
4.753 kelime · ~24 dk okuma
Selam flarsızlar. Nasılsınız? Bugün çok fazla konuşacağımız şey var. Kapitalizmin gelmişini, geçmişini, geleceğini küresel, dairesel, karesel her türlü halini konuşacağız.
Ben bu arada zaten ne zaman kapitalizmi öldüğüm muhabbeti duysam aklına Mark Twain'in bir lafı geliyor. Reports of my death are greatly exaggerated diye. Yani ölümüm hakkındaki haberler fazlasıyla abartılmıştır. Son bölümde size sormuştum hatırlarsınız.
Kendi kendinize bir sorun demiştim. Kapitalizm deyince aklınıza ne geliyor? Ve büyük ihtimalle cevaplayamayacağınızı düşünmüştüm. Bir kısmınız kesin hile yapmıştır.
Gidip Wikipedia'ya bakmıştır. Tamam bakalım. Ne diyor Wikipedia? Hatta Wikipedia'ya bakalım.
Türkçe olsun. Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bunların kar amacıyla işletilmesine dayanan bir ekonomik sistemdir. Aynen çevirmişler İngilizce'den. Bu arada tembeller.
Özellikleri şudur, özel mülkiyet, sermaye birikimi, ücretli emek, gönüllü takas, fiyat sistemi ve rekabetçi pazarlar. İyi de ne demek bunlar? Tek tek bakalım valla. Bunlara bakarken de bir yandan da kapitalizmin tarihini öğrenmiş oluruz.
Şimdi ilki özel mülkiyet. Özel mülkiyet eski bir kavram. Yani ta Plato filan bundan bahsediyor. Zaten Plato her şeyden bahsediyor.
Ne zaman kararsız kalırsanız kalın bir konuda, bundan ilk Plato bahsetmiştir derseniz %90 doğrusunuz, 50 entel puanı kazanırsınız ortamlarda. Plato diyor ki, kolektif sahibiyet önemlidir diyor ve gereklidir. Çünkü eğer birbirimizle rekabet edersek, bir olay olduğunda, bir değişiklik olduğunda Bir kısmımız üzülür, bir kısmımız da kar ettiği için sevinirse sosyal uyuşmazlık olur. Bu kadar basit.
Aristo da, bu da tabi ki ikinci banko isim. Bir şey Plato bulmamışsa, konuşmamışsa Aristo konuşmuştur. Bu da diyor ki kardeşim, hocam sen yanlışsın. Bizim özel mülkiyete ihtiyacımız var.
Çünkü özel mülkiyet olursa insan sahip olduğu şeye özen gösterir, sorumluluk sahibi olur. Bu da ilerleme için ön koşuldur. Yine Plato ile Aristo'ya benzeyen bir ilginç çakışma da Hobbes ile Locke arasında, John Locke arasında oluyor. Hobbes diyor ki, ya kardeşim bu işler devlet denen yapının gözetiminde olur.
Çünkü böyle bir şey olmasaydı birbirimizi yer bitirirdik. Buna karşın Locke şöyle bir şey diyor John Locke ve bu herhalde en ilginci zaten. Özel mülkiyetin kaynağını devlete verirsek, monarşide kendini sürekli tanrılarla özdeşleştiriyor, eğer temeli buraya kurarsak o zaman kral istediğini yapar. Mülkiyet hakkı hiçbir zaman sağlam olmaz.
Aslında diyor mülkiyet, insanın emeğiyle doğayı geliştirmesidir. Senin emeğin de herhangi bir merkezi hükümetten eski olduğu için ondan bağımsızdır. Buna da labor theory of property deniyor. Yani mülkün emek teorisi herhalde Türkçesi öyledir.
Sonuçta bu eskiye dayanan bir tartışma ama özel mülk kapitalizmi için yetmez. Üretim araçlarının özel mülkiyeti kritik. Üretim araçları denen şey ne? Vallahi her şey üretim aracı.
Ham maddeler, fabrikalar, toprak, madenler, makineler, bilgisayarlar çağımızda. E genelde emek ve sermaye dışında bir şeyin üretimini için kullanılan her türlü araç üretim aracı. Ama bu da yetmez çünkü düşünürsen bir sürü eski insanın, atıyorum antik generallerin de toprakları vardı. O topraklardan da ürün üretiyorlardı.
Bunları yani kölelerle işliyorlardı. Ve kendi kendilerine yetiyorlardı. Bu mudur kapitalizm? Değil.
Demin bahsettiğimiz bir üçüncü öğe, kar amacı. Üretimin maliyetten fazla olması lazım. Bunu da satarak kar etmem lazım. Ama bu da yetmiyor kapitalizm için.
Mesela Feodal bir lord düşünün. Yine toprak sahibi, yine üzerinde köleleri var. Toprağın üstünde serf deniyor gerçi onlara. Toprağa bağlı köleler diyebiliriz.
Onu işlemek zorundalar. Onların yarattığı bir artı değer var. Ve ben bu artı değeri gidip yan şehirde satıyorum. Para kazanıyorum.
Ondan sonra ordumu genişletiyorum. Zenginleşiyorum yani. Veya sanat projelerine yatırım yapıyorum. Eh biraz daha yakınlaştık kapitalizme ama bu da değil tam.
Emeğin ücretli olması ve bir bakıma serbestleşmesi lazım. Yani bir noktada köylüler artık toprağın bir parçası olmaktan çıkıyorlar. Hani eskisi gibi lorduyla kalıcı bir anlaşma yapmıyorlar. Anlaşma tırnak içinde bu arada tabii ki gönüllü bir anlaşma değil.
Hani senin toprağını işlerim, karşılığında kendime yetecek kadar mal alırım, sen de bana koruma sağlarsın. Din adamları da gelip bu düzenin ne kadar mükemmel olduğunu, ne kadar doğal olduğunu kafamıza kakarlar, hepimiz mutlu mesut hayatımıza devam ederiz. Böyle bir anlaşma yok. Onun yerine emeklerini satıyorlar ücret karşılığı.
O toprağa bağlı değiller. Bu bir fiyatlama demek. Fakat bu da yetmez. Asıl kapital, yani sermayeden bahsetmemiz lazım.
Sermayenin birikimi lazım. O elde ettiğin kârın biriktirilebilmesi lazım. Yani korunması lazım. Çünkü bir şeyi koruyamazsan, birikimini koruyamazsan hiçbir girişim yapmanın manası yok.
Şimdi bu noktayı merkantalizm ile paralel işleyelim. Çünkü artık o döneme geldik. Merkantalizm hem bir politika hem de bir dönem. Politika kısmı şu.
İhracatı arttır, ithalatı azalt. Yani mümkün olduğunca çok mal sat, ticaret fazlası ver ve para biriktir. İşin açıkçası ben bunu ilk duyduğumda dedim ki ya neden herkes merkantalist değil? Yani bunun bir ismi olması bile saçma.
Zaten normal ekonomi böyle olması lazım. Neden herkes böyle yapmıyor? Kim sonuçta daha fazla satmak istemez, daha çok kar etmek istemez? Bunu anlamak için biraz daha ayrıntısına girelim.
Burada mümkün olduğunca fazla üretmek önemli. Satış değerini yükseltmek için de mümkün mertebe işlenmiş mal satman lazım. Yani asla başka ülkeye ham madde satma. Ham maddeyi işle, öyle sat.
Son ürünü sat. İthal edeceksen de tam tersine ham madde ithal et. Bitmiş ürünlerin ithaline çılgın oranlarda gümrük vergileri koy. İnsanlar yapmasınlar bunu.
Altın ve gümüş sakın ihraç etme. Altın ve gümüş zaten biriktirmek amaç. E niye bu teori sürdürülemedi? Burada birkaç maddeden bahsedeceğim ama ana sebep ticaret ve zenginliğin tamamen yanlış anlaşılmış olması bu teori tarafından.
Yani yüzeysel olarak şöyle diyebiliriz, bir oyun teorisi eleştirisi yapabiliriz. Deriz ki, ya kardeşim herkes böyle yaparsa hangi bitmiş ürünü kime satacaksın? Kimse kimseye bir şey satamaz. Ama biraz daha derine inelim, daha ilginç.
Şimdi bu mercantilistlere göre zenginlik sabit. Ticaretten gelen zenginlik sabit bir şey. Ben satarsam kazanıyorum, alırsam kaybediyorum. Barış zamanındaki savaş gibi yani.
Pasta sabit ve hepimiz o pastanın dilimleri için mücadele ediyoruz. Bu yüzden de zaten daha çok pay alabilmek için hem daha fazla üretmen gerekiyor hem de üretim maliyetini düşürme yarışına giriyorsun. Bu da işçilerin mümkün olan en az da yetinmeleriyle oluyor. Yani aç kalmasınlar ama çok da fazla karınları doymasın.
İşçiler tüketici olarak değil, sadece üretici olarak görülüyorlar. Üretim maliyetlerini düşürmek de işçileri neredeyse aç bırakmak demek. Kendi ürettikleri malların çoğunu ve zaten ithal malların hemen hemen hiçbirini tüketecek paraları yok, zamanları da yok. Kısacası sabit pasta.
Fakir işçi, fakir çiftçi, zengin ülke. Böyle bir denklem. Biz bugün ticaretin pastayı büyüttüğünü, toplam zenginliği arttırdığını biliyoruz. En azından bildiğimizi sanıyoruz.
Bakın kendinize sorun şimdi, test edin. Niye böyle deyin? Sandığımız şu büyük ihtimalle. Her ülke her malı aynı verimlilikte üretmez.
Mesela İngiltere bir işçinin bir saatlik çalışmasıyla bir litre şarap üretsin. Portekiz içinse şarap üretmek daha kolaydır. Aynı işçi, aynı kalitede bir işçi 3 litre şarap üretir aynı zamanda. Ama Portekizler de kumaşı beceremezler.
Sonuçta her ülke kendi kendine yetmeye çalışacağına en verimli üretimi yapar, bunları birbirine satar ve herkes zenginleşir. Hepimizin bildiği şey bu. Absolute advantage kavramı bu. Yani mutlak avantaj.
Portekiz'in İngiltere'ye şarap konusunda mutlak bir avantajı var. Kumaş konusunda da tam tersi. Şimdi bu yerinde bir eleştiri ama mercantilistler şöyle diyor, ya tamam o kadarını biz de anlıyoruz. Bizim de derdimiz zaten yatırımlarla, teknolojiyle ve işçilerimizi sömürerek hemen her konuda rakibimizden daha verimli olmak.
Her alanda mutlak avantaj elde etmek. Bunun ne kadar gerçekçi olup olmayacağını ayrı bir şekilde tartışırsınız duruma göre. Ama biz daha ilginç bir şey yapıp biraz zamanda ileri atlayalım. 1817 yılına gidelim.
Bu yıl sahneye David Gilmore çıkıyor. Yok ya, David Ricardo çıkıyor. İngiliz bir ekonomist, Ricardo amcamız diyor ki, comparative advantage denen şeyi unutuyorsunuz yani karşılaştırmalı avantaj. Herhalde öyle geçmiştir Türkçe.
Diyelim ki Portekiz her konuda daha verimli olsun İngiltere'ye kıyasla. Her işçi saati başına daha fazla şarap veya daha fazla kumaş üretsin. Bu durumda bile iki ülkenin ticaret yapması mantıklıdır ve zenginleştiricidir. Niye?
Çünkü her alanda daha verimli olsa bile Portekiz, her alanda aynı derecede verimli olmayacak. Mesela bir ton kumaş üretmek yerine şarap üretimiyle uğraşsaydı 3-5 litre şarap üretecekti. İngiltere ikisini de iyi beceremiyor ama onlar için bir ton kumaşın fırsat maliyeti 2 litre şarap üretmek. Dolayısıyla Portekiz açısından kumaşın fırsat maliyeti çok yüksek.
O yüzden onu bırakıp şaraba yoğunlaşsalar, İngiltere'de kumaşa yoğunlaşsa ticaret sonucu yine zenginleşecekler. Bu faydanın artması için de ticaret hacminin artması lazım. Onun için de nüfusun çoğunun tüketici olması lazım. Şarap veya kumaş alacak parasız, zevki, eğitimi olması lazım.
Merkantalizme bu yüzden karşı çıkıyor. Şimdi merkantalizm bitmedi. Kalbimizde de yaşamıyor. Gerçek hayatta yaşıyor.
Bugün de olup bitiyor. Yani belli sektörleri ve milli çıkarları korumak için devletin dahil olup, gümrük vergileriyle, başka türlü teşviklerle yerel üreticiyi koruması şeklinde tezahür ediyor. Ama biz bugüne daha gelmeyeceğiz. Tekrar geri gideceğiz.
Politikalardan bahsetmiştik. Bir de dönemden bahsedelim. Buna karşılık dönem önemli. Yani o 16.-18.
yüzyıl bu arada oluyor. Bu dönem aynı zamanda keşifler çağı. Tabii Avrupa merkezli konuşuyoruz. Yani bir Japon köylü için keşif çağı falan değil.
Adamın hayatı aynen devam ediyor. Keşifler çağı ile merkantilist görüş birbirini besliyor. Şöyle besliyor. Keşif sayesinde pasta bir anda büyüyor.
Daha fazla hammade var, daha çok köle var, daha çok doğal kaynak var. Ama ticaret yüzünden değil, işte keşif yüzünden. Yani pasta büyüdükten sonra hala sabit olarak düşünülüyor. Şimdi bu daha büyük pastayı paylaşmak için daha büyük savaşlar ve mücadeleler veriliyor.
Önce davranan kazanacak. Zero-sum game hala. Bunun sonucu tabii ki kar amaçlı keşifler, kolonileşme, bizim sömürge dediğimiz şey, ve emperyalist savaşlar. Şimdi yine ben bunları ilk öğrenirken, ilk defa gözümde şunu canlandırıyorum.
Atıyorum İngiltere kralı olsun, rahmetli başkan Kennedy olsun, Fenerbahçe'li Cemil olsun, ne olursa olsun bunlar emir veriyorlar. Hazineden para harcanarak donanma yapılıyor. Ordular bu gemilere doluşuyorlar. Ondan sonra gidip Allah'ın baldırı çıplaklarının gezdiği yerlere bayrak dikiyorlar.
Ve orası İngiltere toprağı oluyor. İngiltere'de bir vali atıyor. Vergi mergi topluyorlar. Şimdi biz ulus devlet dünyasında yaşadığımız için bize doğal gelen model bu, işgal modeli bu.
Çünkü devlet dışında kimsenin silahlı güç kullanma yetkisi yok bugünlerde ama eskiden öyle değildi. Bir kere keşiflerin kendisini devlet yapmıyor. Genelde yaklaşım şu, parayı kimden buluyorsan bul, bizi uğraştırma tercihen. Ama sana izin veriyoruz kardeşim, keşfettiğin yerlerin valisi olacaksın.
Oralar işte Hristiyanlığı yayarsın, istediğin düzeni kur, bize de ticaretten şu kadar pay verirsin. İşte İspanyol Konkistatörler böyle işliyorlardı, model bu. Bu tek tük izinler bir süre sonra şirketlere verilen özel izinlere dönüştü. İşte Chartered Company deniyor buna.
Bu noktada da zaten kapitalizmin doğuşuna geliyoruz. Bunlardan en önemli ikisi İngiliz ve Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyaları. Esseli harikalar kumpanyası açıyor perdesini açıyor Harikalar dünyası burası herkese neşes açıyor Bunlar ilk başta kendi devletlerinden ticaret monopolisi hakkı alıyorlar. Diyorlar ki biz buralardan mal alacağız, getirip buraya satacağız.
Başkası gelip bizim ayağımızı kaydırmasın. Tamam diyor devlet, sadece sizin hakkınız var. Zamanla iş büyüyor, ticaret girişiminin ötesine geçiyorlar. Dünyanın öte ucunda devlet gibi davranma yetkisi alıyorlar.
Mesela bu 1600'de kurulan İngiliz Doğu Hindistan şirketi. İsmi bir kere sizi yanıltmasın. Hindistan'ın doğu kesimiyle alakalı değil. Orası ve onun doğusunda kalan her şey oradan mesul.
Gidip Hong Kong'u da işgal ediyor, Çin'de de savaş çıkarıyor, işte opium savaşları. Bir aralar dünya ticaretinin, tüm dünya ticaretinin yarısı bu şirket üstünden geçiyor. 1800'de, bunlar artık o zaman Hindistan'ı gerçek anlamda işgal etmiş vaziyetteler. Savaşlar sonucu 200 senelik bir süreçten bahsediyoruz.
Bunların toplam 260 bin kişilik ordusu var. Çoğu Hintli. İngiliz ordusunun iki katı. Yani şirketin ordusu devletin ordusundan büyük.
Tabi böyle bir nüfuz yani etki sahibi olunca şirketin yöneticileri de kazandıkları paralarla dönüp İngiltere'de kral gibi yaşıyorlar. Monopolilerini de arttırmaya çalışıyorlar lobi yaparak. Bunun bir de Hollanda versiyonu var. O daha da ilginç.
Aynı dönemlerde kuruluyor hemen hemen. Birkaç rakip ticaret şirketini devlet gelip zorla birleştiriyor. Kendi dev şirketlerini yaratıyorlar ki daha etkili, daha verimli ticaret yapabilsinler. Ama bunların ilginç tarafı şu, bu şirketi herkesten önce halka açıyorlar.
Bunu biraz düşün, eskiden de yatırım falan vardı. Sen bir girişime yatırım yapıyordun. Ama bu ne demek? Edilecek kardan dönüş bekliyordun.
Yani ben bir keşif girişimine yatırım yaparsam şunu bekliyorum. Gidecek oralardan ölmeden kalmadan mal toplayacak. Yine fırtınalarda batmadan o malı getirecek. O mal da bozulmamış olacak.
Buradaki piyasada satılacak. Edilecek kardan da bana pay gelecek. Bir kar payı alacağım. Çok riskli.
Bir sürü gemi batıp çıkıyor sonuçta. Onun yerine artık yatırımcılar büyüğü de küçüğü de bu şirketlerden hisse alabiliyorlar. Bir kere bu güzel bir şey çünkü riski yaymış oluyorsun. Yani bir geminin kendisini finanse etmek yerine tamamen veya yarısını, çeyreğini neyse hisse almış oluyorsun.
Ve daha önemlisi o malın gelip satılmasını beklemiyorsun. Senelik kar payını da beklemiyorsun. Hisseyi borsada istediğin zaman alıp satabiliyorsun. Bunu yapan ilk şirket bu.
İngiliz şirketi bunu 1650'lerde yapıyor, bu modele geçiyor. Hollandalılar ilk defa bu işi beceriyorlar. Dolayısıyla keşifler dönemi, küreselleşmenin başlangıcı derken sadece kültürel anlamda konuşmuyoruz, gerçek anlamda modern, uluslararası şirketlerin temeli de bu noktada atılıyor. Ve bu şirket yine dünyanın ilk yabancı yatırımlarını da yapıyor.
Yani gidip bir yere altyapı kuruyorsun. İşte limandı, okuldu, demir yoluydu. Oradan daha fazla gelir elde edebilmek için. Ve bu şirketler paralel birer devlet gibi birbirleriyle yarışıyorlar, savaşlar çıkarıyorlar.
Hem başka ülkelerle hem kendileri arasında. Yani mercantilist ticaret savaşları gerçek savaşlara sebep oluyor. Bu savaşlarda da tabii o ana kadar biriktirdiğin o altınları, gümüşleri hani ihraç etmeyin bunları diyorduk ya. Bütün sermayeyi harcamış oluyorsun çünkü savaş pahalı bir şey.
Donanma özellikle pahalı. Formül bu. Şimdi biraz da diğer tarafa bakalım. Yani Atlantik Okyanusu'na.
Orada da benzer şeyler oluyor. Bir ticaret üçgeni ortaya çıkıyor zamanla. Biraz da rüzgarların ve akıntıların yönü yüzünden. Şöyle başlıyor, Avrupa'da üretilen yüksek katma değerli mallar Afrika'ya satılıyorlar.
Oradan köleler alınıyor. Ki yaklaşık toplam 12,5 milyon köle bu şekilde alınmış. Bunların %10'u yolculukta ölüyor. Kalanı Karayipler'deki kolonilere götürülüp satıyorlar.
Onların da bir kısmı gelir gelmez ölüyor bu arada sıtmadan şundan bundan. Neyse, hayatta kalanlar köle iş gücüne katılıyorlar. Onlar orada pamuktu, tütündü, ham madde üretiyorlar. Bu üretilen ham maddeler gemilere taşınıyor, Avrupa'ya götürülüyor.
İşlenerek tekrar kısmen Afrika'ya, kısmen başka yerlere ihraç ediliyorlar. Şimdi böyle bir üçgen var. Tabii bununla aynı gemi yapmıyor. Ben daha bunu geçen hafta öğrendim.
O zamana kadar aynı geminin böyle bir rotayı izlediğini düşünüyordum. Hep zaten öyle üçgen rota çizilmiş yani başka ne düşüneceksin? Ama tabii köle taşıyan gemiyle mal taşıyan gemi farklı olmak zorunda. Bir de köleler dipdibeler.
Hastalık, ustalık, pislik her yer. Oraya mal koyamıyorsun, önce temizlemen lazım. O gemilerin de tam zaten hasat zamanı, kara iplere gelmesi lazım falan. Onun ayarlaması da zor.
Yani aslında o geminin gerçek rotasını göstermiyor sana ama genel ticaret akışını gösteriyor. Ve bu akış tamamen birbirine bağlı. Mesela şöyle bir garip istatistik gördüm. Avrupalılar mesela gidip Afrika'ya barut satıyorlar.
Bu barut satışındaki %1'lik bir artış öyle bir döngü ortaya çıkarıyor ki 5 sene süren bir silah ve köle döngüsü ortaya çıkarıyor. Yani barut satıyorsun daha fazla silah için talep oluyor. Daha çok silah satıp daha çok köle alıyorsun vs. %1'lik bir artış %50'lik bir toplam köle ithalatına sebep oluyormuş.
Neyse bu bilgi gerçek hayatınızda hiçbir şey aramayacak. Barlarda hava atarsınız. Şimdi mercantilizm hakimken bu nihai mallar, yani Avrupa'nın ürettiği nihai mallar, iç tüketici tarafından tüketilmiyor. Fazla bunu demiştik.
İhracata yönelik olması gerekiyor. Zenginlik dediğimiz şey de işte savaşlarla veya batan çıkan donanmalarla harcanıyor. Bakın bu genel strateji kişisel ahlaki değerlerle de el ele gidiyor aslında paralel gidiyor. O zamana kadar ana akım ahlak yani Hristiyan görüş paranın kar etmenin, iş güç sahibi olmanın, faizin kirli olduğu yönünde.
Bunun etkisini de yatsamak mümkün değil bence. Zaten para hakkında İsa hiçbir şey dememiş olsaydı bile sırf genel ahiret görüşü yüzünden yani bu dünyanın gelip geçiciliğine bu kadar vurgu yapmışken Şunu soruyor insan, ya kim niye yatırım yapsın o zaman buraya? Niye kalkındırmaya çalışsın? Ancak işte askeri gereklilik için yol köprü yaparsın veya kişisel ego tatmini için bir iki mabet anıt yaparsın.
Yani sonuçta çalışarak para kazanmak, yatırım yapıp üretimi arttırmak hor görülüyor. Fakat değişen ekonomi dini de değiştiriyor ve protestanlık özellikle de kalvinizm çalışmayı, parayı yermiyor. Onlar diyor ki tam tersine, ya bu Katolik Kilisesi hem girişimciliğe karşılar hem de aşırı müsrifler. Halbuki iyi çalışmak, dürüst bir şekilde çalışmak, üretken olmak Tanrı katında çok daha değerli.
Bir rahibin altın kaplamalı elbisesi içinde tüm gün boş boş tören yapmasından, dua etmesinden daha değerli, daha iyi bir ibadettir diyorlar. Harcamalarında tutumlu olduğun sürece, israf yapmadığın sürece tabii ki. Yani üretken olun, müsrif olmayın, biriktirin diyor kalbin ister. Eh, mercantilizmin aradığı işçi tipi işte.
Bu iş de biraz değişiyor zamanla. Müsrif olmayalım diye parayı yastık altına gömmekle kalmıyorlar, kendi işlerine yeniden yatırıyorlar. Zaten işte bu yeniden yatırım yüzünden, bu ahlak yüzünden kapitalizmin Hollanda gibi yerlerde erken geliştiği teorisini duymuşsunuzdur. Max Weber'in protestan ahlakı ve kapitalizm.
Yani yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik kapitalizmin konusunun. Ama hala tam kapitalist bir düzen yok. Niye yok? Bakın özel mülkiyet, sermaye birikimi, ücretli emek, fiyat sistemi hepsi tamam.
Bir eksik var. Rekabet. Merkantalizm döneminde devletler arasında rekabet boldu. Sistem içinde rekabet azdı.
Ne kadar azdı? Şöyle düşünün. Her tarafta sömürgeler, koloniler var ama aralarında 50 kilometre olan koloniler bile birbirleriyle ticaret yapamıyorlar. Yani yapıyorlar da kara borsa, kaçak.
Onun yerine illa 4.000-5.000 km öteye mal yollamak zorundalar. Ürettiklerini istediklerine, istedikleri fiyattan satamıyorlar.
O malı alan tüccarlar da zaten istedikleri limana gidemiyorlar. Bazı stratejik ürünlerin gideceği limanlar, alınacağı fiyatlar belli. Diğerleri içinse illa önceden bilmem ne limanına demirleyecek gemiler, orada mallarını sergileyecekler. Alan olmazsa birkaç gün içinde, birkaç hafta neyse anlaşma artık.
Ancak alan olmazsa toplayıp istediklerine satacaklar, istedikleri yere gidecekler. Böyle limanlara staple port deniyor. Yani bazı limanların herkesten önce alım imtiyazı var. Şimdi böyle kurallar varsa ne kadar yolsuzluk olacağını, ne kadar lobi mücadelesi olacağını ve nasıl bir verimsizlik girdabına gireceğinizi tahmin edersiniz.
Dolayısıyla bizim denklememize gönüllü takasın, hani istediğimiz şekilde alışveriş yapmanın ve rekabetçi pazarların eklenmesi için gereken şey endüstri devrimi. Genelde modern kapitalizmin kuruluşu 1776'ya dayandırılır. Yani Adam Smith'in yazdığı Wealth of Nations'a. Ulusların zenginliği.
Ama artık bu noktada anlamışsınızdır diye umuyorum. Bu adam böyle, hacılar şahane bir kitap yazdım, kapitalizm diye bir şey buldum, muhteşem, vallahi dünyayı değiştirecek diye piyasaya çıkmadı. Böyle bir buluş değil. Gördüğümüz üzere zaten özel mülkiyet var, piyasa var, borsalar var, bankalar var, ticaret var, şirketler var, sigorta var.
Varoğlu var, şu anki halleriyle olmasalar da hepsi bir halde varlar. Adam Smith bunları şöyle bir çerçeveye oturtuyor. Diyor ki, temel ekonomik karar verme kıstası, başkalarının iyiliği, toplu iyilik, günah sevap değil, bilgelik değil, hiçbir şey değil, sadece çıkardır. Herkes kendi çıkarını gözetir.
Öyleyse en iyi sistem, bu çıkar gözetmeyi yasaklamak veya aşağılamak yerine onu kullanabilen sistemdir. Zaten öyle davranıyorsunuz. Sonra kiliseye gidip günah çıkarıyorsunuz. Millet manyak oldu.
Gerek yok bunlara diyor. Siz yine aile içinde, kendi aranızda birlik, beraberlik, işte sevgi, saygı, barış üzerinden karar verirsiniz. Ama genel olarak ekonomik aktivitenin temeli çıkardır. Çıkar gözetebilmek için her şeyin fiyatlanması lazım.
Aksi takdirde kararlar rastgele olur zaten. Emeğin de fiyatlanması lazım. Bunu zaten kısmen yapıyoruz. Ama bir yandan da mal gibi köleliğe dayanıyoruz diyor.
Kölelik kalksın istiyor Adam Smith. Çünkü verimsiz. Aynı işçiyi ücretli çalıştırırsan gerçek maliyeti anlamış olursun. O işçiye ücretini ver, sonra gitsin barınak vs.
bütün ihtiyaçlarını kendisi piyasadan karşılasın. Hem kendisi için daha iyi olur hem de işveren için daha iyi olur. Bu ürün ve emek fiyatların da birileri belirleyeceğine bırakın herkes istediğini üretip istediği fiyata satsın, eninde sonunda her ürün için bir dengeye gelinecek. Buradaki tüm olay bu bilgi işleme ve karar vermeyi sisteme yaymak.
Yani eskiden tepedekilerin eliyle belirlenen fiyatlar, verilen imtiyazlar, işte şu limandan şuraya satacaksın diye verilen kararlar şimdi milyonlarca isimsiz insanın ellerine bırakılmış. Bunların yarattığı birleşik etkiye de piyasanın görünmez eli diyor zaten İsmet. Meşhur laf oradan geliyor. İnsanlar biriktirdikleri zenginliklerle de neredeyse istediklerini yapsınlar.
Eğer onların parasına karışırsanız, birikimlerine karışırsanız kimse risk alıp kendi işine yatırım yapmaz. Diğer hiçbir şey çalışmaz. Kısacası, mülkiyet hakkı üstüne inşa edilmiş bir serbest piyasa, insanın kişisel açgözlülüğünü toplu refaha dönüştüren bir araçtır. Yani bireysel bencillik mi yoksa topluluğu düşünmek mi, Smith için yanlış bir ikilem çünkü basit bazı kurallar ve şeffaflık olduğu sürece bu ikisi aynı kapıya çıkıyor.
Şimdi Smith saftirik bir idealist değildi. Bu çerçevenin zayıf noktalarını da tahlil etti. Nedir bunlar? Birkaç tanesini sayalım.
Bir tanesi tabii ki piyasaya müdahale yapmayacaksın. Gümrük vergileri böyle müdahalelerdir. Bu yüzden de zaten anti-merkantalist Smith. Kendisinden sonra da bu akım güç kaybetmeye başladı zaten.
İkinci sorun, eğer üretim ölçeği artarsa ve verim artarsa en büyük oyuncu diğerlerini yutabilir. Rekabeti öldürür, monopoli olur. Bunların bir şekilde engellenmesi lazım. Üçüncü sorun bilgi asimetrisi.
Şeffaflıktan bahsettiğimiz şey bu. Piyasanın iyi işlemesi için herkesin aşağı yukarı aynı bilgilere sahip olması lazım. Eğer bir ürünün özelliklerini başkasından saklıyorsam haksız avantaj elde etmiş olurum. Modern dünyada insider trading denen şey mesela bir bilgi asimetristir.
Ben şirketin iç yüzünü biliyorum. Bir skandal var mesela saklı. Halktan saklı. O şirket Ikea'ya batacak.
Ona göre o şirketin hisselerini short'luyorum, yani düşeceklerine bahse giriyorum. Ama piyasanın geri kalanında böyle bir bilgi olmadığı için benim short isteğime diyorlar, ulan bu şirket dışarıdan gayet güzel görünüyor, sen deli misin? Tamam, istediğin gibi bahse gir, ben de sana karşı bahse giriyorum diyor. Böyle şeylerin olmaması lazım.
Bir başka zayıf nokta da dışsallık kavramı, externality. Bunlar kolayca hesaplanamayan ve alıcıdan başkasına ödetilen maliyetler. Örneğin, benim fabrikam ucuza mal üretiyor. Ama yakındaki nehri kirletiyor.
Zaten o yüzden ucuz. E bunun maliyetinin bir kısmını balıkçılar ödüyor. Nehirden beslenen balıkçılar. Normalde fabrikayla alakaları yok.
Tamamen üçüncü parti kişiler ama zarar görüyorlar. İlla zararlı olmak zorunda değil bu arada. Pozitif externality'ler de var. Mesela toplu taşıma.
Buna bir örnek. Bunun parasını kullananlar öderlerse, diyelim metroya biniyorsunuz. Bilet parasıyla metroyu finanse etmiş oluyorsunuz. Araba kullanan da bu sayede park yeri bulabiliyor çünkü herkes arabada değil.
Zaten gerçek hayatta da o yüzden kısmen sübvanse edilir devlet tarafından. Bu da vergi kullanmak demek yani maliyeti herkese yaymak demek kısmen. Şimdi ben Adam Smith hakkında çok ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Yani şunun farkında mıydı bilmiyorum mesela.
Bu externality kavramı insan psikolojisindeki zayıflıklar tarafından iyice besleniyor. Zira biz gelecekteki maliyetleri olduklarından daha az görüyoruz. Görmeye programlıyız diyelim. Bugünkü maliyetleri geleceğe iteliyoruz.
Mesela bugün 1 liralık masraf ödemek yerine gelecek sene 2 liraya ödemeyi kabul edersin. Çünkü o 2 liraya olduğundan daha az maliyetli düşünürsün. Matematik hesabını doğru yapsan bile. E nasıl olsa hallederiz gibi bahaneler bulursun.
Bu aslında meşhur Delayed Gratification deneyleri var ya. Hani bebelerin önüne bir şeker koyuyorlar. İşte araştırmacı diyor bu şekeri ya şimdi yersiniz ya da ben şimdi çıkacağım. 5 dakika sonra döneceğim.
Eğer yememişseniz size 2 şeker vereceğim diyor. Yani o açlığını 5 dakika ileriye iteleyebiliyor musun? Daha fazla kar elde etmek için. Klasik deneydir.
Klasik sonuçta bekleyebilen bebelerin ileride daha başarılı olduklarını söyler. Ki bunun hakkında bir bölüm yapayım çünkü bu deney biraz yanlış anlaşılıyor. Fazla basitleştiriliyor daha doğrusu. Neyse bunun bir başka versiyonu.
Sonuçta biz de birer hayvanız. Hayvan için bugünkü 1 lira yarınki 2 liradan daha değerli. Aynı şekilde bugünkü 1 liralık harcama da maliyette yarınki 2 liralık maliyetten daha masraflı gözükür. Ve örnek verelim, kısıtlı bir kaynak olan helyumu düşün.
Helyum niye kısıtlı? Evrendeki en bol element. Ama çok hafif olduğu için atmosferden uzaya kaçıyor sürekli. Bunu yapan da tek element galiba.
Sürekli azalıyor yani. Ve önemli uygulamaları var. Eskiden askeri uygulamalar için önemliydi. Şimdi hi-tech bir sürü iş için, üretim zincirinde rolü var.
Ve biz bu kısıtlı kaynağı balonlara koyup ondan sonra doğum günlerinde patlatıyoruz. Yani gelecekteki helyum sıkıntısını düşünerek bugün bunları hesaplayıp harekete geçmek kimsenin işine gelmiyor. Bu arada ben de bunun hesabını yapmadım. Yani helyum balonları yasaklansın demiyorum.
İşi gücü bu analizleri yapmak olanlar vardır. Mühim olan şey şu, serbest piyasayı bıraktığınız vakit kararı helyum fiyatlamasını, bugünkü helyum fiyatlamasını doğru yapamayacaktır. Çünkü gelecek nesillerin kıtlığını yeterince önemsemeyecek, yeterince düzgün bir şekilde fiyatlayamayacak. Tabii buna en büyük örnek, genel örnek küresel ısınma.
Birkaç senenin ötesindeki maliyetler hesaplanamadığı için piyasa tarafından tamamı gelecek nesillere yıkılıyor. Bir şekilde hallederler ya deniyor. O yüzden mesela bugün atmosfere karbon salmak birçok yerde bedava. Yani üretim maliyetinin bir parçası değil, maliyet değil.
Sana vergi koymadığım için fiyatına yansımıyor bu. Nasıl bir düzenleme olur? İşte devlet regulasyonlar koyabilir. Helyum örneğine dönersek der ki, senede en fazla 500 bin tane helyum balonu üretilebilir.
Veya direkt ulusallaştırmaya gider. Der ki, bütün helyum rezervlerine el koyuyorum, yönetimi bende olacak. Veya vergilerle teşvik yaratır ters teşvikler. Helyum balonunu yapana %300 vergi koyuyorum.
Ama onun alternatif bir balonunu yapana %50 vergi indirimi koyuyorum. Değişik stratejiler var. Özetle Adam Smith bir gün böyle otururken fantastik bir fikirle ortaya çıkmadı. Onun yerine mercantilizmden, sanayi devrimine ve serbest ticarete geçiş döneminde olan bitenleri derli toplu bir çerçeveye oturttu ve bunun kritiğini yaptı.
Burada ilginç bir nokta piyasanın çalışabilmesi için gerekli olan fiyatlama. Yani eskiden de fiyat vardı ama kralın dediği oluyordu diyorduk ya. Aslen peki nasıl olmalı? Yani bir malın değeri nereden gelir?
Bugün bu soruyu sorsanız şöyle bir cevap alırsınız çoğu insandan. Bir malın takas fiyatı subjektiftir. Senle ben aramızda ne anlaşmışsak fiyat odur. Tabi ki illa bir miktar bilgi asimetrisi olacak.
O yüzden de o an anlaştığımız fiyat illa gerçek takas değeri değildir. Arasında ufak farklar olur. Ama bu sorun değil. Sonuçta biz aramızda anlaşıyoruz.
Fiyatı odur. Oysa tarihsel olarak en yaygın cevap bu değildi. Adam Smith'e göre bir malın objektif bir değeri vardı. Yani bizim isteklerimizden ve ihtiyaçlarımızdan, pazarlık kabiliyetimizden vs.
bağımsız olan bir değeri vardı. O da o malın yapımına harcanan emek. Her şey emekti. Yani kullanılan alet edevat da emekti, ham madde de emekti, üretimin kendisi, paketlenmesi, taşınması, pazarlanması... Hepsi emek cinsinden ölçülebilirdi.
Herkesin emeği farklı olabilir tabii ki ama ortalama emekten bahsediyoruz burada. Bu sadece satıcı için geçerli değil, alıcı için de geçerli. Yani ben bir çekici alacaksam, bu çekicin benim için olan değeri, onun bana tasarruf ettireceği çalışma saati kadar. Smith'in bu düşüncesi labor theory of value olarak geçer.
Şimdi belki bazılarınız şaşırmıştır, ya bu Marx değil mi? Evet, yani ironik biçimde bu teori kapitalizminin babası sayılabilecek Smith'ten ziyade... ...Karl Marx ile daha çok özdeşleşmiş.
Ama asıl Adam Smith bahsediyor bundan. Bir ironi daha, Marx bu tabiri aslında hiç kullanmamış. Ben de bunu bilmiyordum. Labour Theory of Value diye bir şey dememiş hiç.
Ama bunun mantığını bol bol anlatmış, Wealth of Nations'dan 90 sene sonra bu konulardaki en etkin ikinci kitabın hatta belki de ilk kitabın yazarı. Şimdi geldik Das Kapital'e ama bu kitabı ben özetleyemem çünkü birincisi gerçekten dolu bir kitap. Uzun bir bölüm lazım buna. İkincisi de biraz bende alakalı.
Ya şimdi kalkıp Adam Smith hakkında yanlış bir şeyler söylesem kimse takmıyor. Öyle gülücük mülücük atıp düzeltirsiniz en fazla. Ama Marx veya Marksizm hakkında ufacık bir yanlış yapsam tepene çöküyorlar. İlla 30 sayfalık tezlerle gelmen gerekiyor kendini savunmam için.
Yani bu mayın tarlasına girmeden şimdilik şunları söyleyeyim. 1. Takas değeri ile kullanım değeri farklı şeyler ve bu fark hakkında uzun uzun konuşuyor. Ne demek bu?
Bir zümrüt değerlidir derken bunun piyasadaki takas gücüne göre söylüyoruz. Yani bir zümrüt karşılığında 50 litre şarap alırsın. Her şeyi şarap cinsinden düşünüyorum. Ama zümrütün kullanım değeri sudan azdır.
Zümrütü çünkü yiyip içemezsin. Su ise kullanım değeri bakımından çok değerli. Hepimize lazım. Ama her yerde olduğu için ucuzdur.
Takas değeri azdır. İki, kar dediğimiz şey işçinin, üretiminin, emeğinin bir kısmına el konulmasıdır. Yani Marx'a göre bu şekilde edilinen kar haramdır, 40 yıl uğursuzluk getirir. Çünkü toprağa işleyen emeğe vermen gerekenden daha az değer biçtiğin için kar edebiliyorsun.
Sermaye dediğin şey de zaten daha önce harcanmış ve kapitalistler tarafından biriktirilmiş ekstra işçi emeği. Buradan da bir sınıfsal mücadele çıkıyor. Proleterler dediği işçi sınıfı, emeklerini bir ücret karşılığı satan sınıftır. Burjuva sınıfı ise üretim araçlarına sahip olan, işçi emeğin de bir kısmına konan sınıftır.
Bundan önceki toplumlarda da tabii ki artı değere el konuluyordu. Marx bunu yatsımıyor. Yani bir firavunun çalıştırdığı köleler mesela bunların da artı değerine el koyduğun için işte altın maltın alıyorsun, piramit yapıyorsun. Orada gel keyfim gel.
Fakat kapitalizmde üretilen metaların satış değeri aracılığıyla bu emeğe el koyuluyor. Bu yüzden yeni bir düzen. Marx'a göre de üretim araçlarına kimin sahip olduğu her şeyin temelinde, her şeyin kökünde. Yani sınıfsal çatışmalar bu yüzden çıkar ve siyaset ve din de bunların birer uzantısıdır.
Tersi değil yani, siyasi veya dini ittifaklar sınıfları yaratır da o ayrıcalıklı sınıflar da üretim araçlarına sahip olur, ayrıcalıklarını devam ettirirler değil. Üretim araçlarına sahip olanlar kendilerini ayrıcalıklı kılan politikalar ve dinler üretirler diyor. Tamam, mayın tarlasını atlattık mı? Yine burada da mı patladık yoksa?
Haber verirsiniz bana, bakalım. Şimdi gelelim modern zamanlara. Kapitalizm başarılı oldu mu? Bu soruyla da bugünlük bitirelim arkadaşlar.
Bir sonraki bölümde aynen devam edeceğiz. Umarım dolu dolu bir bölüm olmuştur. Beni desteğe gelen yeni patronlara teşekkür edeyim önce. Savaş Günata, Çağrı Köse.
Daha sonra da VIP'lerimiz. Yani tabii Patreon içinde de bir kast sistemi var. Kapitalist işte ya, sapına kadar. Umutcıkla Can Karakuş, sağolun.
Alper Barkmaz, Ali Özbek, Uygar Polat, Nilüfer Gök. Biz Kapitalistler, hepiniz sağolun. Olan şüphelilerimiz de Hasan Basri Keleş, Burak Erölmez. Geçen sefer yanlış okumuşum ismini ya, Burak Ölmez demişim.
Kusura bakma. Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Kutlay Dede, Yannis Sabahçı, Doğan Can Bahan, Kıvanç Samet, İbrahim Fırat Dumanay, Başar Kızıldere, Orhun Emre Çelik, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Ömer Ocak, Erdem Gelal Berk, Anıl Tokdemir, Alper Barkmaz, İsmail Atkurt, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Ulysses, gerçek ismini saklamış karizmatik bir isim, Işıl Arıcan, Atilla, Özgür Elbirt, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Başak Burut, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold, Refik Şekercoğlu, Kemal Akkoyun ve Onur Arpat. Hepiniz çok sağ olun. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.