. Onu kabul ediyor, onu getirdiği disiplin ama üçüncü bir şahıs yanında olursa hayatı çok zorda olabiliyor.
O zaman o durumdaki bir insana da bak bu çıraklık gerekli yani başka türlü olmaz dersen hem aklı oluyorsun hem de önemli bir gerçeği görmemiş oluyorsun yani. rehberdeki o ilişkiyi görünce aklıma Orta Çağ'daki lonca sistemi gelmişti. Fakat orada bir garanti var. Yani orada da belki insanlara ilk birkaç sene zorluk çektiriyorlar ve genelde herhalde babadan oğula geçiyordu.
Sonuçta usta olunca işin garanti, hayatın boyunca da onu yapacaksın. Şimdi gençlerin öyle bir garantisi yok. Yani hem bir ustanın ağız kokusunu çekebilirsin, seni sömürebilir, ondan sonra da ne olacağı belli değil. Belli değil.
Mesela diyoruz ki yani okuyun önce, her şeyden önce iyi okuyun. İyi okuyun kardeşim de Türkiye'de 100 üniversite mezunundan 99'u konusunda çalışmıyor. Konusunda çalışsa bile gerçekler o kadar farklı ki. O yüzden ben gerçekten tavsiye vermeyi çok sevmiyorum.
Şimdi ilk kitabım yayınlanacak kronik yayınlarında. Nehir Söyleşisi tarzı oluyor. İlber Ortaylı Hoca ile yaptılar ilk kitaplarını. Yani orada da Birincisi, sizin deneyiniz kişisel olarak.
Başkasına çevirmek çok zor onun. Yani şartlar çok farklı. Zaman çok farklı oluyor. 1990'da geçerli olan bir şey, atıyorum reklamcıktan iyi para kazanma.
Şimdi geçerli olmayabilir. Üçüncüsü, bunları yaptığınız zaman kontrol edemediğiniz çok fazla değişken var. O değişkenleri kontrol edemediğinizde, ...öğüt tip tavsiyeler genellikle insanın kendi egosunu tatmin etmesi oluyor yani.
Bir de insan böyle öğüt verme pozisyonuna gelince... ...verdiği öğüt de... ...hadi ben böyle yaptım,
şöyle başarılı oldum derken... ...aslında hayalimdeki bir kişiyi anlatıyor. Kendisi de öyle yapmamış muhtemelen.
Kesinlikle. Yani kötü niyetten ya da yalan söylemekten de değil. Mesela bana yüz kere sorulmuştur... ...nasıl gurme oldun diye.
Daha gurmenin devamında mı geldiğini tam bilmiyorum ama neyse. Her yüz seferinde farklı bir şey söylemişimdir eminim. Yani aslında bu yalan söylediğim için değil ama o anda aklına bir şey geliyor. Karşı taraftan bir şeyler duymak istiyor yani.
Tarihe baktığınız zaman olgularla şey karışıyor, hayaller. Bir de sanırım böyle sorulara insanlar genelde büyük hikayelerle veya çok keskin dönüm noktalarıyla cevap verince o hikayeler daha çok yayılıyor. Biz de onlardan etkileniyoruz yani. Ben o yazıları hatırlıyorum, o filmleri hatırlıyorum.
Böyle bir dönüm noktası olacak. İşte ondan sonra gurme oldum. Halbuki birçok karar aslında öyle verilmiyor. Hatta birçok şey karar verilerek de oluşmuyor.
Toplum da onu zorluyor. Mesela şimdi kızım liseyi bitirdi. Tabii üniversiteye girmek için denemeler var. Üç sayfa, beş sayfa yazıyorsun.
Hemen hepsi sormuş. Hayatındaki büyük dönüm noktaları seni değiştiren, dünyaya yepyeni bir şekilde bakmanı, yol açan dönüm noktaları anlatmış. Ulan 17 yaşındaki bir kız tamam mı yazar yani. Hayatta böyle büyük dönüm noktaları.
Ama insanlar herhalde böyle düşünüyor. Bundan çok hoşlanıyorlar. Şimdiki modern dünyada bu çok naratif. Mutfakta öyle yani.
Güzel bir hikaye anlatıyorsun. Orada aslında Türkçe hoşuma gidiyor. Türkçe'nin şey olması, esnek bir durum olması. Çünkü anlatan hikayelerin içi, ulan hikaye anlatmayı bırak denir ya.
Hem narratörün olumlu bir tarafı var. Yani ilginç bir hikaye. Yani yeter lan Vedat artık. Kes tıraşı gibi yani.
Ama insanlar bu hikayelerden çok hoşlanıyor. Ve iyi hikaye anlatmak, imgeyi satmak falan. Ondan sonra geçmişe baktığınız zaman o şekilde görüyorsunuz. Ama dediğiniz gibi genellikle olaylar yani küçük küçük küçük birikimler, tesadüfün payı, hayatın yürüyüşüyle başkalarının duymak istediği, uçurum demesek bile bayağı farklı hikayeler.
ama hem başkalarının beklentilerine cevap verebilmek için günlülük hem de bazen kendi kendinizi de inandırmak için hepimiz naratif anlamında hikayeler üretmek zorunda kalıyoruz. Kızınız hakkındaki söylediğiniz şeyler benim için çok tanıdık çünkü işimin bir kısmı zaten o yaştaki öğrencilere benzer hikayeler uydurmak olduğu için şuraya atlayayım aslında. Bu çağda akademik eğitimin değeri nedir? Dediniz, tamam.
Tavsiye vermek istemiyorum çünkü çok fazla değişken var hakikaten. Yani bazısı için üniversite eğitimi geçerli olur, bazısı için değildir. Ama bu usta-çırak ilişkilerinden bahsettik. Hani bir şeyi gerçekten öğrenebilmek için bu şart.
Bir bunu düşünüyorum, bir de üniversitenin özellikle ABD'de çok pahalılaşmasını düşünüyorum. Üçüncüsü de teknolojinin artık bu COVID sayesinde uzaktan eğitime imkan vermesini düşünüyorum. Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman sizce klasik üniversite eğitimi artık demo demo oluyor? veya bu bir şekilde denklemin bir parçası olarak kalacak mı?
Sanmıyorum demode olacağını. Kaç üniversite var bilemiyorum. Yüz tanesi her zaman kalır. Çok önemli bir tarafı zaten hem diğer öğrencilerden öğrenmek, hem de networklar kurmak yani onu tanımak.
O çok önemli, onlar gelmiş. Hemen hemen bütün startuplar falan o şekilde gelişti yani. Kampüsteki hayat, öğrencilerin birbirinden öğrenmesi çok önemli. Sonra çok daha rahat konuşabiliyorsun hocayla.
Mesela eşimi biliyorum o konuda doktora yaparken. Yani zamanının yarısı hocaların ofisinde geçerdi. Bunlar şeyde zor. Online olarak zor.
Tabii üniversite bir kurum yani. Birçok insan bunu yanlış anlıyor. Belki Dünya Akpası'nda gördüğümüz en iyi oyuncuları Avrupa'da Türkiye'yi bir takıma alsak iyi bir antrenörle başarılı olur ama konularının en uzman, en şey insanları bile getirseniz de yine o üniversitenin şeyi fazla yükselmez düzeyi. Çok yılların süzgecinden geçmiş kurumlar.
O açıdan da önemleri azalmaz. Yani iyi bir üniversite deneyimi bence yeri tutulamaz, ikame edilemez. Öte yandan gerçek çıraklık doktora da başlıyor. Konu ne olursa olsun.
Test hocanız çok önemli. Tabii profesyonel bir ilişki ama bir anlamda şeye benziyor, çıraklığa benziyor. Atıyorum elektrik mühendisliğinde doktor yapacaksınız. iki hoca var.
İkisiyle de çalışabilirsiniz. A ve B diyelim. A ve B'nin doktor öğrencilerine bakın nereye gitmişler. Mesela A'nın hemen hemen bütün öğrencileri, doktor öğrencileri büyük şirketlerde çalışıyor.
B'nin öğrencilerinin bazı şirkette çalışıyor ama diğer yarısı üniversitelere girmiş. Eğer siz akademiye girmek istiyorsanız o zaman B'yi seçin. Çünkü B demek ki öyle bir network'ü var, üniversiteyi yerleştirebiliyor. Bu çok önemli.
Yani öğrencilerin birçoğunun buna dikkat ettiğini pek zannetmiyorum. Bir şey daha dikkatimi çekti. Eşimin öğrencilerinden biliyorum. Kadınsanız ve daha çok erkeklerin yoğun olduğu... ...bir konuda doktora yapacaksınız.
Kadınlar, information network dediğimiz... ...şeyde çok zayıf oluyorlar. Çünkü yeteri kadar kadın olmadığı için... ...başkalarının bildiği,
erkek öğrencinin bildiği... ...pratik ve hayatta onlara yararlı olacak yani iş bulmada. Bazı şeyleri bilmiyorlar.
Bunlar çok basit. Atıyorum, eşimin kadın öğrencilerinden biri bir an önce doktorasını bitirmeye çalışıyor. Niye? Çünkü bir şekilde duymuş, üniversiteye girmek istiyor.
B.S'den çok zaman alırsa doktora, üniversiteler onu negatif olarak alırmış. Yani öyle bir şey yok. Bu tip şeyler yıllar boyunca işin başına geldi.
Yani etrafındakiler çok önemli. Online eğitim içimsten bunu veremiyor. Yani bir network, bir ağ oluşturman lazım. O ağın en önemli tarafı.
Biz sosyolog olarak bilgi networkı. Nerede var, ne yapılır? Bin tane önemli değişken var burada ama bunlar genellikle... Kulaktan kulağa geçer, doğru cemaatin üyesi olmak lazım bu açıdan.
O zaman dikkat edin yani onlar birbirini yukarı doğru çeker. Bu üyelik daha çok bizim gibi basit vatandaşlar için başka türlü cemaatin üyesi olmayan, olamayan ya da olmayan, istemeyen. Doğru, bilgileri hızlı bir şekilde aktaran information networks bulmak lazım. O açıda üniversite çok önemli.
İlişkiler için yatırım yapıyorsunuz, ilerideki bilgi kaynakları için yatırım yapıyorsunuz. O yatırıma da para veriyorsunuz. Bunları söylerken ben de kendi tecrübemi hatırladım. Türkiye'den gelmiş biri olarak beni en çok şaşırtan şey özellikle master'ımı yaparken.
Bütün hocalarım bir veya birden fazla start-up kurmuşlar veya şirketlerle ilişkililer. Türkiye'de herhalde böyle bir ekosistem yok ve dediğiniz gibi o üniversite damıtılmış bir şey hakikaten. Ben bunu Orta Doğu'da da gördüm yani dünya kadar para var. 3 kat 4 kat maaş verip hocaları getiriyorlar ama aynı şeyi kuramıyorlar orada çünkü bütün ekosistem olması lazım.
Yani bir yerde dünyanın her yerinde gerek ekonomik açıdan, gerek sembolik açıdan, gerek iktidar açısında sıyrılanlar ve üste çıkanlar tek başına çıkmamıştır. Her zaman bir grup içinde çıkmıştır. Siz benden çok dayayabiliyorsunuz pozitif bilimi. Mesela Einstein, Grossman olması Einstein'de olmuyor.
Yani Grossman'ın matematiği, ona verdiği yardım çok önemli. Oradaki kolektif çalışma çok önemli. Tüm toplumlarda bu geçerli fakat bunun niteliği de mühim. Geri kalmış toplumlarda dikkat edin bakın.
Topluluklar ve toplum ne der bir de? Hemşeriliktir, cemaat üyeliğidir, tarikat üyeliğidir. Yani mesela devletin bölüşülmesinde işte o bakanlık içinde şu tarikat bunu alıyor bunu alıyor falan. Bu şekilde insanlar yükselir.
Eğer bu toplulukları diyelim üniversiteden kurarsanız ve hiçbir zaman dil, din, etnik, ideoloji değil de tamamen profesyonel bazda kurarsanız muazzam bir artı değer kaynağı yaratmış oluyorsunuz topluma. Türkiye'de liyakat olması için gerekli o kültür ve sosyoloji yok. Birdenbire çok iyi insanları getirseniz bile, yani onlar da o sisteme uyuyorlar, sistemi değiştiremiyorlar. Alttan başlamak lazım.
Toplumdaki kıt kaynaklar nasıl bölüşülüyor, kimler nasıl ulaşıyor? Bizde ne olabiliyor? Ancak gelineksel şekilde ele tek öperek doğru cemaatin, doğru tarikatın neyse üyesi olarak yukarı çıkmış insanlar kendi iş ihtiyaçları için belki çok kaliteli bir insanı getirtebiliyor ondan yararlanmak için. Kendi kişisel yatırımları için başka birini kullanabiliyor.
Mesela tanıdığım bir öğreti mühendisi var. Suudi Arabistan çok güzel para veriyor. Oradaki hocalara yardım ediyor. Çünkü oradaki hocalar ne araştırma yapabiliyor, ne incelere var.
Makale yazıyor. Onlar da biz yapmış zedasıyla dolaşıyorlar. Kendileri yapmıyor. Bunu yapabilirsiniz.
Fakat sistem değişmedikçe, kültür ve sosyolojik gerçekler değişmedikçe liyakat ilkesi teoriden pratiğe geçmiyor. Şimdi orada işte eğitim geleceğim. Çok enteresan bir şey var. Yani Türkiye'den gelen biri istediği dereceyi alsın.
İsterse ne bileyim MIT'de elektronikte o senin en iyi öğrenci seçilsin. Türkiye'deki oyunu kurallara göre oynamazsa Hiçbir şey yapamaz zaten, bunu bilmesi lazım. Hiçbir yere gelemez, harcanır gider. Kurallara göre oynarsa bir avantaj.
Ama yurt dışında kalırsa, onları yapmasa gerek yok yani. Oradaki ilişkileri, oradaki oluşturduğu networkler, hayatta onu yukarı taşır. O açıdan çok geçerli ama bizde. Sonunda biraz tavsiye vermeye geldi ama Türkiye'de yaşamak isteyen biri için yurt dışında uzun süre kalmak zaman kaybı olur.
Yani siz bana sordunuz sponsor bulmak için. Ben Türkiye'de yaşamadım. Türkiye'ye geldiğimde böyle birden damdan düşmüş gibi oldum. 50 yaşında gazeteye yazı yazmaya başladım bir şekilde.
Bazı insanlar Vedat Nur uydurulmuş bir ad zannetti. Kimdi bu, nedir yani? Hiçbir şeyin parçası değildi. Netfork'un parçasıydı.
Hala öyleyim. Şimdi bu tip işler, ilişkiler sonucu oluyor. Bu ilişkileri kurmak sonucu oluyor. Yatırım sonucu oluyor.
Küçüklükten beri oluyor. Bir de birbirlerine birikmiş karşılıklı borçları oluyor. Alacakları oluyor. Şu oluyor, bu oluyor.
Benim Ne alacağım var, ne borcum var. O açıdan bakarsınız bence bir Türk için eğer Türkiye'de kalmayı ne bileyim ekonomide ya da bilim dünyasında ya da sanat dünyasında ya da şurada burada kendini göstermeyi düşünüyorsa çok zaman harcamak faydalı bir şey değil. Yurt dışında iki sene harcayabilir, İngilizce öğrenebilir, orada birkaç kişi tanıyabilir falan ama yok eğer çok iyi okullara gidip çok ciddi eğitime yatırım yapmak istiyorsa bilmem doktor yapmak istiyorsa falan O zaman iyi bir okula gitmeyi düşünüp gerçekten o usta-çırak ilişkisine girmesi lazım. Yani böyle deyince benim aklıma şu geliyor.
Hani insanın normal hali, zaten fabrika ayarı diyelim. Aslında birbirini kollamak, ortak değerlere sahip olduğu cemaatinin parçası olmak, bir sürünün parçası olmak. Bu liyakata bağlı sistem doğal değil. Asıl anormal olan o yani.
ABD'deki düzen daha anormal. Bu çok önemli. Yani bu şimdi söylediğiniz çok mühim ama heyecanlandım. Evet, normal olan bizdekidir.
Yani ancak birçok tarihsel şartlarım ve biraz da şansım bir araya gelmesiyle o ABD'deki sistem oluşmuştur. İstisar olmaya da devam edecektir. Çünkü herkes öyle olsa zaten rekabet güçleri düşer. Uzun süre İtalya'da öyle şeye kadar.
Hala daha güney öyle. Ama niye değişiyor? Nasıl? Ben de işte bir kulpundan yakalamıştım o suyu.
Doktor Ötezi'mde o. Türkiye'de yayınlanacak inşallah. Tam cevaplayamazsınız buna ama kapıyı biraz aralayabilirsiniz. Gidip sor o zaman, biz niye böyleyiz değil de nasıl olmuş da bu kabilecilik birden horizontal modern menfaat gruplarına, tipik sınıfsızlara yol açmış, nasıl bourgeois devrimi olmuş?
Ne yazık ki Türkiye'de bunları tartışmak da çok zor. Ben şimdi yakın zamanda Kapitalizmin Tarihi hakkında bir podcast serisi yapmıştım, 5-6 bölümlük. Bir kısmında da bunu Osmanlı'nın son dönemleriyle karşılaştırıyorduk yani. Osmanlı ekonomisi nasıldı ve kapitalizmde olan şeylerin hangileri orada yoktu? Şimdi bunları tartıştığınız zaman,
vay efendim sen kapitalizmi mi övüyorsun? Yani bir muhafazakar kanattan batıyı övmek zaten büyük günah onlar için. Bizdeki sol kanattan da kapitalizmi hakkında herhangi pozitif bir şey söylemek büyük günah. O yüzden dinleyici kitlesi bulmak da zor.
Çok zor. Harika özetlediniz. Bizde kabilecilik o kadar güçlü ki o açıdan şey çok hoşuma gidiyor benim futbol. Mesela orada hiçbir mantık aranmıyor değil mi yani?
Hatta ben dalga geçerim yani Fenerbahçe'nin arkadaşlarım bile vardı yani o kadar da karşılıyordu. Pardon Fenerbahçe diyorum. Her insanın bir fanatiklik ihtiyacı var. Şaka bir yana evet bu çok güçlü bizde bu kemikleşme ama o kadar erkenden başlıyordu zaten.
Bu tip bir insan da yani bu şekilde düşünme de belki asıl norm olan, istisnai olarak nasıl olmuş da birdenbire farklı bir yapı ortaya çıkmış. Mesela ben doktoratizmde de benzer bir soru sormuştum. Aslında kapitalizmin kendi iç dinamiğinde planlama yok. Fakat gelişmiş katlis ülkeler bütün, hemen hepsi planlı.
Biz de planlı değiliz. Planlı olmasına rağmen devlet planıma teşkil edildi çünkü onun bir ağırlığı yok. Fakat pazar ekonomisinin güçlerine çok ciddi yön verilip daha katma değeri yüksek yatırımlara yöneltilmiş, ona göre bir eğitim politikası ve başka tür politikalar uygulanmış falan. Nasıl olmuş?
Yani orada dikkatimi çeken kapitalizm kendi başına böyle gittiğinde aslında kafasını duvara vuruyor ve tamamen karteller oluşuyor, mafyalar oluşuyor kendi iç dinamiğinde. Yani bizim tipik gördüğümüz, bana göre istisnal bir durumdu. Gelişmiş kapitalizmin oluşması şu anda gibi sosyal devlette. Ona göre bir takım tezler geliştirdim işte.
Oradan bir tanesi de ciddi bir tehlike ve alternatif olması. Yani reformlar, özellikle Fransa'ya bakmıştım. Karşı projenin, yani orada karşı proje, komünizm oluyor. Gerçekten çok güçlü.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, sırasında. Gerçekten kıpırdanma başlıyor ve kurumsal reformlar başlıyor. İş adamları bölünüyor. Arada ilerici bir şey çıkıyor, kanat çıkıyor.
Çok önemli, uzun dönem bir düşünmeye başlanıyor. Mühim reformlar orada yapılıyor ve bir yerde Orada şey demiştim yani, konizm korkusu kapitalizmi kurtarmış adeta. Bu şey tezminiz mi? Bringing back the state diye bitiyor.
Evet o. Biraz şey benziyor, hani Leoparda, Lampedusa'nın meşhur bir lafı vardır ya filmde de, Visconti'nin filmiyle Bertrand Hutchinson'la şey konuşuyor, Alain Delon karakteri. Çok sevdi yeğeni, hani yeğeni tuttu yani. Hiçbir şeyin değişmesini istemiyorsak değişimi kabul etmek zorundayız, diyor.
Kısacası ileri kapitalizmin kurucuları aslında şeyler olmuş oluyor. Yani onu ciddi tehdit edenler olmuş oluyor o sırada. Sanırım Bismarck'tı. İlk defa sosyal welfare state kuruyor.
Fakat kendisi muhafazakar. Yani adam aslında ülkeyi kendi açısından kurtarmak için, diyeyim, böyle yapıyor. Hani sol tehditten kurtarmak için böyle yapıyor. Fakat bu şekilde de giderek sola koyuyor.
ABD'de de zaten özellikle savaşçılar döneminde sosyal güvenlik sistemi kuruluyor. Yani büyük bir kriz olduğu zaman hakikaten böyle değişimler oluyor. Yoksa ABD kapitalizmi de sizin dediğiniz gibi kafasını duvara toslamıştı. Size şey soracaktım, bu muhabbetimizin bir noktasında üniversite için signalling demiştiniz.
Yani bir tür sinyalleme. Şimdi siz de tabii hani Berkeley'ye gittiniz, Stanford'da okudunuz, bunlar herkesin ismini bildiği şeyler. Sizin buradan gördüğünüz faydanın büyük kısmı network muydu yoksa daha ziyade sinyalleme mi? Hani insanlar bakıp, ha Stanford tamam buyurun o zaman deyip kapıları mı açtılar size?
Görmedim aslında. Brown'a girmem hoca olarak. Tabii iyi bir üniversiteden. Bir de tez ödülünü aldığım için o sene.
Şansımı açtı. Yoksa Dünya Bankası'ndaydım. Yani o şekilde bir faydasını gördüm. Girdiğim bölüm bana uygun değildi çok.
Çıkmaya çalıştım. Orada işte hukuk okumaya karar verdim. Fakat hukuk şirketinde çalışmaya başlar başlamaz ben ne yaptım? Yani çok çalıştırıyorlar.
O kadar yoruluyordum ki çalışmaktan eve geldiğimde yaşlı çiftlerde olduğu gibi başımı öne yana çevirip uyumak geliyordu. İçimden hiçbir şey gelmiyordu. Cins hayatımdan vazgeçmek için daha çok gencimdeydim o sırada. Sonra tekrar üniversiteye şansı gelince battıya geri gittim.
Georgia Tech'e geldim tekrar. Kamu yönetimi bölümüne bısar. Orada sosyoloji yoktu. Asıl eşimi istemişlerdi orada.
Sonra işte hobilerim tabi devam ediyor. Hasbelkader'de Sedat Erget tanıyordum DC'den. İyi bir arkadaşımdır. O bahsetti böyle bir şey düşünür müsün yazmaya diye.
Berkley'in faydasını akademiye girmek açısından özellikle ilk başta Brown'a girme açısından faydasını gördüm ama ondan sonra şu anda yaptığım işte diyelim etkisi olmadı ama bu da tabanen tesadüflere bağlı olarak gelişti yani. Hani biri bana söyleseydi işte televizyonda program yapacaksın gastronomi üstüne diye inanmazdım. Fakat her zaman için hobi olarak vardı yani. Uzun zamandan beri yani doktora başladım yıllardan başlayarak.
Şarap ve yemek her zaman hobimde. O zaman sizin bu hani sosyoloji, hukuk, ekonomi, kamu yönetimi, bunlar arasındaki geçişinizde aslında baştan bir planlama olmamıştı. Çünkü bir sürü insan şey soruyor, hukuk okumak için, daha doğrusu hukuktan önce sosyoloji bilmek size bir avantaj sağladı mı? Hatta felsefe, siyaset, bilimi, sonuçta hukuk bunların hepsini aynı potada eriten en azından belli bir dereceye kadar bir birim.
Kesinlikle bunlar, bu dedikleriniz şey olur, Handikap olur aslında. Yani hukukta başarılı olmak için iyi bir okulda... ...gerekli olan tek kabiliyet o şekilde düşünebilmek.
İyi bir okulda size kesinlikle hiçbir ezber şey yoktur. Tam tersi handikap olur. Doktora hatta bir handikap hukuk için. Çok süratli düşüneceksiniz, çok zeki olacaksınız.
Ne bileyim, yedi sayfalık tiyatro yazarı gibi, hikaye anlatırı gibi bir... ...fact pattern veriyorlar, olgu. Mesela bir şey oluyor işte, Vedat yolda yürüyor, ayağa takılıyor, şunu görüyor, kahve içiyor, bir şeyler oluyor.
Orada belki parasını üstüne yanlışlıkla eve geldi de bakıyor, az vermişler, tekrar geri gidiyor belki. Onun sonunda sorular var. Burada ne gibi hukuksal şeyler var? Bunlar hakkında ne yapılabilir, ne olur?
Şöplerin arasından böyle elmas bulur gibi. Tak tak tak gideceksiniz, yani hikaye anlatmayacaksınız. Hukuk daha çok matematiksel denklem çözmek gibi bir şey yani. Bunlar için hiçbir şey sizi iyi hazırlamıyor.
Yalnız hukuk profesörü olacaksınız, o farklı. O zaman başka bir konuda da doktorunuz olması çok iyi bir şey tabii. Biraz eleştirel düşünmeyi bana hatırlattı, eleştirel düşünme kabiliyetini. O da değil.
Yani Frankfurt School'dan ne bileyim, Allame-i Cihan birini getirebilirsiniz. Yani Adorno diye iki saat konuşur, anlatır, Horkaim'e laf atar. O da değil. Yani hem o kadar derin değil, hem de o kadar critical da değil.
Çok böyle saf, yalın, her türlü süsten arındırılmış, tak tak diye tam meselenin üzüne giden, şey yapmayan, yani mesela akademide biz ne yaparız? Belli bir önermeyle geldiğin zaman, o önermenin sınırlarını da göstermen lazım. Kalifiye etmen lazım. Hangi şartlar altında geçerli olduğunu söylemen lazım.
Hukukta tam tersi. Çok sürekli kıvrak bir zekan olacak fakat entelektüelli, flarlı flahsız neyse. Bir tarafa bırak. Atacaksın, unutacaksın.
Bu sizi mutsuz etti mi peki bunu fark edince? Yoksa siz benim buna da kabiliyetim var, bunu da yaparım diye gittiniz mi? Vallahi intiharı düşündüm neredeyse. Çok mutsuz etti.
Yani bu kadar değil. Biraz şey yaptım ama yani hiç hoşlanmadım. Şimdi önce bir çıraklık döneminden geçiyorsun. Orada 7-10 sene çıraklığı var partner olana kadar.
Eğer bir şirkette partner olursa o güzel şey tarafını yani patates soğan doğramasını gençlere bırakıyorsun. Ben orada o gençlerin durumuna çırak durumundaydım. Yani önce o patatesleri soğanları doğrayacağım bütün. Yapacağım başka bir şey yok bulaşıkları ekeceğim.
Ama o sırada zaten yani Orta yaşa geliyorum. Belli bir formasyonum var. O bana çok şey geldi, zor geldi. O yüzden çok mutsuz oldum diyeceğim.
Çok kısa bir süre bile olsa hemen Georgia Tech'e gittim işte. O sırada eşim kurtardı çünkü. O teklifi aldı. Ancak kocamla gelirim dedi.
Hukuk profesörlüğü evet. O çok hoşuma gidebilirdi ama orada işte biraz Türk olmanın yani yabancı olmanın dezavantajı var. Şöyle. Hukuk profesörlüğü için en iyisi bir hukuk bitirdikten sonra iki sene falan bir hakimin yanında çıraklık yapacaksınız.
Oradan büyük Oluski Üniversitesi'ye atlayacaksınız. İngilizcesi bir Amerikalı kadar iyi olmayan şivesi olan birini tercih etmezler. O akademi yolu biraz bana kapalıydı ama bu diğer Türkler için aynı anlama gelmeyebilir. Daha erken öğrenmişlerdir İngilizceyi.
Burada yetişmişlerdir falan. Yani Türk olduğum için falan hiçbir ne olursanız olun o fark etmez. Oranın anayasası da zaten insanın entelektüel merakını, motivasyonunu biraz böyle körükleyecek bir şekilde. Yani anayasanın bir geçmişi, bir manası var diyeyim.
Zaten burada bir tek anayası var. Türkiye'de devamlı değişik fitil anayası. Doktor Ötezi'ni de şimdi hatırlıyorum, epey zaman geçti ama... Devlet kırık bir ayna gibidir.
O kırıklar toplumdaki farklı grupları bölünmeleri yansıtır. Güçlü toplum zayıf devlet aslında. Türk'e Joel Migdal'ın kitabının adı orada yani. Devlet topluma söz geçiremez, kendini korur.
Tabi yani içerisinden çok güçlü bir devlet hislerini hapse atma açısından ama topluma şekil verme açısından, yön verme açısından, ekonomik gelişmeye yön verme, topluma yön verme açısından falan çok güçsüz ve zaten batılı anlamda hukuk devleti değil Türkiye. Yani hiçbir alakası yok. İktidarlar değişti, anayasalar değişir. Yani devamlı anayasa yapılır.
Anayasa dersi versen de tarih dersi falan gibi oluyor. Şu anda okuduğum bir kitapta bahsediyordu, Theodor Zeldin'in kitabında. Hidden Pleasures of Life. Dezavit chapter'da şeyden bahsediyor, şeriatın iki çok farklı yorumundan.
Abdurrahim Vahit'le, çok hümanist, eski, şu anda yaşamıyor artık, Endonezya Cumhurbaşkanı. Diğerinin adını unuttum, Müslüman Kardeşlerin Kurulcusu. Oradaki benzer tartışmalar anayasa okçular arasında Amerika'da çok benziyor yani akıl yürütme şeyleri. O tartışmayı alıp Amerikan şeyine de uygulayabilirsiniz.
Oradaki farklı ekollerin farklı tartışmasına. O tartışmalar Türkiye'deki anayasa tartışmalarından çoğu şeriatın yorumu ya da o İslami alimler arası tartışmalara daha çok benziyor. Bu kitap da okudum, hoşuma gitti yani o şeyde. Teodor Zeldin, o da şimdi emekli, Oxford Üniversitesi'de tarih hocası.
Şeyini tavsiye ederim ben, Intimate History of Mankind kitabını. Bu konuyu kapatmak için multidisipliner, çok disiplinli eğitim hakkında bir şeyler sormak istiyordum ben. Siz böyle bir eğitimin artık yeni eğitimde, yeni dünyada normal olmasını mı tavsiye edersiniz veya düşünürsünüz? Yani biraz işte insanlar sosyolojiden anlamalı, biraz ekonomiden anlamalı.
Belki mesela şöyle diyebilirsiniz, kapitalizm insanları daha da özelleşmeye yetiyor. Siz bu rekabet ortamında bir iş bulabilmek için belli bir konuda iyice özelleşmeniz lazım. Yine ne istediğiniz çok önemli. Aslında psikiyatr olmak istiyordum fakat planım tıbba tutmadı.
Onun için tıp gerekiyor galiba. Yani biraz Hasbelkader oldu. Gerçi ekonomi de iyiydim yani. Çok ilgimi çekmedi.
Matematikte vasat. Sosyoloji ve politika dersleri çok hoşuma gitmişti. Politik sosyoloji olsun dedim. Ekonomi okuyan da şunu fark etmeli lazım insanların.
Tabii her şeyde matematik çok önemli ama çok güçlü matematik temeli Batı'da gerekiyor. Ekonomi tabii çok enteresan çünkü hele doktorunuz varsa yani her alanı uygulayabilirsiniz. Aklını gelen her sosyal konuya evlilik irasyonel bir kurumdur konusunda da işleyebilirsiniz. Ya da child spacing ile yani iki çocuk arasında kaç yaş olmalı ideal onunla gelişme üzerine.
Fakat şunu gördüm ben. İnsanlar nasıl hani şeyden konuştuk ya, üniversiteye girecek bu çocuklar hayatınızdaki büyük olayları sizi değiştiren yazın diye eseyler geliyor. Bir üniversitede başvurduğunuz zaman da sizi bir yere oturtmak istiyorlar. Yani hiçbir zaman şey diyemezsiniz ya ben interdisk nereyim, diskler arasıyım derseniz ben hiçbir şey değilim demek anlamına geliyor yani.
Her şeyde yüzeyselim ama eğer kendinizi belli bir yere oturtursanız, mesela ekonomi ve politika sosyasi yapıyorum, elbette başka disiplinlerden okuyacaksınız, o kavramı kullanacaksınız ama dönüştürüp kullanacaksınız. Kendinizi iyi tanımlamanız lazım. Yani ben disiplinler arasıyım diye piyasaya çıksanız, sağol kardeşim gazeteler var çok iyi. Muhabir olursun diyorlar.
O şey gibi. Ne iş olsa yaparımın biraz daha entelektüelcesi gibi. Aynen. Ama şunu gördüm yani.
Gerçekten matematiğe meraklı olan bir insan için ekonomi çok hoş. O yüzden ben eşime hep şey yapıyorum. Yani onun matematiği bende olsaydı diyorum. Şu anda kesin ekonomi doktorası yapmak isterdim diyorum yani. Aslında ucundan gastronomiye bile değdiği söylenebilir.
Çünkü şöyle deneyler aklıma geliyor. Hani kör testler yapıyorlar mesela şaraplarla ama o şarapların fiyatına göre sizin aldığınız tat değişiyor. Yani bu şarap kesin daha iyidir diyorsunuz. Çünkü etikette 100 dolar görüyorsunuz mesela.
Halbuki 5 dolarlık şarap. Ama kör tadımda bilmiyorsun hangisinin hangisi olduğunu, güzelliği o. Fakat iki tür kör tadım var. Bir çifte kör, bir tek kör.
Tek kör tadımda şaraplarını biliyorsun. Diyelim on tane Cabernet var. En ucuzu on dolarlık, en pahalısı bin dolarlık. Ama hangisi bin, hangisi on bilmiyorsun ve çok matrak olabiliyor yani.
On dolarlığı bin dolarlık sanıyorsun. Kör tadım çok hoş çünkü bu önyargı ortadan kaldırıyor. Yoksa tabii ki etkiliyor. Freeconomics'in podcast'ta duymuştum sanırım.
Şarapların fiyatlandırılmasına bakıyorlardı restoranlarda. Yani bir ekonomist gidip bundan uğraşmış. Ve kolay telaffuz edilen şarapların daha pahalı olduklarından bahsediyorlardı. Çünkü diğerlerini insanlar, etrafındakileri rezil olmamak için telaffuz etmeye çalışmıyorlar sipariş verirken.
Kolay telaffuz edileni seçiyorlar ve o yüzden de onların fiyatlarını yükseltiyorlar. Çin'de en pahalı şarap, en popüler şarap Lafite oldu. Ama Lafite düzeyinde başka Bordolar da var. Chauvel Blanc var falan.
Onları söylemek daha zor. Lafite, Çin şeyine de çok uyuyormuş alfabesi. Kolaysa Lafite, Lafite diye. Yani niye o düzeydeki, o Brion ya da Ozone değil de, Ozone ya da Chauvel Blanc daha zor oluyordu söylemesi.
Lafite'e göre o daha kolay. Hele ben özellikle Alman şaraplarındaki şarapları iyi biliyorum ama eminim söylerken kafa göz yarar. Yani bir ekonomistin dedektiflik yaparak böyle şeylerle uğraşması ilginç oluyor hakikaten. Asıl ekonomistler bunlar yani ekonomi çok zevkli bir şey.
İnsanın matematiği iyiyse ve meraklıysa ve biraz da matrak bir insansa, matrak şeyler bulmaya çalışıyorsa başkalarının aklına gelmeyen, ekonomi harika, çok tatlı. Yani biz ekonomi deyince söyle abi ülkeyi nasıl kurtarırız, dolar artacak ve o kadar zor ve o kadar zevkli değil. Ama böyle çok zevkli oyunlar da var ekonomide, game teori içinde. Tam olarak onunla alakalı bir de son bir soru sorayım.
Computational Gastronomy diye bir şey varmış, ben bilmiyorum. Ben de bilmiyorum, eyvallah. O zaman şöyle değiştireyim. Yapay zekanın kullanıldığı bir gastronomi alanı var.
Artık insanların beğeneceği yemekleri ve kombinasyonları tahmin ediyorlar mesela veya şarapla yemek ikillerini. Yemekte kimyasal kullanılması yeni bir olay değil. O çok eskiden beri var ve hatta 23. yüzyılın başında falan inanılmaz kimyasal kullanımı.
Daha sonra moleküler gaslumi de farklı şekilde kullanılıyor. Benim çok beğendiğim bir tarz değil ama matrak olabiliyor. Olay şu yani bu neuroscience gibi bir bardak suda fırtına kopuyor. Örneğin neuroscience'da şeylere baktığınız zaman bilmeyen insanların beklentiliğiyle gerçeklikte nerede olduğuna, arada uçurumun da ötesinde iki ayrı dünya gibi.
Çünkü o kadar çok nöron var, o kadar çok connection var ki yani... İstediğiniz kadar fare öldürün. Mümkün değil. Daha henüz şeyi bile tam bilmiyorlar.
Koku nereden geliyor beyinde biri. Önce sağ ön köşe diyor işte. Bilgi orada, sonra sol arka köşe falan. Yani orada bile fikir değiştiriyorlar.
Çok kısa bir araya gireyim çünkü alakalı bir soru daha vardı. Belki beraber cevaplarsınız. Neden mesela diyor insanlar bazı şeyler diğerlerinden daha lezzetli? Evet yani... Yapıyorlar ama çok ciddi.
Sonunda bir kitap okudum en son. Tim Parson's Out of My Mind diye. Onu tavsiye ederim o kitabı ilgilenenler için. Fakat çıkardığım sonuç hani orada bizim çiğimiz çok yoruluyor ama olan bir şey yok aslında.
Yani bazı şeyler gelişti. Ne bileyim bazı hastalıkların tedavisinde, bazı ilaçların çıkmasında falan. Ama yük soruların cevabı hiç gelmiyor yani oradaki beklentiler çok naif beklentiler diyeceğim ama tabi şey açısından dilin bölümleri nerede tuzlu nerede tatlı bunlar biliniyor iyi kötü yani ilk kitap burada Brias Savarin'in çok sıkıcı bir kitap ama yani bunlar bana Hiç ilginç gelmiyor. Şöyle söyleyeyim, bu konuyla ilgili olmak bana elimde olmadığı şeye çok benzetiyorum.
Seks ve yemek çok benziyor birbirine. O dediğim, size tavsiye ettiğim kitapta bölümü var. Theodor Zeldin'in Why there is more progress in food than sex diye. Hani insan o konuda da sonuçta pratiğini yapar.
Hele pratiğini yaparken teoriyi yapmaz. Özellikle şey olarak doktor gibi anatomisini düşünmez. Yemekte de öyle yani. Seviyorsunuz benim orada kafam hep referans noktalarına gidiyor.
Mesela bu istiridyeyi çok beğendim. Acaba farklı bir istiridye mi? Büyüklüğü ne? Sıfır sıfır mı?
Sıfır sıfır mı? Yani bu tip şeyler bana aldığım hazzı azaltıyor dilime geliyor. Ve bu konuyu daha bilinleştir. Din zaman cinsel ya anatomi haline getirirsen niye doktorlara bunun yararı var?
Bunun bana niye yararı olacağını bilmiyorum. Yani anatomi açısından ne yararı olabilir? Çok meşhur bir şef, dili kesilmişti mesela. Alinaya'nın şefi Grant Achatz.
Yani mesela onun tad alma duygusu nasıl geregeği verir o çok önemli. Yani öyle bir durumda tip bilgi çok faydalı olabilir. Neyi kaybetti, neyi şey yaptı ama buna gerek yoksa gri hücreleri başka alanlarda kullanmak bana daha ilginç geliyor. Yoksa yani aynı nedenle bunu yaparken çok konuşmayı da sevmiyorum.
Yemek yerken de belli bir zevk alıyorsunuz. O anda çok konuşmak bana aldığım hazzı azaltıyor ve gereksiz geliyor. Daha sonra ama yazıyorsam, gazetecilerde yazıyorsam o zaman üstüne düşünmeye daha çok başlıyorum. Fakat öyle bir çağda yaşıyoruz ki şu anda hiçbir zaman İnsanlar kendi kendilerine bu kadar şeyin odak noktası yapmadı, ilgi noktası yapmadı.
Yani yaşadı, gitti. Bazıları sevdi, bazıları sevmedi falan. Son zamanlarda muazzam bilgi görüyorum gençlerde. Bu kendine odak noktası koyma, life coach'lar, yaşam coach'ları, birdenbire şey düşünmeye başlama, bu sene yeni kararlarım var, nasıl değiştirebilirim kendimi falan.
Bir kişisel gelişime çok ciddi bir ilgi var. Bu da sanki o ilgilim parçası gibi yani. Bana biraz sanki oradaki bilimsellik, yüzeysel, gereksiz geliyor bana daha ciddi konularda. Daha ciddi konu ne oladır o yemek konusunda?
Ürün kalitesi olabilir. Denizlerin kirlenmesi olabilir. Dikkati o konulardan alıyor gibi. Bence yemek konusunda derine inmek demek, ürüne inmek demek, tarıma bakmak demek.
Orada politik ekonomiye giriyorsunuz, tarihe giriyorsunuz, politikaya giriyorsunuz direkt olarak yani. Bunlardan alıyor dikkati bambaşka garip bir alana çekiyor. Yani daha derine inmeye çalışırken aslında tam tersine daha önemli sorulara üstünü kapıyorsunuz ve kendi aldığınız hazı da azaltmış oluyorsunuz. Türkçesiyle pişmiş aşa su katıyorsunuz.
Tarım ilişkilerinden biz bir de zaten yaşadığımız çağ gereği kopmuş vaziyetteyiz. Ben ilk defa bir çiftlikte otuz küsur yaşımda çalışmıştım. O zamanken gidip çiftlik nasılmış, tarım nasıl oluyor o zaman öğrenmiştim. Şimdi de bunlardan çok kopmuş vaziyetteyiz.
Ben hiçbir yerde yediğim hiçbir şeyin nereden geldiğini, çevreye ne kadar maliyetli olduğunu, karbon salımı olsun, başka metriklerle ölçülebilir olsun bilmiyorum. Belki şey konusunda muhabbet çok dönüyor, veganlık konusunda, işte endüstriyel hayvancılık konusunda. Ama onun dışında da yani vegan alternatifleri getiriyorlar mesela, onun da çevreye bir etkisi var. İşin teknik kısmı biraz daha böyle oyuncaklı kısmı insanlara çok çekici geliyor galiba.
Evet, oyuncaklı çok hoşuma gitti. Tamam, benim bir tek belki soracağım, sinema konusunda söylemek istediğiniz bir şey varsa konuşabiliriz. Dün şey geldi, Stanford'dan online olacak, Türk sineması üstüne. Stanford'da veriyorlar.
Evet, ne güzel değil mi? Yani sinema tabii çok hoş bir şey. Yani insana yepyeni dünyalar açıyor. Yani ben her zaman şeyden hoşlanmışımdır.
Sosyolojiyle o kadar ilgi duymam da biraz o yüzden oldu. Yani insanlar dünyayı nasıl görüyordu? Yani başkalarının bakış açıları, dünyaya bakış açıları. Mülakat çok sevdiğim bir araştırma yöntemiydi.
Mümkün olduğu kadar semi-structured yapmaya çalışırdım. Yani aşırı struktüre edilmişti, tamamen havadan sudan dedi. Sizin bana yaptığınız gibi yani belli konular, belli temalar içinde. Karşı tarafın kafasına girmeye çalışmak.
Fakat onu her zaman yapamıyorsunuz sinemayla yapabiliyorsunuz yani. Bileyim, Fransız şifte tanışıyorlar, ama... Endonezya'ya gidiyorlar, orada bilmem ne oluyor falan, orada birçok insana iyi yapılmışsa film, onların kafasının içine girebiliyorsunuz. Bu ders de Türk toplumu tanımak üzerine yani, o bölümden veriliyor, sinema yoluyla.
Çok merak ediyorum bakalım. Ne güzel işte böyle dünyalar yani, nereden nereye yani, tam ben eşime ya, şöyle iyi Türk filmleri son 1-2 sene diye bir öğrensem, bunları bulmaya çalışsak derken, Ceren, aa baba, Stanford'da Türk kültürüne sinema yoluyla giriş diye bir ders var. Bu da aslında sizin demin dediğiniz şeye benziyor birazcık. Yemek yerken konuşmayı sevmiyorum dediniz ya.
Film izlerken de mesela film sırasında kafanızın bir tarafında bunun kritiğini yapmanız, ondan aldığınız zevki engeller mi? Yani ha şurada bunu söylemiş çünkü Türk toplumu o zamanlar bu şekildeymiş. Böyle bir bağlantılar kurmak. Yani yemek üzerine konuşurum ama yemekten sonra yemek yerken de konuşmaktan çok hoşlanırım ama mesela yemek yerken sinemadan konuşmayı hoşlanıyorum diyelim.
Sinema biraz Fakat zaman zaman film seyrederken bazen durdurup geri aldığım oluyor. Tekrar onu daha iyi anlamak için, farklı yöllerden görmek için. Benim yemekte sevmediğim metot sinemada kullanılabilir anlamı derinleştirmek için. Fakat mesela yemek yerken neyi çok seviyorsun?
Birazdan yapacağım diye burada. Yemek yerken güzel bir film izleyip, o filmi tartışmayı. Çok sevdiğim şeylerden biri, onu çok yapıyorduk pandemi öncesi. İyi bir film görüp arkadan lokantaya gitmek.
Lokantaya gidene kadar filmi hazmedeceksiniz, ondan sonra lokantada konuşacaksınız. Evet. Çünkü senin görmediğin şeyleri o görebiliyor. Yemekte dedim ben ya bu çok güzel olmuş.
Siz de evet çok güzel olmuş. Orada bitiyor yani. Siz dediniz ki bu karnıyarık çok güzel. Ben dedim ki güzel ama falanca yerde falanca daha iyiydi.
Siz onu yememişsiniz zaten. Konuşma bitti. Müjdat sen daha iyisini bilirsin falan öyle evet daha iyisini biliyorum. Peki bu yani bu yedikten sonra konuşunca daha sonra biraz hazmettikten sonra yazınca konuşunca o yemekleri daha mı iyi hatırlıyorsunuz?
Veya oradan aldığınız zevk gerçekten daha mı katlanarak artıyor? Bazen öyle. Gastromondial için öyle evet. Hele bugünlerde mesela Nişar Gerar'ı yazmıştım çok sevmiştim.
Yani yerken ve fotoğraflara tekrar bakınca bir ölçüde gizli hatıralarına bakar gibi. Aa geçen sene çektim resimler ne güzeldi falan. Onun bir zevki var, evet. Aklımdaki bağlantı şuydu, filmle de alakası var.
Bir önceki bölümde kitap okuma hakkında bir bölüm yapmıştım. Orada da genelde insanların verdikleri tavsiye aktif okuma diye bir şey. Yani kitabı okudun, bitti. Ondan sonra bir sonraki kitaba geç değil.
Bölüm bölüm veya kitap bittikten sonra biraz duraksa, biraz hazmet ve kendi düşüncelerinle o bölümü veya kitabı özetle. Kendi kelimelerinle. Yani altını çizmek de. Yetmiyor.
Kendi kelimelerini de ona oluşturman lazım. Neredeyse işte bir filme kritik yazar gibi veya bir yemek için bunu yapar gibi. Analoji geçerli. O zaman biraz daha düşünüyorsun yani ben bunu niye sevdim ya da niçin bu kadar çok sevmedim.
Deniz Kestanesi çok severim. Deniz Kestanesi altına karnabahar ezmesi koymuşlar. Fena değildi ama yani bir şey eksik. Sonra aklıma geliyor, falanca yerde Deniz Kersen'in altında avokado ezmesi vardı, o daha yakışmıştı.
Karnıbahar'da havyarla çok iyi yakışmıştı falan diye. Niye acaba o havyarla öteki şeyle? Orada düşünürken yeni şeyler keşfedip kendi şeyimi daha iyi anlayabiliyorum, zevkimi ya da neye baktığımı. Kitaptaki analoji bence yemek içinde doğru.
Tabii kendiniz yemek bilirseniz daha da doğru. Yani onu yaparken tekrar yaratmaya çalışıp niye yaratıyorum ya da yaratamıyorum acaba şunu vardı diye. Ve bence zaten çok iyi afişçilerin pek çoğunun da Başka lokantlarda bir yemek yemesi lazım, görmesi lazım, bir şey lazım. Yani bizde mesela İtalyan yemeği yapıyor, kitaptan yapıyor.
Çünkü adamcağızın şansı yok zaten. Şansı olanlar birdenbire büyük avantajları var. Çünkü görebiliyorlar ve o zaman taklit etme olmuyor. Kitapta ya da orada harfiyen uygulama olmuyor.
...kendi şeyini de, bilgisini, görgüsünü, zevkini... ...yargısını işin içine katmış oluyor.
O açıdan o aktif okuma dediğiniz çok hoşuma gidiyor. Yani şefler de aktif bir şekilde... ...pıçırmak için o şey gerekir, etkileşim gerekir.
Özellikle bu restorana gidip film tartışma örneğinden de aklıma geldi bu. Çünkü insanlarla konuştuğum zaman, sosyal medyada özellikle... ...film hakkında konuştuğunuz zaman duyduğunuz şeylerin %99'u şu.
Gençler mesela çok kullanıyorlar bu kalıbı. Bomboş film veya harika film. Yani o anki hissiyatını söylüyor sadece ama hani demin dediniz ya, neden sevdiğini de kendisi de analiz etmiyor. Ya her şey de öyle.
Menemeni alın, soğan tabii orada çok dalga şeydi ama yani benim amacım orada nedene gitmek, bakmak. Fakat o şimdi hoşuma gitmeye başladı. Yani bir şeyi değiştiremeyecekseniz, oldu gibi kabul edip hayatta gırgırınızı geçmeniz lazım. Yani biz hislerimizi söylemeyi çok seviyoruz.
Çok çok teşekkür ediyorum. Gerçekten iki saatten fazla bize zaman ayırttın. Neyse bugünüm iyi geçti. Yağmurlu da hava.
Vedat Milor'dan da fazla teşekkür ettiğim sizler varsınız tabii ki. Bu ayın komprador burjuvaları Sinan Güler ve Tanzer Bilgen. Bunun dışında olağan şüphelerimiz eskiden yeniye bu sefer soyadlarınız Akkoyun, Özbek, Şekercoğlu, Şevval Zeneger, Rahyaldız, Sekürenin soyadı yok, Ünsal, Mehmethanın da soyadı yok hep beni tongaya düşürüyorsunuz. Purut, Kahraman, Özertem, Arslan, Helbir, Atilla, Arıcan, Keseli, Karakuş, Gök, Mart, Aydoğan, Atkurt, Barkmaz, Tokdemir, Berk, Gelal, Korkut, Şahiner, Albayrak, Öz, Kızıldere, Dumanay, Samet, Özkul, Müçek, Bahan, Çil, Yannis, Dede, Yelkovan, Özcanlı, Elibol, Podcast, Somut Olay Podcast'ın soyadı Podcast, Cukla, Köse, Günata, Ünal, Yurdagül, Şimşek, Baysan, Karakaya, Bebiliku, Üç Işık, Büyüktaş, Hovayurt, Şanver, Uyar, Ünlü Er, Dağlıoğlu, Başkocak, Azizli ve Güneş.
Ya bir tane de tekrar yok. Hepinizin soyadı ayrı. Tebrik ediyorum. Fularsız Entell'in bir sonraki bölümünde, Safsatalar Ansikloperisi'nin ikinci baskısında, Donald Trump'ın seçim kampanyasında hepsini de dört bir koldan saldıracağım size.
Hadi bakalım görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.