
2.768 kelime · ~14 dk okuma
Selam flarsızlar. Umarım ağır bir iş makinesi kullanmıyorsunuz. Şu anda trafikte değilsiniz. Bebeğinizi filan taşımıyorsunuz.
Bütün önemli işleri bırakın. Koltuğunuza oturun, rahatlayın. Bir derin nefes alın. Çünkü size acayip bir haber vereceğim.
İnanılmaz bir haber vereceğim. Ben de inanamadım zaten. 58 senedir üstünde çalıştığım şaheserim Safsatalar Ansiklopedisi sonunda çıkıyor. Şu anda matbaada.
Çok büyük ihtimalle Eylül'ün ikinci haftası ön siparişi açılacak. Ondan birkaç gün sonra da raflara gidecek. Birkaç saniye S veriyorum burada ayılıp bayılanlar olur, tansiyonu düşenler, alkışlayanlar. Havaya birkaç ay silah sıkabilirsiniz.
Konuştum emniyette, sorun değil. Eğer yeni geldiyseniz ve neden bahsediyor bu, ne kitabından diyorsanız siz çok büyük bir macera kaçırdınız. Yani Lord of the Rings 1, bu 2. Yıllardır devam eden bir macera.
Aslında çok kolay bir yolu var. Lord of the Rings'de uçan bir hayvana atlayacaklar, yüzüğü atacaklar, 5 dakikada film bitecek. Ben de efendi gibi oturup birkaç ay içinde kitabı yazacaktım, yayıncıya verirdim. çıkacaktı.
Fakat öyle olunca Oscar alamıyorsunuz. Baya dolambaçlı yollardan geçmeniz lazım. Bizim kitapta öyle oldu. Nihayet bir rüya gerçek oldu.
Veya rüya değil kabus. Zira kitap 500 sayfadan fazla. Artık bana laf ede ede okursunuz. Ne yapalım.
Önemli detaylar şunlar. Bir yurt dışı biraz zorlayacak bizi ama sanırım Amazon üstünden veya tıkla24 üstünden sipariş verilebiliyor. Bunun detayları belli olur olmaz sizden paylaşırım. İkincisi e-kitap veya audiobook.
Birkaç ay sonra kendi imkanlarımla çıkaracağım bunları. Şimdi gelelim işin promosyon kısmına, reklam kısmına. Yayın eviyle de konuştum. İki parçalı bir şey düşünüyoruz.
Birincisi Patreon'la alakalı, diğeri Patreon'un dışında. Biliyorsunuz Patreon benim asıl gelir kaynağım. Orada bu podcast'ı uzun zamandır destekleyenler var. Ben de oradan hediye kitap göndermek istiyorum.
Ama öyle bir formül bulmak istedim ki hem oradaki en eski destekçilerimi ödüllendireyim, teşekkür edeyim. Hem de yeni insanları oraya çekmeye çalışayım. Şöyle bir formül buldum. Bir kısmı en eski destekçilere gidecek.
Bir kısmı bütçesi dar olanlara gidecek. Bir kısmı da çekiliş. Eğer görece oraya yeni gelmişseniz veya bu tarihten 15 Eylül'e kadar fularsız entellik destekçisi olursanız, seviyesi hiç önemli değil. Biraz demokratik olsun.
Sizi ayrı bir havuza koyuyorum, belli sayıda kitabı da aranızda çekilişle dağıtacağım. Herkesi memnun edemeyiz ama bence iyi bir denge. Eğer Patreon'la benim işim yok kardeşim diyorsanız, sizler için Twitter üstünden yayın eviyle ortak bir çekiliş yapacağız büyük ihtimalle. O da kitap çıktıktan sonra olur.
Böyle uzaktan uzaktan halledeceğiz. Bu temadan devam ederek ben kitaptan size bir bölüm okumak istiyorum. Bugünkü bölüm bir safsata hakkında değil. Bunu da bilerek seçiyorum ki.
Kitabın ismi Safsatalar Ansiklopedisi ama ilk 200 sayfada bir safsata tanımı yok. Öyle bir ansiklopedi yazdım. Bu bölümü de bu arada daha önce Patreon'dan yayınladım bir bonus kaydı olarak. Fakat ben o kaydın üzerine de ek bir şeyler söyledim burada.
Umarım ilginç gelecektir. Genel bağlamda safsataların ve daha doğrusu argümanların akıl yürütmenin hedef kitlesi. Bu bağlam için de Baudrillard'ın hipergerçeklik kavramı üstünden ilerleyeceğiz. İlerleyeceğiz, kitabı da böyle tanıtmış olacağız ama aklınızda bir soru belirmiştir.
Ya Jordan Peterson'a ne oldu? İlk bölümünü geçen hafta yayınlamıştık. Onun hakkında çok güzel geri bildirimler de aldım. İkinci bölüm için de çok heyecanlıyım, daha heyecanlıyım aslında.
Çünkü ilk bölümde dürüst olmak gerekirse benim pek ilgilenmediğim konular üstünden gittik. Çünkü adam o sayede ünlenmişti. Asıl ilgimi çeken konulardaki söylemleri üstüne fazla kıyamet kopmuyor ama o konular daha bence bizi zenginleştirici konular. Kesinlikle devam edeceğim buna merak etmeyin.
Fakat bunun çalışmasını yaparken güzel bir videoya rast geldim. Bir bölümü tamamen bunun hakkında yapmak istiyorum. Çünkü izlediğim bence en iyi röportajıydı. Ve kıl etmemek için size onun linkini de şimdiden açıklamalara koyuyorum.
Yani bu bölümün açıklamalarında var. Önceden çalışıp gelin arkadaşlar. Size de ödev veriyorum. Toparlarsak, bir kitabı çıkarıyorum, iki aileyle aramı düzeltiyorum, üç babamı da yanıma alıyorum.
Olay bitmiştir. Hadi bu referansta ikinci ödeviniz. En basit örneklerde akıl yürütmelerin hedef kitlesinde kimin olduğu bellidir. Yani ya karşınızdakine sesleniyorsunuz ya da dinleyicilere dönüp sesleniyorsunuz.
Ama bizim hayatımız tiyatro ile çok daha dolu eskisine nazaran. O yüzden iki kişi arasındaymış gibi gözüken çoğu iletişimimiz dahi aslen dinleyenlere yönelik. Yani akademik münazaralardan tutun da sosyal medyaya kadar birçok platformda karşıdakiyle konuşuyoruz ama bir jüriye sesleniyoruz. Örneğin bir muhalefet lideri, iktidar yanlısı bir gazetecinin programına o gazeteciyi ikna etmek umuduyla gitmez.
Gazetecinin amacı da zaten bir şeyler öğrenmek veya haşa fikrini değiştirmek değil, kendi cenağının hoşuna gidecek yorumlar yapmak. Taraflar zaten bu temel çıkar çalışmasının farkında olarak sahneye çıkıyorlar. Oyunda doğaçlama gelişiyor, kimin ne söyleyeceği duruma göre değişiyor ama asla söylenmeyecek tek bir replik var, evet haklısın hatalıymışım. Bizim etrafımız kameralarla ve sosyal medya like'larıyla sarıldıkça biz de bu sahnedeki rolümüze daha çok sarılıyoruz.
Örneğin bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil birçok meclisten sürekli naklen yayın yapılıyor. Hatta İngiltere'de parlamentoya bilet almaksızın gidip bizzat tartışmaları izleyebilirsiniz. Yani evet, vatandaşı olduğunuz yerde yapamadığınız şeyi orada turist olarak yapabiliyorsunuz. Sizce bu şeffaflık tartışma kalitesini arttırıyor mu?
Burada biraz değişik bir analoji kurayım. Nasıl ki parçacık fiziğinde deneyin sonuçlarına etki etmeden o deneyi gözlemleyemezsiniz, iletişimin de doğasını değiştirmeden onu gözlemlemeniz zordur. Gözlemci sayısı arttıkça doğruya ulaşma isteği şöyle dursun, uzlaşma çabası da azalıyor. Çünkü artık grup için statünüz tehlikede oluyor.
Bir tartışmanın etrafında tribün kurarsanız sosyal hayvanlar da tabiatları gereği o tribünlere oynayacaklar. Özellikle de rakibi itibarsızlaştıran safsatalar bu şartlarda öne çıkıyor. Zira bir ayıdan kaçmak için ondan hızlı koşmanız şart değil, yanınızdaki arkadaşınızdan hızlı koşsanız yeter. Aynı şekilde bir kalabalık önündeki ikili tartışmayı kazanmak için de, tırnak için de kazanmak diyelim.
Kendi haklılığınızı ispat etmeye gerek yok. Rakibinizin güvenilmezliğini ispat etseniz veya o konudaki yetersizliğini ispat etseniz yeter. Normalde bu şov bittikten sonra kapalı kapılar ardında uzlaşabilecek olanlar dahi birbirlerinden kopmaya başlıyorlar, araları açılmaya başlıyor. Her gün sizi milletin önünde küçük düşüren biriyle kameraların ışığı söner sönmez normal biriyle iletişim kurabilir misiniz?
Ha kurarsınız ama sosyopat olmanız lazım. Yani sadece onları rahatsız etmeyecek bir iş ortamı. Sadece onların yükselebilecekleri bir düzen bu. Yanlış da anlamayın yani burada şikayet ettiğim şey ''Ah ah nerede o eski tartışmalar azizim'' gibi bir serzenişten ibaret değil.
Daha önce Socrates'in davasını da görmüştük. Ben podcast'te de bahsetmiştim. Eskiden de tribünler vardı. Ne de olsa sosyal medya veya televizyon icat edilmeden önce de statüye önem veren hayvanlardık.
Ancak eskiden farklı iletişim çeşitlerinin sınırları daha belliydi. Yani bir başka de işte tiyatronun ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlamak kolaydı. Teknolojiyle birlikte argümanların hedefi ve niyeti hakkındaki farkındalığımız da azalıyor. Ağır ağır ısıtıldığı için suyu terk etmeyen ve sonunda kaynayan kurbağa misali, diyaloglarımız da ağır ağır birer diyalog simülasyonuna dönüşüyor.
Sanki karşımızdakiyle iletişim kuruyormuşuz gibi. Bu kırılmayı da, süreçteki bu kırılmayı da Baudrillard'ın simülakra kavramından faydalanarak takip edebiliriz aslında. Burada sonradan araya giriyorum. Frankofon olanlarınız zaten çoktan her türlü otoriteye başvurmuştur beni iptal ettirmek için.
40 yıllık Baudrillard'ı Bodriyardı diye böyle solumdaki D ile okumuşum bütün kayıt boyunca. Aynı hatayı ortamlarda siz yapmayın. Boşu boşuna entel puanı kaybetmeyin. Zaten fullarınız yok.
Baştan eksi on başlıyorsunuz. Düşmanlarınızın eline böyle koz vermeyin. Tamam şimdi kayda dönüyoruz. En geniş anlamıyla simülakra denilen şey bir kopyalar silsilesi.
Ve aslında din felsefe tarihinin başından beri revaçta olan bir dünya görüşü. Yani Baudrillard falan bunu icat etmedi. Örneğin Platon'a göre asıl gerçeklik idealler dünyası. Bizimkisi ise onun kusurlu bir hali.
Bu kusurlu dünyayı da sanat yoluyla taklit edince, örneğin gördüğümüz şeyi resme dökünce, kopyanın da kopyasını yaratmış oluyoruz. Ama bu seviyede durmak zorunda değiliz. Dünyanın en ünlü resmini düşünün mesela. Her gün binlerce insan Mona Lisa'nın fotoğrafını çekebilmek için Lourdes birbirini eziyor.
Yakın zamanda ben de bu insanlardan biriydim. Turistleri kadraja almadan bir kare yakalamaya çalıştım. Çünkü kafamdaki idealize edilmiş fotoğrafta, o Mona Lisa fotoğraflarında veya Nur fotoğraflarında insan yok, kalabalıklar yok. Uzun uğraşlar sonrasında başardım bunu.
Ve bu resmi sanki o anki tecrübemi yansıtıyormuş gibi Instagram'da paylaşarak bir seviye daha sanallık yarattım. Gerçi bu yine iyi. Artık birçok insan sahte selfiler yayınlıyor. Bunun farkında olan arkadaşları da Burcucum çok güzel çıkmışsın diyerek rollerini yerine getiriyorlar.
Çünkü aynısını onlar da yapıyor. Yani bir başkasının hazırladığı mizanseni, sahte bir ortama, kendisininmiş gibi paylaşanların oluşturduğu... Sahte beğeni alışverişleri de dayanan sosyal ağlar var. E bu ağlarda da bir süre sonra insanın gerçeklik algısının bozulmamasına imkan yok.
Ben gerçek olanın ne pahasına olursa olsun el üstünde tutulmasını da savunmuyorum. Yani gerçek olan daha iyidir demiyorum. İçinde yaşadığımız dünya her şeyi milyon kere yeniden üretip içini boşaltıyor ve birçok kopya aslında orijinalinden daha ilginç. Örneğin benim için Michael Jordan, Be Like Mike reklamlarından, Dream Team denen pazarlama harikasından, sabaha karşı maç izlediğim günlere duyulan nostaljiden beslenen bir efsane.
Michael Jordan isminde gerçek bir insan olduğunu da farkındayım ama ne yalan söyleyeyim efsanesi dururken gerçeğini pek merak etmiyorum. Sorun şu ki biz artık ekseriyetle Baudrillard'ın hiper gerçeklik dediği seviyede yaşıyoruz. Yani gerçeğini unutturmuş ya da zaten hiçbir zaman bir orijinali olmamış kopyaların dünyasındayız. Jordan'ın Last Dance belgeselinde, Jordan'ın sırf motive olabilmek için rakiplerinin kendisiyle dalga geçtiğini hayal ettiğini, bu sahte haberi arkadaşlarına yaydığını ve bir dereceye kadar da kendi yalanına inandığını öğreniyoruz.
Fakat ironik olarak Jordan'ın iç yüzünü yansıtması gereken bu belgesel de en ince ayrıntısına kadar onun onayından geçmiş olan bir ürün. Şimdi bu onayı veren gerçek Jordan mıydı, kendi efsanesi mi? Hipergerçeklik kavramından bahsederken Matrix filmine değinmemek olmaz. Anayasaya aykırı.
Hatırlarsanız filmin ağır abisi Morpheus, Matrix nedir sorusunu kontrol diye cevaplıyordu. Matrix kontroldür. Ama kastettiği fiziksel kontrol değildi. Çünkü bu gelecekte, filmdeki gelecekte insanlar zaten fiziken hapiste.
Spoiler alarmı vereyim mi? Artık izlemeyen kalmış mıdır? Neyse çocuklar kusura bakmayın. Zaten sonunda katil uşak çıkıyor.
Boşuna izlemeyin filme. Oradaki insanların hepsi zaten fiziken hapisti. Matrix ise daha sofistike bir kontrol aracı. Sizi ezen postallar başkaldırılacak bir iktidar yok.
Tiransız bir tiranlık. Matrix'in ilk versiyonunu bir cennet olarak tasarlamıştı makineler. Yani iyilik sahibi bir tiran vardı. Aydınlanmış diktatör diyebiliriz buna.
Bir tanrıyı oynamışlardı. Fakat insanlar bu sisteme uyum sağlayamamışlar ve kendilerini zorla cennetten kovdurmuşlar. Bugünkü Matrix versiyonu ise ne tanrının ne de şeytanın kontrolünde olduğu kolektif insan bilinciyle işleyen bir sistem. Ekonomik düzenleriyle, siyasi rejimleriyle, mahalle baskılarıyla, medya ve reklamlarıyla bizi çepeçevre sarıyor.
Kısacası Matrix bizim şimdiki dünyamız. Biraz başa dönelim. Filmin hemen başında iki tane referans var. Önce Neo'yu, esası olan, simülakra ve simülasyon kitabını tutarken görüyoruz.
Sonra da Beyaz Tavşan'ı takip ederken yani Alice Harikalar diyarındaki Beyaz Tavşan. İki referans da bizim için önemli. Kitabın içi aslen boş. Dışarıdan göründüğü gibi olmayan bir taklit yani.
Neo bu kitabı gizli bir kutu olarak kullanıyor. Peki ne gizliyor? Korsan yazılım kopyalarını. Yani bir kopya başka kopyaların deposu.
Kitabın tek açık sayfası da o nihilizm bölümü yani nihilizm üstüne ve devamı koparılmış umursanmadan. Nihilizm üstüne kopyalar dünyasında gerçek bir şeyler arayan Neo'nun yaşadığı anlamsızlık hissi hakkındadır aslında. Filmin başında Neo bu hissin kaynağını bilemez zaten ve etrafındaki sahtelik katmanları onu gayet melankolik yapar. İlginç olan şu film, Neo'nun bu durumuna daha klasik yani bir bakıma platonik bir çözüm arıyor.
Neo kırmızı hapı yutup uyanıyor, bir başka da işte Platon'un mağara alagörüsünden gidersek mağarasından çıkıyor. Ve gerçekliği görüyor. Zion şehrinin olduğu esas gerçekliğe geliyor. Melankolisi de orada geçiyor.
En azından ilk film, gerçek ile simülasyonun arasına kesin bir ayrım yapıyor ve gerçekliğe ulaşmak için verilen mücadeleyi yüceltiyor. O simülasyonun içinde kalıp da sahte biftekleri yiyip onun sahte zevklerini tatmak isteyen karakter kötü adam. Şimdi buna bakıp Baudrillard beni hiç anlamamışlar diye filmi eleştirmişti. Hatta şöyle meşhur bir lafı var.
Matrix'in kendisi Matrix hakkında bir film üretseydi tıpkı bu Matrix filmi gibi olurdu. Baudrillard bunları diyor çünkü onun melankolisinin tedavisi yok. Çünkü geri dönülecek bir gerçeklik artık kalmadı. Etrafımız aşılmaz simülakro katmanlarıyla sarılı.
Teknoloji geliştikçe bu iş daha da kötüye gidecek. Ki işin inanılmaz noktası şu bence, kendisi daha sosyal medya devrimini görmeden ölmüştü. Gelelim bahsettiğim sahnedeki ikinci önemli referansa, yani beyaz tavşana. Şahsen en sevdiğim hipergerçeklik örneği Alice Harikalar Diyarı'nın yazarı Lewis Carroll'ın hayal gücünden çıkan bir hikaye.
Haritacılık konusunda ilerlemiş bir topluluktan geliyor. Şöyle bir diyalog. Sizden öğrendiğimiz haritacılık bilimini çok ileri noktalara taşıdık. Mesela sizce işe yarar en büyük haritanın ölçeği nedir?
Karşıdaki cevap verir. 6 cm'in 1 km'ye karşılık geldiği bir harita olmalı. Ha o kadarcık mı? Biz kısa süre içinde 1 km mesafe için 6 metrelik bir harita yaptık.
Sonra 100 metre ilerledik. Sonra dağ ayağına bir fikir geldi aklımıza. Tüm ülke için birebir ölçekte bir harita tasarladık. Bunu hiç kullandınız mı peki?
Valla bugüne kadar tamamen serilmedi. Çiftçiler karşı çıktılar tüm ülkeyi kaplayıp güneşi karartacağı için. Şimdi biz de ülkeyi kendi haritası olarak kullanıyoruz. Ve sizi temin ederim neredeyse orijinal harita kadar başarılı.
Carol'ın hikayesinin çok katmanlı bir yorumunu 2008 yapımı Snackdeki New York filminde görebilirsiniz. Filminde. Ve bu aslında çok güzel bir isim. Çünkü New York'ta galiba Schenectady diye okunuyor.
Öyle bir kasaba var. Ona gönderme. Ama Schenectady kelime olarak şu demek. Bir şeyin parçasının o şeyin tamamını sembolize ettiği durumlar.
Mesela köşk dediğimiz zaman cumhurbaşkanlığı köşkünü de kapsayan cumhurbaşkanlığı makamını kastediyoruz. Yani hem köşk kavramının içinde hem de daha büyük bir şey de var etrafında. Hatta onun üstünden de devleti kastediyoruz. Burada da böyle bir kelime oyunu olarak kullanılmış.
Çünkü bu filmin senaryosu şöyle. Giderek sağlığı bozulan bir tiyatro yönetmeni var. Ölmeden önce hayatını, şaheslerini yaratmak için dev bir depo kiralıyor. Ve aktörlerden de insanların günlük hayatlarını canlandırmalarını istiyor.
Bu depo da New York'ta Schenectady kasabasında kiralanmış. Yavaş yavaş set büyüyor ve dışarıdaki dünyayı kaplamaya başlayan bir şehir ortaya çıkıyor. Aktörler orada yaşamaya başlıyorlar. Hatta aktörlerin benzerlerini o yeni şehir içindeki aktörleri oynamak için oyuna katıyorlar.
Kısacası Truman Show'un hormonlu versiyonu, hiperbodyard versiyonu diyebiliriz buna. Gayet ilginç bir film bence izleyin. Daha başka alt metinler de var. Buradan da modern tartışmalarımızdaki gerçek-kopya ilişkilerine gelmek istiyorum ben.
Mesela 1960 yılında, naklen yayınlanan tarihteki ilk başkanlık tartışması öncesinde moderatörsüz gerçek bir diyalog kurulması planlanmış. Fakat hem Nixon hem de Kennedy diğerinin lafı uzatacağını ve işi şova dökeceğini düşünerek vazgeçmiş bundan moderatör istemişler. Yani niyetleri göreceği iyi olsa bile kameralar yüzünden birbirlerine güvenemiyorlar. Genişleyen bu dinleyici kitlesi yüzünden ikili tartışma daha başlamadan öldürülüyor.
Şimdi onlardan sonra aradan iki nesil geçiyor ve artık karşılıklı konuşma taklidi bile yapılmıyor başkanlık tartışmalarında. Bir bakın, garip garip bir ortak basın konferansı izliyoruz her seferinde. Hani eski Türkiye siyasetinden hatırımızda kalan o yuvarlak masalar, birbirine yakın mesafede oturup yüzünü birbirine dönmeler bunlar yok, bunlar gitti. Onların yerine devasa podyumlar geldi.
Adayların önüne birer kürsü konuyor, plastik yüzleri birbirlerine değil de seyircilere ve moderatörlere dönük oluyor. Kendilerine verilen birkaç dakikalık ara için optimize edilmiş o replikleri söylüyorlar ve sahneden çekiliyorlar. Bu modern münazaraları herhangi bir yetenek yarışmasından ayırt etmenin imkanı yok artık. Bunlar televizyonun ve kalabalıkların etkisiyle yozlaşan tartışma kopyaları da değil artık.
Özel olarak televizyon için ve giderek de özel olarak sosyal medya için üretilmiş bambaşka yepyeni şeyler. Mesela bazen vurucu bir replik bile gerekmiyor. Önceden çalışılmış abartılı bir mimik viral bir internet mimine dönüşebiliyor. Bu resme bakınca alışkanlıktan tartışma diyorum ama bu şeyin orijinali hiç olmadı.
Bu yeni ufukları göz önünde bulundurarak bölümün ilk örneğine dönüş yapalım. Evet bir muhalefet lideri iktidar yanlısı bir gazetecinin programına o gazeteciyi ikna etme umuduyla gitmez. Ama izleyicinin de genelini ikna etme umuduyla gitmiyor. Modern siyasetin eskisi gibi bir kitle siyaseti olmadığını anlamak lazım.
Medyadaki parçalanma arttıkça hangi kesimin hangi lafınızı ne şekilde işiteceği de az çok belli oluyor zaten. O yüzden de nokta atışı mesajlar ve nokta atışı safsatalar yoluyla her seferinde belli bir grubu hedeflemek çok daha etkili. Hatta bazen amaç iknadan ziyade motivasyon olduğu için hedef kitle de tamamen sizin kanattakiler olabiliyor. Yani karşıyla hiç ilgilenmiyorsunuz bile.
Bütün mesajlarınız, kalıplarınız, mimikleriniz, her şey kendi tarafınıza ve onun da bir alt kümesine yönelik olabiliyor. Ne de olsa oy kullanmanın zorunlu olmadığı veya güvenli olmadığı yerlerde kendi kanadınızı organize edip sahaya sürebilmek karşıdan birilerini devşirmekten daha bile etkili olabiliyor. Böyle de bitirelim bu bölümü. Safsatalar Ansiklopedisi'nde benzer metinler bolca var.
Dediğim gibi Eylül ortasında sizlerle buluşacak böyle bir iki bölüm daha yapmayı planlıyorum. Kitap çıktıktan sonra da araya sıkıştırırız tatlı niyetine. Siz bunu hazmederken ben de Jordan Peters'ın devam bölümüne çalışıyorum. Yapımcımız da Vedat Milör röportajını hazırlıyor.
Her zamanki gibi bu podcast'ta emeği değil ama parası geçen fularsız kapitalistlere teşekkürler. Kemal Akkoyun ve Ali Özbek birinci senelerini kutluyorlar. Belki de kutlamıyorlar gerçi bilemiyorum. Ama size buradan özel selamlar.
Neredeyse birinci senesini dolduracak olanlar da... Refik Şekercioğlu, Arnaz Şuvarseneger, Can Emrah Yaldız, Seküre, Mehmet Han, Başak Purut, Aydın Kahraman, Çağrı Özertem, Danyal Arslan. Ekim ayı içinde siz de birinci senenizi dolduracaksınız. Yine eskiden yeniye devam Özgür Elbir, Atilla, Işıl Arıcan, Uygar Polat, Ulysses, Can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Ece Aydoğan, İsmail Atkurt, Alper Barkmaz, Anıl Tokdemir, Mehmet Ünsal, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Şidem Şahiner, Ali Can Albayrak, Emrah Öz, Başar Kızıldere, Dumanay Hukuk, Samet, Kıvanç Müçek, Doğan Can Bahan, Sabahatçil, Yannis, Kutlay Dede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Nil Güneli Bol, Umutcıkla, Çağrı Köse, Savaş Günata, Salih Ünal, Merve Yurdagül, Somut Olay Podcast, Alp Şimşek, Onur Baysan, Furkan Karakaya, Çağrı Özkul, Beybiliku, Eymen Üçışık, Can Ender Büyüktaş, Can Derk Ovayurt, Elif Demirören ve Aziz Arif Şanver.
Hepinize ve diğer isimsiz kahramanlara çok teşekkürler, iyi haftalar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.