
4.244 kelime · ~21 dk okuma
Merhaba Fularsızlar. Bugün direkt konuya dalıyorum. Bir araştırmaya göre günde tahminen 100.000 kelime duyuyoruz ve okuyoruz.
Yani 100.000 kelimeye maruz kalıyoruz. Çoğu kitap da aslında aşağı yukarı bu uzunlukta. Yani bir günde duyduğumuz kelimelerle aslında bir kitap okuyabiliriz.
Veya şöyle düşünün, 6 günde maruz kaldığımız kelime sayısı Tolstoy'un Savaş ve Barış'ına eşit. Uzun versiyonla hem de. Bu kadar fazla şeye maruz kalıyorken en çok duyduğum sorulardan biri hangi kitapları okuyayım sorusu oluyor. Ama nasıl daha verimli okuyabilirim diyen gerçekten çok az.
Belki senede bir öyle bir soru alıyorum. Ben de bu konu hakkında bir şeyler söylemek istedim. Bu bölümün aslında ilham kaynağı zamanında Atakan diye bir velet vardı biliyorsunuz birkaç ay önce ortaya çıkmıştı. 5 ayda 250 kitap mı okudum demişti.
Ben onun üstüne hatta bir bölüm yaptım. Çocukluğun Değişimi isimli yani sokakta artık çocuklar top oynamıyor alt metinli 31. bölümümüzde o. Atakan iletişimini kuramıyor, Atakan çocukluğunu yaşayamıyor denilecek bir durum yok ki ortada.
Bu kitap okuma meselesi de oradan kalmış. Çünkü herkes bu kitap sayısına odaklanmıştı. Halbuki nicelik çok önemli değil biliyorsunuz. Yani kitap sayısı üstünden övünmek aslında tam fullarlı entel işi.
Zaten her şeyden öte artık okumalarımızın çoğu kitap da değil. Okuduğun şeyi kitapla ölçmek biraz çağın gerisinde kalmak gibi. Yani Amerikalıların metrik sisteme geçmesi yerine hala el, ayak, kol, bacak o birimlerle ölçmesi gibi mesafeleri. O yüzden bu bölümde vereceğim tavsiyeler sadece kitap için değil.
Bu arada zaten çok kitap okumak atla deve de değil. Muhtemelen dakikada hepimiz 250-300 kelime okuyoruz. Bir kitap 100.000 kelime dese ki bu uzunca bir kitap oluyor, 6 saatte böyle bir kitap bitirebilirsiniz.
Ortalama bir CEO da senede 50 kitap okuyormuş, haftada 1 yani. E 50 kitap için, uzunca kitap için hepi topu 300 saate ihtiyacınız var. 300 saat senede çok bir şey değil. Ortalama sosyal medyada geçirilen vakit 600 saat.
Ortalama bir Türk'ün ve Amerikalı'nın en çok televizyonu izleyen halklardan ikisi bunlar. Televizyona harcadıkları vakit 1600 saatten fazla. Yani çok kitap okumak öyle çok zor bir şey değil. Önemli olan nitelik.
Nitelikten de kasıt okuduğunuzdan ne anladınız? Şimdi o kısma dalacağız. Şöyle bir kaynakla başlayalım. Mortimer Adler isimli bir yazar zamanında nasıl kitap okunur diye yazmış.
Yani bizden önce düşünenler olmuş bunu. 1940 tarihli bir klasik bu. Ama 70'lerde tekrar yazıyor yani asıl kaynak hali de o zaten. En önemli şey diyor amacınızı bilmek.
Bir kitap okumaktan elde edeceğiniz şey nedir? Amacınız nedir? Genelde üç tane öğrenme amacı olabilir diyor. Pratik, bilgi, anlayış.
Şimdi pratik zaten okuyarak değil, tecrübe ederek öğrenilir. O yüzden diğer ikisine odaklanmış. Bilgiyle anlayışı ayırmak için epey zaman harcıyor. Bilgi dağarcının genişlemesi anlayışı ilerletmez.
Yani şöyle düşün, çok alıntı yapabilen birisini düşünün. Dünya kadar kitap okumuş, hepsinden de alıntı yapabiliyor. veya temel savlarını söyleyebiliyor. Bunları bize bir papağan gibi geri okuyabiliyor.
Şimdi bu tamamen gereksiz bir öğrenme biçimi değil. Zorunlusunuz bir noktaya kadar bunu yapmaya. Ama bunun abartılmaması lazım. Şöyle düşünün, kimse Google'dan daha fazla alıntı bilemez.
O yüzden de bunu yüceltmeye gerek yok. Bazı konularda bu seviyede bir bilgi yeterli. Fakat asıl öğrenme anlayış. Anlayışı edinmek için de okumaktan fazlasını yapmak lazım.
Şimdi Adler aslında burada dört farklı seviyeden bahsediyor. Yani okuma yaparken dört farklı seviyeden geçeriz diyor. Ve ancak ileriki seviyelerde anlayışı elde edebiliriz diyor. İlk seviye temel eğitim, öğretim.
Yani bir yazıyı okuyabiliyor musunuz? Kelimeleri okuyabiliyor musunuz? Orasını geç. İkincisi buna inspectional reading diyor.
Biz üstün körü okuma diyebiliriz. Üçüncüsü analitik okuma. Dikkatini vereceksin, düşüneceksin. Son tarz okumada karşılaştırmalı okuma.
Yani burada artık bir kitabın ötesine geçiyorsun. Kitabın ne anlattığını zaten anlamışsın. Burada o konuyu daha çok anlamaya çalışıyorsun. Çoğumuz bunu yapmıyoruz.
Yani bu daha ziyade akademisyenlerin işi. O yüzden bu birinci ve dördüncü seviyeleri atalım. İki ve üçe odaklanalım. Yani üstün körü okuma ve analitik okuma.
Bundan da aslında analitik okumaya odaklanacağız. Ama ikinin önemi hangi kitabın bu derinlemesini okumaya hak ettiğini belirlemek. Çünkü zamanınız kısıtlı, enerjiniz kısıtlı. Bunu iyi becermeniz lazım.
Ve birçok insan da derinlemesine başladığı kitabı bitirmeden bırakamıyor. Kötü olsa bile kitap. Geçen bölümden de hatırlarsınız Suncoast Fallacy, batık maliyet hatası. Ben başladığım işi bitiririm, tuttum mu bırakmam.
Böyle hep büyüdüğümüz için kitabada başlayınca sanki onu bitirmemek ayıpmış gibi. Hayır ilginizi çekmiyorsa atıp gideceksiniz. Ama işte bunu yapabilmek için batık maliyet safsatasına karşı durmak zor. O yüzden hiç o sulara girmeyin.
Bunu yapabilmek için önceden bir üstünkörü okumak önemli. Yani kitabın arka kapağına bakmak da buna dahil, ara ara paragraflar okumak da veya çok hızlı okumak da. Ben şimdi göz gezdirme modundayım diyorsun. Beğenmezsen atman kolay oluyor.
İşin açıkçası bence herkesin sevdiği veya önerdiği kitaplarda bile bunu yapmak lazım. Çünkü kendiniz için okuyorsunuz, başkası için değil. Tabii ben böyle güzel sloganlarla sizi kendinizi iyi hissettirmeye çalışmıyorum. bunun da bir sınırı var.
Yani bazen sevmediğiniz şeyleri de bilmek zorundasınız bir ortak payda edinmek için veya bir statü edinmek için. Sonuçta şöyle düşünün, herkesin beğendiği bir kitabı beğenmek veya en azından alıntılarla, konu başlıklarıyla bunu okuduğunuzu belli etmek demek, bir nevi sosyal sinyalleme yapmak demek. Ve bu kaçınılmaz. Yani ben şimdi size ''It was the best of times, it was the worst of times.'' diye başlasam,
bu kalıbı bilmiyorsanız, Muhtemelen İngilizce literatürde hiçbir şey bilmiyorsunuzdur diye bir yargıya varıyorum. Yanlış olabilir bu yargım ama bu bir kısa yoldur ve kısa yargılarda hayatın kaçınılmazı. İnsanlar da sizi böyle değerlendiriyorlar. Yani bir dereceye kadar gerekiyor.
Ama çok da abartmanıza gerek yok dediğim. Her klasiği okumuş olmanız da gerekmiyor. Sevmediyseniz tarzını bırakın gitsin. Ben mesela size bir itirafta bulunayım.
Takma adım Tolstoyevski. Tolstoy'un Savaş ve Barış romanı bana çok zor geldi. Uzun bir epic zaten, bir sürü karakter var ve kendimi zorladım bu nick'i alabileyim diye. Yani bu konularda ayıp yok.
Şimdi gelelim asıl odak noktasına yani üçüncü seviyemize. Ben aslında bundan daha önce bahsetmiştim. Ama analitik okuma değil de aktif okuma olarak bahsetmiştim. Hatta daha doğrusu aktif dinleme olarak bahsetmiştim.
Hatırlıyorsanız Türkiye Gündükleri serisi yapmıştım. Orada kimsenin birbirini dinlememesi diye bir bölüm vardı. Berber muhabbetlerinden açılmıştı. Orada bahsediyorduk bu işte bilgilendirici dinleme nasıldır, kritik dinleme nasıldır.
Bu da aynı fikir aslında, ona çok benzer okuma versiyonu. Çok basit prensipleri şu, okurken not alacaksınız, altını çizmek değil. Kendi notlarınızı kendi kelimelerinizle alacaksınız. Çünkü hafızanıza giren, daha doğrusu kısa dönem hafızanıza giren bu bilgiler, düşünceler bir noktadan sonra unutulacaklar.
Bunlar öyle kendiliğinden uzun dönem hafızaya geçmiyorlar. Çok tekrar yapmanız lazım. veya daha etkilisi o öğrendiğiniz şeyleri yeniden yorumlamanız lazım. Siz yeniden yorumlayınca, işte kitap kenarına yazınca mesela kendi kelimelerinizle, beyninizde o hafıza tekrardan başka bir şekilde yaratılıyor.
Ve bu sefer uzun vade hafızaya geçiyor. Ama hatırlamaktan ziyade işte anlayışa dönüştürmüş olur o bilgiyi. Adler şöyle söylüyor, her bölüm sonunda ya da kitap bitince şu sorulara cevap bulabiliyor olmanız lazım. Bu kitap ne hakkında?
Daha iyisi biraz daha zahmetli ama kitabın bir gidişatının çizelgesini çıkaracaksınız, outline'ını çıkaracaksınız daha doğrusu. İçindekiler kısmını aynen kopyalamayacaksın da kendince önemli bölümler nedir? Bu gidişat nasıl olmuş? Nereden nereye atlamış?
Ondan sonra da bu kitabın tezleri sizce ne kadar doğru? Kendi alanı içinde ne kadar önemli? Bunlar hakkında yine bir paragraf yazacaksınız diyor. Bu aktif okuma konusuna şöyle devam etmek istiyorum.
Adleri artık rahat bırakalım. Bir adım geriye gidelim. Yaklaşık benim iki sene önce yazdığım bir yazı vardı. Verimli ders çalışma tavsiyeleri diye.
Oraya geçiş yapacağım çünkü aralarında çok ortak nokta var. Hem onu okuyacağım hem de araya yorum sıkıştıracağım. Şimdi biz bu noktaya kadar oturup da kitap okuyabildiğimizin kolay olduğunu farz ettik. Halbuki zor bir şey bu.
Gayet zor bir şey. Aslında ilk yapacağınız şey kitap okumanızı kolaylaştırmak olmalı. Burada da en önemli değişim aslında çevrenizi değiştirmek. Yani çok okumak istiyorsanız okuma dışında dikkatinizi çeken şeyleri çevrenizden uzaklaştıracaksınız.
Gayet basit. Masanın üstünde böyle kokain tepecikleri varsa onu bir kaldırın. Onun yerine de okumanızı kolaylaştıracak şeyler etrafınızda bulunduracaksınız. Nedir bu?
Kitapları sağa sola dizeceksin. Mesela bir tavsiye okumuştum. Aynı kitaptan 3-4 tane alıyormuş fiziksel kopyasını. Zengin bir arkadaş zaten.
Onu evin değişik yerlerine dağıtıyor. Tuvalete, şuraya, buraya ki her yerde bulunsun. Hemen açıp okuyabilsin. Takip ettiğim mesela Sam Harris var.
O da okuduğu kitabın hem Kindle versiyonunu ya da elektronik versiyonunu hem de fiziksel kopyasını alıyor. Bulunduğu yere göre ikisinden de devam ediyor. Ben bunu yazıda da şöyle yazmıştım aslında. Önce odanızı toplayın diye bir yazıya, daha önceki bir yazıya referans vermiştim.
Çalışmak istemediğin için masanın üstünü toplamıyorsun, masanın üstü dağınık olduğu için de çalışmak istemiyorsun. Yahut o masaya oturunca aklına binbir türlü şey geliyor. Bu tip tuzaklara işte düşmemek için belli ortamları belli fonksiyonlarla özdeşleştirmek lazım. Oraları da temiz tutmak lazım.
Hatta şöyle denir mesela uykusuzluk çekenlere ilk önerilen şey yatakta çalışmamak veya film izlememektir. Yatak sadece uyumak içindir. Çalışma odası da sadece çalışmak içindir. Eğer ayrı bir oda yoksa şöyle bir tavsiye var.
Ufak bir masa lambası alın üstüne çalışma lambası etiketi yapıştırıp kendinizi böyle kandıracaksınız. O lambayı masaya koyup yaktığınızda odanız çalışma odasına dönmüş olacak. Kısacası yaptığınız şey kendinizi şartlandırmak. Bu deneyde yani hem Pavlov sizsiniz hem de köpek sizsiniz.
Çevresel şartları hazırladıktan sonra ikinci adım şu. Bir oturuşta ne kadar okuyacaksınız mesela? Dikkatinizi ne kadar tutacaksınız? Şimdi ben bu yazıyı ders çalışma veya makale okuma için yazdığımdan ötürü Pomodoro tekniğinden bahsetmiştim.
25 dakikada bir 5 dakikalık ara veriliyor. Dördüncü ara da uzun oluyor. Şimdi bu tekniğin bence asıl yararı, ben bunu uzun süreler denedim, verime arttırması değil. Bence asıl yararı şu, eğer konsantrasyonumuz düştüğünde kendimizi zorlamaya devam edersek insan o konudan nefret etmeye başlıyor.
Hatta daha kötüsü okumanın kendisinden nefret ediyor. Çünkü bunu sevmezsen bir sonraki sefer kendini daha da zorlaman gerekiyor eğer o şeyi oturup hakikaten okuman gerekiyorsa. İşin yüzünden, okulun yüzünden neyse. Mufasit daireyi kırmak lazım.
Pomodoro bu tekniklerden bir tanesi bence. Yalnız bunu her durumda uygulamamak gerekiyor. Bazı uğraştığım konulara oturup tekrar kafaca girebilmem için verdiğim aradan sonra birkaç dakikalık bir çaba lazım. Yani sırf kaldığım yeri bulabilmem, ondan sonra o zamanki düşüncelerime geri dönebilmem belki 5-10 dakika sürebiliyor.
O zaman çok verim sistem tersine. Özellikle de ezber değil de veya bu yüzeysel okumalar değil de... ...gerçekten derinlemesine birkaç ayrı kavramı birbirine bağlamaya çalışıyorsanız... ...öyle zırt pırt makineyi stop ettirmeyin.
Oturun bir saat okuyun mesela. Üçüncü nokta tekrar. Şimdi Pomodoro tek bir çalışma periyodu için geçerli. Bir saatlik blok ayırdığınız zaman bu tek bir periyod.
Ama çoğu konu tek seferde kalıcı olarak öğrenilmiyor. Her sınavını, her projesini, her sunumunu son geceye bırakmış biri olarak bu konuda epey tecrübeliyim. Daha uzun dönem hatırlama için en verimli yol tam unutmaya başlamışken konuyu tekrar etmek. Konuya göre, insana göre değişiyor.
Bende bu süre genelde bir hafta. Tekrar etmek için dönüp baktığınızda da bakar bakmaz, ya tamam hala hatırlıyorum hepsini, sorun yok diye kısa kesip atmamak lazım. Çünkü hatırlama ile tanımı arasında bir fark var. Şimdi daha önce okuduğum bazı şeylere tekrar bakınca onları tanıyorum.
Ve sanki onları hatırlıyormuşum sanrısı yaratıyor bende bu. Bu kavramların İngilizce farkları recognition, tanıma ve hatırlama, recollection. Özellikle mesela altını çizdiğiniz metinleri tekrar okurken bunu hissedebilirsiniz. Bir sonraki sefer o hissi yaşadığınızda kağıdı kapayıp paragrafın geri kalanını kendiniz yazmaya çalışın.
Bakalım ne oluyor. Yani ezberden bahsetmiyorum. Metnin ana fikrini kendi cümlelerinizle anlatmaya çalışın. Hatırladığınızı düşündüğünüz metnin ana fikrinden bahsediyorum.
Muhtemelen beceremeyeceksiniz. Deja vu yaşarken olan da bu zaten. Sözde her karayı hatırlıyorsunuz, gördüğünüz her şeyi. Ha bu daha önce olmuştu diyorsunuz.
Ama bir sonraki sahnede, bir sonraki karada ne olacağını tahmin edemiyorsunuz. Tam olduktan sonra aha ben bunu yaşamıştım hissi geliyor sürekli. Yok eğer bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin eden varsa o zaman onu da bir kağıda yazsın sonra da peygamberliğini ilan etsin ne diyelim. Bu yanılsamayı işte engellemek için gerekli olan şey tekrar ve tekrar döndüğümüz nokta aktif çalışma.
Önce öğrenmeye çalıştığınız şeyin ne olduğunu, ne tip bir bilgi olduğunu anlamanız lazım. Adlerin de zaten dediği buydu. Burada şöyle diyelim, bir kavram mı yoksa kuru bilgiden mi bahsediyoruz? En kolay ayrım bu olur herhalde.
Fransız ihtilalinin mesela hangi yılda başladığını bilmek kuru bilgidir. Ama o ihtilalin ardındaki sebepleri analiz etmek daha zor bir şey. Kitlesel eğitimde tanım ezberlemek esas olduğu için yani çocukluğumuzdan beri şartlandırıldığımız öğrenme biçimi bu. Kavramlara da kuru bilgiyle aynı muameleyi yapıyoruz.
Yani kavramın da tanımını öğrenmek, sanki onu öğrenmekmiş gibi düşünüyoruz. Halbuki bir kavramı öğrenmek çok daha uzun sürüyor. Ama güzel tarafı şu, bir kere öğrenince de unutmak çok daha zor. Bunları anlamak için, kavramı anlamak için aktif olmak lazım.
Oturup düşüneceksiniz, kendi cümlelerinize, kendinize anlatacaksınız bunu. Veya işte o okuduğunuz şeyin muhabbetini arkadaşlarınızla yapacaksınız. Bu da belli bir öğrenmedir, hatırlamadır. Okumanın bir parçasıdır bu.
Bu yüzden mesela kitap kulüpleri çok yararlı bence. Çok entel kuntel bir şeymiş gibi gözüküyor ama ben birkaç tanesine katıldım ara ara. Sırf oraya gidip kitabın özetini veya düşündüğüm şeyleri başkalarına anlatmak bildiğimi sandığım, öğrendiğimi sandığım şeylerin aslında pek sağlam olmadığını gösterdi bana. Pozitif olarak da bakarsak birçok böyle muğlak kavramın, bağlantının netleşmesini sağladı.
Yani oraya, kitap kulübüne başkasından mükemmel bir analiz duymak için gitmiyorsun aslında. Kendi analizini yapabilmek için gidiyorsun. Benim tecrübem buydu. Genel olarak çalışma zamanınızın %80'i öğrendiklerimizi sözlü veya yazılı olarak tekrarlamakla geçmeliymiş.
Yani bakın sessiz sessiz düşünmek de sayılmıyor. %80'i yani 5 saat çalışıyorsan sadece 1 saatini okumaya ayıracaksın. Biz muhtemelen %90'ını okumaya %10'unu da artık sınav için dua etmeye harcıyoruz. Bu konu hakkında mesela Schopenhauer güzel yazmış bunun essays ve aphorisms kitabında.
Türkçe'ye galiba yaşam bilgeliği üzerine aphorizmalar olarak çevrildi. Orada kısaca şunu diyor çok fazla okumak zararlıdır diyor çünkü zamanınızı sürekli okuyarak doldurursanız düşünecek zaman bulamazsınız. Şimdi o bu aktif çalışma metodlarından pek haberdar değildi anladığım kadarıyla yani kendi özetinizi kendiniz çıkaracaksınız diye yazmıyor ama onu düşünmek kümesine dahil etmiş. Sürekli okursan diyor sanki böyle bir yayın üstüne binmiş bir ağırlık o yayı nasıl ezer?
Bir türlü kopup gitmesine izin vermez. İşte diyor aynı şekilde sizin beyninizde bir yay gibi bir noktada salınıp kendi düşüncelerine sahip olması için, orijinal düşüncelere sahip olması için o ağırlığı üzerinden çekmeniz lazım. O ağırlık da başka şeyleri, başka kaynakları okumanın ağırlığı. Şöyle bir alıntı yapmış.
Bu tip insanlar diyor sonsuza kadar okurlar, hiçbir zaman okunmazlar. Sonuçta herkesin de illa bir şey yazıp ünlü yazar olmasına gerek yok yani. Orada biraz abartmış da bence daha güzel bir analogisi şu. Böyle okuyarak öğrendiğiniz şeyler takma uzuvlar gibidir diyor.
Mesela takma diş gibidir veya üstünüze yapıştırdığınız bir yalancı deri gibidir diyor. Burada artık Hannibal Lecter'ı bağlamış birazcık. Neler hayal etmişse. Ama düşünerek ulaştığınız gerçekler, sentezleyerek, hazmederek, uzun uzun düşünerek ulaştığınız gerçekler doğal uzuvlarımız gibidir diyor.
Sadece bize aittir. Çıkarılıp takılamaz öyle. Şimdi tabii Schopenhauer'ı okuyunca gaza geliyor insan. Çok da güzel yazan biri.
Ama biraz eleştiri getirmek istiyorum. O da şu, onun zamanında hakikaten böyle oturup da zamanının çoğunu düşünmeye ayırarak orijinal fikirlere ulaşmak daha kolaydı. Bir kere çok daha az insan zaten bir şey yazıyordu. Yazanlar da birbirlerini tanımıyorlardı.
Yani Schopenhauer'ın aslında mesela ironik olarak bu kadar etkin olmasının bir nedeni, Doğu felsefelerindeki metinlerin batı dillerine çevrilmiş hallerine ilk ulaşan insanlardan biri olmasıydı. Onları okuyor, yorumluyor, ondan sonra kendi bilgileriyle sentezliyor. Şimdi biz böyle bir dünyada yaşamıyoruz. Herkes içerik üreticisi bir kere.
İkincisi de her içerik ulaşılabilir bir durumda. Orijinal bir düşünce bulayım, yani sürekli okuyan değil de okunan biri olayım endişesiyle yaklaşırsan ki kendisi bu orijinal düşünceye çok önem veriyor. Ama o zamanlar hakikaten mümkündü, şu anda hakikaten mümkün değil. Tabii yine burada duraksamaktan bahsederken şu ayrımı da yapalım.
Kurgu eserlerde işleyen süreç farklı. Yani ben burada kurgu dışı bir şey okurken, o bölümü bitiriyorum mesela 20 sayfalık bölümü, hemen sonrasında bir not, bir özet çıkarıp, kitap bitince de o özetlere tekrar dönüp veya kitabın asıl özetini yapıp, ondan sonra bunları karşılaştırıyorum. Bunlar gayet mümkün, böyle hap gibi bölüm bölüm gidebilirsin. kurgu eserlerde, senin başka bir dünyayı ışınlayan eserlerde o yolculuğun bir noktasında böyle imdat frenini çekip de ya arkadaşlar ben bir 5 dakika dışarı çıkıp bunun bir analizini yapacağım dersen büyü bozuluyor birazcık.
Yani o dünyanın dışına çıkman lazım. Kenarda marginlere not aldığın zaman böyle oluyor çünkü. Bir yabancı gibi oraya bakarak yorumunu yazıyorsun sonra tekrar tamam kaldığımız yerden devam edelim diye o dünyanın içine girmeye çalışıyorsun. Bu olacak iş değil.
Mesela yavaş yavaş okuyacaksın ve o karakteri gözünde canlandıracaksın. O ev ortamını gözünde canlandıracaksın. O dünyada yaşadığını düşüneceksin. Bu da bir duraksamadır ama bunun amacı müthiş orijinal bir fikir bulayım değildir veya öğrendiğim her bilgiyi hatırlayayım değildir.
Onun yerine kitabın size sağladığı simülasyonun daha gerçekçi bir hale getirmek veya çözünürlüğünü yükseltmektir diyeyim. Bir nokta daha var değineceğim. O da ezber. Şimdi bu kuru bilgi kavram ayrımını yapmıştık.
Veya Adler'in dediği gibi bilgi kavrayış ayrımını yapmıştık. Wikipedia çağında kuru bilgi ezberlemek çoğumuza saçma geriye olabilir. Ama bu saçmalığa da en çok isyan edene madalya vermiyorlar. Çünkü bir şekilde bu sistem için de başarılı olmanız lazım.
Hani demiştim ya. ...sosyal statünüzü belli etmek için birkaç alıntı bilmeniz lazım vs. Onun bir adım daha derinine inmek istiyorum burada oradaki fikrin.
Ezberin sadece statüs sinyallemek için değil, aynı zamanda gerçekten de gerekli olduğunu düşünüyorum bir dereceye kadar. Çünkü öğrenmek demek, mevcut bilgilerinize yeni bir şeyler eklemek demektir. Yani bir... Ağacın gövdesine eklenen dallar gibi.
Bu benzetmeyi sanırım Elon Musk'tan duymuştum. O konudaki gövde daha önceden ezberlediğiniz, size belki okulda öğretilen veya ailenizin öğrettiği bazı temel bilgiler. İnsanların birbirleriyle iletişimde bulunabilmesi için asgari bir ortak paydaya sahip olmaları lazım. Örneğin oturup da batı dünyasında yetişiyorsan Shakespeare'den bir şeyler bilmen lazım.
Bu o ağacın gövdesi gibi. Ondan sonra buna dallar ekleniyor. Shakespeare ile alakasız bir şey okuyorsun. Mesela hikayeciliği okuyorsun, kahraman arketiplerini okuyorsun başka yerden.
Dramanın kendisini okuyorsun. O gövde üstüne eklemleniyor. Öğrendiğin şeyler böyle birbirlerinden bağımsız havada uçuşan bulutlar gibi değiller. Buradaki ezberler daha ziyade belki de temel, zihinsel modeller, dünya görüşleri, dünyaya bakışımızı şekillendiren mercekler.
Bu şekilde anlamak daha yararlı olabilir. Evrim bunlardan bir tanesi. Şimdi oturup da her canlının evrim çizelgesini ezberlemene gerek yok. O kuru bilgiye giriyor.
Ama evrim kavramının temelini bir yerden öğrenmen lazım. Bu kavramın içinde rekabet var, bilinçsizlik var. ...rastgele değişimler var ve o rastgele değişimlerin elenmesi sonucu... ...birbirinin üstüne inşa eden bir bilgi sistemi var.
Bu mental, zihinsel modeli bir kere oluşturduktan sonra... ...bunu başka yerlerde de kullanabiliyorsun. İşte hangi dinlerin neden başarılı olduğu mesela... ...evrimsel bir bakış açısıyla anlatılabilir bir dereceye kadar tabii ki.
Burada önemli olan şey şu, tek bir... Mental modele bağlı kalmamak lazım. Yani tek bildiğin şey, tek kullandığın mercek evrimse veya doğal seçilimse, bu örneğe daha uygun, o zaman güdük bir dünya anlayışın olacak. Çünkü din denen bir konu sadece o şekilde anlaşılmaz.
Sadece dinlerin birbirleri rekabeti şeklinde anlaşılmaz. Başka başka mercekler de kullanacaksın. Bunlar işte temelinde olması gereken şeyler. Bu mercekleri de bir yerlerden öğreniyorsun.
Ondan sonra da ideal olarak onun üzerine eklemlediğin şeyler o kadar karmaşıklaşıyor ki senin sentez kabiliyetini o kadar arttırıyor ki bir noktadan sonra o merceklerin kendilerini, zihinsel modellerin kendilerini de değiştirebiliyorsun veya ilerletebiliyorsun. Ama işte bunların hepsi bir nevi ezberle başlıyor. Belki çok soyut olmuş olabilir. Biraz daha işin pratik tarafına döneyim.
Bazı durumlarda hakikaten ezberin kendisi zorunlu oluyor. Onu da şöyle yapıyorsunuz. Kafanızda acayip bir sahne canlandırıyorsunuz. Ezberleyeceğiniz şeyleri de o sahnedeki diğer şeylerle ilişkilendiriyorsunuz.
Birkaç kez bu sahnenin üstünden geçiyorsunuz veya o yarattığınız simülasyonun içinde yaşıyorsunuz. E işiniz bitiyor. Bunları yıllar önce televizyonda Melik Duyar anlatıyordu. Hatırlayanlar vardır belki.
Çok da güzel gösteriler yapıyordu. Öyle ağzım açık izliyordum o zamanlar. Daha modern zamanlarda da Sherlock dizisinden hatırlayabilirsiniz. Bir hafıza sarayın metodu vardı orada.
Ama aslında orada kullanılan metot baya eski yani klasik zamanlara gidiyor. O insanların keşfettikleri şeyler de ardışık şeylerin yani birbirlerini doğal olarak takip eden şeylerin daha kolay hatırlandığı. Bunun için mesela iyi bildiğiniz bir rota buluyorsunuz. Evin girişinden yatağınıza kadar olan yol gibi.
Oluşturmak istediğiniz anıları da veya bilgileri de sırasıyla bu yol boyunca yerleştiriyorsunuz. Bu tip görsel metodların işe yaraması da sürpriz değil çünkü öyküler de aynı kök nedenden ötürü çok etkililer. Birine vereceğin dersi kural veya böyle kuru bilgi şekline değil de öykü şekline birbirini takip eden sahneler şekline sokarsan bu insanı beynin görsel tarafını kullanmaya zorluyor ve çok daha akıllı kalıcı oluyor. Ha bu arada tabii görsel ezber tek yol değil.
Bugüne kadar ben mesela binlerce vida sıktım. Hayatta başardığım en önemli şeylerden biridir. Hala her seferinde hangi tarafa çevirince sıkılacağını, hangi tarafa çevirince gevşeyeceğini bir kafiyeyle hatırlıyorum. Righty tighty, lefty loosey.
O kadar basit. Gelelim son adıma. Son adımda aslında biraz durup düşünmekten zaten bahsetmiştik ama bunun daha da derin bir versiyonu o da uyku. Çağımızda bir sürü insan çok az uyumasıyla ve çok çalışmasıyla övünüyor.
Mesela benim tanıştığım her mimarlık öğrencisi, nedense özellikle mimarlık, proje yetiştirmek için ne kadar az uyuduğuyla övünüyor. Ben 7 gün uyumadım, 3 gün şöyle yaptım, 4 gün balkondan sallandım beynime kan gitsin diye. Arkadaş sen sas komandosu musun? Ne lüzumu var böyle işkence çekmenin?
Bu konuyla alakalı şöyle güzel bir alıntı var Ralph Emerson'dan. Hiçbir zaman bilinç dışınızda bir istek yapmadan, bir şeyler istemeden ondan uyumayın. Yani uykudan önce kendi zihnine bir şeyler soracaksın diyor. Ondan sonra yat uyu.
O sorduğun soru da tabii ki gün içinde yaptığın şeylerle alakalı olacak. Yani sen bir şey hakkında çalışmışsın, kitap okumuşsun, makale okumuşsun neyse. Belki aklında bir takım belirsiz noktalar var. Belki bazı bağlantıları kuramadın.
Bazen kendiliğinden bunlar uykuda çözülüyorlar. Ama burada iki şey önemli. Bir, bu tip olayları arttırmak için Emerson'un dediği gibi yatmadan önce tam olarak neyi çözemediğini kendine bir sorman lazım. Zaten uykulusun, zihninde Kaşayı aldın, ön belleği aldın, o soruyu.
Bırak git, üst sistemlerini kapat, uykuda diğer sistemlerin çalışsın. Senin normalde aklına gelmeyecek bir yerlerden bağlantı kurarak sana yeni bir içgörü sağlarlar. İkinci kısım da şu, uyandıktan sonra aklında hayal meyal böyle şeyler olabiliyor. Her zaman olmuyor tabii ama bazen oluyor.
Onları hemen o sırada yazmazsan kaybolup gidiyorlar. Yani yanı başında bir tane ufak not defteri bulundur. Yatmadan önce soruyu yazıyorsun, kalkınca da cevabını yazıyorsun. Şimdi ben bunu birkaç kere yaptım.
Çok komik oluyor aslında çünkü o yazdığım cevaba daha sonradan, 1-2 gün sonradan baktığım zaman ya ne kadar saçmalamışım diyorum. Bazen ama gerçekten de o sorunu çözüyorsun. Öğrendiğiniz fikirlere böyle bir kuluçka şansı vermeniz lazım. Daha sonra bir adım daha var aslında.
Atıyorum bir ay sonra birisi size sordu bu kitap nasıldı veya bu film nasıldı. Çoğu şey filmler içinde geçerli. O da sonuçta iki saat sana bir şey anlatıyor. Şimdi sen birine film sorduğun zaman özellikle veya bazen de bir kitap sorduğun zaman karşıdaki nasıl cevap veriyor?
Yani sevmedim, beğenmedim, bomboş kitapta, bomboş filmde abi. Bunların hiçbir manası yok. Hiçbir şey söylemiyor. Yani ne karşınızdakine söylüyor ne de kendinize söylüyor.
Bir şeyi neden sevip neden sevmediğinizi düşünmek de çok önemli ve eğer demin bahsettiğim şeyleri yaparsanız bir kitabı, bir filmi neden sevip sevmediğinizi açıklamanız çok rahat olur ve açıkladıkça da kendiniz de daha çok anlamış olursunuz. E şimdi oturup 4 saatini, 6 saatini kitaba ayırıyorsun neyse. Veya 2 saatini filme ayırıyorsun. Bir 5 dakikada otur düşün değil mi?
Bunu yapmıyor insanlar. Yapmamaların ötesine geçtim. Herkes o konuda bir görüş bildirmeye ihtiyacı da hissediyor bir yandan. Yani asıl sakat nokta o.
Veya başkası acayip bir şey yazmış işte. Bu filmi beğenenler aptaldır. Bu filmi beğenmeyenlerin kafası basmamıştır neyse. O sende bir istek, bir dürtü oluşturuyor.
Ve o noktada şey demiyorsun geri dönüp, ya bir dakika ya ben bunu izledim ama şu ana kadar hiç düşünmemiştim bu konu hakkında demiyorsun. 10 saniyede aklına gelen ne varsa onu yazıyorsun. Ve insanların fikri bu oluyor tırnak içinde. Halbuki fikir mikir değil bu.
İnsanlar anlık hissiyatlarını fikir kılığına sokup paylaşıyorlar. O yüzden okuduğunuz, izlediğiniz şeyin ertesinde yaptıklarınız da önemli. Mesela bir kitabı 10 sene aralıklarla tekrar okumak da çok değişik bir tecrübedir. ve her seferinde kendi tepkinizi biraz daha analiz ederek yazarsanız, kendinize söylerseniz bunları, hayatınızın da ne kadar farklılaştığını, kendinizin de ne kadar farklılaştığını görmüş olursunuz.
Bugün okuduğunuz şey sadece bugününüzü ve yarınızı değil, dününüzü de değiştiriyor. Yani o yüzden zaten kitap okumak ve anlattığım şekilde film izlemek böyle lineer giden bir şey değil. temeli koydun, ondan sonra onun üstüne tek tek tek çıkıyorsun, sonsuza kadar gidiyorsun. Böyle değil.
Kurduğun bağlantılar, eklediğin dallar geri dönüp ağacın gövdesini değiştirebiliyorlar. Bu eklediğin dallar belli bir kritik eşiği açtığı zaman bunların arasında kurulan bağlantılar da geometrik olarak artıyor. Olası bağlantılar diyeyim. O yüzden mesela 5 kitap okumakla 10 kitap okumak arasındaki fark, sizde yaratacağı potansiyel değişim bakımından 2 kat değil, 2 kattan daha fazla.
Şimdi bu yaşımda bana oturup kombinasyon, permütasyon hesabı yaptırmayın, rezil etmeyin. Sanırım bu kadar yeter şimdilik. Belki bu konuya tekrar değiniriz. Ufak bir bonus kısmı var.
Onu teşekkürlerimden sonra sizle paylaşacağım. Çocuklar ve okumayla ilgili. Aramıza en yeni katılan Fularsuzu'ya Can Ender Büyüktaş, Eymen Üçışık, Çağrı Özkul, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek ve Babyliku. Ve tabii ki olağan şüphelilerimiz Ali Can Albayrak, Anıl Tokdemir, Arnavut Çivar Seneger, Atilla, Aydın Kahraman, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Başar Kızıldere, Başak Purut ve Berk, Çağrı Köse, Çağrı Öz Ertem, Çağrı Özkul, Can Emrah Yaldız, Çiğdem Şahiner, Danyal Arslan, Doğan Can Bahan, Ece Aydoğan, Emrah Öz, Erdem Gelal, Erman Korkut, Hasan Basri Keleş, Dumanay Hukuk, İsmail Atkurt, Işıl Arıcan, Kemal Akkoyun, Kutlay Dede, Kıvanç Mıçek, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Merve Yurdagül, Nilgün Elibol, Özgür Elbir, Refik Şekercoğlu, Sabahatçil, Salih Ünal, Samet, Savaş Günata, Seküre, Somut Olay Podcast, Tunç Mart, Uygar Polat, Ulysses ve Yannis.
Ali Özbek, Alper Bartmaz'a, Can Karakuş'a, Nilüfer Gök'e ve Umutçukla'ya da teşekkür ediyorum. Lordlarımız, Lady'lerimiz, VIP'lerimiz ve onların da ötesindeki bedavacılar. Sizleri de seviyorum. Yorumlarınızı, önerilerinizi, her şeyi bekliyorum.
Birkaç tane pedagojik siteye baktım. Eğer çocuğunuz varsa şöyle tavsiyeler yapmışlar. Yatmadan önce her gün en az 20 dakika size bir şey okusun. Bunun birkaç şeyler var.
Sesle okuyunca beyninin daha farklı taraflarını geliştiriyorsun. İkincisi çocuk paragraf atlamak isterse, sevmediği, sıkıldığı, zor gelen şeyleri atlamak isterse birazcık zorlayabilirsin. Ve yine her zamanki gibi okumasını bitirdikten sonra da diyor, ne anladığını bir sorun özetlemesini isteyin. Daha sonra da diyorlar, eğer zamanınız varsa ebeveyn olarak bir hikaye de siz çocuğa okuyun.
Sizin ağzınızdan bir şeyler duysun. Sırf bu ilginin, bu alakanın, bu disiplinin farkı büyük olacaktır diye düşünüyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.