Podcast

Finansal Psikoloji: Piyango Kazananlar Neden İflas Ediyor

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İlk Patreon-bazlı istek bölümüyle karşınızdayız, bu bölümün konusu Ali Özbek'ten geliyor. Büyük ödüller, miraslar, ikramiyeler kazananlar bunları birkaç senede çarçur ediyorlar mı? Zihinsel muhasebe nedir?

İşi biraz "finansal psikoloji" açısından değerlendirdim, umarım hoşunuza gider. (Patreonculara not: Bölümü hazırlamakta kullandığım zihin haritası burada):

***





Konular:


(01:30) Hikaye: Beklenmedik ikramiye.

(03:00) Zihinsel muhasebe ve para kaybı mutsuzluğunu engellemek. Makale


(06:00) Sunk Cost.

(08:45) King of Chavs.

(11:00) Mike Tyson'ın 24 banyosu.

(13:00) Piyango kazananların %70'i 5 sene içinde iflas mı ediyor? (NEFE)

(14:40) Kim piyango oynuyor? Makale


(16:10) Akraba tuzağı ve mutluluk.

(17:40) Ezikliklerini tanımak.

(20:00) Delayed Gratification.

(21:15) Marshmellow Deneyi açıklaması ve linkler: Planet Money Podcast | YANNS | Eleştiri eleştirisi makale


(22:25) Delay Discounting.

(25:30) "Davranışımızı değiştirme gücümüz, bilgimizi arttırma gücümüzden daha zayıf".

(27:45) Teşekkürler




***



BLOG: https://fularsizentellik.com .


DISCORD: https://discord.gg/8zyNagf



DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.126 kelime · ~21 dk okuma

Merhaba flarsızlar. Sizi birazcık beklettim ama bugün özel bir bölümle karşınızdayız. Daha önce hiç yapmadığımız bir şey yapıyoruz ve istek parça çalıyoruz. Daha doğrusu istek konu işliyoruz.

Bugünkü konu Ali Özbek'ten geliyor. Uzun zamandır Patreon destekçisi. Çoğunuz bilmiyor olabilir, Patreon'daki bazı destekçilerin böyle konu önerme hakkı var. Daha doğrusu herkesin hakkı var yani bir şey olmanıza gerek yok bana konu önermeniz için ama.

Orada belli bir seviyedeyseniz istekleriniz öncelikli oluyor. Her yerde kast isteme. Tabii ki podcastin ruhuyla alakalı olmalı konu. Bugünkü konuda şöyle başlamıştı.

Transkriptin tamamını oku

Niye piyango kazananlar mutsuz oluyorlar? Ve hatta neden eski hallerinden de daha kötü bir duruma geliyorlar? İflas ediyorlar tamamen. Tabii kendimizi sadece piyango ile sınırlamamıza gerek yok.

Bu soru aslında büyük paralar kazanan herkes için geçerli. Sporcuysanız, büyük bir kontrata imza atmışsanız, miras kalmışsa. Bunların hepsi için sorabiliriz. Bu paralar bizi mutsuz mu yapıyor?

Bunları niye kötü harcıyoruz? Hepsini çarçur mu ediyoruz? Bunları cevaplamadan önce de kendinize bir sorun. Eğer size bugün 1 milyon dolar çıksa ne yaparsınız?

Nasıl harcarsınız? Bu soruyu düşünürken de şunu fark etmenizi istiyorum. İdealinizdeki siz ne yapar? Bir o cevabı vereceksiniz kendi kendinize.

Bir de gerçekten ne yapacağınızı düşünmeniz lazım biraz. Bu ikisini de birbirinden ayırt etmek zor. Siz bunu düşünürken ben de ufak bir anıyla ufak bir hikayeyle başlayayım bu bölüme. Bu hikayeyi dedim ama öyle çok çılgında bir şey anlatmayacağım aslında.

Basit bir hikaye. Zamanında yıllar yıllar önce mühendisken bir noktada işten ayrılmaya artık karar vermiştim. Uzun bir pazarlık sürecinden sonra bana bir tazminat paketi verdiler. Böyle büyük adam olunca paketlerle işten çıkıyorsun öyle.

Elin boş göndermiyorlar. Pakette şu o ana kadar birikmiş stock optionlarını veriyorlar, tatil günlerinin parasını veriyorlar, birkaç aylıkta bir maaş veriyorlar. Fakat bir de bu tip işten çıkmalarda 60 günlük notice period dedikleri bir şey var. Yani haber verirsin 2 ay önceden ben çıkıyorum diye.

Kontratın içinde o da var. Ulan dedim herhalde bunu imza aldıktan sonra gidip iki ay daha çalışacağız ya da en azından benden sonra gelecek olan arkadaşı eğiteceğim orada. Sonra ben bunu imza atarken tam orada bir satır daha fark ettim. O iki ayda da çalışmama gerek yokmuş.

Ekstradan iki ayın da parasını ödeyecekler. Daha önce hiç konuşmadığımız, pazarlığını yapmadığımız bir şey. O yüzden benim açımdan pantolonun cebinde para bulmak gibi oldu bu. Şimdi bu üzerinde pazarlık yaptığımız şeyden farklı.

Yani para aynı para ama benim yaklaşımım farklı. Diğerleri benim hakkım, onun için çalışmışım, planlar yapmışım, işte şu kadarını tasarruf edeceğim, bu kadarıyla şöyle yatırımlar yapacağım falan fiş mekan. Ama bu bonus bir anda kucağıma düşünce hiç öyle planlara girmedim. Direkt standart işim yaptım ve bir seyahat ayarladım.

O parayı diğer aldığım paradan tamamen ayrı tuttum. İşte bu cimnastiğin adı zihinsel muhasebe. Yani hepimiz harcamalarımızı ve gelirlerimizi böyle ayrı kalemlerde kafamızda hayal ediyoruz. Ayrı kompartmanlarda hayal ediyoruz ve birbirine karıştırmıyoruz bunları.

...ekonomik olarak aynı değerde olsalar bile, çünkü paranın tüm manası zaten değiştirilebilir olması değil mi? Yani kucağına düşen piyango parasıyla çalışarak kazandığın, emeğinin karşılığında aldığın şey... ...ortak payda da birleşen o para.

Dolayısıyla bizim eşit davranmamız lazım ama işte bizim beynimizin o kısmı... ...paradan çok daha erken bir dönemde gelişti, evrildi. Biraz daha karmaşık bir hesap yapıyoruz kafamızda.

Bakkal defteri var yani hepimizin kafasında. Bu konuyla ilgili de güzel bir makale var Shankar Vedantam'ın. Bu Shankar Vedantam Hidden Brain Podcast'inin yapımcısıydı. O bu makalesinde zihinsel muhasebeden uzun uzun bahsediyor.

Şöyle bir örnek vermişim. Sinemaya gidiyorsunuz. Tam girişte bilet kontrolü yapılıyor ya. Cebinize atıyorsunuz elinize bir bakıyorsunuz bilet yok.

Düşürmüşsünüz. Yani zaten para vermiştiniz o bilette. Atıyorum 10 dolar diyelim. Yok bilet yok.

Şimdi geri dönüp tekrar o bileti alır mısınız diyor. Bir 10 dolar daha verir misiniz? Senaryo 1 bu. İkincisi, daha bileti almadınız, bilet kuyruğundasınız diyelim ki.

Elinizi cebinize attınız parayı almak için o 10 dolarlık banknotu almak için. Bir bakıyorsunuz cebiniz yine boş. 10 doları metroda düşürmüşsünüz. Bunu fark ettiğiniz anda sıradan çıkar mısınız yoksa... Hay Allah ya ne yapalım artık bu da bizim aptal vergimiz diye.

Sırada kalıp bilet için bir 10 dolar daha verir misiniz diğer cebinizden? Şimdi iki senaryoda da 10 dolar kaybediyorsunuz. Ama ikisinin arasında fark var değil mi? Ya bu arada şeyi sormuyorum yani doğru cevap nedir diye bir şey yok.

Doğru cevap her zamanki gibi şartlara bağlıdır. Yani orada sizi arkadaşlarınız mı bekliyor? Film nasıl artık? Ama burada önemli olan şey iki senaryo arasındaki cevap farkını ölçmek.

Bunun da deneyini yapıyorlar, insanlara soruyorlar. İlk senaryodaki insanların neredeyse yarısı tekrar bilet almaktan vazgeçiyor. İkinci senaryoda ise sadece %10'u sıradan çıkıyor. İnsanların %90'ı 10 dolar kaybettiğini anladıktan sonra bile bilet alıyorlar.

İlkinde o kompartmanlardan bahsettik ya, orada bir eğlence kompartmanı var. Onun da bütçesi 10 dolar o gecelik. Onu zaten harcamışım ben diyor. Bir daha aynı bilete para vermiyorsun.

İçine oturuyor, gıcık ediyor. Ben de olsam ben de zaten vermezdim. Ama diğer senaryoda metroda kaybettiğin para, eğlence bütçenden düşürmüyor kafandaki. O işte aptal vergisi bütçesinden düşürüyor.

Hatta şöyle bir örnek vermiş başka bir makalede olabilir. Bir arkadaşından bahsediyor diyor ki senenin başında atıyorum bir kenara 500 dolar ayırıyor. Ben bu parayı sene sonunda bir hayır kurumuna bağışlayacağım. Hayır kurumu da belli.

Ama sene içinde saçma sapan para kaybedersem bu bütçeden düşeceğim diyor. Diyelim 2 ay sonra park cezası yiyor. Zaten ben bu 500 doları kaybetmiştim. E tamam şimdi yüzünü düşelim, 400 vereceğim hayır kurumuna.

Kapıda kilitli kaldı, 50 dolar da çilingiri, 50 dolar daha düş, 350 vereceğim. Böyle böyle gidiyor. Müthiş bir kafa rahatlığı. Aslında kaybettiğin para aynı para.

Yani diyelim sen saati 10 dolarlığına çalışan bir insansın, 100 dolar park cezası 10 saatlik çalışmana bedel. Her durumda 10 saatin gidiyor. Ama böyle o kompartmanı aldığın zaman bir kere kendini de o şekilde kandırdığın için kaybettiğin paranın mutluluğun üstünde pek bir etkisi olmuyor. Şimdi sun-cost kavramıyla da bir alakası var.

O kadar da para harcadık bari sonunu görelimcilik olarak tanımlanabilir. Sinema örneği yine buna da çok uygun. Diyelim ki deminki senaryoyu devam ettirdik sinemaya girdik. 20 dolar harcamışım artık bilet için yani 2 kere bilet aldım değil mi?

Girdim sinemaya. Film rezalet. Şimdi bu noktada filmi terk edip, yarısını da terk edip çıkar gider misiniz? Yoksa kalır mısınız?

Ben kalırdım. Tek bilet almışsam da kalırdım da hele bir de iki kez onun için para ödemişsem kesin kalırdım. Bu işte sunk cost. Yani zaten o para senden gitmiş artık.

Sen artık içeriye girdin, koltuğa oturdun. O noktada vereceğin karar şu. Ben önümüzdeki iki saatimi buna harcayacak mıyım yoksa harcamayacak mıyım? Buna değer mi?

Zamanı mı? Yoksa değmez mi? Bu kadar. Ama yine bunu yapmıyoruz biz.

Onun parasını verdim, sonuna kadar kullanacağım, eğleneceğim işte diye hırs yapıyoruz. Çünkü bunu yapmazsak, eğer filmin yarısında çıkarsak, o zaman o kafamızdaki zihinsel muhasebe şöyle değişiyor. Ben bu parayı boşu boşuna harcadım, o haneye yazıyorsun. Ama filmde kalırsan, ısrar edersen, yani zamanını da heba edersen, yaptığın harcama boşu boşuna harcadım hanesine değil, eğlence harcaması hanesine yazılıyor.

Beyindeki bütün cimnastik, bu kompartmanlar arasındaki, haneler arasındaki bir takım muhasebe oyunları. Zaten biraz da bu yüzden bu zamanında popüler olmuş homo-ekonomicus modeli saçma. Yani insan ekonomik açıdan rasyonel bir varlık değil. Hiçbir zaman değildi.

Hatta ta liberalizmin temellerini atan insanlar da homo-ekonomicus terimini kullananlar da zaten bunu farkında olarak kullanıyorlardı. Biraz dalga geçmek amaçlı kullanıyorlardı. Yani o zaman da biliniyordu insanın bu tutarsızlıkları. Şimdinin farkı bunların ölçülebiliyor olması, bir modele oturtulabiliyor olması yani deneylerle.

Şimdi, piyango'nun bununla ne alakası var veya mirasın? E çok basit, o da bedava para kategorisinde. Hay'dan geldiği huya gidecek. Yani sen normalde çalışarak kazandığın o maaşına çok daha fazla değer veriyorsun ama piyango için bütün bu hesaplamalar uçup gidiyor.

Bankacılık ve piyasa denetlemeler kurulunun her türlü zihni regulasyonundan kurtuluyor. O parayı artık çılgınlar gibi harcayabiliyorsun. Örtülü ödenek gibi yani. Beyindeki örtülü ödenekhanesine yazılıyor.

Şimdi bunun birazcık derinine inelim. Size böyle gerçekten ilginç örnekler vermezsem olmaz. En uç örneklere kayıyor aklımız ya. Hemen her konuda böyle olur zaten.

Eğlenceli sonuçta. Bir tanesi Michael Carroll isimli bir adam. Lakabı da King of Chaves. Ben bilmiyordum İngiliz argosunu zaten nereden bileceğim.

Bizdeki çomar gibi bir şey. Çomar kralı yani. Çöpçülük yapıyormuş galiba zamanında. Değişik işler yapıyor.

Ve 2002 yılında tam 10 milyon pound kazanıyor. Yaşı 19. Şimdi 19 yaşında. Kucağına 10 milyon pound düşse ne yaparsın?

E yine tuzak soru yani tüm gözler üstünüzdeyken söyleyeceğiniz şeyler başka. O yaştayken hakikaten de yapacağınız şeyler başka. Bu arkadaş da gitmiş malikane almış. Ondan sonra onun içine yarış pisti koydurmuş.

O yarış pistinde de köpek ve at yarışları düzenlemiş. Onlar üstünde de kumar oynamış. Oradan da para kaybetmiş dünya kadar. En sevdiği futbol takımına 1 milyon pound vermiş.

Tabii ki ailesine, annesine, kardeşine şuraya buraya bir sürü para vermiş. Daha sonra biraz daha ilginç şeyler. Günde 2000 pound'luk kokain kullanıyormuş. Kokain piyasasını bilemediğim için ne kadarlık bir kokaina denk geliyor bilemiyorum ya.

Arkadaşlarına falan da veriyordu herhalde. Hani Scarface'in sahnesi vardır ya meşhur Tony Montana böyle dağ gibi kokaina kafayı gömer. Her gün onun yenisi geliyordur belki de. Arabalara para harcamış 500.000 pound.

Ulan araba para harcanacak en aptalca şey gerçekten ya. Yani bu konuda çok doluyum. Çünkü alıyorsun arabayı, yeni alıyorsun. Aldığın dakika değeri üçte bir düşüyor.

Başka böyle hiçbir şey yok ya. Hani araba zevki bende yok diye kötülüyor değilim. Böyle bir zevkin varsa şunu yapacaksın, gideceksin kiralayacaksın bu arabaları. Lamborghini mi istiyorsun?

Kirala kardeşim. Bir gün, bir ay, bir sene istediğin kadar kirala. Zaten bir noktada bıkıyorsun. Bu materyal zenginlik hep böyledir.

Bir şeyleri denersin, oyuncaktır o. İlk önce çok büyük zevk sağlar sana. Ondan sonra çoğundan sıkılırsın %99'undan. Velhasıl Kerem bu adam da 10 sene içinde yine iyi dayanmış yani 19 yaşındaydı.

29 yaşında öyle bir iflas ediyor ki. Banka hesabında 70 pence kalmış. Pound bile değil. 70 cente muhtacız demişti yani bizimkiler.

En sonunda 29 yaşında tekrar çöpçülüğe dönüyor adam. Şimdi bunun daha da dramatik bir versiyonu var aslında. O daha da bilinen bir örnek. Mike Tyson.

Baya aslında oldu adam boksu bırakalı. O yüzden genç olanlarını belki bilmiyor olabilir. Ama bir YouTube'dan bakın. Mike Tyson zamanında gezegendeki en korkunç adamdı yani şöyle bir anket yapsalar kimden dayak yemek istemezsin diye bir anket yapsalar veya gecenin bir vakti böyle ıssız bir arka sokakta yürüyorsun karşıdan bir kişi gelecek kim olmasını istemezsin bir numarada herhalde herkesin bir numarasında bu adam vardır o senelerde çok genç yaşta çok ünlü oldu kariyeri boyunca kazandığı para yani burada 10 milyondan filan bahsettik ya geçiniz onları 400 milyon dolar Hatta şöyle oluyor, Mike Tyson bir noktada birkaç sene hapis yatıyor.

Hapisten çıktıktan sonra banka hesabında 300 milyon dolar var. Ve bu adam iflas ediyor. Hem de nasıl iflas? 50 milyon dolar borç takıp öyle iflas ediyor.

350 milyon yemiş. Ya bir insan nasıl yiyebilir o kadar parayı? Ona da baktım, 24 banyolu ev alıyor. Ya 24 banyo nedir abiciğim?

Yani 24 kişiyi davet edip Aynı anda mı tuvalete giriyorsun? Nasıl fantezileri var bu insanların? Hayatı boyunca bir tahmine göre 111 tane arabası olmuş. Bak demin de dedim ya galericilik yap daha iyi.

Sevgilisine mi karısına mı ne? Hediye alır ya insan. Ben almıyorum. Gerçi de insansanız alıyorsunuz galiba.

Öyle duydum. Filmlerden gördüğüm kadarıyla. Bu gitmiş küvet almış. Altından.

Som altın küvet. İşte efendim arkadaşlarına dünya kadar para veriyor. Bunlara o arabaları ödünç veriyor. Ondan sonra hangi arabayı kime verdiğini unutuyor.

Onun peşinden birilerini yolluyor. Bir gün Londra'da uçak beklerken 1 milyon dolarlık mücevher alışverişi yapmış. Bütün hayatı böyle geçiyor adam. Ve böyle yaşayınca da işte 300-350 dayanmaz yani.

Hazıra dağ dayanmaz denir ya. Deliye dağlar silsilesi de dayanmıyor. Şimdi böyle çok aşırı örneklere bakınca insanlar diyor ki işte piyango kazanınca veya çok para kazanınca Böyle saçma sapan çarçur ediliyor diyor. Halbuki tabi ki bu bir yanılsama yani biz çok daha az para kazanıp bunu sorumluca idare eden insanların hikayelerini duymuyoruz.

Çünkü onlar gazetelere çıkmıyorlar. Ve ilk ben bu konuları araştırırken hep aklımda şu ön kabul vardı. Piyango kazananların çok büyük bir kısmı iflas ediyor. Ondan sonra araştırma yaptıkça da hakikaten bu konuda istatistikler buldum, makaleler buldum.

En çok refere edilen figür de %70. Yani kazananların %70'i 5 sene içinde bunları kaybediyorlar veya tamamen iflas ediyorlar. Üzülerek söylüyorum ki bu şahane sonuç tamamen yalan. Meğer bu %70 figürü NEFE diye bir organizasyona yapılan bir atıftan geliyormuş.

National Endowment for Financial Education yani ekonomi eğitimi için kurulmuş bir vakıf bu. Birileri buraya bir atıf yapıyor. %70 figürü de bir gerçek olarak sağa sola yayılıyor. En son zaten Nefe bir açıklama yapmış.

Böyle komik bir durum. Şimdi Google'a yazın siz de. Piyango kazananlar iflas ediyor mu diye yazın. Bazı sorulara direkt cevap çıkıyor ya Google'da böyle büyük puntolarla.

Burada da %70 böyle büyük punta yazmışlar. Ama %70'in alındığı makale var hemen altında. O makalede Nefe şey diyor. Bu figür bize atfediliyor.

Böyle bir şey yok. Yalan bu diyor. Google'ın botları tabi anlamamış bağlamı. Bir şehir efsanesi olmuş yani.

Zaten çok da önemli değil detay. Arkasındaki etkiler bizim için daha önemli. Mesela çok önemli noktalardan bir tanesi kimin oynadığı. Herkesin aptal vergisi dediği şeyi kim oynuyor?

Gelir gruplarına göre 5 kısmı ayırdığınız zaman halkı en alttaki kısmı en fazla piyango oynayan veya kumar oynayan kısım %61. Ve yılın 26 günü bunu yapıyorlar. Yukarı çıktıkça gelir gruplarında o kadar da büyük fark yok. Mesela en tepedeki 3 grup arasında hiçbir fark yok ve onların da kumar %'leri %42.

Şimdi bu çiğ veriler aslında o önemli değil yani hepiniz bunlara bakabilirsiniz. Asıl yorum şu, benim ilk tepkim aslında biraz yanlış tepki. Yani bu insanlar fakirler, dolayısıyla eğitimsizler. Finansal eğitimleri yok, aptallar da.

O yüzden de daha fazla piyango oynuyorlar. Kazanınca da 40 yılda 1 onu da çarçur ediyorlar. Şöyle bir alternatif açıklama var. Bu tip insanlar için kumar oyunları çok çekici, psikolojik açıdan çekici.

Çünkü ihtimalleri bilmelerine rağmen herkesin, yani zenginin de, fakirin de, ayrıcalıklı olanın da olmayanında herkesin kazanma ihtimali eşit. Ve bu insanları o insanları rahatlatıyor. Çünkü hayatlarında her gün tecrübe ettikleri şey bu eşitsizlik aslında. Sürekli kazıklıyorsun, kanun yanında değil.

Bunları her gün tecrübe ediyorsun ama tecrübe etmediğin tek yer işte bu kumar şans oyunları. Böyle bir açıklamada var mesela bu da ilginç. Bu doğru olmak zorunda değil. Başka alternatif açıklamalarda olabilir ama insanların matematik anlamadıkları için, bilmedikleri için bunları oynaması aşırı basit bir açıklama olurdu.

Ben şuraya geçmek istiyorum aslında. Siz diyelim ki... Piyango kazansanız ne yapmalısınız? Daha doğrusu bu insanların hataları, iflas edenlerin, paralarını çarçur edenlerin hataları ne?

Nasıl uzak duracaksınız? Yani tamam Sibirya'dan da kaplan getirecek haliniz yok. Mike Tyson olmayacaksınız, orası kesin. Ama normal insanlar nasıl hata yapıyorlar?

Pratik tavsiye olarak düşünebiliriz bunları. Fakat bunun sonunda bir yere bağlayacağım, o yüzden buradan gidiyorum. Birincisi en önemli faktör akrabalar ve aile. Bu konu hakkında çekilmiş en güzel belgesel milyarder filmi.

1986 yapımı Şener Şen'in oynadığı. Şener Şen'in oynadığı her şey güzel sonuçta. Bir de komik tabi milyarder. 6-0 atılmadan önceki milyarder.

Yani bugünkü haliyle ne ediyor? 1000 dolar kazansan milyarder oluyorsun. O zamanın piyangosu öyleymiş demek 1986. Şimdi bu aileye para verme vermeme hususu tabi ki çok zor bir durum.

İnsanların zaten mutluluğu belli bir noktadan sonra parayla tamamen alakasızlaşıyor. O noktada batı ülkeleri için 70 bin dolarla 100 bin dolar arası senelik. Ondan daha fazla kazanınca da mutluluğu arttırmıyor. Yani siz yakınınızdakilere bu kadar para dağıtsanız, hatta çok daha azı Türkiye'deyken, maksimum mutluluğa erişecekler.

Ondan sonra en önemli şey uzman yardımı almak. Üç şey tutacaksınız. Avukat, muhasebeci bir de bir finansal danışman. Çünkü normalde insanlar bunlara para vermedikleri için yani gereksiz harcama kategorisinde ya kim muhasebeciye para verir?

Hele hele finansal danışman. Ondan sonra kendileri halletmeye çalışıyorlar, patlıyorlar. Genel olarak bir de işte kendinizi iyi tanımanız lazım. Yani biraz ezik misiniz?

Ezik olmak da böyle bir lanetlenmişlik değil sonuçta. İnsanın değişik hayat tecrübeleri vardır. Şartlarınız o şekilde sizi şekillendirmiştir. Bir takım hırslarınız, eziklikleriniz, kompleksleriniz vardır.

Normal bunlar. Önemli olan bunları tanımak. Bunlara sahip olanlar veya olmayanlar diye ayrılmıyor nüfus. Bunları tanıyıp bir noktaya kadar kontrol edebilenlerle bunları hiç tanımayan ve onların kölesi olan insanlar olarak ayrılıyor nüfus.

Şimdi bir sürü insan bu ezikliğini bilmediği, anlayamadığı ezikliğini böyle aşırı harcamalarla gidermeye çalışıyor. Bir de tabii şu var yani bu psikolojik etkileri ekonomik gerçekliklerden bağımsız da düşünmemek lazım. Öyle bir ortamda yetişirsin ki kötü insanlarla uğraşırsın, kanun işlemez vs. Bu ortamlarda eline geçen parayı yatırım yapmak, tasarruf etmek gibi bir seçenek olmuyor.

Kanunun işlemediği yerlerde bunlar olmuyor çünkü. Harcadın harcadın yoksa bitti gitti. Bu da belli bir kültür oluşturuyor. Ondan sonra sen kanunu düzeltsen bile kültürün tekrar eski haline dönmesi uzun sürüyor.

O yüzden de insanların eline para geçince çarçur etmeleri tırnak içinde aslında biraz anlaşılabilir. Konuyu buradan şuraya bağlamak istiyorum esas. Yani şimdi nelerden bahsettik? İşte çeşitli engellerden, akraba baskısı, eziklik, cehalet, zihinsel muhasebe.

Tüm bu engellerden kurtulmanın bir tane yolu var. Özellikle piyango da bu geçerli. Piyangoyu çünkü kazanınca sana bir soru soruyorlar. Hepsini şimdi mi ödeyeyim yoksa ufak ufak her sene mi ödeyeyim?

Yani atıyorum ödül belki 5 milyon dolar. Ama o rakam sen 30 seneye yayarsan o seviyede yok ben hepsini şimdi istiyorum dersen 5 milyon oluyor belki 3 milyon dolar. Böyle yapay yollardan harcama içgüdülerine ket vurmak akıllıca bir davranış. O zaman işte kucağına o kadar para bir anda düşmüyor bedava para hanesine yazılmıyorlar.

Daha ziyade işte devletten aldığın bir maaş gibi oluyor. Senden para dilenen insanlara da verecek çok rahat bir cevabın oluyor. Ya benim elimde değil yani bu aylık bütçemi bitirdim işte diyorsun. Sorumluluğu başkasına atmış oluyorsun.

Bu niye önemli? Çünkü buradan Delayed Gratification kavramına geçiş yapacağım. Yani geciktirilmiş haz. Çok daha geniş bir uygulama alanı var sadece piyango ile.

Sınırlı değil yani. Zaten en meşhur hali marshmallow experiment denen bir deney var. 60'lar 70'lerde yapılmış Stanford Üniversitesi'nde. Biri geliyor çocuğa diyor ki al işte sana şeker.

Bir tane şeker. Bunu şu anda alabilirsin. Ben bunu odada bırakacağım. 5 dakika sonra da döneceğim.

Eğer döndüğümde bu şekeri almadığını görürsem sana 2 şeker vereceğim. Yani kendine hakim olabilirsen iki kat fazla ödül kazanacaksın. Bunu becerebilen çocuklar, kendini kontrol etmesini becerebilen çocuklar ileride daha mutlu oluyorlar, daha güzel işlere giriyorlar, daha başarılı oluyorlar. Kırk sene sonra bunları, benzer soruları sorduklarında da kendini kontrol edebilenlerin Bu Prefrontal Cortex'i, yani strateji kurarken kullandığımız kısım, beynin daha geç gelişmiş kısmı, o daha çok aktive oluyor.

Diğer taraftakilerin ise limbik sistemi, hani halk arasında işte kertenkele beyni, lizard brain denilen aslında yanlış bir tabir tabi de sanki o zamanlardan, o çağlardan bize kalmış o antika kısım beynin yani, aktive oluyor. Bu kısmı sonradan ekliyorum. Marshmallow deneyiyle ilgili çünkü sizden birkaç tane not geldi. Söylenilen şuydu çünkü bu deney daha sonradan tekrarlanamadı.

Genel olarak bilim dünyasında süre gelen bu replication crisis yani tekrarlanabilirlik krizinin en güziydi, en bilinen örneklerinden biriydi hakikaten. Fakat o da birazcık kendi içinde abartılmış. Yani deney aslında tamamen çöpe atılmadı. Hiç tekrarlanamadı değil yani.

Şöyle özetleyeyim, orijinal deneyin sonuçlarının çocuğun başarısını deterministik bir biçimde belirlediği algısı yanlış. Bunu zaten deney yapanlar da söylediler. Bu bir cebimizde dursun. Yani hazzını geciktirebilmenin kendisi zaten statik bir yetenek değil.

İkincisi, daha güncel çalışmalar şu sonuca varmışlar benim anladığım kadarıyla. Biraz daha geç yaştaki çocukların katıldığı deneyler daha belirleyici oluyor. Ama daha önemlisi çocuğun hazzını geciktirmesi ilerideki sosyoekonomik durumunu belirlemektense zaten ailesinin sosyoekonomik durumu, hazzını geciktirebilme yeteneğini belirliyor. Üçüncü diyeceğim şey de bu güncel yorumu da eleştirenler var.

Yani bu okuduğum, bulduğum linkleri açıklamalara koyuyorum. Bir iki tane podcast linki, bir iki tane de makale. Şimdi bu parantezi kapıyoruz, orijinal kayda dönüyoruz. Delayed gratification bu deneylerde iyi bir özellik olarak gösteriliyor ama doğada çok da iyi bir özellik değil.

Yani bunun da fazlası zarar. Çünkü doğada bulduğunu yiyeceksin arkadaş. Yarının garantisi yok. O kaloriyi alacaksın, depolayacaksın, şişmanlayacaksın.

Yarın çünkü aç kalabilirsin. Ama hiç de plan yapamazsan, hiç de yarını düşünemezsen bu sefer de yine dezavantajlısın. O yüzden belli bir dengeye geliyorsun. Yani bu delay discounting denen ters etkiyle delayed gratification arasında bir denge var.

Tabii bizim yaşadığımız dünya o doğal adaptasyonu gerçekleştiği dünyayla dünya kadar farklı. Cümleye bak. Çünkü bu dünyada kontratlar var. Bu dünyada gerçekten verilen ve tutulan sözler var.

Yani geleceğe yönelik plan yapabiliyorsun hakikaten. Şimdi doğayla böyle müzakere edemiyorsun. Ama işte o çocuk mesela, yani yok ya bu bana gelince iki şeker vermez beni kandırıyor diye düşünmüyor. Aman bu şekeri de elimden alırlar hatta.

Sonra eve gidince aç kalacağım çünkü buzdolabı diye bir şey yok. Tam tersine o buzdolapların, süpermarketlerin Garantinin olduğu bir dünyada yaşıyor, açlığın olmadığı bir dünyada yaşıyor. O yüzden de hazlı geciktirmek biraz daha makul. Öte yandan bu dünya sana anında dünya kadar da haz sunuyor.

Bir tuşa basmana bakar. Yani bu bombardıman altında artık şöyle bir denklem de kalmadı. Yani ben bugün sabredeyim, yarın iki kat ödül alırım diye bir denklem yok. Çünkü sonsuz ödül var.

Yani işte Netflix'te mesela izleyemeyeceğin kadar film var. Bilgisayar oyunu mesela. Steam'de oynayamayacağın, bitiremeyeceğin kadar oyun var. Tamam, en basitlerinden başladım.

Ama aynı şey e-kitap depolarında da öyle. Kumar bahis bu sitelerde de öyle. Yani 24 saat kumar oynayabilirsin ve ödül buysa senin için, ödülden başka bir şey yok bu dünyada. Aç kalana kadar bunları yapabilirsin.

O yüzden garip bir dünyadayız biz. Giderek de daha garipleşiyor. Şimdi bu Stanford deneyinin ve akabindeki deneylerin bulduğu birkaç ilginç şey var. Mesela bu haz geciktirme yeteneği bizde doğuştan yok.

5 yaş altında genelde gözlemlenmiyor. Daha sonra ortaya çıkıyor. 8 yaşında, 9 yaşında o yaşlarda şöyle yetenekler geliştirmeye başlıyor insanlar. O şekeri istiyor, gerçekten yemeği istiyor ama kendi dikkatini dağıtmayı becerebiliyor.

Tadına, kokusuna, şununa buna odaklanmak yerine böyle sıcak özellikler deniyor buna. Daha soğuk özelliklerine odaklanıyor. İşte şekline, belki parasına neyse. Onlara odaklanınca o limbik sistem harekete geçmiyor o kadar.

Veya daha da ileri seviyede dikkat dağıtma teknikleri uygulayıp bambaşka şeyler düşünüyor. Bu teknikler de öğrenilebilir. Dolayısıyla haz geciktirme yeteneği böyle doğuştan gelip de hayatın sonuna kadar belli olan bir yetenek değil. Ve finans eğitimiyle de el ele giden bir şey bu zaten.

Yani hiç piyango kazanmasan bile herhangi bir yatırım yapmak da aslında haz geciktirmek. O parayı şimdi kullanmıyorsun, gidiyorsun bir yerlere bağlıyorsun. Ondan sonra azar azar para geliyor sana. Benim bu tip konularda genel düşüncem yani bu piyangonun, ikramiyenin filan çok ötesindeki genel çerçeveden bahsediyorum.

Şu insan bu bilişsel konularda safsatı olsun, bilişsel psikoloji olsun bu tip konulardaki bilgisini arttırdıkça davranışını o oranda değiştiremiyor. Yani davranışımızı değiştirme gücümüz, bilgimizi arttırma gücümüzden çok daha düşük. Ama işte önemli olan, önemli kararları tespit edip o bilgiyi orada kullanabiliyorsun. Yani nokta atışı yapıp tamam ben biraz daha doğru karar vereyim, biraz daha kendimi kontrol edebileyim diyebiliyorsun bunları öğrenerek.

Şimdi bu örnekte de gördüğümüz gibi bizim zihnimiz belli bir çevresel şart setine göre gelişmiş. Şimdi bambaşka bir dünyada yaşıyoruz ve zihnimizin bu dünyada sürekli sana anında has sunan, her şeyin hasını anında sunan bir dünyaya alışabilecek vakti yok. Limbik sistem sürekli ayakta ve bizim her seferinde buna karşı savaşmamız lazım. O da çok bizi bitkin düşürüyor.

Dolayısıyla burada akıllıca bir davranışla bir nevi kendi kendimize hacklememiz lazım. Yani benim bu konulardaki bilgim, davranışımı değiştirmeye yetmeyebilir ama kendi zafiyetlerimi, öngörülebilir zafiyetlerimi bilerek oynadığımız oyunun kurallarını ona göre birazcık değiştirebilirim. Dolayısıyla mesela bugün bana bir miras kalsa, ya ben bunu iyi hallederim, diğerleri aptaldı ama ben o kadar aptal değilim, eğitimliyim ben bunu hallederim demek tuzağa düşmek. Hayır canım, benim yapacağım hatalar belli.

Bunu önceden de öngörebiliyorum, kontrol edemiyorum. Öyleyse ne yapacağım? Ben bu parayı alacağım, gideceğim birine vereceğim, bir avukat tutup al 1 milyon dolar, benim bu fondan senelik en fazla 50 bin dolar çekme hakkım var. Bunun anlaşmasını yaparsın.

Kendinizi kontrol edemeyeceğinizi bilecek kadar, diğerlerinden çok da farklı olmadığınızı bilecek kadar kendinizi ve zihnimizi tanıyor olmamız lazım. Daha da kısaltalım, kendimizi kandıracak kadar kendimizi tanımamız lazım. Hayal kırıklığına uğradınız. Ben size kurtuluş vaat etmiyorum arkadaşlar.

Şu safsatayı öğrenin, bu kognitif bayesi öğrenin. Ondan sonrası cennet. Yok böyle bir şey. Bizde acı gerçek var arkadaşlar.

Bizler birer maymunuz. Normalde payımıza düşenden çok daha fazla başarılı olduk. Kendimizi böyle bir medeniyetin içinde bulduk. Bir şekilde idare edeceğiz işte kendimizi kandırarak.

Olay budur. Vallahi Ali Özbek, bilmiyorum istediğin tavsiyeler, aradığın şey bu muydu? Ama Patreon destekçisi umduğunu değil, bulduğunu dinler. Seninle beraber Alper Bartmaz'a, Can Karakuş'a, Nilüfer Gök'e ve Umutçukla'ya da teşekkür ediyorum.

Lordlarımız, Lady'lerimiz, VIP'lerimiz. Ondan sonra yeni gelen destekçiler. Eymen Üç Işık, Çağrı Özkul, Furkan Karakaya, Onur Baysan, Alp Şimşek ve Babyliku. Ve tabii ki olağan şüphelilerimiz.

Az çok alfabetik sıraya göre Ali Can Albayrak, Anıl Tokdemir, Arnold Çuvarseneger, Atilla, Aydın Kahraman, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Başar Kızıldere, Başak Burut ve Berk, Çağrı Köse, Çağrı Öz Ertem, Çağrı Özkul, Çağrılar Basmış, Can Emrah Yaldız, Çiğdem Şahiner, Danyal Arslan, Doğan Can Bahan, Ece Aydoğan, Emrah Öz, Erdem Gelal, Erman Korkut, Hasan Basri Keleş, Dumanay Hukuk, İsmail Atkurt, Işıl Arıcan, Kemal Akkoyun, Kutlay Dede, Kıvanç Müçek, Mehmet Ünsal, Mehmet Han, Merve Yurdagül, Nilgün Elibol, Özgür Elbir, Refik Şekercoğlu, Sabahatçil, Salih Ünal, Samet, Savaş Günata, Seküre, Somut Olay Podcast, Tunç Mart, Uygar Polat, Yulisiz ve Yannis. Bu podcast sizlerin ve toplam 286 an itibariyle destekçinin sayesinde yürüyor. Ve onların da ötesindeki bedavacılar, sizleri de seviyorum. Yorumlarınızı, önerilerinizi, her şeyi beklerim.

Yapacağınız şey, Fularsızlık Örgütü'ne katılıp 3 kere Fularsız Fularsız Fularsız diyerek bu podcasti etrafımızdakilere bir virüs gibi yaymak. Bu dünyadaki tek pandemi Covid mi olacak bizimle ilgilensin?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)