
4.366 kelime · ~22 dk okuma
Yoram Peterson'a bir soru sordun. Söylediğin şey, senin deneyimini yaptın ve kadınlar erkeklerle dominanmaktan memnun değil. Ben erkeklerle dominanmaktan memnun olmadığını söylemedim. Sadece bu şekilde olduğunu söylüyorsun.
Hiçbir şey söylemiyorum. Söylediğin şey, kadınların üstüne giremek olmadığını söylemiyorsun. Söylediğin şey, bu sadece bir faktör. Söylediğin şey, kadınların üstüne girmek olmadığını söylemiyorsun.
Söylediğin şey, bu sadece bir faktör. Söylediğin şey, bu sadece bir faktör. Söylediğin şey, bu sadece bir faktör. Söylediğin şey, bu sadece bir faktör.
Söylediğin şey, bu sadece bir faktör. Söylediğin şey, bu sadece bir faktör. Söy Selam flarsızlar. Konumuza hazır mıyız?
Sizi bir kliple karşıladım. Bağlamını daha sonra açıklayacağım. Zaten bilenler gülüyordur. Çünkü aslında gerçek bir klip değil.
Üzerinde oynanmıştı. Baya da komik yapmışlar. Konumuza direkt girmeden önce bir takım haberler vereyim size. Uzun zamandır takip edenler bilecektir.
Size aylardır söz verdiğim üç tane şey var. Dolma Tarifi, Safsatalar Ansiklopedisi ve Vedat Milor. İlki hiçbir zaman gelmeyecek sanırım. İkincisine az kaldı.
Kitap nihayet baskıya gitti. Sabredin. Ama üçüncüsü nihayet gerçekleşti. Vedat Milor'la çok güzel bir sohbet ettik.
Zaten kendisiyle kötü bir sohbet yapmak da çok zor. Sanırım o da keyif almış olacak ki bir saat yerine, önceden anlaştığımız bir saat yerine iki buçuk saate yakın konuştuk. Bu kaydı en kısa zamanda temizleyip sunacağım size. İkinci haberim de şu.
Şansına tam bu kaydı aldığımız gün ilk defa Spotify Podcast sıralamasında birincilik tahtına oturduk. Fakat tabii tahta oturduğumuz gibi de kalktık. Bir oturup bir kalkıyoruz. Bir birinci, bir ikinci.
Yine de ben ne olur ne olmaz screenshot'ı aldım. Çerçeveletip duvarıma asacağım. CV'me de yazacağım hatta. Üçüncü haberime geleyim.
Büyük ihtimalle bu hafta içinde Mirgün Cabas ile bir kayıt yapacağız. Patreon ve Twitter'dan da soracağım size ama zaten aklınızda olan sorular varsa şimdiden bana ulaşabilirsiniz. Fullarsızentellik blogu üstünden. Haberlerimiz bu kadar.
Gelelim bugünkü konumuza. Jordan Peterson, nasılsınız? Sanki karşımdaymış gibi gireyim konuya. Ya bu adam hakkında bir bölüm yapmaktan bahsetmiştim ne zamandır.
Ve yaptım da aslında ama sizin haberiniz yok. Çünkü geçenlerde Flu TV için yapmıştık. Ve ben o kadar dağınık konuştum ki, editle uğraşırken herhalde beyinleri yanmıştır. Ben de dedim hazır kafamda tazeyken konu biraz daha derli toplu anlatayım derdimi.
Kim bu Peterson öncelikle? Bu soruyu Twitter'dan size sordum geçenlerde ve %60'ınız, valla bilmiyorum kim, sen tanıyor musun seçeneğini işaretledi. Kendisi Kanadalı bir profesör ve klinik psikolog. Neredeyse bir anda parladı.
Amazon'da en çok satanlar listesinin tepesine oturdu. Sık sık değişik mecralar tarafından da işte en nokta nokta entelektüel olarak tanımlanıyor. O nokta nokta kısmı da mecranın ideolojisine bağlı. Yani en tehlikeli de olabilir, en önemli de, en çok satan, en abartılmış, en orijinal neyse artık.
Yani kendisini tanıyanlar da aslında kafalarındaki bir versiyonunu tanıyorlar sadece. Baya kutuplaştırıcı bir figür haline geldi çünkü. Tabii her ünlü insanda az çok oluyor bu. Herkes onu kolayca anlayacağı bir kalıba oturtmaya çalışıyor.
İşte efendim bu alt-right olur, özgürlük savaşçısı olur, anti-feminist olur, neyse artık. Ben bu çabaya girmeyeceğim. Adama odaklanmaktan çok bir şekilde dahil olduğu konulara odaklanmak istiyorum. Nedir bu konular?
Nefret söylemi, ifade özgürlüğü, hiyerarşiler, cinsel kimlik, dünyaya genel bakışın temeli kolektif mi yoksa bireyci mi? Kişisel sorumluluk mu ilk adım yoksa sistemik sorunları çözmek mi? Düzen ve kaos nasıl birbiriyle alakalı? Din zorunlu bir şey mi?
Yani değinecek bunca konu varken baya da ilginç konular. İşte size oturup da Jordan Peterson hakkında bilmeniz gereken her şey bölümü yapmak istemedim. O bana absürt geldi birazcık. Şimdi bunları anlatıyorum ama böyle kişiye odaklanmayacağız falan diyorum ama nötr olmak gibi bir derdim de yok.
Hatta baştan açık açık söyleyeyim size. Gizli misaklımız yok zaten. Ben Jordan Peterson'ı sevmiyorum. Ama herhangi bir hassasiyetimi zedelediği için değil.
Bilakis birçok konuda yakın fikirdeyim. Hatta işin daha ilginç yanı şu ki bence haklı olduğu konulardaki tartışmaları en sevmediğim halleri. En ilgiyle izlediğim ve bana bir şeyler kattığını düşündüğüm konuşmalar ise tam tersine bence haksız olduğu konularda yaptıkları. Bunu sorgulamak da önemli.
Yani insanın kendisinde bunu sorması lazım. Niye bunu seviyorum da onu sevmiyorum diye. Neden hem fikir olduğum konulardaki videolarını izleyince afaganlar basıyor? Valla aklıma ilk gelen şey azılı taraftarlarının tutumu oldu.
Bu ekip genelde feministlerle, medyayla, aktivistlerle ilgili videolar da aktif. Hatta o videoları yapıyorlar. Bunların da başlıkları genelde şöyle oluyor. Jordan Peterson destroys a liberal.
Böyle destroys, yok ediyor onu büyük harflerle yazmışlar. Yok efendim Jordan Peterson mor saçlıyı üç cümlede nakavt etti. Gazeteciyi kündeye aldı. Böyle başlıklarla ergen ergen takılıyorlar.
Fakat bu biraz yüzeysel bir sebep. Beni rahatsız eden asıl sebebin şu olduğunu fark ettim. Bu adam bir peygamber, modern zamanların bir peygamberi. Yani bilimsel otoriteyi, siyasi tepkiselliği ve kişisel gelişim klişelerini yahut dini versiyonu ruhsal kurtuluş diyebiliriz.
Başarılı bir dini liderin hitabet teknikleri sayesinde aynı potada eritilebiliyor. O da bunu yapıyor. Ve ben bu tekniği yediğimi de şöyle anlıyorum. Bazen konuşmaları dinledikten sonra zamanım varsa, enerjim de varsa transkriptine bakarım.
Eğer sözlü ve yazılı hallerine verdiğim tepkiler arasında büyük fark varsa, Bir şekilde argümanlardan değil, retorikten etkilenmişim. Bu bana Jordan Peterson'da çok oluyor. Birçok söyleme aslında gereğinden fazla karmaşık biçimde anlatılan basit şeyler. Yani aslında fularlı entellik.
Herkesin kullandığı terimleri de bazen kendine göre değiştiriyor. Bir noktada da başlangıçta ispatı kolay iddialardan yani bilimsel otoritesini de kullanarak oluşturduğu iddialardan ispatı çok daha zor iddialara çaktırmadan geçiyor. Ama bunların hepsi konuşmanın o giderek artan duygusallığı içinde kayboluyorlar. Hatta bazıları da ağlıyor da ki biz o sahneyi zaten başka yerlerden de biliyoruz.
Aşinayız öyle ağlayan hatiplere. Sonunda da kıyamet habercisi kadar aciliyet taşıyan bir üsluba bürünüyor. Beni rahatsız eden şey de tam olarak bu. Bu önyargılarımı söylüyorum ki diyeceklerimi ona göre değerlendirin.
Objektiflik diye bir şey yok. Subjektifliğinin farkındalığı var. Bunu da arabanızın arkasına asarsınız. İlginçtir, Peterson'ın ünlü oluşu da yukarıda anlattığıma paralel bir karışım içeriyor aslında.
Yani doğrularla yanlışların veya doğrularla belirsizliklerin bir karışımda. Birkaç sene önce Kanada hükümeti kendi insan hakları bildirgesini genişletmek istemiş ve cinsel ifadeyi ve cinsel kimliği bu tanıma dahil etmek istemiş. Şimdi bu noktada birkaç kısa tanım yapalım da kafalar karışmasın. Cinsiyet nedir veya biyolojik cinsiyet?
İşte anatomiyle açıklanıyor. Erkek, kadın veya interseks. Cinsel kimlik ne? Bu insanların içlerinde, kendi içlerinde nasıl hissettikleriyle alakalı.
Yani senin için erkek veya kadın veya başka bir şey olmak ne demek? Çoğu insanın cinsel kimliği ve anatomik cinsiyeti uyumlu. Yalnız tabi cinsel kimlik daha karmaşık bir şey. Yani toplumsal bir yönü de var.
Anatomik olarak kadın, her yerde kadın. Ama İskandinavya'da kadın olmak farklı bir tecrübe. Arabistan'da farklı bir tecrübe. Cinsel kimliğin kısmen bir sosyal inşa olduğunu ama sadece sosyal inşa olmadığını düşünüyorum.
En çok dile getirilen deneyler çok küçük yaştaki çocuklar arasındaki oyuncak seçimleri farklılıkları üstüne olanlar mesela. Yani o yaşlarda bile cinsiyetler arasında farklar var. Bu farklar da yaş ilerledikçe artıyor. Demek ki muhtemelen kültürün etkisi de var.
Ama baştan sıfır değiller. Bu konular hakkında aslında ben bir uzman konuk davet edip konuşmak isterim çok. Gelip bizi aydınlatsın böyle cahil cahil konuşmayalım. Çalışmaları nasıl tasarlıyorlar, nasıl yetersizlikler olabilir, en son çalışmalar neyi gösteriyor vs.
Bunları konuşmak isterim. Varsa bir öneriniz mutlaka bana ulaşın. Tamam, şimdi cinsiyetten bahsettik, cinsel kimlikten bahsettik. Bir üçüncü şey de cinsel yönelim.
Bu bazen karıştırılıyor çünkü. Senin nasıl hissettiğinle değil de hangi cinse ilgi duyduğunla alakalı bu. Başkasına yönelik bir şey yani. Bir de cinsel ifade var, dördüncüsü.
Cinsel kimliğinizi dışarıya nasıl yansıttığınızla alakalı. İçinizde yaşadığınız şeyin toplumsal düzlemde vücut bulmuş hali. Bazen bunu bastırabilir insanlar. Bazense değişik şekillerde sinyallerler, saç stili farklı olur, kıyafetleri, konuşma tarzı seçtiği kelimeler vs.
Hah işte şimdi bu son madde. Kanada'daki kanun ile Peterson'ın buluştuğu nokta ve Peterson'ın ünlendiği nokta. Çünkü burada İngilizce'deki cinsiyet zamirleri devreye giriyor. O zamirler de bu cinsel ifadenin bir parçası.
Gender pronoun kavramından bahsediyorum. Türkçe bu konuda gayet düşük çözünürlüklü. Yani kadın, erkek, hayvan, eşya fark etmiyor. Hepsi o.
Ama İngilizce'de bu ayrım var. Öyle bir noktaya geldi ki mesela kadın olduğuna inanan, kendini öyle hisseden erkek görünümlü birisine... ...şi yerine hi demeye devam edersen bu saldırgan bir tutum olarak görülebiliyor.
Daha değişiği, normalde çoğulu belirten they, them kelimelerini kullanmak. Çünkü bu bağlamda non-binary cinsel kimliği ifade ediyor. Yani kadın da, erkek de değilim, o kalıpları. Oturmuyorum, başka bir şeyim.
Şimdi Jordan Peterson bu tabloya nasıl girdi, biz de ondan bahsedelim. Şöyle bir tutum var. Diyor ki, derslerimde bir öğrenci gelip benden kendine özel bir zamir kullanmamı isterse, bir pronant kullanmamı isterse, medenilik seviyesine bağlı olarak buna eyvallah derim. Ama bu işler kanunla düzenlenemez diyor.
Kanunda bazı şeyleri söyleme yasağı var, evet. Bu da makul bir sınır. Nefret suçu diye bir şey var. Ama burada ilk defa kanunla bir şeyi söyleme zorunluluğu, belli kelimeleri kullanma zorunluluğu getiriliyor.
Ve uymayan da hapse attırılıyor. Ben buna karşı çıkacağım, okuldan atılırsam atılırım, hapse girersem girerim, girersem de açlık grevi yaparım, ölürüm bu yolda. Ben de bunu deyince vay anasını, hakikaten nasıl dava adamı diyorum. Ama işte o son kısım biraz balon esasen.
Çünkü kanunu inceleyen savcılar, uzmanlar vs. bir sürü yazılar yazmışlar. Özetle şunu diyorlar, yok öyle bir şey. Yani kanuna göre bu ekleri kullanmayanlar ceza filan almıyor.
O cezalar, hapisler çok çok daha uç durumlar için. Böyle diyorlar, diyorlar ama iş işten geçiyor. Jordan Peterson çoktan özgürlük kahramanı, halk kahramanı olmuş oluyor. Bu süreci anlamanız için bence mutlaka bakmanız gereken bir video koyuyorum.
Açıklamalarda timestamplı bir halde görürsünüz. Hepsini izlemenize de gerek yok. Birkaç sahneye bakın. Şöyle bir senaryo düşünün.
Gittiği her kampüstede, her konuşmasında da o aralar aynı şey oluyor zaten. Bir grup öğrenci onu dinlemeye gelmiş ve tartışmaya gelmiş. Ufak bir grup protestocu öğrenci de bu toplantıyı basıyor. Davullarla, zurnalarla, sloganlarla ve kimseyi konuşturmuyorlar.
Şimdi duruma göre ya bu kızgın aktivistler Jordan Peterson ile tartışıp epey bir ayar yiyorlar. Ya da Jordan Peterson sükunetle bekliyor hiç tartışmaya girmiyor. Kendini dinlemeye gelenleri de sakin olmayı öğütlüyor. Nitekim belki o toplantıları sabote oldu ama çekilen videolar sayesinde internette görülen ne olacak?
Bir grup öğrenci sadece slogan atıyor ve daha büyük bir grubu engelliyor. Haklı argümanları olsa bile o videodaki halleri o kadar kötü ki izleyen kimse onlara sempati duymayacak. Ve hakikaten de duymuyor da. Buradan puan topluyorlar.
Fakat daha önceki figürlerin aksine, entelektüellerin aksine diyelim, Jordan Peters'ın baskı altında bile sakin kalabildiği, çok iyi konuşabildiği Ve tam zamanında duygusal gaz verebildiği için bu videoları izleyenlerin kahramanı oldu. Kimler bu adamı takip etmeye başladı? İlginç bir karışım. İfade özgürlüğü savunucuları.
Efendim devletin bu tip kanunlarla zaten işi olmaması gerektiğini söyleyen libertaryenler. siyaseten doğruculuğun iyice azdığını düşünenler, sağcılar, bildiğin ırkçılar, seksistler veya düz olarak böyle olmasa da trans'tı, gay'di, o insanların son yıllarda medyada çok daha görünür olmalarına gıcık olanlar, bu işin ardında bir hinlik arayanlar ve böyle değişik değişik grupların bir buluşma noktası oldu. Bağışlar yağdı. Patreon'da bir ara aylık kazancı ne kadardı biliyor musunuz? Seksen bin dolar.
O aralar Joe Rogan'ın podcastine çıkıyor ve gülerek şu tespiti yapıyor. Social justice warriorları, aktivistleri diyeyim, monetize etmenin, paraya dönüştürmenin daha doğrusu yolunu buldum. Bu kadar basit. Çünkü onlarla her tartışmaya girdiğinde daha fazla bağış geliyor kendisine, daha fazla taraftar topluyor.
Bilmem kaç sene boyunca kimsenin bilmediği bir profesör olarak hayatını sürdürürken bir anda böyle ünlü olmak nasıl bir şey olmalı acaba hiçbir fikrim yok. Çünkü bu konu sayesinde bulduğun platformu başka konulardaki fikirlerini yaymak için de kullanmak isteyeceksin. Yani hazır platform var, hazır spot ışığı üstümde, asıl derdimi anlatmak istiyorum diyeceksin. İfade özgürlüğüdü, gender pronoundu, nereye kadar bunlar?
Nitekim o da başka konuları atladı ve ikinci büyük sıçrayışı da o meşhur Katherine Newman röportajıyla gerçekleştirdi. Şimdi bu Cathy Newman röportajı 21 milyon kez izlenmiş. Dünyada bir psikolog ile bir gazeteci arasındaki muhabbetin bu kadar izleneceği bir başka durum olamaz herhalde. Yani Freud'u falan mezarından kaldırsan olur.
O kadar. Adeta nasıl röportaj yapılmaz dersi olmuş. Şart değil ama boş zamanınızda bir ara bakarsınız. Newman'ın what you're saying is kalıbı da meme oldu yani sürekli olarak.
Yani diyorsunuz ki deyip karşısındakinin konumunu çarpıttı, yanlış gösterdi. Bitirisinde kendini iyi bir şekilde savundu ve milyonlarca takipçi kazandı. Peki ne tartışıyorlardı? İlk önemli nokta demin bahsettiğim konunun devamıydı.
Biraz farklı yerleri değineceğiz. Yani bağlam, cinsiyet zamirleri, bunların kullanımının zorunluluğu, sınırları vs. Burada Newman şu kritik soruyu soruyor. Diyor ki, ''Sizin ifade özgürlüğünüz bir başkasının hassasiyetinin incinmeme hakkından niye önemli olsun?''
Bakın incinmeme hakkı. Bağlam bir üniversite. Yani insanların aslında benim görüşüme göre incinmeyi öğrenmeleri için geldikleri bir yer. Her ilginç konuda olduğu gibi bunun da bir sınırı yok aslında, belli bir sınırı.
Yani bu hak neye göre veriliyor? Mesela bazı ırkçı şeyleri söyleyemiyoruz. Ciddi olmasak dahi söyleyemiyoruz. E öyleyse o sınır neye göre konulmuş?
O ırk mensuplarının sayısı fazla diye mi? Siyasi güçleri fazla diye mi? Belki de geçmişte dökülmüş kanın miktarı belirliyor bunu. Ve bunların bir karışımı işte duruma göre.
Ama şurası bir gerçek. Toplum ilerleme kaydettikçe, eski bariz sorunlarını çözdükçe, çözülecek sorunların sayısında bir azalma olmuyor. Çünkü birincisi büyük grupların sorunları yerine bu sefer giderek daha da küçülen ve sayıları artan farklı farklı grupların sorunları ön plana çıkıyor. Yani eskiden sesi çıkmayan veya stratejik olarak kendi çenesini kapamış olan, mümkün olan en büyük ittifakı bozmamaya çalışarak Ama bazı başarılar kazandıkça o ittifakı terk edip kendi derdine düşen insanlar bunlar.
Onların sesi çıkıyor artık. 2. Eskiden sorun olarak görülmeyen şeyler sorun olarak görülüyorlar. Çünkü kişinin konforu arttıkça kendisinde batan başka şeyler bulacaktır.
Üçüncüsü de her şeyin derecesi artık 11'e çevrilmiş vaziyette. 1'den 10 arası değil, 11 direkt. Yani biraz ırkçı. Belki ırkçı diye bir şey kalmadı.
En düşük seviye, iğrenç bir ırkçı. Galiz ırkçılık. Irkçılığı örnek olarak kullanıyorum. Başka bir şey de söyleyebilirsiniz.
Şimdi daha zor tarafı işin, bu saydığım değişimler homojen bir biçimde de olmuyor. Toplumun değişik kesimleri değişik hızlarda ilerliyor. Yani kendisine atıyorum, he yerine she denmemesini... nefret söylemi olarak tanımlayan ve bu yüzden konuşma filan basan insanlarla, sırf trans olduğu için dayak yiyen, ondan da kötüsü, dayak yedikten sonra gittiği polisten, yargıdan da destek göremeyen insanların görüntüleri, bu insanların hikayeleri birkaç saniye arayla önümüze düşüyor.
Benim ayarım şaştı şahsen. Ki özel olarak bu konularla ilgilenen biri bile değilim. Yani her gün bu haberleri takip etseniz kim bilir ne düşüneceksiniz. Belazıl, Jordan Peterson'da bu detaylara girmeden, kendisine yapılmış bu ortayı genel bir ifade özgürlüğü savunusu yaparak gole çeviriyor.
Neden senin hakkın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, Çok mutluyum ki seni yerine koydum. Sen ne yapmalısın yapmalısın, yani biraz dikiş yapmalısın, ne olduğunu görebilmek için. Buna da daha fazla gücün var. Öğrenmeye değer herhangi bir şey.
Rahatsızlık vermeye de değer. Yaptığımız bu röportaj da benim hassasiyetlerimi incitiyor. Sabahtan beri saldırıyorsun. Ama bunu iyi ki yapıyorsun çünkü işin bu.
İşinde iyiysen bunu yapmak zorundasın. Bak ne güzel gole çevirdi. Tabii burada kendini örnek göstererek kendi ayrıcalıklarının herkeste olmadığını atlamış. Yani sonuçta Kanada'da yaşayan, parası pulu olan bir profesörsün, eğitime olan.
Senin kendini savunma kabiliyetin ve edebileceğin platformla gerçek mağdurların platformu bir değil. Catanyum'un da oradan yakalayıp çakamamış. Ama genel olarak yorumun şu kısmını özellikle doğru buluyorum. İnsanlar gerçekten de rahatsız olarak öğrenirler.
Yani önemli bir konuda, seni gerçekten ilgilendiren bir konuda. Öğrenmek için rahatsız olman gerekiyor. Neredeyse tanım itibariyle gerekli bu. Çünkü seni rahatsız etmeyen bir şey, ön yargılarına uygun bir şeydir.
Eski bildiğin de tek vardır yeni bir ambalaj altında. Medeniyet dediğimizde nedir? İnsanlar ite kaka bir araya geliyorlar, birbirlerini öldürmeden birbirlerini rahatsız edebilmeyi ve fikirlerini değiştirmeyi öğreniyorlar. Şimdi bu işe tabi sadece bireysel öğrenme ölçeğinde bakmak yeterli değil.
Toplum ölçeğinde de bakabiliriz. Toplum ölçeğinde de bu tip bir rahatsızlık mekanizmasının çalışması lazım. Yani rahatsızlık ve çatışma sayesinde toplumlar yanlışlarından dönebiliyorlar. Hatırlarsanız bu konuyu Gürman ile yaptığımız siyasi sohbetlerde uzun uzun konuşmuştuk.
Birlik, beraberlik, barış bunlar iyi güzel. Gemimiz hızla yol alır ama o gemi eninde sonunda karaya vurur. Çünkü kaptanı yanlışından döndürecek bir mekanizma yok. Güncel örnek vereyim mi?
Yani lazım mı? Burada nefret söylemine odaklanayım ben onun yerine biraz. Jordan'a göre rahatsızlık vermek sadece iyi niyetli fikir çatışmalarının bir hakkı değil, kötü niyetli ve nefret dolu insanların verdiği rahatsızlık bile bastırılmamalı diyor. Bunun pragmatik bir savunusunu yapıyor.
Şöyle ki kötü fikirleri bastırmak yerine ortaya sererseniz çoğunluk tarafından kötü oldukları eninde sonunda anlaşılacak. Mesela kendisini protesto eden o aktivistleri salondan çıkartmak yerine yahut onlarla kavga etmek yerine 15-20 dakika sakince durup bakalım ne söyleyecekler diye bırakalım diyor. Söyleyecek tutarlı bir şeyleri olmadıkları anlaşılınca da ben zaten kazanmış olacağım diyor. Biraz daha uç bir örneğe gidelim.
Faşizmin kendisini örnek gösterebiliriz aslında. Yani Hitler'in kitaplarını yasaklamak mesela ona mistik bir güç, bir hava kazandırıyor. Özellikle de zaten o taraflara meyilli olanlar arasında. Hatta şöyle düşünün, iktidardan ve sistemden memnun değilseniz bir süre sonra onlara karşı olan her şeye yakınlık hissedeceksiniz.
E sistem de Hitler'i veya şunu bunu bastırıyorsa, yasaklıyorsa bir muhalefet çeşidi olarak otomatikman ona yakınlaşacaksınız. Ama tam tersine serbest kalırsa, millet hatta onun şakasını yaparsa, hem bu muhalefet ilişkilendirmesi olmuyor hem de o mistik gücü elinden alınıyor. Şimdi Peterson'da biz de saftirik değiliz. Bu açıklığın bir riski var, bu seviyede bir açıklığın.
O da kötü niyetli insanların istismarı. Peterson'a göre kötü fikirleri güneşe çıkarıp bir nevi mikropları o şekilde öldürmenin yararı, mikrobun dışarıda herkese yayılması riskine kıyasla ağır basıyor. İnsanların çoğunun doğru ile yanlışı ayırabileceğine dair bir inancı var. Benimse hiç öyle bir inancım yok.
Daha doğrusu teke tek de davranışımız o kadar sorunlu değil. Ama grup olunca epey saçmalıyoruz. Ne yazık ki libertaryan kafadakilerin, ki kısmen ben de öyleyim, piyasaları olan inancı bu konuda asılsız. Yani burada marketplace of ideas diye bir kalıp var.
Fikirlerin piyasası, marketplace aslında pazar yeri demek, öyle de diyebiliriz. Zira pazar yeri diye, piyasa diye nötr bir şey yok. Pazar yerinin tasarımı bizzat grup kararlarını etkiliyor. Ve içinde yaşadığımız çağ da pazar yerlerinin, fikirlerin dolaştığı bu piyasanın çok ince detaylarına kadar tasarlandığı... ...ama etkilerinin halen tam anlaşılamadığı bir çağ.
Hepimizin gerçekleri farklı. Bırak mantıksal tartışmaların gittiği noktaları. Başlangıç gerçeklerimiz farklı. Kısa bir süre sonra fotoğraftı, videoydu, ses kaydıydı.
Bu gibi kanıtların hiçbir değeri kalmayacak. Çok kolay değiştirilebiliyorlar. Çok kolay sıfırdan üretilebiliyorlar artık. O yüzden istediğin gerçeklere inanman daha da kolaylaşacak.
Böyle bir ortamda insanın son kertede doğruyu seçecek kadar akıllı ve vicdanlı olduğuna inanmak ve ifade özgürlüğünü de bu inanca çapalamak bana oldukça saftirik geliyor. Şimdi bu noktada bir parantez açayım. IDW diye bir şey var. Intellectual Dark Web.
Kendi kendilerine bu kalıbı uydurmuşlar. Görece alternatif medyadan, yani daha doğrusu kendi platformlarından seslerini duyurabiliyorlar. Biraz sağdan, biraz soldan da olsa genelde ortak noktaları, ifade özgürlüğü ve rasyonel tartışmanın önemi. Aralarında uzun süredir takip ettiklerim de var.
Sam Harris gibi, Brad Weinstein gibi. Dayanamadıklarım da var. Ben Shapiro gibi mesela. Bu ekip sık sık bir araya geliyor ve YouTube'a 150 milyon saatlik videolar yüklüyorlar.
Çok uzun konuşuyorlar. Genelde çoğu işte %80'in diyeyim laf salatası. %10'u da harika gözlem şeklinde geçiyor. Peki kalan %10 ne?
Kalan %10'da da periyodik olarak ifade özgürlüğü mastürbasyonu yapılıyor. En iyi öyle tarif edebilirim. Yani kendi kendini tebrik ediyorlar bir nevi. Bakın biz ne kadar farklı insanlarız, ne kadar farklı görüşlere sahibiz ama işte bir araya gelip ne güzel konuşabiliyoruz diyorlar.
E tamam ilk defasında hak veriyorsun da beşinci kez dinleyince bıkıyorsun. Aslında bu noktaya da sürekli dönmek zorundalar. Çünkü çoğu konuda zaten yeterli bilgileri yok. Ve detaylı politika önerisi yapamıyorlar.
O yüzden de eninde sonunda bunları düzgünce tartışabilmemiz lazıma varıyor iş. Oradan da kendilerini tebrik etmeye varıyor. İşin komik tarafı, ana akım medyada bu fırsatları olmadığından yakınarak biraz mağduriyet yaratsalar da, bir underdog kimliği edinseler de aslında medyanın kendisi çok değişti zaten. Yani ana akım neredeyse bunlar oldular.
Eskiden Cathy Newman gibi bir habercinin programına çıkmak zor bir işti. Onlar gatekeeper orada yani. ...senin ünlü olup olmamanı belirliyorlar, senin fikirlerinin kurgu odasından çıkıp çıkmamasını belirliyorlar.
Çok alternatif biriysen de o programa zaten çıkamıyorsun, mümkün değil. Şimdi daha sonra ne oldu? Daha sonradan bu insanlar başka platformlarda popüler oldukça... ...ve habercilik de eğlence sektörüne dönüşerek... ...giderek daha sansasyonel haber bulayım,
giderek daha çılgın şeyler söyleyeyim, bu sayede reyting alayım diye diye... ...bu aşırı keskin rekabet ortamında... Rating için bunları çağırmaya başladı.
Eskiden yüzlerine bakmayacakları insanları. E şimdi ne oldu? Artık oraya çıkmalarına bile gerek yok. Yani Cathy Newman bir amaç değil.
Bazı YouTube kanalları çok daha etkili. Özellikle gençler için. Bazı podcastler çok daha etkili. Şimdi bu Intellectual Dark Web ve ifade özgürlüğü konusunu kapatalım.
Röportajın kalanına dönelim. Bu arada bu röportajı da merkeze alıyorum çünkü aynı muhabbeti başka bir sürü yerde de defalarca yapıyorlar. Ama buradan kolay takip edebilirsiniz. İkinci önemli konu kadın-erkek ilişkileri hakkındaydı.
Özellikle de ücret farkları konusu. Solcu politikacılar da bir süredir bu farkı komple cinsiyetçilik ile açıklıyorlar veya onu ima ediyorlar. Hatta yakın zamanda Hillary'nin seçim kampanyasında da bu ön plandaydı. Erkeklerin kazandığı 1 dolar başına çalışan kadın 76 cent kazanıyor diyorlardı.
Bu eşitlerine kadar da mücadele edecekler. Ben bunu yıllar önce de ekşi sözlükte yazmıştım aslında. Çok kabaca anlatayım. Şimdi böyle bir sorun varsa önünde ilk yapılacak şey nedir?
Bir kere genel bir kıyas yerine aynı iş ve tecrübe seviyesindeki insanları kıyaslarsın. Bunu yaptığında fark ne kadar azalıyor? Diyelim ki baya azalıyor. Demek ki kadınlar ya ortalamada daha düşük ücretle işlerde çalışıyorlar ya da aynı işlerde çalışıyorlar ama yükselip tecrübe elde edemiyorlar, statü elde edemiyorlar.
Tamam, öyleyse bunları ayrıntıyla inceleyelim. Neden yükselemiyorlar? Ayrımcılık yüzünden mi, hamilelik izni yüzünden mi? Mesela fazla mesai farklarına bakarsın.
Kim daha fazla mesai yakalıyor? Bunu açıklamaya yeter mi bu farklar? Bu soruları cevapladıktan sonraki adım şunu sormak olur. Aynı iş ve tecrübe sahibi insanlar arasında niye fark var?
E bu etkilerin hepsini toplamaya çalışırsın hala yine fark kalıyorsa da bunu ayrımcılığa yorabilirsin. Şimdi bu bir yöntem, bir yaklaşım. Biz senelerdir bu seviyedeyiz veya seçim kampanyalarında bu seviyeye bile gelemiyoruz gerçi. Halbuki daha ilginç kısmı ikinci aşama, ikinci dereceden sorular.
Kadınlar niye daha düşük değerli işleri seviyorlar? Yahut niye kariyerlerinden ödün vermeye daha meraklılar? Niye pazarlık yapmıyorlar? Kültürel kodlamalar yüzünden mi özgür seçimlerin bu yönde nedir?
Bunlar cevaplaması daha zor sorular. Öncekiler gibi ölçüp biçemiyorsun. Peterson da bu konuya pek girip saçmalama riski almıyor. Çünkü gerek kalmıyor.
Karşılıkları genelde daha ilk seviyede havlu atıyorlar. Onun da canına minnet şu korunaklı siperden ateş ediyor karşıdakine. Diyor ki bakın cinsiyetler arasındaki seçim farklarının hepsi sosyal inşaatır diyenlerin yanlış olduğu kanıtlanmıştır. Nasıl kanıtlanmıştır?
İskandinav toplumlarına bakın diyor. Herkesten daha eşitlikçiler. Ama cinsiyetler arasındaki seçim farkları artıyor. Yani işte kadınlar daha fazla hemşire olmayı seçiyorlar, erkekler daha fazla mühendis olmayı vs.
Toplumsal faktörleri denklemden çıkarmaya çalışırsan, o denkleme etki eden tek şey biyolojik faktörler oluyor bu sefer. Onların marjinal etkisini arttırmış oluyorsun. Bir başka da işte materyal bolluğun maksimum dini rollerinde minimum olduğu bir toplumda kadının da erkeğin de seçimleri daha özgürleşiyor ve muhtemelen ikisi de daha az çalışmayı, aileyle daha fazla vakit geçirmeyi seçiyor, hobileriyle daha fazla vakit geçirmeyi seçiyor. Ama kadın biraz daha fazla bunu seçiyor.
Ve bu fark da kaçınılmaz olarak neye yol açıyor? Maaş farkına. Argüman bu. Şimdi burada bir ikinci nokta daha var.
Sadece maaştan bahsetmiyorlar. Borsadaki en büyük 100 şirketin neden sadece 7'sinin yöneticisi kadın? Aslında bu konudan daha önce bahsetmiştik podcast'te. Şu önemli tespitle alakalar.
Kadın erkek arasındaki ortalama farkların azlığı ama uçlardaki farkların çokluğu. Peterson'ın argümanı da esasen buna dayanıyor. Yani şöyle özetlenebilir bu argüman. Kadınlar ve erkekler arasında ölçülebilir farklar vardır.
Big Five traits denen karakter özellikleri, bilişsel kabiliyetler vs. İki, bu farklar ufaktır. Cinsiyetler arasındaki en büyük fark konusu şu diyor, erkekler daha ziyade eşyalara, kadınlarsa insanlara ilgililer. Ama bu konudaki fark bile ufak.
Ortalamaları çok yakın. Kritik nokta şu, dağılımda ortalamadan uzaklaşıp uçlara kayıldığında erkekler çoğalmaya başlıyor. Yani erkeklerin dağılım eğrileri daha yayvan. O yüzden de CEO gibi, borsadaki şirketlerin CEO'su, Nobel ödülü kazananlar, seri katiller, satranç dehaları neyse bunlar tanım itibariyle çok uçta olan örnekler zaten.
Bunlara bakarak cinsiyetler arasında bir ezen, ezilen ilişkisi olduğuna varılamaz diyor. Ben de aşağı yukarı bu görüşteyim zaten ama Peterson eksik. Bilerek zaten seçici davranıyor ve gerisini getirmiyor. Halbuki gerisinde şu var, bir ortamda belli bir kritik eşik aşıldığında, mesela ortam bir erkek kulübüne döndüğünde orada bir kültür oluşuyor ekstradan.
Ve bu sefer oraya normal şartlar altında girebilecek uçlardaki kadınlar da giremiyorlar. Durduk yere potansiyelden oluyorsun. Her şeyi ayrımcılıktan arındırarak tekrar başlattık efendim. Tamamen doğal bir deney yapıyoruz.
Erkeklerde CEO'ların %90'ı oldular. Öyleyse boşverdin bu konuyu diyemiyorsun. Ama %80'i erkek olacaktı belki %90'ı değil. O fazladan %10'luk fark da iş kültürü yüzünden değişiyor.
Ve belki arada bir, atıyorum, DH1 Madame Curie heba oluyor. Kendisi şimdi ufak bir şehir hastanesinde röntgen teknisyeni. Ha bu Afganistan'da da olur, İskandinavya'da da olur. Bu seviyedeki bir kültürel etki.
E nasıl baş edeceksin? Pozitif ayrımcılık sağlayan politikalara da karşısın. O zaman nasıl olacak? İşin bu asıl kılçıklı tarafına yine girmiyor Peterson.
Ve esas konuyu ustaca bir manevrayla, fırsat eşitliği üzerinden anlatıyor. Yani fırsat eşitliği adalettir, sonuçlar üstünden eşitlik ise felakettir. Biz bunu denedik ve felaketle sonuçlandı zaten diyor. Bunun deneyini yaptı insanlık.
Dolayısıyla fırsat eşitliği ile sonuç eşitliği arasındaki ilişkiyi de irdelemiyor aslında. Çünkü burada da bir geri bildirim ilişkisi var. Bunlar da böyle birbirlerinden ayrı bağımsız şeyler değiller. Bunları bıçak gibi ayırıyor.
Tartışmaya bir öcü figürü yardımıyla rayından çıkarıyor. Ne öcüsü bu? Komünizm ve Mao. Yani çarptırmadan iki dakika içinde Kanada'daki kanun tartışmasını kulaklara bağlamış olduk.
Kültür devrimine bağlamış olduk. Kaygan zemin safsatası 101. Ama yaptığı asıl manevra bu bile değil. Asıl manevra şu.
Öcü dünkü Mao değil, bugünkü onun yansımaları. Kim bu gruplar? Bizzat kendisinin popülerleştirdiği deyimle postmodern Neo-Marxistler. Şimdi buraya kadar sahneyi kurduk.
Az çok kafanızda bir imaj oluşmuştur. Gelecek bölümde bu postmodern neomarksistlerin anlamına, bu kalıbın anlamına, oradan ıstakoz hiyerarşilerine, efendime söyleyeyim önce kendi evinin önünü süpürmeye ve son olarak da mitolojiye yaslanan, öykülere yaslanan bir nevi muhafazakarlığa değineceğiz. O zamana kadar efendim esen kalın. Bu hafta içinde gelecek ha, bekletmeyeceğim sizi fazla.
Zira bana böyle de çalışmam için kamçıyı vuran arkadaşlarıma teşekkür etmenin vakti geldi. Kim bunlar? Aramıza en yeni katılanlar Can Ender Büyüktaş, Can Berk Ovayurt, Elif Demirören ve Aziz Arif Şanver. Aslında kendisi değil babası katıldı ama oğluna bir kıyak yapıyor.
Bak Aziz, babanın değerini bil. Yine yeniden eskiye gitmeye devam edeyim. Eyben Üç Işık, Beybiliku, Çağrı Özkul, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek, Somut Olay Podcast, Merve Yurdagül, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Umutcıkla, Nilgün Elibol, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis Sabahçil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Samet, Dumanay Hukuk, Başar Kızılderir, Emre Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Erdem Gelal, Berk, Mehmet Ünsal, Anıl Tokdemir, Alper Barkmaz, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Yulisiz, Uygar Polat, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbir, Daniel Arslan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Başak Purut, Mehmet Han, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold Schwarzenegger, Refik Şekercioğlu, Ali Özbek ve Kemal Akkoyun'la bu bölümü noktalıyoruz. Hepinize çok teşekkür ediyorum.
Kampçılarınızı vurmaya devam. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.